article/comments
article/share
Haberler
Bir Ülke Hz. Muhammed’in Yönetim İlkeleriyle Yönetilseydi

etiket Bir Ülke Hz. Muhammed’in Yönetim İlkeleriyle Yönetilseydi

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

İslam ve yönetim aynı cümlede geçtiğinde zihnimizde neden önce yasaklar, cezalar, kıyafetler ve insanların özel hayatına ilişkin kurallar beliriyor? Neden Hz. Muhammed’in yönetim anlayışından söz ederken adalet, liyakat, kamu malı, yoksulluk, istişare, hukuk karşısında eşitlik ve yöneticinin sorumluluğu aynı güçle gündeme gelmiyor? Belki de uzun zamandır İslam’ın yönetim anlayışına yanlış taraftan bakıyoruz. Dinin toplumdan ne istediğini çok konuşuyoruz ama bizlere nasıl sorumluluklar yüklediğini konuşmuyoruz.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Emanet, Liyakat ve İktidar Karşısında Eşit Hukuk

Emanet, Liyakat ve İktidar Karşısında Eşit Hukuk

Oysa Kur’an’ın yönetim ve toplumsal düzen açısından en güçlü ölçülerinden biri son derece açıktır: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58) Ayetin iki kavramı özellikle önemlidir: emanet ve adalet. Çünkü devlet yönetiminden kamu görevine, ekonomik kaynaklardan insanlar hakkında karar verme yetkisine kadar gücün bulunduğu her alan aynı zamanda bir emanet alanıdır. Üstelik ayet adaleti yalnızca Müslümanlar arasında kurulması gereken bir ilişki olarak tarif etmez, “insanlar arasında” adaletle hükmetmekten söz eder. İslam’da adalet fikrinin kapsayıcılığı tam da burada başlar.

Bir ülke gerçekten Hz. Muhammed’in yönetim ilkelerini merkeze alsaydı muhtemelen ilk tartışacağımız mesele insanların özel hayatı değil liyakat olurdu. Çünkü “emaneti ehline vermek”, yalnızca güzel bir ahlak tavsiyesi değildir, kamusal sorumluluğun nasıl dağıtılacağına ilişkin son derece güçlü bir ilkedir. Bir görevin kime verileceğini belirleyen ölçü mensubiyet ya da çıkar olduğunda emanet fikri de anlamını kaybeder. Bu nedenle İslam adına yönetimden söz eden herkesin önce kendiyle yüzleşmesi gerekir.

Hz. Muhammed’in adalet anlayışını bugün hâlâ sarsıcı kılan taraflardan biri, hukukun güçlü karşısında değişmemesi gerektiğine ilişkin tavrıdır.

Sosyal Adalet ve Çoğulcu Bir Arada Yaşama Kültürü

Sosyal Adalet ve Çoğulcu Bir Arada Yaşama Kültürü

Bu noktada İslam’da adalet kavramını yalnızca mahkemelerle sınırlandırmak da eksik kalır. Adalet ekonomik düzenle, kamu kaynaklarının kullanımıyla yoksullukla, çalışma hayatıyla ve toplumun en kırılgan kesimlerinin nasıl yaşadığıyla doğrudan ilişkilidir. Kur’an’ın yetimi, yoksulu, borçluyu, yolda kalmışı ve ihtiyaç sahibini tekrar tekrar hatırlatması tesadüf değildir. İslam, dindarlığı insanın yalnızca Allah ile kurduğu bireysel ilişkinin içine kapatmaz; insanın başka insanların hakkı karşısındaki sorumluluğunu da bu ilişkinin parçası haline getirir. Bu yüzden bir toplumun dini hassasiyetini görünüşle ölçmek yanıltıcıdır. Aynı toplumda çocuklar açsa, insanlar temel ihtiyaçlarına erişemiyorsa, çalışan emeğinin karşılığını alamıyorsa ve yoksulluk nesilden nesile aktarılıyorsa ortada dinin de sormamızı istediği ciddi bir adalet sorusu vardır.

Hz. Muhammed’in Medine dönemine baktığımızda bir başka önemli gerçek daha görürüz: Yönetilen toplum yalnızca aynı inancı paylaşan insanlardan oluşmuyordu. Medine’de farklı kabileler, Yahudi toplulukları ve Müslümanlar aynı siyasi ve toplumsal alanı paylaşıyordu. Bugün Medine Vesikası olarak anılan metin, farklı grupların haklarını, yükümlülüklerini ve ortak düzen içindeki ilişkilerini belirleme girişimi olması bakımından İslam siyasi tarihi açısından son derece önemlidir. Elbette 7. yüzyıl Medine’sini modern ulus devletle birebir özdeşleştirmek tarihsel açıdan doğru olmaz. Fakat burada ortaya çıkan ilke hâlâ üzerinde düşünmeye değerdir: Bir arada yaşamak, herkesin birbirine benzemesini gerektirmez.

Bugünün dünyasında “birlik” kelimesini çok seviyoruz ama birlikten zaman zaman aynı şekilde düşünmeyi, aynı biçimde yaşamayı ve aynı kimliğe ait olmayı anlıyoruz. Oysa farklılığı ortadan kaldırarak kurulan birlik kolaydır. Zor olan, farklılık devam ederken ortak adaleti koruyabilmektir. Hz. Muhammed’in Medine’de karşı karşıya olduğu mesele de buydu. Bu nedenle gerçek anlamda kapsayıcı bir İslam anlayışı, kendisine benzeyenin hakkını korumakla yetinemez. Müslümanın adalet anlayışı, kendisinden farklı düşünen, farklı yaşayan ve farklı inanan insan karşısında sınanır. Kur’an’ın “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Mâide, 5/8) uyarısı bu bakımdan olağanüstü güçlüdür. Çünkü adaletin, sevdiğimiz insanlara karşı zaten kolay olan tarafını değil, sevmediğimiz insanlara karşı zorlaşan tarafını düzenler.

İstişare ve Gücü Sınırlandıran Yönetim Ahlakı

İstişare ve Gücü Sınırlandıran Yönetim Ahlakı

Hz. Muhammed’in yönetim anlayışında üzerinde durulması gereken bir başka kavram istişaredir. Kur’an, müminlerin işlerini “aralarında danışma ile” yürüttüklerinden söz eder. (Şûrâ, 42/38) Hz. Muhammed’in hayatında da kritik meselelerde çevresindekilerin görüşlerine başvurduğunu, hatta kendi kanaatinden farklı görüşlerin uygulandığı örnekleri görürüz. Bu bize yalnızca “yönetici danışmalıdır” şeklinde basit bir tavsiye bırakmaz. İstişarenin anlamlı olabilmesi için farklı fikrin söylenebileceği bir alanın bulunması gerekir. Herkesin yöneticiyi onaylamak zorunda olduğu yerde danışma değil, onay mekanizması vardır. Dolayısıyla eleştiriyi düşmanlık, itirazı sadakatsizlik, farklı düşünceyi tehdit olarak görmek; İslam’ın istişare geleneğiyle yan yana getirildiğinde ciddi biçimde sorgulanması gereken bir yönetim kültürüdür.

Belki burada daha rahatsız edici bir soruya geliyoruz: İslam adına yönetmek ile İslam’ın ahlakıyla yönetmek gerçekten aynı şey midir? Bir devletin, kurumun ya da yöneticinin dini kavramları sık kullanması, verdiği kararların kendiliğinden adil olduğu anlamına gelmez. Bir toplumun dini sembollerinin görünürlüğü de o toplumda kul hakkının korunacağını garanti etmez. İslam’ın adını kullanmak kolaydır, İslam’ın iktidar sahibine yüklediği ahlaki sınırlar içinde kalmak çok daha zordur. Çünkü din yalnızca yönetilen insanın davranışlarını sınırlayan bir araç haline getirildiğinde yönetenler için kullanışlı olabilir fakat aynı din kamu malını emanet, makamı sorumluluk, adaleti zorunluluk, yoksulun hakkını toplumsal borç ve yöneticiyi hesap vermesi gereken bir insan olarak tanımladığında bu kez gücü sınırlamaya başlar.

Tam da bu nedenle “İslami yönetim” denildiğinde tartışmanın merkezine insanların ne giydiğini ne içtiğini, nasıl eğlendiğini veya özel hayatlarını koymak bana eksik geliyor. Hz. Muhammed’in yönetim ilkelerini konuşacaksak önce adliyeye, kamu kaynaklarına, yoksulun evine ve gücü olmayan insanın hakkını nerede arayabildiğine bakmak gerekir. Bir ülkenin ne kadar “İslami” göründüğünden önce, güçlü bir insanla sıradan bir vatandaş aynı hukukla karşılaşıyor mu diye sormak gerekir. Kamu malı gerçekten emanet kabul ediliyor mu? Farklı inançtan ve yaşam biçiminden insanlar kendilerini eşit ve güvende hissedebiliyor mu? Yoksulun hakkı yalnızca hayırseverliğe mi bırakılıyor yoksa toplumsal adaletin bir parçası olarak mı görülüyor?

Çağdaş Bir Vicdan Muhasebesi: Şekil Değil Adalet

Çağdaş Bir Vicdan Muhasebesi: Şekil Değil Adalet

Burada Hz. Muhammed’in yaşadığı 7. yüzyıl toplum düzenini bugünün modern devletlerine birebir taşımaktan söz etmiyorum. Böyle bir karşılaştırma hem tarihsel koşulları hem modern hukuk, vatandaşlık, ekonomi ve devlet kurumlarının geçirdiği dönüşümü görmezden gelmek olur. Fakat kurumlar değişirken bazı ahlaki sorular eskimiyor. Toplumun kaynakları nasıl paylaşılacak? Bizden olmayanın hakkını koruyabilecek miyiz? Adaleti savunabilecek miyiz? Bunlar 1400 yıl önce olduğu kadar bugün de ahlakın merkezindeki sorular.

Belki de bu yüzden Hz. Muhammed’in yönetim anlayışını bugün yeniden konuşmak, bugünün Müslümanlarına yöneltilmiş bir vicdan muhasebesi olarak okunmalı. Çünkü İslam’ın toplumsal iddiasını yalnızca yasaklara indirgediğimizde dinin belki de en zor talebinden kaçıyoruz o da gücümüz varken adil olmak. Sadece kendi insanımız söz konusu olduğunda değil de karşımızdaki insan bizden olmadığında da hakkı teslim etmek. Bize emanet edilen makamı ayrıcalık değil sorumluluk saymak. 

Bir ülke Hz. Muhammed’in yönetim ilkeleriyle yönetilseydi nasıl görünürdü bilmiyoruz çünkü bugünün devletlerini 7. yüzyıl Medine’sinin birebir tekrarı haline getiremeyiz. Ama hangi soruların daha önemli hale geleceğini biliyoruz. İnsan haklarının ne kadar korunduğunu; yöneticilerin emanete ne kadar sadık kaldığın, toplumunda farklı insanların aynı adaletin altında ne kadar güvenle yaşayabildiğini konuşurduk.

Bence gerçek İslam’ın adalet anlayışını anlamaya başlamak için soruyu tersine çevirmemiz gerekiyor: Bir ülkenin ne kadar Müslüman göründüğünü değil, ne kadar adil olduğunu ölçseydik karşımıza nasıl bir tablo çıkardı?

İnstagram

YouTube

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
2
1
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam