onedio
Nejat İşler'e Statta İçki İçmekten Ceza
Muğla'nın Datça ilçesinde, Datça Belediyespor ile Gümüşlük Belediyespor arasında bugün oynanan Muğla 1. Amatör Küme futbol maçında, kale arkasında arkadaşları ile birlikte çilingir sofrası kurduğu gerekçesiyle oyuncu Nejat İşler ve 2 arkadaşına Kabahatler Kanunu gereği 80 TL ceza kesildi.Datça'da, seyirci tribünleri bulunmayan Atatürk Stadı'nda yapılan karşılaşmayı Gümüşlük Belediyespor Yönetim Kurulu üyesi olan Nejat İşler de taraftarlarla birlikte kale arkasından izledi. İddiaya göre Nejat İşler, kale arkasında arkadaşlarıyla rakılı- biralı çilingir sofrası kurdukları gerekçesiyle stadyumda görevli polisler müdahale etti.Maç sonunda trafik ekiplerince alkol testi de uygulanan ünlü oyuncu Nejat İşler ve yanındaki 2 kişiye, Kabahatler Kanunu gereği 80’er TL para cezası kesildi. Nejat İşler'in 1.40 promil, arkadaşlarının ise 2.20 ve 1.17 promil alkollü oldukları belirtildi.Amatör Küme futbol maçında her iki takımdan birer futbolcunun kırmızı kartla oyun dışı kaldığı ve dört penaltı kararının verildiği maçı Gümüşlük Belediyespor 4-1 kazandı.DHA
Şener Şen: 'Gezi Bambaşka Bir Gençliğin İfadesiydi'
Türk sinemasının efsanelerinden Şener Şen, uzun süre verdiği röportajında 'Gezi, apolitize olduklarını sandığımız gençlerin kendilerini hatırlatmasıydı. Meselelerden uzak olmadıklarını, kendi kabuklarına ait bir dünyada günlerini geçirmediklerini gösterdiler bizlere' dedi.Türk sinemasının efsane oyuncularından Şener Şen, “Gezi, apolitize olduklarını sandığımız gençlerin kendilerini hatırlatmasıydı. Herkes için örnek bir hareketti. Bilmediğimiz bambaşka bir gençliğin ifadesiydi onlar' dedi.Hürriyet'ten Uğur Vardan'a konuşan Şen, sinemaya nasıl başladığından canlandırdığı tiplemelere, günümüz sinemasından politikaya birçok konuda sorularını yanıtladı.Röportajın bir bölümü şöyle: Geçmişi de bilen bir emekçi olarak sinemamızın dününü ve bugününü karşılaştırabilir misiniz?Valla sinema benim hayatta karşılaştığım en zor problemlerden biri açıkçası. Yıllardır bu işin içindeyim ama hâlâ net bir matematik formülü gibi bir tarife ulaştığımızı düşünmüyorum. Hem kaliteli hem de seyirciyi yakalayan film nasıl olur, bu keşfedilmiş değil, zaten bunu dünya sineması da bulmuş değil. Sanatın diğer dalları edebiyatta, müzikte ya da resimde meseleyi açıklamak nispeten daha kolay ama sinemada bu, karmaşık bir şey... Birçok unutulmaz karaktere hayat verdiniz. Bu konuda nasıl bir hissiyat içindesiniz?Ben oyunculuğu ciddiye alıyorum. Benim derdim bu dünyada iyi filmlerde oynamak, oyunculuğumun keşfedilmemiş yanlarını hâlâ ortaya çıkarmak. Tabii ki sistem başka şeyleri empoze ediyor. Bu ortamda beni heyecanlandırmayan bir projeye evet demiyorum.Sinemamız geçmişte hafiften hor görülür bir durumdaydı. Siz o dönemlerde bile akılda kalan karakterlere imza attınız.Bende farkında olmadığım gözlem yeteneği vardı. Bazı insanların nasıl kulağı iyidir, gözü iyidir benim de gözlem yeteneğim iyiymiş. Adana’da doğdum ama 1950’de İstanbul'a taşındık. Orta halli bir aileden ve sınıfsal kökenden geliyorum. Zeytinburnu’nda gecekondularda büyüdüm. Orası her sınıftan insanın buluştuğu kozmopolit bir yerdi. Belki de farkında olmadan orada birtakım şeyleri biriktirmişim ve bunlar daha sonra açığa çıktı.Ya baba etkisi, rahmetli pederiniz Ali Şen de oyuncuydu malum...Asıl mesleği marangozluktu. Halkevleri dönemi bilenler bilir, birçok kurslar açılırdı. O da tiyatro bölümü için dekor yaparken tiyatroyla ilgileniyor. Demek ki özel bir yeteneği varmış, Adana’da parlak bir oyuncu olarak hatırlanıyor. İstanbul’a taşınınca da hem marangozluk hem de tiyatro devam ediyor. Aslında babam çok değişik bir insandı, bütün bunlara devam ederken bir ara bir iplik fabrikasında usta olarak bile çalışmıştı. Onu Adana’dan tanıyan Muammer Karaca yardımcı oluyor derken burada da tiyatrolarda oynamaya başladı, sonra da sinemaya geçti. OYUNCU OLMADAN ÖNCE ÖĞRETMENDİMSizin öykünüze dönersek...- Valla ben her türlü işe girip çıkıyordum. Buna şoförlük de dahil. Sonra Kepirtepe Öğretmen Okulu’nu dışarıdan bitirdim ve öğretmenlik yapmaya karar verdim. ‘Hababam’ serisindeki ‘Badi Ekrem’ ve ‘Gönül Yarası’ndaki Nâzım karakterleriyle öğretmenliğe bir anlamda geri döndünüz. Ne kadar yapmıştınız ve niye bırakmıştınız? - İki buçuk-üç yıl kadar yaptım. Belki de şundan: Benim tercihim sınıfsal bir refleksti. Burjuvaysanız işiniz kolay; eğitiminiz var, yol göstereniniz var, seçeneğiniz var... Yeteneğiniz varsa zaten küçük yaşta keşfediliyorsunuz. Biz ise sadece hayat derdindeydik.Ama büyük oyuncular da o sınıftan çıkmıyor genellikle...Zaten onlar da oyuncu olmak istemiyor, holdingin başına geçiyor. Bizimse imkânlarımız olmadığı için şoförlük, pazarlamacılık, işportacılık yaptık. Ama bunlar da sizi bir şeye hazırlıyormuş: Kendinizi keşfetme dönemine. Öğretmenliğe gelince ben bu işi ciddi biçimde seçtim. Bu seçimde de aslında sınıfsal bir refleks var. Çünkü bizim kesimdeki insanların tek güvencesi devlete kapılanmaktır; çünkü orada iyi kötü bir para alırsın, yükselmesen de aç kalmazsın. Bu arada şunu da söylemeliyim: İçimde hep tiyatroya ilişkin bir kıpırtı var, amatör olarak sürdürüyorum.Sinemada sizi kim keşfetti?Valla Arzu Film diyebiliriz. ‘Badi Ekrem’le başladı her şey. Ondan evvel de bazı filmlerde oynadım. Hulki Saner’in ‘Bak Yeşil Yeşil’i vardır mesela. Ahmet Özhan, Hale Soygazi başrollerdeydi. Orada Ahmet’in menajerini canlandırıyorum, yok böyle kötü oyunculuk... Ben olsam oradaki performansımı okullarda “İnsan nasıl bu kadar kötü oyuncu olur?” diye gösteririm. O kadar kötü yani. Ama dediğim gibi kitlelerin beni tanıması ‘Hababam serisi’ ve ‘Badi Ekrem’le oldu.‘Badi Ekrem’den sonra sokağa çıktığınızda insanların size bakışının değiştiğini hissetmeye başladınız mı?Tabii ama o süreç kademe kademe oluyor. Bir ismin halk tarafından öğrenilmesi çok zaman alıyor. Şimdi de öyledir ya, “Şu dizide oynayan çocuk, bak oradaki kız vs.” Halk enteresandır yani, en azılı, en acımasız eleştirmendir... İsminiz yavaş yavaş öğrenilir. Yavaş yavaş öğrenildikten sonra da unutmaz; bu oluyorsunuz, olmuşsunuz demektir.Anladığım kadarıyla önemli bir ‘Karar anı’ geliyor.O zamanlar ekonomik güç olarak da parlak değilim, dediğim gibi sadece yardımcı rollerde oynuyorum. Üstelik Ertem abiye itiraz etmek kolay değildir. “Hayır” dediğiniz zaman kapının önünde bulursunuz kendinizi, “Git o zaman” der, “bir daha seninle işimiz olmaz.” En saf ve kararlı biçimde dedim ki “Ben işletmecilerin istediğini oynamam.” Çok şaşırmıştı, “Ee, ne oynayacaksın” dedi. “Eğer başrol oynayacaksam bunu ben kendim seçmek isterim” diye cevap verdim. “Ne mesela?” dedi. O sırada bizde Başar Sabuncu’nun bir projesi vardı, ‘Namuslu’ diye, pek gündeme gelmiyordu. “Mesela o olabilir” dedim, Ertem abi de “Senden istenen o değil ki” diye sürdürdü konuşmayı. “Valla” dedim, “yaparsam bunu yaparım, onların istediğini yapmam, gerekirse yardımcı rollere devam ederim” diyerek bir anlamda son noktayı koydum. İki saniye düşündü, “Yapıyoruz” dedi. Ve kendi çekti, o da bana jest olsun diye... Neyse ki o film ticari açıdan o yılın ilk 10’u arasına girdi de ben sonraki filmleri yapabildim. Yoksa o zamanın düzeninde bir daha dünyada kapınızı çalan olmazdı.Çok sayıda karaktere hayat verdiniz, en sevdiğiniz rol hangisi?Valla herkesin evlatlarıdır oynadığı roller ama benim gerçek evlatlarım. ‘Namuslu’da da ‘Eşkıya’da da ‘Gönül Yarası’nda da ‘Av Mevsimi’nde de ben seçtim karakterlerimi. Mesela Yavuz (Turgul) bana göre rol yazıyor ama çok duyarlıdır, çok saygılıdır; hep sorar “Oynayacak mısın?” diye. Toparlarsak hep ben seçtiğim için ayrım yapamıyorum. Sahiden evlatlarım. Bazen para için oynarsın, sonra da “O rol benim evladım” dersin. Bizimki öyle değil. Para hiç konuşmuyoruz ki baştan. Genelde herkesin konuştuğu “Kaç para alacağım, kaç gün sürecek”tir. Benim için bunlar belirleyici değil ki...YAŞANILAN KORKUDA 12 YILLIK İKTİDARIN DA PAYI VARBu seçimler ‘Namuslu’dan beri değil mi?Evet, o zamandan beri. Şimdi millet diyor ki “Eh, tabii tuzu kuru, seçiyor.” Tuz yokken de her taraf ıslakken de böyle davranıyordum. Bu, çok büyük bir serüven, risk... Buna herkes cesaret edemez. Çünkü sağlam bir yeri -ticarette de akıl işi değildir- elde ettiğin bir şeyi kaybetme anlamına gelir böylesi bir tavır. Hazır bir şeyi bırakıp ne olacağını bilmediğin bir yöne doğru gidiyorsunuz.Bu ülkede siyaset ve baskı ne denli yoğun olursa olsun mizah hep bir çıkış yoluydu. 12 Eylül öncesinin kanlı günlerinde bile Gırgır gibi bir dergi, sizin de rol aldığınız oynadığınız onca komedi filmi hızını kesmezdi. Ama artık siyasi mizah rafa kaldırılmış gibi. Bu koşulları yaratan korku iklimi hakkında neler söylersiniz?   Korku bir salgın hastalık gibi yayıldı. Bunun bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Bunda tabii ki 12 yıldır süren günümüz iktidarının da payı elbette var. Sanatla ilgili çalışmalar, hür düşünce ürkütücü bir hale getirildi. Bu gibi durumlarda en büyük tehlike de ‘otosansür’dür. TV kanallarını düşünün, onlar da ayakta kalmak ve kendilerini kollamak adına esas görevlerinin dışına taştılar.Peki siz bir sanatçı, hatta sorumlu bir aydın olarak nasıl bir gelecek tasavvur ediyorsunuz?Valla dünyada geriye gidiş pek olmamıştır. “Umutlarımızın var olduğunu düşünerek umutlanmak istiyorum” diyeyim kısaca. Buradan yakın zamandaki en kitlesel politik meseleye atlayalım: Gezi hakkında neler söylersiniz?Gezi, apolitize olduklarını sandığımız gençlerin kendilerini hatırlatmasıydı. Meselelerden uzak olmadıklarını, kendi kabuklarına ait bir dünyada günlerini geçirmediklerini gösterdiler bizlere. Siyasetle uğraşsın uğraşmasın herkes için örnek bir hareketti. Belki sonradan kimilerinin iddia ettiği gibi safiyane halini bozmuş olabilir ama her halükârda önemli bir oluşumdu. Hatırlıyorum da ilk günlerde “Liderleri kim?” diye bir laf atılmıştı ortaya. Lider yok, belki herkes lider ya da hiçbiri lider değil, hepsi ümmet! Bilmediğimiz bambaşka bir gençliğin ifadesiydi onlar. ‘Gezi’yi böyle okumak gerek diye düşünüyorum.ilerihaber.orgRöportajın tamamı için tıklayınız
Reklam
Will & Grace'i İzlemek İstemenize Neden Olacak 18 Konuk Oyuncu
Friends, Sex And The City, That 70's Show derken eski diziler birer birer günümüz izleyicisinin teker teker seyir listesine giriyor. Bunlardan birisi olmaya aday bir başka dizi ise Will & Grace. Will ve Grace adında iki yakın arkadaşın hayatını konu alıyor. Dizinin geniş konuk oyuncu listesi ise izlemek için apayrı bir sebep.
Reklam
Britney Spears'ı Sevmek İçin 7 Neden
1. İçimizden Biri 'Evet o Britney Spears. 200 milyondan fazla kayıt satışı, 6 #1 numara albüm sahibi olan. 2 Diamond albüme, 400'den fazla ödüle sahip ve 200 milyon dolardan fazla serveti var ama Starbucks kuyruğunda pijama giymiş halde bekliyor.'Britney Spears diğer starların aksine günlük yaşamında sadelikten yana olan bir sanatçı.Mümkün olduğunca abartıdan kaçınan Britney'i Starbucks kuyruğunda pijama veya eşofmanlarıyla görmek mümkün.Britney bu yönüyle ilgili bir röportajında 'Ben oldukça normalim, bilirsin!Herkes gibiyim, herkesinki gibi olan sıradan bir günü severim.' demiştir.
8 Maddede Spartaküs'ün Dizisi ve Romanı Arasındaki Farklar
Öncelikle uyarı yapmakta fayda var, galeri dizi ve kitaptan spoilerlar içermektedir!Spartaküs'ten haberdar olan insanların çoğunluğu bunu diziye borçlu olsa da aslında Spartaküs'ün modern zamanda varoluşu 1952 yılına kadar gitmektedir. ABD'deki ünlü McCarty dönemindeki anti-komünist kampanyadan nasibini alanlardan biri olan Howard Fast, hapisten çıkar çıkmaz, Spartacus romanını yazıp, yayınevine teslim etti. Ancak o sıralar FBI'ın göz hapsinde olan Fast'in kitabını basmak mümkün değildi. Bu yüzden Fast kendi yayınevini kurup kitabını kendisi basmak durumunda kaldı. Ancak nihayet 1952 yılında kitabını bastı. 8 yıl sonra ise şimdilerde dünyanın en ünlü yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick, başrolde Kirk Douglas'ın oynadığı Spartacus isimli sinema filmini çekti.Bu galeride de roman ve dizi arasındaki farklılıkları göreceğiz. Belki iki katı kadar daha madde bulunabilirdi ancak daha belli başlı farklılıkları seçmeye çalıştım.
Reklam
Reklam
Son Zamanlarda Övdüğüm 7 Harika Şey
Hepimiz yaşadığımız sıkıntıları, rahatsızlıklarımızı paylaşmaya çok daha meyilliyken, güzel şeyleri övmeye ve daha çok insanla tanıştırmaya biraz daha çaba harcamalıyız diye düşünerek şöyle bir liste yaptım. Tanıyanlar bilir, sevdim mi çok överim sildinmsdsfhj
Reklam
"Davutoğlu'nu Eleştirince Milliyet'ten Kovuldum"
Gazeteci-yazar Pelin Batu, Milliyet gazetesinden ayrılması hakkında, 'Ben Ahmet Davutoğlu yazılarım yüzünden olduğunu düşünüyorum. Son birkaç aydır özellikle Ortadoğu’daki kepazeliklerden dolayı ben Davutoğlu'na takmıştım. Yazılarımda da kendisini sık sık eleştiriyordum' dedi. Batu, hükümeti eleştirerek 'Sadece etraflarında onları poh pohlayacak ve 'Padişahım çok yaşa!' diyecek insanlara ihtiyaçları var' diye konuştu.Pelin Batu, medya patronlarına 'kara liste' gönderildiğini iddia ederek, 'Çok sevdiğim bir medya büyüğü bana şöyle dedi: 'Bize bazı listeler geliyor ve ‘Burada yazılı isimleri işe almayın’ deniyor.' Kısacası kara listeleri var. Benim işe alınmamam önemli değil ancak bir süre sonra sistem bu şekilde yürümeyecek zaten' dedi.İşte Bugün gazetesinden Dilara Tahmaz’a konuşan Pelin Batu röportajındaki ilgili bölümTürk medyasının son dönemdeki duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gezi’den sonra iktidara yakın bilinen yayın organlarının itibar kaybı yaşadığı, sosyal medyanın daha güvenilir bir hal aldığı söylendi. Sizce medyadaki son durum nedir?Türkiye’de bence birçok gazetenin hiçbir güvenilirliği kalmadı. Medya patronları işadamı oldukları için hükümetle aralarında bir danışıklı dövüş durumu var. Haliyle korkuyorlar. Otokontrol devreye giriyor ve yazarlarını işten atıyorlar. Sonuçta beni de attılar bu sebeplerle.İHALE KAYBETME KORKUSU VARBu insanlar ne gazetelerden, ne de televizyon kanallarından doğru dürüst para kazanmıyorlar. Öbür tarafta patronun ihale kaybetme korkusu iktidarın dediğini yapmalarına neden oluyor. Aslında bu iş adamlarının çoğu medya sektörüne girmek bile istemiyor. Adeta kucaklarında buluyorlar gazete ve TV kanallarını.Ethem Sancak örneğindeki gibi mi?Evet, kesinlikle. Resmen, 'Sen bu medya grubunu satın alacaksın kardeşim' dayatması var. Medya grubunu alıyorlar, sonra büyükler ne servis ederse onu basıyorlar. Bunun adı da nasıl oluyorsa 'gazetecilik' oluyor. Gezi’de yerel basının 11 gazetesi aynı başlıkla çıktı. Türk gazeteciliğinin nereye geldiğine dair bir milattır bu.Medyanın itibar kaybını patronların ödediği bir bedel olarak değerlendirir misiniz?Bence bu bizim ödediğimiz bir bedel. Onların kâr meselesinden, arsızlıklarından dolayı ülkede güvenilecek bir medya kalmadı. Herkes para kaybından dolayı iktidara yanaşıyor ki yukarıdaki kızmasın. Belki Aydın Doğan çıkıp, 'Sizler yüzünden servetimi kaybettim' açıklaması yapıyor ama insanlar da onlar yüzünden haber alma özgürlüklerini kaybetti.DAVUTOĞLU'NU ELEŞTİRDİM DİYE MİLLİYET'TEN KOVULDUMMilliyet’ten kovulma sürecinize gelelim. Beklediğiniz bir şey miydi?Aslına bakarsanız son 1 yıldır her yazım için 'Bu son olacak' diyordum. O yüzden de bana müthiş bir özgürlük duygusu gelmişti. Hiç otosansür uygulamadan çok rahat bir şekilde yazdım. Kimse de bir şey demedi. Kısacası ben kovulmayı bekliyordum, ama aslında bir o kadar da beklemiyordum. Neticede iki yıldır her istediğimi yazmışım demek ki ya birileri okumuyor ya da bir tane de göstermelik muhalif kişi orada dursun, diye düşünüyorlardı. 'Bakın biz, ne kadar özgürlükçüyüz, değişik seslere yer veriyoruz' diyebilmek için benim gibi isimleri çalıştırdıklarını zannediyordum.Peki, bu durumu değiştiren neydi sizce? Neden işten çıkarıldınız?Ben Ahmet Davutoğlu yazılarım yüzünden olduğunu düşünüyorum. Son birkaç aydır özellikle Ortadoğu’daki kepazeliklerden dolayı ben Davutoğlu'na takmıştım. Yazılarımda da kendisini sık sık eleştiriyordum.Ama sizin kovulma döneminizde henüz başbakan olmamıştı…Evet, hatta ben kovulduktan 2 hafta sonra başbakan oldu.Öyle görünüyor. Davutoğlu'yla şahsi bir meselem yok. Ama dış politika dediğiniz, ben doğduğumdan beri bizim evimizde tartışılan bir durumdur. Rahmetli babam Davutoğlu’nun dış politikasını çok başarısız buluyordu. Etrafımızda kelleler kesilirken Ortadoğu’yu bir video oyunu izler gibi izliyoruz. İster istemez nedenlerinden biri de biziz. Bunu da biliyoruz ama sanki odada dev bir fil var ve bizler o dev file karşı sessiz, korkak kalıyoruz. Ayrıca Davutoğlu’nun Pantürkizm üzerine hayalleri ve Enver Paşa’yı andıran tavırları çok ilginç.Kendisi bütün Türki cumhuriyetler birleşecek, Osmanlı yeniden gelecek hayalleri kuruyordu. 'Stratejik Derinlik' isimli kitabında bulabilirsiniz bu hayallere dair söylemlerini. Son aylarda IŞİD’in de patlak vermesiyle yazılarımda sık sık eleştirdim kendisini, ancak onların eleştiriye tahammülleri yok. Sadece etraflarında onları poh pohlayacak ve 'Padişahım çok yaşa!' diyecek insanlara ihtiyaçları var.DARBE DÖNEMİ GAZETECİLİĞİ BİLE BUNDAN İYİDİRBahsettiğiniz havuz medya son dönemde fazlasıyla yıldızlaştırıldı. Türkiye'de muhalif basının bu kadar susturulduğu dönemler olmuş muydu sizce?Bence kesinlikle yoktu. Geçenlerde Oya Baydar’la konuştuk. Şöyle bir cümle kurdu: 'Darbe döneminde bile gazetecilik bundan daha iyiydi!'. Kesinlikle katılıyorum. Darbe dönemi ve askeri dikta korkunç bir şey elbette ama o dönemin gazeteciliği bile bundan daha özgür, düşünebiliyor musunuz? Çetin Emeç ve benzer görüşteki isimler, istedikleri gibi gazete çıkarmışlar. Evet, belli dönemlerde sansür olmuş, ancak o sansüre rağmen seslerini çıkarmışlarSizce Derya Sazak Milliyet’te devam etseydi, siz de devam ediyor olur muydunuz?Derya Sazak gazeteyi bambaşka bir boyuta taşımayı düşünüyordu. 'Medyada gençler ve kadınlar olmalı' diyordu. O kalsaydı, bir süre daha devam ederdik ama yukarıdan sürekli telefon gelip, 'O gazeteciyi işe al, şu kadar para ver' gibi uyarılar geldiğinde genel yayın yönetmeni ne yapsın?PATRON OTOSANSÜR UYGULUYORSizi istemeyen medya patronu muydu, hükümet miydi? Kişisel fikriniz nedir?Açıkçası bilmiyorum. Ama kraldan çok kralcıların olduğu bir dönemdeyiz. Hükümetten siyasi figürlerin benden çok memnun olmadıklarını zaten biliyordum. Ancak artık onların telefon edip 'Bu kızı işten çıkar' demesine gerek kalmıyor. Medya patronu otosansürü kendine uygulayıp, 'Bu bizim canımızı sıkabilir, kovalım gitsin' diyor. Zaten başka herhangi bir gazetede olsaydım, mesela Habertürk'te devam etseydim de pekala bu durum başıma gelebilirdi.FATİH SARAÇ'IN ERDOĞAN'LA YAKIN İLİŞKİSİ ÇOK BELLİYDİHabertürk'te herhangi bir sansür vakasıyla karşılaştınız mı?Habertürk’teki programım, tam Gezi döneminde yaz tatiline girmişti. Ben eylülde aynı programa devam edecektim. Görüşme için gittiğimde bana, 'Dış politika programı yapar mısınız' diye sordular. Ben de 'Yaparım, ama siz benim yaptığım programı yayınlamak istemezsiniz' dedim. Çünkü ben dış politika programı yaparsam çok eleştirel bir program olur. Haliyle onlar da öyle bir program istemezlerdi.Kiminle yapmıştınız bu konuşmayı?Fatih Saraç'la.Dinlemeler ortaya çıktıktan sonra karşılıklı diyaloğunuz olan Fatih Saraç’a karşı bakış açınız değişti mi?Benim için yeni bir şey değildi. Odanın ortasındaki o malum fili ben hep görüyordum. Dinlemeler sadece bunları kanıtladı.Mesela, Habertürk'te Kemal Kılıçdaroğlu'nun da katıldığı bir programa çıkmıştık. O sırada Fatih Saraç da oradaydı ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'dan program boyunca sürekli kendisine telefon geliyordu. Hepimiz de görüyorduk Saraç'ın Başbakan’la konuşmalarını. Alt yazılara karışan Başbakan her şeyi yapabilir zaten.Yani hiç şaşırmadınız?Hem de hiç! Ben, Saraç'ı hayatımda iki defa gördüm. Ama aldığım intiba Erdoğan'la çok yakın ilişkileri olduğu yönündeydi. Beni şaşırtan ülkede bu kadar problem varken, alt yazıya müdahale etmeye tenezzül etmeleri.Medyanın içinde bulunduğu baskı ortamı size kendiliğinden istifa etmeyi hiç düşündürdü mü?Hayır, çünkü ne olursa olsun en azından orada ya da burada bir kalem var ve onu bırakmamalıyım. Dinlemelerde Demirören'in ağlamalarını duyduğumda çok üzülmüştüm. Ama ben korkmuyorum! O gazete olmaz başkası olur ama bir şekilde düşündüklerimi söyleme gibi bir hastalığım var. Ve buna devam edeceğim. Benim Arnavut damarım var. Benim önümü kapamaya çalışır, işten kovar, sansürleseler ben daha güçlenerek geri dönerim.İnternet Haber
Uzaylılar Hakkında Sıkıntı Yaratan 7 Konu
Yıllardır gelip gidiyorlar, uçuyorlar, insan kaçırıp çip takıyorlar, peki ne faydalarını gördük? Bir selam vermişlikleri mi var? Merhaba deyip, bir çayımızı içmişlikleri mi var? Nedir bu uzaylıların derdi, uçup uçup gidiyorlar, görünüp kayboluyorlar. Nedir sıkıntıları, nedir problemleri, ne istiyorlar? Nereden buluyor bu uzaylılar biz mutsuzken gülünecek şeyleri ?
"Oğlumu Hafız Olarak Yetiştirmek İstiyorum"
Şarkıcı Niran Ünsal , muhafazakâr kesimin moda dergisi “Aysha” için çektirdiği tesettürlü fotoğraflarını Twitter’dan yayınlamasıyla çok konuşulanlar arasına girdi. Ünsal, “Oğlum Bera’yı hafız yetiştirmek istiyorum” dedi.Hayatı ve geleceğe dair düşüncelerini samimi bir şekilde açıklayan Ünsal, dikkat çeken açıklamalar yaptı.Ben çocuklarımı ninniyle değil duayla büyüttüm diyen ünlü şarkıcı, “Oğlum Bera’yı hafız yetiştirmek istiyorum. Allah’ını, peygamberini ve kitabını tanısın. Çocuklarıma besmele çekmeden su bile vermem” diyerek kendi hakkındaki bilinmeyenleri dile getirdi.Kliplerdeki çıplaklığa karşı savaş açtığını söyleyen Ünsal kendisini eleştirenler için şöyle konuştu:“Özgürlüğün adı çıplaklık olmuş. Benim ne inancımla ne kültürümle örtüşmeyen görüntüler. Kadınlar erkekler yatakların üstünde, havuzların içinde... Bu kadar da olmaz. Bir de buna sanat diyorlar. Müzik için soyunun deseydim alkışlanırdım.”T24
Reklam