Güzeli Kim Öldürdü?
Bazı kitaplar okunup rafa kaldırılır; bazıları ise bittikten sonra insanın içine yerleşir, orada çalışmaya devam eder. Byung-Chul Han’ın Güzeli Kurtarmak benim için ikinci türden bir kitap oldu. Son sayfasını kapattığımda şunu fark ettim: meğer uzun zamandır güzelliğin içinde değil, onun simülasyonunda yaşıyormuşuz.
Çünkü artık güzel olanla karşılaşmıyoruz; güzel görünenle karşılaşıyoruz.
Aradaki fark sandığımızdan büyük.
Bir zamanlar güzel, insanı durduran bir şeydi.
Bakışımızı değiştiren, içimizde bir boşluk açan, bazen huzursuz eden bir karşılaşmaydı. Şimdi ise güzel, parmağımızın ucunda kayan bir görüntüye dönüştü. Bir saniye bakılıyor, beğeniliyor ve unutuluyor.
Belki de çağımızın estetik krizi tam burada başlıyor:
Güzeli kaybettiğimiz için değil, güzeli tanıma biçimimizi kaybettiğimiz için.
Byung-Chul Han’ın derdi tam da bu. Ve mesele yalnızca sanat değil. Mesele, dünyaya nasıl baktığımız. İnsana nasıl yaklaştığımız. Acıyı, hakikati ve mesafeyi nasıl tükettiğimiz.
Çünkü güzellik dediğimiz şey, sandığımız kadar masum bir kavram değil. Bir toplumun ruhunu ele veren en büyük aynalardan biri. Ve o aynaya bugün baktığımızda gördüğümüz şey şu: Artık güzel olanı aramıyoruz; kolay olanı arıyoruz. Byung-Chul Han’ın kitabındaki en sarsıcı kavramlardan biri “pürüzsüzlük.” Ne kadar çağımıza ait bir kelime.
Pürüzsüz yüzler.
Pürüzsüz bedenler.
Pürüzsüz hayatlar.
Pürüzsüz fikirler.
Dijital çağın estetik rejimi tam da bunun üzerine kurulu: sürtünmesiz bir dünya.
Çünkü sürtünme düşünce doğurur.
Pürüz acı üretir. Acı ise hakikati çağırır.
Ama modern sistem acıyı sevmez. Çünkü acı yavaşlatır.
Kapitalizmin bugünkü estetik anlayışı çok nettir: hızlı tüketilebilen şey güzeldir.
Bir fotoğraf düşünün. Eskiden fotoğraf anı saklardı. Şimdi anı tüketiyor.
Eskiden yüzler yaşanmışlığın haritasıydı. Şimdi filtrelerin laboratuvarı.
Yüzümüzdeki kırışıklıkları siliyoruz; çünkü çağ bize yaşanmışlığı kusur olarak öğretiyor.
Oysa kırışıklık zamandır. İzdir. Hatıradır. Belki de güzelliğin en hakiki biçimidir.
Han’ın söylediği şey burada sertleşiyor: Güzel artık hakikatten koparıldı. Bu cümle üzerinde uzun süre düşündüm. Çünkü hakikatin olmadığı yerde estetik yalnızca dekor olur.
Bugün her şey estetikleştiriliyor. Savaş bile. Yoksulluk bile. Acı bile.
Bir felaket görüntüsüne bakıyoruz ve ilk refleksimiz bazen estetik oluyor:
“Ne etkileyici kare.”
İşte çağın trajedisi burada. Acının bile görsel bir değere indirgenmesi. Bu artık sanat değil; duyarsızlığın estetikleşmesi. Han’ın pornografik çağ eleştirisi de burada önemli.
Pornografi yalnızca bedenin teşhiri değildir; her şeyin teşhiridir. Bugün duygularımız pornografik. Yalnızlığımız pornografik. Öfkemiz pornografik. Çünkü her şey görünür olmak zorunda. Görünmeyen şey sanki yokmuş gibi. Oysa güzel biraz saklı olandır.
Bir şiiri düşünün. İyi bir şiir kendini ilk okumada ele vermez.
Bir insanı düşünün. Derin insanlar da böyledir; hemen açılmazlar.
Bir şehri düşünün. Bazı şehirler ilk bakışta değil, ikinci yürüyüşte güzeldir.
Demek ki güzel, zamana ihtiyaç duyar. Ama bizim çağımızın en büyük problemi zaman yoksulluğu. Hız çağında yaşıyoruz. Hız, güzelliğin düşmanıdır. Çünkü güzel bekleyiş ister.
Beklemek ise bugünün insanına neredeyse işkence gibi geliyor. Her şeyi hemen istiyoruz:
hemen aşk,
hemen başarı,
hemen görünürlük,
hemen onay.
Belki de bu yüzden hiçbir şey derinleşmiyor. Çünkü derinlik sabır ister.
Han’ın kitabı bana şunu düşündürdü:
Biz güzeli kaybetmedik; güzeli algılama kapasitemizi kaybettik. Bakışımız bozuldu.
Bakış bozulunca dünya bozulur. Çünkü insan dünyayı gözleriyle değil, anlamıyla görür.
Ve anlam artık algoritmaların hızına teslim edilmiş durumda.
Kaydır.
Geç.
Tüket.
Unut.
Modern insanın estetik döngüsü bu. Ama güzel böyle işlemez. Güzel durdurur. Yavaşlatır. İçeri çağırır. Bir yaranın içine bakar gibi bakmayı öğretir. Belki de bu yüzden güzel artık sistem için tehlikelidir. Çünkü gerçek güzellik insanı tüketici olmaktan çıkarır; tanığa dönüştürür. Ve tanıklık, bugünün en unutulmuş eylemidir.
Bugün bir tabloya bakmıyoruz; içerik tüketiyoruz. Bir ağacı görmüyoruz; fon olarak kullanıyoruz. Bir insanı dinlemiyoruz; cevap vermek için bekliyoruz.
Bakmak öldü.
Han’ın asıl yasını tuttuğu şey belki de budur. Ben kitabı bitirdiğimde kendi kendime şu soruyu sordum:
Güzeli gerçekten kurtarmamız mı gerekiyor, yoksa önce kendimizi mi?
Çünkü güzel ölmez.
Ama ona bakabilecek insan kaybolabilir.
Ve belki çağımızın en büyük felaketi savaşlar, krizler, yoksulluk değil.
Belki en büyük felaket şu:
Her şeyin görünür olduğu bir dünyada,
hiçbir şeyin artık görünmemesi.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

