Durma Hakkım
Şebnem Toker
Otuz yılı aşkın bir kariyer. Yüzlerce toplantı, binlerce e-posta, sayısız kriz anı. Haftada altmış saatin üzerinde çalıştığım günler oldu. Zor bir rolü yürütürken anne olmak, eş olmak, bir taraftan kendimi aşacak hedefler koymak, bunların hepsi aynı anda, aynı hayatın içinde. İki kitap, bir akademi, eğitimler... Bütün bunlar o yoğun saatlerin ürünü.
Sonra bir gün durdum ve o zaman fark ettim. Bulunduğum rolde 'salt varlığımla olma' halimin aslında hiçbir değeri yoktu sistemin gözünde. Değerliyim çünkü üretiyorum. Değerliyim çünkü başarıyorum. Değerliyim çünkü doluyum, meşgulüm, hep bir yerlerden çıkıyorum.
Peki ya sadece varsam?
Meşguliyeti bir rozet gibi taşıyoruz
2017 yılında Journal of Consumer Research'te yayınlanan bir araştırma, günümüzde meşguliyet ve zaman kıtlığının nasıl birer statü göstergesine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Araştırmacılar Silvia Bellezza, Neeru Paharia ve Anat Keinan, özellikle Amerikan kültüründe 'çok meşgul olmanın' artık zenginlik ya da boş zamandan daha fazla prestij taşıdığını belgelemiş. Avrupa'da bu tablonun tersine döndüğünü de not etmişler zira orada hâlâ 'boş zaman' bir ayrıcalık sayılıyor.
Peki biz neredeyiz bu tabloda?
'Ne kadar meşgulsün?' sorusu, artık 'nasılsın?' sorusunun yerini almış durumda. 'Yoğunum' cevabı ise neredeyse bir gurur bildirimi. Araştırmacı ve yazar Brené Brown bunu tükenmişliği statü sembolü olarak kullanmak olarak açıklıyor.
'Biz, yorgun ve bunalmış yetişkinler olarak, yorgun ve bunalmış çocuklar yetiştiriyoruz.' — Brené Brown
Bir sistemin içindeyiz ve sistem bize şunu fısıldıyor: Ne kadar meşgulsen, o kadar değerlisin.
Beyin boşken çalışır
Nörobilim tam da burada harika bir izahat sunuyor bize. Beyin dinlenirken harekete geçen Default Mode Network (Varsayılan Mod Ağı), aslında yaratıcı bağlantıların, empati kapasitesinin ve derin düşüncenin merkezi. Yani beyin boşta değil; boşken çalışıyor. Ama biz bu ağı sürekli meşguliyet gürültüsüyle kapatıyoruz.
Nörobilimci Dr. Matthew Walker, Niçin Uyuruz? adlı kitabında şunu söylüyor:
'Uykunuz ne kadar kısalırsa, ömrünüz de o kadar kısalır.'
Uyku ve dinlenme yoksunluğu beyin performansını, duygusal dengeyi ve bağışıklık sistemini bir arada çökertiyor. Dünya Sağlık Örgütü de 2021 raporunda haftada 55 saatin üzerinde çalışmanın yılda 745.000 ölüme yol açtığını açıkladı. Rakam çok büyük, içinde kaybolmak kolay. Ama şunu soralım: Kaç saatin üzerinde çalışıyorsunuz?
Her yerde olan, hiçbir yerde yoktur
Antik Roma'nın Stoacı filozofu Seneca, iki bin yıl önce şunu yazmış:
'Nusquam est qui ubique est.' — Her yerde olan, hiçbir yerde yoktur.
Sürekli tetikte olmak, sürekli ulaşılabilir olmak, sürekli bir şeyler üretmek... Bunların hepsi aslında bir tür yokluk değil mi? Bedeninizdesiniz ama kendinizde değilsiniz. Toplantıdayken bir sonraki toplantıyı düşünüyorsunuz. Tatildeyken e-postaları kontrol ediyorsunuz. Çocuğunuzla birlikteyken zihnin yarısı başka bir ekranda.
Jung da aynı gerçeğe başka bir kapıdan dokunmuş:
'Acele şeytandan değildir; acele şeytanın kendisidir.' — Carl Gustav Jung
Sürekli koşturan zihin, kendi gölgesini göremez. Ve gölgesini göremeyen insan, kendini tanıyamaz. Kendini tanıyamayan insan ise başkalarının yazdığı senaryoda oynamaya devam eder.
Stanford araştırmacısı Alex Soojung-Kim Pang'ın Dinlenme kitabında ortaya koyduğu bulgular ise tam anlamıyla çarpıcı: Darwin, Dickens, Freud gibi tarihin en üretken isimleri günde yalnızca dört ila beş saat çalışmış. Geri kalan zamanları yürüyüşlere, müziğe, okumaya, sadece var olmaya ayrılmış.
'Dinlenme çalışmanın yokluğu değildir; çalışmanın ortağıdır.' — Alex Soojung-Kim Pang
Statü kaygısının kök sorusu
Epiktetos şunu söylüyor:
'İnsanları rahatsız eden şeyler değil, şeyler hakkındaki görüşlerdir.' — Epiktetos
Statü kaygısı içeride kurduğumuz ölçütlerden beslenir. Özünde, 'Ben neysem oyum' düşüncesiyle yüzleşme korkusu yatar.
Çocukluğumdan beri çalışkan oldum. Başarmayı sevdim. Bu benim için gerçek ve kıymetli bir değer. Ama fark ettim ki değerimin tamamını üretimine bağlamak, yavaş yavaş kendi içinden boşalan bir kapta yaşamak gibi. Kap doluymuş gibi görünüyor ama aslında çoktan boşalmış.
Hız, anları siliyor. Yavaşlık ise onları yaşanabilir kılıyor.
Durma hakkımı kullanıyorum
Şimdilerde sabahları erken kalkıp sadece gökyüzüne bakıyorum. Bir süre. Hiçbir şey üretmeden. Yeşile odaklanma vakitlerim var. Denizin sesini duyduğum, suyun içinde olduğum anlar. Bunlar benim için artık bir lüks değil, bir zorunluluk.
Ve şunu öğrendim: Durabilmek de bir beceri. Hatta belki en zor beceri.
Japon estetiğinde 'Ma' denen bir kavram var boşluk, sessizlik, aralar. Japonlar bu kavramı sanat, mimari ve müzikte anlam taşıyan boşluk olarak kullanıyor. Notalar arasındaki sessizlik olmadan müzik olmaz. Kelimeler arasındaki boşluk olmadan anlam oluşmaz. Ve bizim hayatlarımızdaki duraksama anları olmadan, kim olduğumuzu duyamayız.
Bertrand Russell Aylaklığa Övgü’de şöyle der, 'Mutluluğa ve refaha giden yol, çalışmanın örgütlü biçimde azaltılmasından geçer.' Neredeyse doksan yıl önce yazılmış bu cümle, bugün hâlâ çok taze duruyor.
Ürettiğim kadar değilim. Ürettiğimden çok daha fazlasıyım. Ve bu gerçeği bedenimde hissetmek için bazen sadece durmam, gökyüzüne bakmam, doğayı izlemem yeterli.
Siz ne zaman son kez hiçbir şey yapmadan sadece var oldunuz?
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

