Nuri Bilge Ceylan'dan Sitem: 'Hiçbir Türk Televizyonu Cannes'a Gelmedi'
Cannes’da “Kış Uykusu” filmi ile Türkiye’ye ikinci defa Altın Palmiye’yi getiren Nuri Bilge Ceylan , “İlk defa Türkiye’den hiçbir televizyon Cannes’a gelmedi” diyerek sitem etti. Radikal gazetesinden Şenay Aydemir , Nuri Bilge Ceylan’ın kazandığı ödül sonrası Fatma Girik ile birlikte ödül töreninde yaşananları ve konuşulan Yılmaz Güney hatıralarını yazdı. “Nuri Bilge ve Yılmaz Güney aynı masada” başlığıyla yayımlanan (27 Mayıs 2014) yazı şöyle: Nuri Bilge ve Yılmaz Güney aynı masadaRotterdam'da bu yıl ikincisi düzenlenen Türk filmleri festivali Kırmızı Lale, Altın Palmiye'nin yeni sahibi Nuri Bilge Ceylan'la Fatma Girik'in Yılmaz Güney anılarını aynı Xmasada buluşturdu. Rotterdam’da bu yıl ikincisi düzenlenen ve Türkiye filmlerini Hollanda’ya taşıyan Kırmızı Lale Film Festivali’nin öngörülü yöneticileri sayesinde ilgi görüyor. Çünkü, festival kapsamında ‘İklimler’ ve ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmleri gösterilecek olan Nuri Bilge Ceylan, Cannes’da Altın Palmiye kazandıktan sonra ayağının tozuyla bu festivale konuk oldu. Ceylan’ın Cannes’dan Rotterdam’a gelmesi ülke basınının dikkatlerinin de bir anda Kırmızı Lale Film Festivali’ne çevrilmesine neden oldu. Önceki akşam açılışta bu ilgiyi görmek mümkündü. Tabii açılışın başka bir önemli konuğu daha vardı: Türkiye sinemasının en büyük oyuncularından birisi olan Fatma Girik. Festivalin onur ödülünü almak için Rotterdam’da bulunan Girik, hem eğlenceli sohbeti hem de samimiyetiyle herkesin gönlünü kazanmasını biliyor. Açılış töreninden sonraki yemekte sohbet etme fırsatı bulduğumuz Ceylan, Cannes’la ilgili anekdotlar da paylaştı. Örneğin festival organizatörlerinin bu yıl daha önce görmediği bir ‘taktiğinden’ bahsetti. Ceylan ve ekibi tören alanına gittiğinde festival yönetimi mesafeli davranmış kendilerine. Hatta canlı yayını yapan televizyon ekibi çok fazla oralı olmamış. Yani sonuçları bilenler Ceylan ve ekibinin bunu hissetmemesi için ellerinden geleni yapmışlar anlayacağınız. Ceylan, ödül sonrası onlarca televizyon ve bir o kadar da radyoya görüş verdiğini anlatıyor. Ama içlerinden hiçbirisinin Türkiye’den olmadığının altını da çiziyor kalın çizgilerle. Artık Cannes’ın en deneyimli yönetmenlerinden birisi olduğu su götürmez olan Ceylan bir ara “İlk defa Türkiye’den hiçbir televizyon Cannes’a gelmedi” diye konuşunca gözler gecenin sunuculuğunu da yapan Yekta Kopan’a döndü tabii. Uzun yıllar Cannes’dan canlı yayınlar yapan birisi olarak Kopan da bu yıl festivaldeydi ama ne yazık ki mesleğini yapmak için değil. Ceylan, Cannes jüri başkanı Jane Campion’un filme girmeden önce çok uzun olduğu için sıkılacaklarını düşünüp daha sonra “İki saat daha olsa izlerdik” yorumunun çok hoşuna gittiğini de aktardı. Fatma Girik’ten Yılmaz Güney anılarıYemeğin en ilginç anlarından birisi de Fatma Girik’in Yılmaz Güney ile anılarını anlatmasıydı. 1982 yılında ‘Yol’ ile Altın Palmiye kazanan Yılmaz Güney ve daha üç gün önce bu ödüle değer bulunan Nuri Bilge Ceylan’ın aynı masada buluşması da ilginç anlardan birisiydi. Ceylan’ın Yılmaz Güney ile ilgili anılara gösterdiği ilgi ve ayrıntılı soruları gözlerden kaçmadı tabii. Gazeteci Zeynep Oral’ın da Yılmaz Güney’in Türkiye’den yurtdışına çıkışıyla ilgili hatıralarını paylaşmasıyla sohbet daha da genişledi. Sohbetin ilginç anekdotlarından birisi de sinema yazarı üstadımız Atillâ Dorsay’ı uzun yıllar boyunca her yıl takip ettiği Cannes Film Festivali’ne iki kez gitmediği ama talihsiz bir biçimde bu iki yılın ‘Yol’un Altın Palmiye kazandığı 1982 ve bu yıl olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasıydı. Nuri Bilge Ceylan’ın yarın bir ‘masterclass’ vereceği Kırmızı Lale Film Festivali, ‘Cennetten Kovulmak’, ‘Kusursuzlar’, ‘Kutsal Bir Gün’, ‘Sesime Gel’, ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’ın ana yarışmada, ‘Ben O Değilim’, ‘Mavi Dalga’, ‘Soğuk’, ‘Yozgat Blues’ ve ‘Daire’ gibi filmlerin Panorama bölümlerinde yer aldığı programıyla 31 Mayıs’a kadar devam edecek. T24
İlginç Babalar Günü Hediyesi
Siz de ' Yıl olmuş 2014, babalar gününde babama kravat-parfüm vb. sıradan hediyeler mi alacağım! ' diye isyanlarda olanlardan mısınız? Ee siz de haklısınız tabii ki. Özel günlerde ( gerek anneler günü olsun gerek babalar günü) alınan hediyelerin paketinden bile ne olduğunu tahmin edebiliyorsunuz. Genelde ya ayakkabı alınıyor ya parfüm yahut annelere çanta.. Ama siz babanıza alacağınız hediyenin, babanızın daha önce karşılaşmadığı ve ona daha önce yaşamadığı bir heyecanı yaşatacak farklılıkta olmasını istiyorsanız hediye tavsiyelerimizi es geçmeyin deriz. Size sıradan bir şefkat göstermeyen babanıza babalar günü hediyesi olarak neden sıradan bir hediye veresiniz ki öyle değil mi ama? O zaman bu sene babanızı şaşırtacak hediye arayışına başlayın ve önerilerimizi incelemeye koyulun :)
'Alevi Vatandaşlarımızı Sağdan  Soldan Toplayıp Soma'ya Götürdüler'
Partisinin grup toplantısında BDP'ye çağrıda bulunan Erdoğan 'Bu annelerin yavrularını gidip alın bakalım. Adreslerini gayet iyi biliyorsunuz' dedi. Partisinin haftalık grup toplantısında partililere seslenen Başbakan Erdoğan, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan'ı kutlayarak konuşmasına başladı. PARTİ GRUBUNDAN BDP'YE SESLENDİ Konuşmasında muhalefete yönelik eleştirilerde bulunan Başbakan Erdoğan, çocukları PKK tarafından kaçırılan annelerin eylemine de değindi. Bunun için BDP'ye çağrıda bulunan Erdoğan 'AK Parti grubundan önemli bir mesaj daha veriyorum. Buradan BDP'ye yeni adıyla HDP'ye çağrı yapıyorum. Ey BDP siz nerdesiniz. Zaman zaman gidip alıp geliyorsunuz ya. Bu annelerin yavrularını da alıp gelin bakalım. Bunların da adreslerini gayet iyi biliyorsunuz. Alıp geleceksiniz. Alıp gelmediğiniz takdirde bizim de B planımız C planımız devreye girer. Bunu da çok açık söylüyorum' dedi. Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları; Fransa'dan Cannes Film Festivali'nde büyük ödülü kazanan yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan'la gurur duyduk. Telefonla arayıp kendisin kutladım. Mavi Marmara gemisainde yaralı olan ve geçtiğmiz gün şehit olan kardeşimize Allah'tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum. 'İKİ MESELE DEVAMLI KAŞINDI' Okmeydanı'nda çıkan olaylarda hayatının kaybeden Kurt'un babasını aradım başsağlığı diledim. Olaylarda yaralanan polislerimizi de arayıp geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Kürt ve Alevi vatandaşlarımız üzerinden iki mesele devamlı kaşındı. Bu ülkenin asli unsur olan savaşlarda ve kuruluşumuzda yer alan Kürt kardeşlerimize bize kadar red, asimilasyon ve inkar politikaları uygulandı. 'HİÇ KONUŞTUĞUNU GÖRDÜNÜZ MÜ?' Alevi kardeşlerimizin varlıkları inkar edildi görmezden gelindi. Ağır tahrikler yapıldı. Dersim'de 100'lerce Alevi vatandaşımız katledildi binlercesi tehcire zorlandı. CHP'nin dününde bugününde Dersim'e karşı duran gördünüz mü? Şu anda ana muhalefetin genel müdürü Dersimli değil mi? Hiç konuştuğunu gördünüz mü? Konuşamaz çünkü o işin faili CHP... Sonu acı biten elim hadiseler yaşadık. Komplo teorilerinin kolaycılığına asla sığınmadık. Dışardan düşman arayarak içimizdeki meseleleri inkar yoluna asla gitmedik. Biz 100 yıllık meselelerin farkında olduk ve mevcut sorunların içerdeki nedenlerinin de farkında olduk. Dışardan yapılan tahrikleri provokasyonları gözardı da edemeyiz. 'KARANLIK ELLER İŞBİRLİĞİ YAPTI' Türkiye enerjisini kalkınma için seferber ettiği her dönemde ya teröre maruz kaldı ya da darbelere maruz kaldı. İçerde ve dışarda bir takım karanlık eller işbirliği yaptılar. Japonya 2. Dünya savaşında yenildiği halde nasıl dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Avrupa'nın hemen her ülkesi çok ağır bedel ödediği halde nasıl bu noktaya geldi. Ki bunların en önemlisi Almanya. 2. Dünya Savaşı'nda taş üstünde taş kalmayacak hale gelmişti. Bugünse Avrupa'nın birincisi dünyanın da en önemli ekonomisi haline geldi. Kıbrıs haricinde fiili savaşımız yok. 100 yıldır barış içinde bir ülke olmamıza rağmen kalkınma yarışına biz neden bu kadar geç katıldık. Bu soruyu sormamız lazım. Çünkü enerjimizi hep başka yere harcadık. İçerde neredeyse 35 yıl oldu terörle mücadele eden bir Türkiye var. Çok daha enteresan. Bir başörtü meselesini bu ülke 40 yıl tartışmak zorunda bırakıldı. 40 yıl boyunca üniversite denildiğinde akla bilim değil eğitim değil özgürlük değil başörtüsü yasağı geldi. Yazık değil mi arkadaşlar? Bu ülke bunu hak ediyor mu? Bu yasağı koyanlar uygulayanlar savunanlar bu ülkeye yazık etmediler mi? 'CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK BAŞARILARINA İMZA ATILDI' İnsanlar anadilini öğrenirse ülke bölünür diye toplumu korkuttular. Biz engelleri kaldırdık hamdolsun bu ülke bölünmedi tam tersine daha da güçlendi. Bu yasakları savunanlar bu ülkeye yazık etmediler mi? Bizi millet olarak anlamsız tartışmalarla anlamsız yasaklarla sanal gündemlerle on yıllarca oyaladılar. Defalarca hatırlattım. Yine hatırlatıyorum. Mayıs ayındayız. Geçen 28 Mayıs'ta Türkiye nasıl bir konumdaydı? Tarihin en büyük ekonomik krizini Türkiye başarıyla geri bırakmış, en büyük ekonomiler daralırken yüzde 1-2 oranlarında büyürken, Türkiye yüzde 4-5 büyümüş. Halk oylaması yapılmış demokrasi güç kazanmış. 2011 de genel seçim yapılmış istikrar güç kazanmış. Çözüm sürecinde önemli aşamaya gelinmiş nevruz huzur içinde kutlanmış acı haberler gelmiyor. O günlerde batıdakilerin koşarak doğuya gidip kucaklaştıklarını görüyorduk. İşadamları yeni yatırımlara hazırlanıyordu. Önümüzde engel yoktu. İşte 2013'ün mayıs ayında cumhuriyet tarihimizin en büyük başarılarına imza atıldı. Borsa rekor kırıyor, MB rezervi 135 milyar dolara ulaşıp rekor kırıyor. 14 Mayıs'ta IMF'ye borç sıfırlanıyor. Nükleer enerji için imzalar atılıyor. 3. havalimanı için ihale yapılıyor. Böyle bir dönemde 77 milyon hep birlikte 2023 hedeflerine yürüyoruz. Ama sonra bir şey oluyor. İstanbul'da Gezi Parkı'nda başlayan eylemler. Neymiş? Ağaçlar sökülüyormuş. 12 tane ağaç bir yere nakledilecek. Bu istismar edilerek dalga dalga ülke geneline yaydılar. Düğmeye bir yerden basılıyor ülkede legal illegal örgütler işbirliği yaparak huzuru bozacak bir noktaya ulaştırıyor. O kadar hazırlıklı bir saldırı ki aynı anda huzur istikrar demokrasi ve ekonomi hedef alınıyor. Borsa geriliyor faiz yükseliyor. Yurt dışında Türkiye aleyhine kampanyalar başlıyor. Tüketmeyin ekonomi dursun çağrısı yapılıyor. Her gün sokaklarda şiddet ve vandallık. Dünyaya sanki Türkiye'nin genelinde bir terör esiyor gibi servis ediliyor. 'TEK GEREKÇELERİ 12 TANE AĞAÇ' Yandaş medyaları her türlü yalanı yazarak sosyal medyada ve yazılı görsel medyada insanları sokağa dökmek için elinden geleni yapıyor. Malum işverenler sorumsuzca açıklama yapıyor. Türkiye hem içerden hem dışardan saldırıya maruz kalıyor. O malum işverenler ve işveren örgütleri vesaire, diğer işçi örgütleri, memur örgütleri, el birliğiyle sanki bütün olayların adeta sorumlusu olarak da bizi göstermeye gayret ediyor. Ortada bişey yok. Tek gerekçeleri 12 tane ağaç. Buradan başka yere taşıyorlar. Ama hamdolsun dik durduk, sağlam durduk, eğilmedik bükülmedik ve bu saldırıları bertaraf ettik. Gezi'de sonuç alamayınca 17-25 Aralık'ta saldırdılar. Milli iradeyi hedef aldılar. 30 Mart'ta Milli irade tecelli etti ve darbe heveslilerine en güzel cevabı sandıkta verdik.   'ALMAN YÖNETİMİ TEDBİRLERİ İYİ ALMIŞTI' Şimdi yeni bir meseleyle tahrik için çaba içerisindeler. Alevi vatandaşlar üzerinden kendi hesaplarını görmek isteyenler bu konuyu elverişli bir vasıta olarak görenler yeniden harekete geçtiler. Bir süredir bunun provaları zaten yapılıyor. Bildiğiniz gibi bu haftasonu Almanya'daydık. Almanya'da aynı gün bizi oradaki toplantımızın yapıldığı o muhteşem salonun yakınından bir nehir geçiyor nehrin karşı tarafında da oradaki Alisiz Alevilere orada miting yapma izni veriyorlar. Dert? Bizim yaptığımız veya yapacağımız o toplantıyı adeta acaba nasıl sabote ederiz bunun gayreti içinde. Bütün bunlara rağmen Alman yönetimi orada tedbirlerini iyi almıştı. Gerçi aynı anda bizim toplantımızın olduğu bölgeye yakın 5 ana merkezde o gün bize karşı gruplar toplantı yaptılar. 'EN SON OKMEYDANI'NDA DENEDİLER' Alınan güvenlik önlemleri başarılı olduğu için hiçbiri arzusuna kavuşamadı. Biz de orada gerçekten Almanya'daki kardeşlerimizle muhteşem bir buluşmayı gerçekleştirdik. Türkiye'de Alevi vatandaşlarımızın kapılarına işaretler kondu. Reyhanlı'da bunu denediler, Hatay'da bunu denediler. Malatya'da denediler. 1 Mayıs olaylarında denediler. CHP milletvekilleri bizzat bu işte yer aldı. En son Okmeydanı'nda denediler. Merhumun kızkardeşini duydunuz. Ne diyor? 'Eğer siz bu eylemleri yapmasaydınız kardeşim ölmeyecekti' dedi. Vaka bu... Uğur'un GBT'sinde en ufak olumsuz bir şey yok. Sadece Cemevi'ne gidiyor. Orada maalesef böyle bir olayla karşı karşıya kalıyor. 'YUNAN YÖNETİMİ BUNLARA BİR DARBE İNDİRDİ' Biz bu bayat senaryoların dışarda yazıldığını söylediğimizde birileri bizimle istihza ediyor. Okmeydanı'ndaki eli kanlı terör örgütünün dışardan desteklenmediğini söyleyecek olan var mı? Yerli bir örgüt olduğuna inanan var mı? Nerelerden beslendiğini hepimiz biliyoruz. Biliyorsunuz DHKP-C terör örgütünün kampları Yunanistan'daydı. O kamplarda eğitim alarak Türkiye'ye girenleri gördük. En son Yunan yönetimi bunlara bir darbe indirdi. Acaba sıfırladılar mı bilmiyoruz. Kimlerin bunlara kamp verdiğini lojistik sağladığını gayet iyi biliyoruz. Başta Tunceli milletvekili olmak üzere CHP milletvekilleri o örgütün üyesi gibi çalışıyor. Türkiye milletvekili gibi değil zalim Suriye diktatörünün temsilcisi gibi davranan vekillere kimse bir şey demiyor. Hatay'da bazı CHP'lilerin vekil yakınlarının saldırıya karıştıklarını belgeleriyle ortaya koyduk. CHP Alevi vatandaşlarımızın duygularını istismar etmekten, tahrik etmekten, onlar üzerinden çatışma senaryolarını beslemekten başka bir şey yapmamıştır. Faili oldukları Dersim olaylarıyla aradan 80 yıl geçmesine rağmen yüzleşemediler. 'SORUNLAR TEK TEK ORTADAN KALKIYOR' Alevi vatandaşlarımız için duygu istismarı haricinde hiçbir şey ortaya koyamadılar. CHP sadece tahrik eder duyguları istismar eder. Biz ise 12 yılda defalarca adım attık, reform yaptık. Daha fazlasını da yapacağız. Normalleştikçe ülkemiz on yıllardır devam eden sorunlar tek tek ortadan kalkıyor. Hızır paşalar asırlar öncesinde kaldı. Başka yerlerden medet arama dönemleri de asırlar öncesinde kaldı. Kimin ne derdi varsa o bizim meselemiz. Aradan eli kanlı örgütler çekildiğinde istismarcılar çekildiğinde inanın her mesele çözülecektir. Birileri yarayı derinleştirirken biz yaralara şifa olmanın samimi mücadelesi içindeyiz. Alevi vatandaşlarımızın da bunlardan rahatsız olduğunu biliyorum. Alevi vatandaşlarımız lütfen aradaki istismarcılara prim vermesinler. 'BU DEFA SOMA'YI KARIŞTIRACAKLAR' Polisle çatışarak hiçbir meselenin çözülemeyeceğini yaranın dahi şifa bulamayacağını bilmeleri lazım. Halktan silah isteyen bir zihniyet Türkiye'nin milletin özellikle de Alevi vatandaşların iyiliğini düşünüyor olabilirler mi? Soma'da Alevi vatandaşlarımızı sağdan soldan toparlayıp Soma'ya götürüyorlar. Niye? Bu defa Somayı karıştıracaklar. Çıkmış Barolar birliğinde konuşuyor. Başbakan cam çerçevenin derdindeymiş. Sadece onu konuşmuyoruz. Ölen yaralananları da konuşuyoruz. Bilesin ki o cam çerçeveler bir bütünün parçasıdır. Fakat belki de dünyada yalanı bu adam kadar mahir kullanan bir ikinci kişiyi bulamazsınız. Ya bunun eğitimini bir yerde özel olarak aldı veya genlerinde var. Böyle birisi. AŞIK VEYSEL'İN DİZELERİYLE SESLENDİ Bizim derdimiz var. Biz 77 milyonun huzuru için çalışıyoruz. Ama bu ve benzeri kişilerin böyle bir derdi yok. Onlar terör üzerinden anarşi üzerinden kırıp dökme üzerinden rant elde etmeye çalışır. İstismarcıları elimizin tersiyle ittiğimizde yüz yüze görüştüğümüzde inanın aramızda hiçbir fark olmadığını tekrar göreceksiniz. Merhum Aşık Veysel de onu söylüyor. 'Yezit nedir, ne kızılbaş. Değil miyiz hep bir kardaş. Bizi yakar bizim ataş. Söndürmektir tek çaresi.' Bunu birlikte söndüreceğiz. Bu aziz millet hiçbir zaman Alevi -Sünni çatışmalarına prim vermedi. Tahriklere rağmen bu millet oyuna gelmedi. Sadece oyuna gelmemek yetmez. Biz yeni Burakcan'ların terörize edilen terörün içine sokulan yeni Berkinlerin, Okmeydanı'nda ölen Umutların Ayhanların ölmesine tahammül gösteremeyiz. Hacı Bektaş, 'Bir olmak iri olmak diri olmak' 77 milyon kardeş olmak için hepimiz hassasiyet göstereceğiz. Bu topraklar Hz: Peygamber Hz Ali Hz. Hasan Hüseyin sevgisiyle yoğrulmuştur. Bu topraklarda fitne filizlenemez. Allah'ın izniyle inşallah hiçbir zaman da filizlenmeyecektir. 'BURADAN BDP'YE ÇAĞRI YAPIYORUM' AK Parti grubundan önemli bir mesaj daha veriyorum. Buradan BDP'ye yeni adıyla HDP'ye çağrı yapıyorum. Diyarbakır belediyesi önünde dağa kaçırılan çocukları için eylem yapan anneleri babaları yürekten selamlıyorum. 'BU ANNELERİN YAVRULARINI ALIP GELİN BAKALIM' Çocukları dağa kaçırılan anne babaların bu feryadını Türkiye ve dünya medyası görsün. Neredesin dünya medyası. Galatasaray lisesinin önünde gelip oturanları yazardınız görüntülerdiniz. Peki yavruları dağa kaçırılan bu anneleri niye görmüyorsunuz. Türkiye medyası bir kısmı.. Duyarsız kalanlar... Niye görmüyorsunuz. Ey BDP siz nerdesiniz. Zaman zaman gidip alıp geliyorsunuz ya. Bu annelerin yavrularını da alıp gelin bakalım. 'B PLANIMIZ, C PLANIMIZ DEVREYE GİRER' Bunların da adreslerini gayet iyi biliyorsunuz. Alıp geleceksiniz. Alıp gelmediğiniz takdirde bizim de B planımız C planımız devreye girer. Bunu da çok açık söylüyorum. 'ORADA 2 ŞEYİ BİR ARADA YAPTIK' 2004'te UETD adı altında bir sivil toplum örgütü kuruldu. Dönemin şansölyesi sayın Schroder'le hizmet binasını birlikte açmıştık. Kuruluşunun 10. yılında bir etkinlik düzenlendi. Cumartesi Köln'de bu törene katıldık. Köln Arena'da yaklaşık 20 bin vatandaşımızla bir araya geldik. Salonun dışında kalanları bu rakama dahil etmiyorum. Dışardan bunların izlenmesi olayı farklı bir hale getirecekti. Fakat dev ekran kurulmamasına rağmen içerideki heyecan coşku oluşan ambians çok çok farklıydı. Orada iki şeyi bir arada yaptık. Soma'daki kaza sebebiyle etkinlik anma merasimi şeklinde yapıldı. Okunan hatmi şerifler aşrı şerifler kasideler ilahiler, orada yine aynı şekilde hocalarımızın gerçekten çift hocamızın birlikte okuduğu ezan o arenadaki havayı farklı bir heyecana farklı bir hem orada bir sükunet suhulet ama ardından da büyük bir coşkuyu getirdi. Burada diyanet işleri başkan yardımcımız Kamil hocamız dua yaptı. Ardından Başbakan yardımcımız UETD'nin başkanı konuştu. Ardından şahsım tüm katılanlara bir hitabım oldu. 'BEDELİ NE OLURSA OLSUN GİDERİZ' Alman medyasında bazı Alman siyasetçiler nezdinde ziyaretimiz tedirginlik oluşturdu. Alman medyası provoke etmek amacıyla aleni şekilde ırkçı ifadelere başvurdu. Türkiye'deki bazı medya kuruluşlarıyla işbirliği içinde ortak dil kullanarak yapılan saldırıları umursamadık. Bazıları bize oraya gitmeyin dedi. Orada 3 milyon Türk var mı var. Dedik ki biz oraya gideriz. Bunu kimse engelleyemez. Bedeli ne olursa olsun gideriz. 'KULLANDIĞI İFADELER ÇOK ÇİRKİN' Ziyaret öncesinde sayın Merkel'le görüştük. Bölgesel meseleleri de değerlendirdik. Soma kazası nedeniyle taziyelerini iletti. Almanya'da gayet güzel şekilde görüşmelerimizi yaptık ve Köln Arena'da ağırbaşlı kardeşlerimizle buluştuk. Alman medyası ırkçı ayrımcı nefret dolu başlıklarla saldırırken, ziyaretimizin hemen ertesinde yapılan AP seçimi de Avrupa'da yükselen tehdidin güçlü bir sinyalini verdi. Biz artan ırkçılığa vurgu yapıyorduk. Neo nazi cinayetlerine vurgu yapıyorduk. Avrupa Parlamentosu seçim sonuçları kaygılarımızın ne kadar haklı olduğunu ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha teyit etti. Burada tabi bir şeyi söylemek isterim. Sözde bir Türk. Oradaki bir partinin eş başkanı. Kullandığı ifadeler de çok çirkin. Sen nasıl demokratsın, nasıl hürriyetten bahsedersin. Seni Türkiye Başbakan'ının oraya gelmesi nasıl rahatsız eder. Kusura bakma senin Merkel'e ne kadar saygı duyacağını biz biliriz. Ama biz saygıyı yerinde ifade etmesini de biliriz. Ama önce sen kökenin itiberiyle mensubu olduğun ülkenin başbakanına bu şekilde konuşamazsın. Nerede milletvekili olursan ol önce haddini bileceksin. Sadece eşbaşkanlığını yaptığın bir başka bayan vardı. O da zaman zaman bir çok şeyler konuşurdu. Ama sen yaptığın açıklamalarla Türkiye'nin Başbakanının oraya gitmesinin doğru olmayacağını söylüyorsun. Buna senin gücün yetmez önce haddini bil. 'ŞAKASI YOK BU İŞİN' Bu zat diyor ki Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası burada yapılamaz diyor. Ne diyorsun sen ya. Bir buçuk milyon insan orada oy kullanacak. Yasal çerçevesi neyse o çerçevede yapacak olan kampanyasını yapar. Sen buna engel koyamazsın. Böyle bir yetkin yok. Türkiye'de Almanya için oy kullanacaklar için gelirsin sen de toplantı yaparsın. Mesele farklı. Ama alışacaklar. Şakası yok bu işin. 'BÖYLE BİR GAYRETİN İÇİNE GİRİYORLAR' En son Soma'da uluslararası bir medya kuruluşunun muhabiri olan Türk gazetecinin, iki kadını figüran olarak kullandığını yalan haber yaparak bütün dünyaya servis ettiğini gördük yaşadık. Aslında bu kadınlar başı açık. İkisinin de başalrını örtüyor. Üstü şişhane altı kaval. Sırıtıyor. Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol. Nedir bu hal? Bununla güya bizim insanımızı farklı gösterecek. Böyle bir gayretin içine giriyorlar. Ama devran değişti. O bu tür bir dezenformasyon suretiyle aleyhte kampanya yapacağını zannederken suç üstü yakalandı. Gezi sırasında 17 Aralık darbe girişiminde bu ve benzer muhabirlerin mesleki onurlarını nasıl çiğnediklerini gördük. Türkiye'nin imajı yalan haberlerle yıpranacak kadar zayıf bir imaj değildir artık. O devir gerilerde kaldı. 'KİMSENİN AZARLAMASINA EYVALLAH DEMEYİZ' Hem bu kürsüde hem de Köln'de söyledim. Türkiye artık eski Türkiye değil. Türkiye 100 yıl önceki gibi Mondros ile Sevr Lozan ile masanın kenarına iliştirilmiş bir ülke asla değildir. Masanın altından zaman zaman zevkle zaman aman ikazla ayakların birbirine tokuşturulduğu dönem değil. Onlar geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Bu ülkede sorunları kaşıyarak etnik köken din mezhep yaşam tarzı farklılıklarını tahrik ederek kimsenin operasyon yapmasına müsamaha göstermeyiz. Kimsenin bu devleti azarlamasına eyvallah demeyiz. '15 GÜNDE 14 ÜLKE DOLAŞTIM' Bazıları AB noktasında ne oldu diyor? Bunu diyen köşe yazarlarına sesleniyorum. Biz iktidara geldiğimizde bir fasıl açılmış mıydı? Türkiye müzakerelere oturacak bir ülke dahi değildi. Biz geldik fellik fellik şu kişi o zaman Başbakan dahi değildi. O zaman genel başkandım. 14 ülke dolaştım 15 günde... Buna ABD de dahil: Sayın Bush'la oturduk bunu konuştuk. Ben bir genel başkan olarak konuştum. Başkan Bush'la görüştüm. O zaman 15 üye ülke vardı. 13 tanesini dolaştım. Hepsini ziyaret ederek süratle müzakerelere oturmak için adımları attık. 'BUNA RAĞMEN BİZ SABIRLIYIZ' Hamdolsun Başbakanlık dönemimde de müzakerelerin başlatılması kararını çıkarttık. 14 fasıl var. Hepsi açılmadı. Çünkü Fransa farklı bir tavır koyuyor, Almanya farklı bir tavır koyuyor. 15 üye iken ortada olan müktesebat farklıydı, 25 üye oldu uygulamalar değişti. Bakıyorsunuz AB'ye alınan üyeler uygun oldukları gerekçesiyle değil bir çoğu siyasi kararla alındı. Bu gerçeği de bilelim. Fakat buna rağmen biz sabırlıyız. Dersimize de iyi çalışıyoruz. Bizim bütün kurumsal yapımız AB müktesebatına uygun olarak oluşturuluyor. Bugün Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı çok net bir şekilde ortadadır. Yükselen ırkçılık İslamofobi'nin hatta anti semitizmin panzehiri Türkiye'dir. 'ÇÜNKÜ BİZE GELECEK FAYDA ORADADIR' Merkez Bankası bağımsızdır o ayrı konu. Ama MB uygulamaları hakkında yorumda bulunmak da bizim hakkımızdır. Türkiye'de faizden doalyı geri dişimizde hesabını kimse bankaya sormaz. Bize sorar. Biz atmosferi balans etmekle görevliyiz. Onun için de bizim düşüncemiz çok açık net. Bu faiz oranı yüksektir. Bu faiz düşmeli ki Türkiye'de reel yatırım artsın. Bir defa biz sıcak parayla bir ülkenin kalkındığına inanan iktidar değiliz. Kimse bizi bununla aldatmasın. Biz reel yatırım için gelene hoş bakar ve atacakları adımlara da her türlü desteği veririz. Çünkü bize gelecek fayda oradadır. Eğer siz yüksek faizle kredi verirseniz benim ülkemdeki özellikle iç sermaye yerli sermaye yatırım yaparken yapamaz. Yatırımı neyle yapacak. Eğer finansın maliyeti ucuzsa onun yatırım şansı vardır. Yüksekse yatırımı yapmak çok zordur. Daha yatırımı bitiremeden çöker. 27 Mayıs'ın 54 yıla yayılan izlerini tek tek sildik. Silmeye de devam ediyoruz. Darbe ve vesayet özleminde olanlar yine var. Ancak Allah'a hamdolsun ki yaptığımız reformlar sayesinde dik duruşumuz sayesinde milli irade hiç olmadığı kadar güç kazanmıştır. 'HESAP SORACAĞIZ' İnşallah bu darbecilerin hesabını soracağız. Paralel yapıdan da hesap soracağız. Eğer bunun hesabını sormaktan kaçınacak olan bir tane arkadaşım çıkarsa bunun hesabını veremezsiniz. Ne halka ne hakka veremezsiniz. 10 Ağustos'ta Cumhurbaşkanının seçilmesi demokrasinin güç kazanmasına vesile olur. Merhum Menderes ve arkadaşlarını rahmetle anıyor mekanlarının cennet olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. 'İLLEGAL ÖRGÜTLERİN OYUNUNA GELMEYİN' Yarın Ağrı'da vatandaşlarımızla kucaklaşacağız. Seçimlerin tekrarlanacağı il ilçe ve beldelerde 30 Mart'ın daha güçlü bir tekrarını yaşayacağız. Bu arada özellikle yargıyla ilgili Meclis'e gelecek yasamız çok önemli. Şehit yakınlarımızı ve işçi kardeşlerimizle ilgili yasal düzenlemeler yapılıyor. Soma'daki maden işçilerine kömür ocaklarında çalışan kardeşlerime sesleniyorum. Bu CHP'nin bölücü terör örgütü yandaşlarının legal veya illegal örgütlerin oyununa gelmeyin. 'ORADAKİ 301 ŞEHİT BİZİM CANIMIZDIR' Sizi bunlar yalnız bırakır. Bizler bakın yeni düzenlemelerle bir adım atıyoruz. Bunlar nerede kimi acaba sahiplendi? Bunlar sadece tahrik eder. Sizin üzerinizden paye kaparlar. Bu oyuna gelmeyin. Oradaki 301 şehit. Bizim canımızdır. Biz bütün onların ailelerini güvence altına alacak hazırlıklarımızı yaptık yapıyoruz. AFAD'da açtığımız hesap bunun bir adımıdır. Diğer bir çok gelecek vaatler var takipçisiyiz. Bütün bu vaatlerin hepsi birinci derecede şehitlerimize, yaralı kardeşlerimize diğerlerinin bir kısmını da orada çalışan kardeşlerimize vermek suretiyle tüm evlatlarının inşallah geleceğini teminat altına alacak adımı atacağız. haberler.com
Lana Del Rey'den Şarap Açtırmalık Yeni Şarkı
Kim Kardashian ve Kanye West'in düğününde şarkı söyleyen, bununla yetinmeyip Kim'e iki çeyrek altın takan Lana Del Rey'in hafta sonu oldukça yoğun geçmişe benziyor. Ama her şeye rağmen yorgunluk nedir bilmeyen kendisi de sesi de estetik Lana Del Rey, yeni haftaya taze bir başlangıç yapmayı başarıyor. 13 Haziran'da yayınlanacak yeni albümü Ultraviolence'la aramıza tekrar hoş gelecek Lana Del Rey, retro'lu ilk single West Coast'un ardından yeni bir single'la daha karşımızda. Shades Of Cool ismini taşıyan şarkıda bir Lana Del Rey şarkısından bekleyebileceğiniz romantizm ve melankoli fazlasıyla mevcut. Şöyle güzelinden bir kırmızı şarap açın, sevgilinizle şöminenin başına geçin, açın Lana Del Rey - Shades Of Cool'u.Play Tuşu
Hangi Nuri Bilge Ceylan Filmisiniz?
Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kucaklayan Nuri Bilge Ceylan hepimizin gururu oldu, peki siz hangi NBC filmisiniz merak ettiniz mi?
Reklam
"Erdoğan Kendisini Türkiye'nin Padişahı Zannediyor"
Gazeteci Mehmet Altan: Başbakan, 'Ben artık ustalaştım. Kimseye bir şey sormama gerek yok' dediği an, Türkiye bittiGazeteci Mehmet Altan , Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın Soma faciası sonrası gösterdiği sert tepkiler için, “ Tayyip Erdoğan’ın bireysel kimliği ile tüzel kimliği (Başbakanlığı) arasında ayrım yapabilecek bir donanımı yok. O, kendisini Türkiye’nin padişahı zannediyor! İktidar kendisi için en vazgeçilmeyecek unsur. Yolsuzluk, hukuksuzluk da geri dönülemeyecek noktada olduğu için kendini bir kaplan üstünde hissediyor. Oradan da inemiyor. Her negatif olayı, kendine karşı bir hakaret olarak niteleyip üstünü örtmeye çalışıyor” dedi. Bugün gazetesinden Fatih Vural ’a konuşan Mehmet Altan, Türkiye’deki çalışma koşullarını ve siyasi ortamı anlattı. Fatih Vural’ın söyleşisi şöyle: Türkiye’de her gün 3 işçinin öldüğünü belirten Mehmet Altan, “Ama bizim vicdanımız tek bir insanın ölümünü çığlık için yeterli görmüyor. Bu ülkede cinayet ekonomisi var” diyor. Türkiye’de işçi güvenliği üzerine ısrarla yazan, çok az gazeteciden birisiniz. Bir gün Soma gibi bir facianın geleceğini düşünmüş müydünüz? Soma meselesi, Türkiye’de vicdan eşiğinin nasırlaştığını gösterir. Çünkü Türkiye’de sürekli ve düzenli olarak, her gün 3 işçi ölüyor. Bu insanlar, Almanya’da olsa yaşayacak iken, Türkiye’de yaşayarak ölüyor! Her yüz günde bir, Soma faciasındaki/katliamındaki kadar insan zaten ölüyor. Ama bizim vicdanımız, tek bir insanın ölümünü, çığlık atmak için yeterli görmüyor. Türkiye, Avrupa’daki ölümlü iş kazalarında birinci! Dünyada da Çin’den ve Meksika’dan sonra üçüncü! Onun için Soma benim için bir sürpriz değil. Esenyurt’ta 13 işçi, cayır cayır yandı. Naylon bezler içinde yatırılmamaları gerekiyordu. Unutuldu gitti. Afyonkarahisar’da 25 askerimiz paramparça oldu. Sebebi hâlâ belli değil. Başbakan, “N’olacak, İstanbul’da deprem olsa, 5 milyon kişi ölecek” dedi. Van’da mahkûmlar kilitli kaldığı arabanın içinde yandı. TEDAŞ çalışanları bağıra bağıra boğuldu. Davutpaşa’da ölenler için yönetim soruşturma izni vermedi. İkitelli’de yağmur yağdı, 30 kişi öldü. 8’i araba içinde kapalı kalan, kadındı. İktidar, toplumsal acizlikten doğan negatif fotoğrafları tab etmiyor, unutturmaya çalışıyor. Türkiye’de, ‘cinayet ekonomisi’ var. Nasıl işliyor bu ekonomi? 19 yıldır, madencilerin ölmesini engelleyecek Uluslararası Çalışma Örgütü ’nün 126 No’lu Genelgesi’ni imzalamamak, “Ben bunların öldürülmesinden yanayım” demektir. Neden imzalanmıyor bu genelge? Çünkü bunu imzaladığın an, yapacağın yatırımla, teknolojin yeterli olmadığı için üretkenliğini artıramıyorsun. Soma’da olan, üretkenliğe dayalı ama insan canını korumaya dayalı olmayan bir taşeron sistemidir. Kamuya ait bir madeni, ‘devlet eliyle fert zengin etme’ anlayışıyla birisine veriyorsun. Ne çıkartırsa, alıyorsun. Orası zaten devlet tarafından yeterince kullanılmış. Posasından üretimi artırıyorsun. Birisi zengin ediliyor. O memnun kaldıkça da daha fazla imkân açıyorsun. Herkes bireysel olarak paçasını kurtarmak, sınıf atlamak, saraya ulaşmak derdinde. Böyle olursa, mağdurların trajedileri ilgi alanınıza girer mi? Türkiye’de 19 milyon araç var. 5 milyonu muayeneden geçmemiş. Canlı cenazeler halinde dolaşıyoruz. İnsana değer vermeyen toplumlarda bunlar konuşulmaz. Taşeronluk sistemi neden bu kadar yaygınlaştı? İki nedeni var. Birincisi, imalat sanayi, yani gerçek işçi sınıfı, yani proletarya, tarih sahnesinden çekiliyor. Tüm dünya ortalamasında, fiili proletarya oranı, yüzde 16. ABD’de yüzde 12. Nasıl ki Sanayi Devrimi’nde köylülük eski gücünü kaybettiyse; Sanayi Sonrası Toplum’da da işçi sınıfı ağırlığını kaybetti. Milyarlarca işçiyi, yeni hayata taşımak çok güç. Türkiye de 25 yaş üstü nüfusun 6 buçuk yıl okuduğu, mesleksiz bir toplum. 23-24 milyon insan çalışıyor. Yüzde 60’ının mesleği yok. Hayata karşı donanımlı olmadığın vakit, üç kuruşa, hayatını riske ederek taşeronluk sistemine dâhil oluyorsun. Veriler bu kadar sorunluyken, ‘orta sınıf büyüyor’ açıklamaları, bir illüzyon mu? Türkiye’nin sosyolojik yapısı, Batılı analizlere uymaz. Marksizm’e de uymaz. Burası temelde köylü ve esnaf memleketidir. Sendikalı işçi sayısı bir milyonun altında. Köylü nüfusun oranı hâlâ yüzde 20’lerde. AB’de yüzde 4’te. Bizde ağırlıklı bir esnaf grubu var. Türkiye sosyolojik olarak normalleşiyor, nispi olarak modernleşiyor ama orta sınıfların geliştiğini söyleyecek kadar zenginleşmedik. Üretimimizde de böyle bir değişiklik olmadı. Türkiye’de 53 bin ihracatçı şirket var. Sadece 178’i ileri düzeyde AR-GE ürünlerini ihraç ediyor. 21 milyon yoksul var, Türkiye’de. Bu faciayla, Soma gibi yoksullukla boğuşan bölgelerle de yüzleştik. İşçiler borç batağında. En büyük korkuları işsizlik. Tek bir üretim biçiminden yaşam çıkaran yerlerin hakikati çok farklıdır. Çünkü buralar, devletle ilişkilerden para kazanan muazzam adaletsiz ve gaddar bir yapının gerçekleri gizlediği, çığlık atma aşamasındaki çok fazla insanın bunu yapamadığı yerlerdir. Buralarda devletin üretimden çekilmesi, gaddarlığı daha da mı artırıyor? İstatistikler onu gösteriyor. 2004 yılından itibaren, madenlerdeki iş kazaları dört kat arttı. Hayat ve iş bulmak zorlaştı. Göç hızlandı. Madenlerde, tersanelerde ölen insanların birçoğu göç edenler. Hayata tutunamayanların iyice yok sayıldığı bir yapı. Hayata insan üzerinden değil, üretimin niceliği üzerinden bakan vahşi bir dönem yaşıyoruz. Bu dönem, ‘müteahhitlerin altın yılları’ olarak tarihe geçecektir. Türkiye ekonomisinde olumlu verilerin şişirilmesinde, inşaat sektörü nasıl kullanılıyor? Bir kere, topraktan sermaye birikimi yapılıyor. Düşünün ki, ‘kupon arazi’ lafını ilk kez bir başbakanın ağzından duyuyoruz. “Toprağı değerli kılıp, buradan bir sermaye birikimi yapalım. Yeni bir zenginlik oluşturup, bunu paylaşalım” dediğiniz zaman, o toprağın izin verdiği kadar bir toplum geliştirebilirsiniz! İnşaatın KDV’si yüzde 1. Sağlık ve eğitimin yüzde 8. Çok değerli bir yer aldınız. 4 yıl içinde 10 misli değerlendi. Sattığınız vakit, vergi vermiyorsunuz. Üretken olmayan bir yatırıma sermaye gidiyor. Kazandığınız para da vergilenmiyor. Toprak rantıyla suni bir zenginlik oluşuyor. Siyaseti, müteahhitler finanse ediyor. Siyasal iktidar da ‘havuz’ dedikleri yapıyla, müteahhitleri finanse ediyor. Al gülüm-ver gülüm! Bu, bir dokunulmazlığı da beraberinde getiriyor mu? AK Parti döneminin en imtiyazlı sınıfı, müteahhitlerdir. Bütün yasalar lehinedir. Kentsel dönüşüm yasalarını inceleyin; müteahhitlerin, ‘özel mülkiyet hakkı’na zarar verecek hakları olduğunu görürsünüz. Tayyip Erdoğan’ın Soma’da bu kadar öfkelenmesini neye bağladınız? Tayyip Erdoğan’ın bireysel kimliği ile tüzel kimliği (Başbakanlığı) arasında ayrım yapabilecek bir donanımı yok. O, kendisini Türkiye’nin padişahı zannediyor! İktidar kendisi için en vazgeçilmeyecek unsur. Yolsuzluk, hukuksuzluk da geri dönülemeyecek noktada olduğu için kendini bir kaplan üstünde hissediyor. Oradan da inemiyor. Her negatif olayı, kendine karşı bir hakaret olarak niteleyip üstünü örtmeye çalışıyor. Soma’da örtemediği/örtemeyeceği için mi öfkelendi? “Bu işin fıtratında var” deyip ölümleri sıradanlaştırırsanız, Türkiye’deki en büyük kazaları 100 yıl önceki dünya kazalarıyla meşrulaştırmaya kalkarsanız, insanlar sizin vicdanınızdan kuşkuya düşer. 12 yıllık başbakanlığında ilk kez, güvenliği için markete sokuldu. Arabası tekmelendi. “Ben nerede yanlış yapıyorum?” diye düşünebilecek bir hali bile yok. Toplumun isyanı büyüyünce, aradan çekilip, şirketi hedef gösterdiler. Onu da gerektiği gibi sorgulamadan, tıpkı Deniz Feneri ve 17 Aralık gibi, sündürmenin hesabını yapıyorlar. Savcılık, maden sahibi Alp Gürkan için gözaltı istiyor. Mahkeme gerek görmüyor. Bunu nasıl yorumladınız? 25 Aralık’ta, siyasal iktidar, Türkiye’de darbe yaptı. Yargı tamamen çöktü. AKP bile bile Anayasa’ya aykırı bir yasa çıkartıp, HSYK’yı yani yargıyı, yürütmeye bağladı. Anayasayı fiilen çiğnediler çünkü o 6 ay boyunca. Anayasa Mahkemesi’nin kararı geriye yürümediği için, kendilerine uygun bir sistem geliştirerek bütün yolsuzlukların üzerini örtmeye gittiler. İlk defa, polis, mahkeme kararını, hükümetin emriyle dinlemedi. Bir hükümet düşünün ki, 12 yıldır yönettiği devleti ’paralel, çete’ ilan ediyor. Bunları yaparken de, kendisiyle ilgili somut yolsuzluk iddialarıyla ilgili yargı denetiminden kaçıyor. AKP’nin demokratikleşme adımlarına ciddi destek verdiniz. Sizin için ipin koptuğu yer neresiydi? Başbakan, “Ben artık ustalaştım. Kimseye bir şey sormama gerek yok” dediği an, Türkiye bitti. ‘Çırak’ken, ona buna danışıp doğruyu öğreniyordu. Aynı zamanda padişah, halife, diktatör olmak için; burayı ve Ortadoğu’yu yutmayı gözüne kestirdi. Müslüman Kardeşler üstünden “Sünni İslam’ın halifesi”, “Türkiye’nin padişahı”, “otoriter bir diktatör” olabileceği kanaatine kapılıp gitti. Arap Baharı’nı kendi yazına mı çevirmek istedi? “Suriye rejimini çökertirim. Suriye-Mısır üzerinden Müslüman Kardeşler etkisiyle halifelik alanını genişletirim” diye düşündü. Bu savrulmadan önce, Türkiye, İsrail-Suriye arasında arabulucuydu. Bu çıldırmayla birlikte, Suriye’deki mezhep savaşının tarafı oldu. Bunu yaptığınız vakit, kendi içinde bu kadar yaralı bir ülkeyseniz, iç tansiyonu inanılmaz yükseltirsiniz. Alevi-Sünni tansiyonuna tavan yaptırtırsınız. Toplumun bütün sinir uçlarını zonalaştırırınız. Star’dan gönderilmenize dair, Başbakan Erdoğan ve Mustafa Karaalioğlu arasındaki ses kaydını dinlediğinizde şaşırdınız mı? Orada bana zaten bir sansür vardı. TV’ye çıkarmıyorlardı vs… Ama o yazıyı sansür edip, “Yollarımızı ayıralım” diye talimat vereceğine, yazıdan nasiplenseydi, bugünkü haline düşmezdi. Ne diyordunuz o yazıda? “İslam dünyası, dünya üretiminin yüzde 30’unu yapıyor” gibi hiçbir gerçekliği olmayan analizin, başını belaya sokacağını, 13 Ocak 2011 tarihli o yazımda ifade ettim. Yazıyı algılamaya çalışacağına, oralarda yönetici gibi dolaşan birtakım adamlara talimat vermesi, kendisinin çıkmaza doğru yol aldığının resmidir. AKP’den, teorisyeni olduğunuz ‘İkinci Cumhuriyet’i kurmasını bekliyor muydunuz? 57 Müslüman ülke var. Bu da dünya nüfusunun dörtte biri. Ama dünya üretiminin yüzde 10-11’ine sahipler. Bu kadar kalabalık ama bu kadar yoksul olduğunuz vakit, başınız beladan eksik olmuyor. Erdoğan, dünya sitemine entegre olacak, zenginleşecek, saydam, demokrat, çeşitli yaşam biçimlerini barındıracak bir Türkiye kuracak zannettim. Dünyanın beklediği de oydu. Bunu elindeki AB reçetesi ile bir noktaya kadar taşıdı. Ama referandumdan sonra, belki bunun tıbbi nedenleri de vardır, farklı bir yüzü çıktı ortaya. Putin’leşmeye, padişahlaşmaya savruldu. Ülke de ortadan ikiye bölündü. Yerel seçimlerde iki buçuk milyona yakın oy kaybetti. Altı buçuk puan geriledi. Türkiye’nin en yetersiz, en yeteneksiz siyasal iktidarı olma yolunda. “Ergenekon’u ortadan kaldırdım” derken, “Milli ordumuza kumpas kurdular” noktasına geldi. AKP’nin başta mücadele ettiği Kemalizm’le aynı çizgiye geldiğini söylüyorsunuz, yazılarınızda… 12 Eylül rejiminin mevcut Kemalist anlayışının aygıtlarını, kendi lehine kullanmak istedi. MGK’nın olduğu yere ‘ileri demokrasi’ denir mi? Hâlâ YÖK var. ‘Kemalist gençlik’in yerini ‘dindar gençlik’ aldı. Harp okullarıyla övünülürdü, şimdi imam-hatiplerle övünülüyor. Metot ve sistem aynı, içerik farklı. Türkiye, bir şekilde cami ve kışla üzerinden siyasetin sonuna geldi. Bunda sonra ne asker üzerinden, ne de siyasal İslam üzerinden siyaset olur. Öyleyse Türkiye’de yeni bir laik dönem mi başlıyor? Demokratik-laiklik, yani askerin korumadığı bir laiklik, bahsettiğim. Bir toplumun laik olması için, laiklikten çıkarı olması lazım. Zengin olmayan bir ülkede laiklik yürümez. Laiklik, toplumsal yaşamın zenginleştiği, kentlileştiği, para harcama imkânlarının yükseldiği yerde ortaya çıkar. Birinci Cumhuriyet’te, cami-kışlayı aşan, demokrasi olmadan rejimin ve toplumun ayakta kalamayacağı bir noktaya geldik. Hem ‘din’ diyeceksiniz, hem de bu kadar yolsuzluğa, hukuksuzluğa, ikiyüzlülüğe, çifte standarda bulaşıp kirleneceksiniz! En mağdur olanlar, gerçek inananlar! AKP, muhafazakârların kendi içinde yaşadığı sınavı da başlattı öyleyse? Elbette. Samimi dindarların hepsi olup biteni görüyor. ‘Paralel’ sözünün doğru olmadığını, o tape’lerin hepsinin doğru olduğunu ve üsluplarının yakışıksız olduğunu biliyor. Toplum, huzur ve refah arıyor. Bu anlayışla, huzur ve refah gelmez. Bu bizi korkunç yerlere götürür. Dün şikâyet ettiği şeyleri bugün misliyle yapan bir siyasi iktidar var. Bu da Türkiye’yi belaya götürüyor. AKP’nin olası bir bitişi, Türkiye’de siyasal İslam’ın da mı bitişi olur? Bütün bu olup bitenden sonra, dini istismar ederek siyaset yapmak isteyenler, çok büyük oy alır mı sence? Kartlar yeniden karılıyor. 2. Cumhuriyet için gerekli gördüğünüz toplumsal mutabakat çıkar mı bu karşıtlıktan? İnşallah büyük bir fatura ödemeden gerçek demokrasi noktasına geliriz. Büyük bir karanlık dönemden sonra da oraya varabiliriz; ama varacağımız yer orasıdır. Benim bütün çabam, büyük bir acı çekmeden, kan ve gözyaşı dökmeden oraya varmamızdır. Kürtler’in -çözüm için AKP ile kurdukları ilişkiye dayanarak- bu toplumsal mutabakatta yer alacağı düşüncesine mesafelisiniz… Şu anki fotoğrafa göre konuşuyorum. Bu fotoğraf doğru ve kalıcı ise demokrasiyi tercih etmeyeceklerini söyledim. Çok gocunup alındılar. Hâlâ anadilini rahatça konuşamayan, rejimin yok saydığı, acılı bir halktan söz ediyoruz. Bu acıların dinmesi, Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesiyle mümkündür. Uludere’yi aydınlatmayan, o olayda medyaya 36 saat sansür uygulayan, 301 kişinin ölümüne ‘fıtrat’ diyen, hoşuna gitmeyen yazarın patronuna seslenip ‘Bunu atın’ diyen, yolsuzluğu çıkmasın diye yargı darbesi yapan birisinin kalıcı bir barış getirmesi, bana mümkün gözükmüyor. Kürdistan’daki beklenti o kadar yükseliyor ki, Allah korusun, Türkiye bugünleri arayabilir! Bu toplumun acılarını Meclis’e taşımayacaksınız, devleti demokratikleştirmeyeceksiniz, seçim hesaplarınızın kurbanı haline getireceksiniz!.. Batıda faşizm, doğuda özerklik olmaz! Neler döndüğünü bilmediğimiz, hukuksal zemini olmayan bir pazarlık ortamı daha ne kadar devam edecek?T24
Altın Palmiye Ödülü Nuri Bilge Ceylan'ın
Nuri Bilge Ceylan‘ın yönettiği ‘Kış Uykusu‘ filmi 67′inci Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Nuri Bilge Ceylan ödülü Quentin Tarantino ve Uma Thurman‘ın elinden alırken, salonda duygusal anlar yaşandı. Bu ödülün kendisi için müthiş bir sürpriz olduğunu söyleyen Ceylan,“Ödülümü Türkiye’de son bir yılda hayatını kaybeden gençlere adıyorum” dedi.Yol’dan sonra ilk ödül Bu ödülün öncesinde ise 1982 yılında senaryosunu Yılmaz Güney‘in yazdığı, yönetmenliğini de Şerif Gören‘in yaptığı ‘Yol‘ filmi Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı.Ödül alanların listesi İkinci En İyi Film: ‘Le Meraviglie’, Yönetmen: Alice Rohrwatcher, İtalyaEn İyi Yönetmen: ‘Foxcatcher’, Yönetmen: Benett Miller, ABDJüri Özel Ödülü: ‘Mommy’, Yönetmen: Xavier Dolan, Kanada.En İyi Senaryo: Leviathan, Yönetmen: Andrey Zvyagintsev, RusyaEn İyi Erkek Oyuncu: Timothy Spall, ‘Mr Turner’, İngiltereEn İyi Kadın Oyuncu: Julianne Moore, ‘Maps to the Stars’, ABDDiken
Reklam
Şnorkelle Adanın Ortasındaki Göle Dalan Kız
Palau Cumhuriyeti, Batı Pasifik Okyanus'unda yer alan bir ülkedir. Buradaki adada milyonlarca deniz anası vardır. Nana Trongratanawong adında bir kız şnorkelle bu göle dalmak ister. Gölde deniz analarıyla çok güzel görüntüler elde ederler.
İK'cı Olmak İçin Beş Sebep
İş görüşmelerinde canınız sıkıldığında, gayet ciddi bir üslupla önünüzdeki kağıtlara çizimler yapabilirsiniz. Bir süre sonra FBI'da teknik ressam olacak düzeye gelebileceğiniz kadar sıkıcı iş mülakatlarına gireceğiniz garantidir!
Reklam
15 Maddede Türklerin Anlamadığı Tek Spor: Baseball
Baseball Türk milletinin Hollywood filmleri olmasa tanımadığı tanıyamayacağı bir spor dalı. Her ne kadar seyir zevki açısından Çelik Çomak oyunuyla aynı tadı verse de, Baseball bambaşka bir kafanın bambaşka bir hayal dünyasının ürünü. Gelin bu sporu yakından tanıyalım, malum yazın dünya kupası var, milli takım evinden izleyecek kupayı. Biz de dikkatlerimizi başka bir spor dalına yöneltelim belki Baseball'da özlediğimiz uluslararası başarıları yakalayan bir milli takım kurabiliriz, kupalardan geri kalmayız:
Düğünlerin Olmazsa Olmaz 25 İnsan Tipi
Havaların ısınması, düğün sezonunun başlama habercisi.. Sonrası zaten bitmek bilmeyen davetiyeler, kına geceleri ve halaylarla dolu. Düğün ortamına kendinizi ne kadar kaptırıyorsunuz bilmiyoruz ama şöyle dışarıdan bakıldığında düğünde olmazsa olmaz tiplemelerin olduğunu çok net görürsünüz. Ayakları yarılana kadar oynayanından tutun, düğün boyunca hiç kılını kıpırdatmayana kadar tipik düğün insanlarını analiz ettik. Bakalım siz hangi gruba dahilsiniz :)
Michael Jackson Hologram ile Geri Döndü
Efsane pop yıldızı Michael Jackson ölümünden beş yıl sonra Billboard Müzik Ödüllerinde hologram görüntüsü ile sahne aldı. Oldukça gerçekçi olan hologram sahne showunda Michael Jackson geçtiğimiz hafta piyasa çıkan yeni albümü Xscape’den ‘Slave to the Rhythm’ adlı parçayı seslendirdi. Altın yaldızlı bir tahtta beliren Jackson’un hologramına gerçek dansçılar eşlik etti. Michael Jackson’un hologram görüntüsü sahnede efsane yıldızın moonwalking dansını da yapmaktan geri kalmadı. Salondaki herkesi büyüleyen Michael Jackson’ın hologram görüntüsü ayakta alkışlandı.
Reklam
Nuri Bilge Ceylan: 'Filmlerimde Karamsar Olma Hakkımı Kullanıyorum'
Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerektiğini, üstelik bunun bizim kültürümüzde yaygın olmadığını vurgulayan Ceylan, insanı anlamaya çalışarak film yapmanın kendisine daha anlamlı geldiğini söyledi. Altın Palmiye adayı yönetmen, “Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” dedi67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan “Kış Uykusu”nun yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, filmde Türkiye’nin şu sıralardaki politik durumuna bir gönderme olmadığını vurgulayarak “Filme 3 yıl önce başladık. Sinemacının gündemi kovalaması hem zor, hem de şart değil. Sinemacının gazetecilik yapmasına gerek yok” dedi.Ceylan, sanatçının görevinin kendi geldiği kültüre başka bir bakış açısı getirebilmek olduğunu söyleyerek şöyle dedi: 'Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerek ki bu bizim kültürümüzde yaygın değildir. Kültürün onur, gurur, utanma eşiklerini aşma kaygısı gütmeden topluma hizmet etmesi gerekir. Özellikle kendi zayıf taraflarımızla yüzleşmek için sosyal reflekslerle değil, insanı anlamaya çalışarak film yapmak bana daha anlamlı geliyor.”Ceylan, önceki gün Cannes’da, senaryoda imzası bulunan Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, yapımcı Zeynep Özbatur, Fransız ortak yapımcı Alexandre Mallet-Guy ve başrolleri paylaşan Haluk Bilginer, Demet Akbağ ve Melisa Sözen’le birlikte bir basın toplantısı düzenledi.“Kış Uykusu”nun çıkış noktasının 19. yüzyıl Rus yazarı Anton Çehov’un birkaç kısa öyküsü olduğunu belirten yönetmen, “Ama sonuçta senaryoyu Ebru Ceylan’la birlikte yazdık” dedi.Ceylan, sinemaya bakışını, “Hayatta insan her yerde aynıdır. Yaşamla ilgili ikircikli filmleri seviyorum, her şeyi çözüme ulaştıran değil, muhtelif duyguları gösteren, ucunu açık bırakan filmler bana göredir” sözleriyle özetledi.Ünlü yönetmen, filminde “umut” olup olmadığı yolundaki bir soruyu da, “Filmlerime özel olarak umut koymayı sevmiyorum. Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” diye yanıtladı.“Kış Uykusu”nun baş oyuncularından Demet Akbağ, Soma’da yaşanan maden faciasıyla ilgili olarak, “Buruk bir sevinç yaşıyoruz. Bir yandan yüreğimiz kan ağlıyor, öte yandan burada filmimizi tanıtmamızın mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.Ceylan da “Tüm duyguları aynı anda yaşıyoruz. Olaylar biz buraya gelirken başladı. Sevincimiz kursağımızda kalıyor” demekten kendini alamadı.“Tiyatrodaki gibi prova yaptık, hatta bunları kaydettik. 200 saatlik kayıttan 196 dakikaya ancak indirdik” diyen Haluk Bilginer ise 182 sayfalık kalın senaroyu ilk gördüğünde korktuğunu, ama okuduktan sonra metne vurulduğunu söyledi.Bilginer, Ceylan’ı, “İletişimde usta bir insan ve istediğini almayı beceren bir usta yönetmen” sözleriyle tanımladı.Cumhuriyet
Reklam
'Kış Uykusu'nun Oyuncu Kadrosu Cannes'da Soma'yı Unutmadı
Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan 'ın Altın Palmiye için yarışacak filmi 'Kış Uykusu' jüri önüne çıkacak. Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel ’in haberine göre, film gösterimi için oyuncular kırmızı halıda boy göstermeye başladı. Halının en dikkat çeken ismi ise geçtiğimiz ay tedavi gördüğü hastaneden taburcu olan Nejat İşler oldu. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye yarışındaki 3 saat 16 dakikalık filmi ‘Kış Uykusu’nun bugün 16.00’da yapılacak gösteriminin ardından onuruna düzenlenecek davet de Soma felaketi nedeniyle iptal edildi. Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, Soma'da hayatın kaybeden madencileri unutmadı. Ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Nuri Bilge'nin Kültür Bakanlığının desteğini alan filmi, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı olması sebebiyle Avrupa Konseyi'nin sinema fonu Eurimage'den de destek aldı. Büyük kısmı Kapadokya'da çekilen 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosunda Nejat İşler, Haluk Bilginer , Demet Akbağ , Melisa Sözen , Nadir Saribacak , Ayberk Pekcan gibi isimler var. Filmin konusu, emekli bir oyuncunun, aktörlüğü bıraktıktan sonra Anadolu'da kendi halinde küçük bir otelde çalışarak günlerini geçirmesi üzerine kurulmuş olaylarla ilgili. T24
Bu Odaya Nasıl 500 Kişi Sığar?
Soma Holding'in resmi rakamlara göre 284 kişinin hayatını kaybettiği facia üzerine yaptığı basın toplantısına 'yaşam odası' tartışması damgasını vurdu. Şili'deki madencilerin 69 gün sonra çöken madenden kurtarılmasını sağlayan yaşam odasının Türkiye’deki mevzuatta madenlere konması zorunlu değil. Türk Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun ise Soma'nın 500 kişilik yaşam odası vurgusuna ilişkin olarak, 'Onlarınkine yaşam odası değil, toplama kampı denir' dedi. Öte yandan Soma Kömür İşletmeleri'nin madende bir dönem kullandığı yaşam odalarının fotoğrafı ise akıllara 'Bu odaya nasıl 500 kişi sığar' sorusunu getirdi. Soma Holding patronu Alp Gürkan , basın toplantısında “Bu kaza iki üç ay sonra olsaydı, bu insanlar yaşam odası olduğu için kurtulacaktı” dedi. Madenin başka bir bölgesinde, kapanmış bir yerde, 500 kişilik yaşam odası bulunduğunu belirten Alp Gürkan, böylece facianın olduğu yerde yaşam odası bulunmadığını itiraf etmiş oldu. Hürriyet'ten Aysel Alp ve Banu Şen 'in haberine göre, Türk Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun , 'Maden kanununda yasal zorunluluk yok. Zorunlu olmadığından, patronlar da insana değer vermediğinden kendiliğinden bunu yapmıyor. Türkiye genelinde sadece 4 firmanın standartlara uygun yaşam odası var, onlar da metal, altın ve bakır madenciliği alanında faaliyet gösteriyor' dedi. Torun, Soma Holding Genel Müdürü’nün madenin başka bir bölümünde 500 kişilik yaşam odası bulunduğuna ilişkin açıklamalarına da sert tepki gösterdi. Torun, 500 kişilik yaşam odası olamayacağını, dünya standartlarına uygun odaların 12 ila 40 kişilik olduğunu belirterek, 'Onlarınkine yaşam odası değil, toplama kampı denir' dedi. Kar amacına yönelik işletme anlayışı sürdükçe maden kazalarının önlenemeyeceğinin altını çizen Torun, 'Bu firma daha önce ocağı kamu kurumundan aldığında kamu 100 liraya mal ediyor ben 30 liraya mal ediyorum, diye övünüyordu. Aradaki fark kimin cebine girdi. Çalışan 4 bin lira almaya mı başladı yoksa maaşı 1000 liraya mı düştü' diye sordu. Torun, gerçek anlamda yaşam odalarının tamamen tozdan, gazdan, her türlü kimyasaldan ari; çökmeye dayanıklı ortamdan tamamen izole olarak yapılması gerektiğine dikkat çekti. 'Orada gerçek anlamda bir yaşam odası olsaydı ocaktaki bütün yangın ve gazlardan korunacaklar, kurtarılmayı bekleyeceklerdi. Muhtemelen bugünkünden çok daha az kayıp olacaktı. Çünkü odaya girip kapıyı kapattıklarında, sızdırmaz olacak, gaz, toz, kimyevi madde girmeyecek. Ayrıca da yer yüzüne müstakil bir havalandırma bağlantısı olacak yani ocağın havalandırmasından tamamen bağımsız bir havalandırma olacak ki insanlar kurtulabilsin.' Torun, madencilik sektöründe yaklaşık 120 bin kişinin çalıştığını belirtirken, hükümetin derhal Madencilik Kanunu'nu değiştirmesi ve ILO'nun yeraltı iş güvenliğine ilişkin 176 sayılı sözleşmesini imzalaması çağrısında bulundu. 'Torun, tabi ki kanun çıkarmak, sözleşme imzalamak yetmez. Bunlar hızlıca uygulamaya geçirilmeli' dedi. Mehmet Torun, İş Güvenliği uzmanlığı eğitimlerinin özel sektördeki kurslara verilmesini de eleştirerek, bu eğitimlerin kar amacı gütmeyen, gerçek anlamda kamu hizmeti veren odalar eliyle yapılması gerektiğine dikkat çekti. Yer altı madenlerinde bile bırakın konunun uzmanı maden mühendisi, mühendis çalıştırılmasını, teknik eğitim öğretmenlerine bile iş güvenliği uzmanlığı yetkisi verildiğini anlattı. İşin uzmanı olmayanların madenlerde denetim yapamayacağını vurgulayan Torun, 'Kurtulan işçiler çalıştıkları ortamı anlatıyorlar. Ocak içinde mazotlu araçlar çalıştığını, oksijenli kaynaklar yapıldığını, maskelerinin hiç kontrol edilmediğini söylüyorlar. Tüm bunlar gerçek anlamda iş güvenliği uzmanlarının olmamasından kaynaklanıyor' dedi. Kaçış odalarının ne kadar önemli olduğu 4 yıl önceki Şili kazasında ortaya çıkmıştı. 33 madenci yerin 700 metre altına kurulan kaçış odasına sığınmış ve bu madenciler yaklaşık 80 gün sonra sağ olarak kurtulmayı başarmıştı. Kaçış odalarının fiyatı 80 bin dolardan (160 bin TL) başlarken, yaygın olarak kullanılan 40 kişilik odaların fiyatı ise 200 ila 250 bin dolar (400-500 bin TL) arasında değişiyor. Soma madeninde çalışan 780 kişinin ihtiyacı için ise yaklaşık 20 adet kaçış odası. Bunun işletmeye olan maliyeti ise 5 milyon dolar (10 milyon TL) civarında bulunuyor. Soma Holding Yönetim Kurulu Başkanı Alp Gürkan 10 Mayıs 2013 tarihinde Enerji TV’ye Soma’daki maden ile ilgili kaza durumunda işçilerin madende 15-20 gün kalabilecekleri alanlar oluşturacaklarını söylemişti. Yerin altındaki tüm kişilerin isimlerinin ve muhtemel konumlarının her zaman (yani gün boyunca) doğru şekilde bilinmesi için bir sistem kurulmalı Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı koşullarının sağlanması açısından, madenin gerekli elektrik, mekanik ve iletişim sistemini de kapsayan diğer ekipmanlarla inşa edilmesini sağlamalı Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve çalışmasını sağlamalı Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalı İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalı Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalı Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalı Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalı İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalı İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı. Bu ücretsiz olmalı İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşmalarını sağlamak zorunda İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumlu Sözleşme, hükümetlereyse teknik kılavuzların hazırlanması, denetimlerin düzenlenmesi, denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlaması ve kazaların etkili soruşturulması gibi yükümlülükler getiriyor.T24
Game of Thrones'u Bir de George R.R. Martin'den Dinleyin
Son yılların bir numaralı dizisi Game Of Thrones’un nisan ayında başlayan 4. sezonu, beklentileri şu ana kadar fazlasıyla karşıladı. Geçmiş üç sezonda, duygusal olarak bağlandığımız karakterlerin birer birer ölümü bizleri sarsmış olsa da, antipatik Kral Joffrey’in, geçtiğimiz bölümlerde zehirlenerek ölmesi sonucu herkes derin bir nefes aldı. Game Of Thrones, diğer dizilere bu yüzden benzemiyor. Dizide, ilk bölümden son bölüme kadar, her türlü zorluğu aşan, tehlikeleri birer birer savuşturan, herkes ölürken, kendisi hayatta kalan bir kahraman yok. İyiler her zaman kazanmıyor… en azından şimdilik. Game Of Thrones’un ait olduğu A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisini okuyanlar bilir, ileride bizi daha bir çok sürpriz bekliyor olacak. Serinin birinci cildini 1996 yılında yayınlayan ve her fırsatta, yavaş ve acele etmeden yazmayı sevdiğini belirten George R.R. Martin, bir yandan kalan iki kitabı bitirmeye çalışırken, bir yandan da dizinin getirdiği şöhretle uğraşıyor. Ünlü müzik ve sanat dergisi Rolling Stone’a bir röportaj veren Martin, çocukluğundan, Hollywood’da geçirdiği yıllara, J.R.R Tolkien’le kendisini ayıran özelliklerden, kitapların sorguladığı ahlaki değerlere kadar bir çok konuda düşüncelerini paylaştı.  Game Of Thrones’un en önemli temalarından biri aile kavramı. Karakterlere anlamlarını veren ama bir o kadar da onları yıkan şey aile. Sizin aileniz ve evinizle ilişkiniz nasıldı? 1948′de New Jersey’de; Bayonne’da doğdum. Manhattan’a otobüsle 45 dakika uzaklıkta olsa da, Bayonne kendi içinde bambaşka bir dünyaya sahipti. New York çok yakın olduğu halde pek sık gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren, Birinci Sokak’taki sosyal konutlarda yaşadım. Babam bir Martin’di, İtalyan ve Alman asıllıydı. Annem ise Brady’ydi, İrlanda kökenli. Annemden, Bayonne tarihinde önemli bir yere sahip Brady ailesinin hikayelerini dinlemişimdir. Çok küçük yaşta fakir olduğumuzu anladım. Okuluma yürürken, annemin içinde doğduğu, bir zamanlar bize ait olan evin önünden geçmem gerekiyordu. Her geçişimde o eve bakardım, onun için de hikayelerimde kaybolmuş bir altın çağın nostaljisi vardır. Annemin bana anlattıkları, hayal gücüme yerleşti. Ailenize yakın mıydınız? Babam her zaman mesafeli biri olmuştur. Sanırım beni hiçbir zaman anlamadı, aynı şekilde muhtemelen ben de onu hiçbir zaman anlamadım. O zamanlar bu terimi kullanmıyorduk ama babamın sağlam bir alkolik olduğunu söyleyebilirim. Kendisini görüyordum ama çok az konuşuyorduk. Ortak bir noktada buluştuğum konu herhalde spordu.  Bayonne’dan üniversiteden önce mi ayrıldınız? Hiçbir zaman arabamız olmadı. Babam, içkiliyken araba kullanmanın kötü bir şey olduğunu söylerdi, ve hiçbir zaman içmeyi bırakmayacağını da (gülüyor). Yıllarca evimin penceresinden Staten Island’ı seyrettim, ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Şanghay ya da her neresiyse orayı temsil ediyordu. Kitap okuyordum ve kitaplardaki Mars gezegenini ve diğer gezegenleri hayal ediyordum. Sonraki yıllarda Robert E. Howard’ın Conan kitaplarını ya da Orta Dünya’nın renkli yerlerini hayal ettim.  1966 yılında Northwestern Üniversitesi’ne giriş yaptınız. Takip eden yıllarda, Vietnam savaşına olan karşı tutumunuz nedeniyle politik ve moral değişimler yaşadığınızı biliyoruz… Ben de, dönemin bir çok çocuğu gibi, bir şahindim. Amerika’nın ‘iyi’ler olduğunu kabul etmiş ve orada bulunmamızı doğru karşılamıştım. Üniversiteye girdikten sonra, Vietnam savaşı gerçekleri öğrendikçe, savaşın anlamı bana yanlış gelmeye başladı. O dönemde orduya alımlar arttı ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tam anlamıyla bir pasifist değildim ve bunu da iddia edemezdim. Ben daha çok belirli bir savaşa karşı çıkan biriydim. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış olmak isterdim. Sonuç olarak, kesinlikle geri çevrileceğini düşünerek, vicdani ret için başvurumu yaptım. Bunu üç seçeneğin izleyeceğini biliyordum: ordu, hapis ya da Kanada. Ne yapardım, hangisini seçerdim gerçekten bilmiyorum. Bunlar gerçekten zor seçimlerdi ve her genç bu konuda bir karar vermek zorundaydı. Sonra bütün beklentilerimin aksine başvurumu kabul ettiler. Bana daha sonra dendiki – bu arada bunu kanıtlamamın imkanı yok – başvurumun kabul edilmesinin sebebi, muhafazakarların, vicdani reddin isteyen herkese verilmesinin yeterince ağır bir ceza olacağına olan inancıydı. Böylece, kayıtlara geçecek vicdani reddin, kişinin hayatı boyunca “komünist” ve “retçi” damgası taşımasına neden olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın Vietnam savaşından sonra gerçek anlamda toparlanabildiğini sanmıyorum. Benim dönemimin çocukları için gerçek dışı bir tecrübeydi. Gerçeklere, adalete ve Amerikan sistemine olan inancıyla liseyi bitiren ‘ideal’ bir çocuk, üniversiteye girdiği anda gençliğinin bütün bu süperkahraman değerlerinin yıkıldığını gördü.  İlk romanlarınız ‘Dying of the Light’ ve ‘Fevre Dream’ çok beğenildi. Ancak ‘The Armageddon Rag’, bir bakıma yazarlık kariyerinizi askıya almanıza neden oldu. Daha sonra uzun yıllar Hollywood’da dizi yazarlığı yaptınız. O yıllarda edindiğiniz tecrübeler, size daha sonraki kitaplarınızda – bu durumda Game of Thrones’un da dahil olduğu ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ (A Song of Ice and Fire) oluyor – yardımcı oldu mu? Kesinlikle. Televizyon dizilerine senaryo yazmanın sırrı, bir roman kaleme almaktan daha kolay oluşudur. William Goldman, herşeyin strüktürden, yani strüktür ve diyalogdan oluştuğunu söylerdi. Hollywood’da bulunmuş olmam benim bu yönümü geliştirdi. Öncesinde, yıllarımı tek başıma bir daktilonun ya da bilgisayar ekranının önünde, tek başıma yazı yazarak geçirdim. İnsanların olduğu bir ofise gidip, bir fincan kahve eşliğinde dizi hakkında fikirler paylaşmak, projeyi kolektif bir şekilde geliştirmek beni canlandırdı. Bir yandan da sürekli sınırlamalarla uğraşıyorduk. Bu beni çok yordu. Sansür hakkında tartışmalar vardı, sahneler çok mu açık, ya da politik olarak hassas bir konu mu, ya da çok mu şiddet var, gibi bir çok sorun vardı. Kimse rahatsız olmasın düşüncesi hakimdi. ‘Güzel ve Çirkin’ dizisinde bunu yaşadık. ‘Çirkin’ insanları öldürüyor. Karakterin önemli bir özelliği bu. O kötü biri, bir cani. Ama CBS dizide kesinlikle kan olmasını istemiyordu, oysa ‘Çirkin’ insan öldürüyor. Bu gerçekten çok saçmaydı. Karakterin sempatik kalmasını istiyorlardı. Game of Thrones’un başlangıç noktası olarak, bir infaza şahit olduktan sonra karlı bir ormanda kurtlar gören bir çocuktan yola çıktığınızı söylemiştiniz. Bir hikaye için ilginç bir başlangıç. 1991 yazıydı. Hala Hollywood’da çalışıyordum. Menajerim fikirlerimi hayata geçirebileceğim projeler arıyordu. Mayıs, haziran aylarında yapacak hiçbir işim yoktu ve bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adlı bir bilim kurgu romanı üzerinde çalışmaya başladım, herşey yolunda giderken bir anda, Game Of Thrones’un ilk bölümü olacak bu sahne gözümün önüne geldi. Bran’in (Ned Stark’ın küçük oğlu) gözünden, kafası kesilen bir adamın infazına şahit olduğunu gördüm, daha sonra ormanda, kardaki ayak izlerini takip ederek bir kurtla karşılaşıyor. Sahne beni o kadar etkilemiştiki üzerine çalışmam gerektiğini düşündüm ve yazmaya başladım. Neredeyse üç günde, okuduğunuza çok yakın haliyle, kitabın birinci bölümünü yazdım.  Hikayeyi çevreleyen dünyayı inşa etmeniz ne kadar zamanınızı aldı? O yaz, neredeyse yüz sayfa yazdım. Bende bütün bu süreçler aynı anda işler. Önce dünyayı inşa edip sonra yazmam. Öncelikle yazmaya başlarım ve daha sonra bütün parçaları bir araya getiririm. Bir harita çizmek mesela yarım saatimi alabilir. Yazdıkça, hayal ettiğin şeyleri o haritaya yerleştirebilirsin. Böylece haritanın her geçen gün daha da canlandığını görürsün. Bütün bunlar olup biterken bir yandan Hollywood’da çalışmaya devam ediyordum ama aklımda sürekli bu hikaye vardı. Karakterleri ve sahneleri düşünüyordum. Bu romanı gerçekten bitirmek istediğimi anladım. O andan sonra bir üçleme olacağını biliyordum. O zamanlar herkes üç ciltlik romanlar çıkarıyordu. Bu konuda standartları Yüzüklerin Efendisi’yle J.R.R Tolkien koymuştu. 1994 yılında, yazdığım yüz sayfayı ve hikayenin olası devamını anlatan iki sayfalık bir özeti menajerime verdim. Dört yayınevi ilgilendiklerini söylediler. Bir anda hem bir avansa hem de kitabı bitirmem gereken son teslim tarihine sahip olmuştum. Böylece Hollywood’daki patronlarıma, bu romanı bitirene kadar dizi senaryolarına ara veriyorum diyebildim.  Hikayenin karmaşıklığı göz önüne alındığında, dizinin inandırıcı olmayacağından korktunuz mu? Üçüncü kitabı yazdığım dönemde Hollywood’dan teklifler almaya başladım. Bu ilgi, Yüzüklerin Efendisi beyaz perdede büyük bir başarıya ulaşınca, daha da arttı. Filmler, izleyicinin dragonlara ve o tarz yaratıklara açık olduğunu gösteriyordu. Oysa ben, yazmaya başladığım ilk günden beri, hikayenin televizyona uyarlanabileceğini bir an olsun düşünmemiştim. Bunun imkansız olduğunu düşünüyordum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, benim Kılıçların Fırtınası kitabım kadar ediyor. Çok daha fazla karakter var, daha fazla şehir var, herşeyden daha fazla var, onun için filmi çekilemez dedim. Bazı insanlar hikayenin özüne odaklanmamız gerektiğini söylüyordu. Hangi karakter daha önemli? Bazıları Dany’nin asıl karakter olduğunu, diğerlerini bir kenara bırakıp onun hikayesini anlatmamız gerektiğini söyledi. Ya da Jon Snow. Bu iki karakter, herşeyin etraflarında inşa edilebileceği ana karakterler ama o zaman hikayenin yüzde 90′ını kaybediyorsunuz. Bir başkası “O zaman birinci kitabı film olarak yapalım, eğer başarılı olursak cevabını çekeriz” dedi. Ama film başarısız olursa kimse devamını seyredemeyecek ve yarıda kalmış bir hikaye olmuş olacak. Şanslıydım çünkü evimin kredisini vermekte zorluk çekmiyordum. Bütün teklifleri geri çevirdim. Uyarlanacaksa, ancak televizyon için yapılabilir diye düşündüm. Ama CBS ya da NBC için değil çünkü çok fazla cinsellik ve şiddet var. Bana göre ancak HBO için yapılabilirdi. Hikayedeki ilk şok edici olay, Jaime Lannister’ın Bran Stark’ı, Jamie’nin kardeşi Cersei’yle ensest ilişkiye girdiğini gördüğü için camdan itmesiyle yaşanıyor. İzleyiciyi çok etkileyen bir sahne oldu. Bir çok kişi, “Daha önce binlerce kez okuduğumuz hikayelerden farklı” diyerek bana bu sahnenin kendilerini diziye bağlayan sahne olduğunu söyledi. Dizi, Bran’in gözünden başlıyor. Herkes bir anda Bran’in hikayenin kahramanı olduğunu düşündü. Genç Kral Arthur. Tam bu küçük çocuğun yaşadıklarını takip etmeye çalışırken, baam! Kimse böyle bir şeyin Bran’in başına gelebileceğini beklemiyordu. O açıdan çok başarılıydık. (gülüyor) Jaime ve Cersei’nin yaptıkları çok alçakça bir davranış. Ancak çok daha sonra, Jaime’nin düşmanı olan bir kadını tecavüzden kurtardığına tanık oluyoruz. Haliyle hakkında ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Jaime ve daha bir çok karakterle, değinmek istediğim, geliştirmek istediğim konulardan biri de hataların telafisi, affetmek ve affedilmekti. Yaptığımız şeyin bedelini nasıl ödeyebiliriz? Telafi mümkün müdür? Gerçekten bir cevabım yok. Peki insanları ne zaman affederiz? Bunu toplumumuzda sıklıkla görebiliyoruz. Michael Vick’i affetmeli miyiz (yasadışı köpek dövüşlerine düşkün ve güçsüz köpekleri öldürdüğünü itiraf eden NFL oyuncusu)? Köpekleri çok seven arkadaşlarım var ve Vick’i hiçbir zaman affetmeyeceklerdir. Oysa Vick bir kaç senesini hapiste geçirdi ve devletin gözünde cezasını çekti, affedildi. Peki yeterince özür diledi mi? Ya da Woody Allen. Woody Allen, alkışlamamız ve övmemiz gereken biri mi, yoksa toplumun dışlaması gereken biri mi? Peki ya Roman Polanski, ya da Paula Deen. Toplumumuz, öyle ya da böyle hayatlarının bir anında yanlış yapmış insanlarla dolu ve biz bu insanlarla ne yapıyoruz? Bir kötü hareketi telafi etmek için kaç tane iyi hareket yapmamız lazım? Bir Nazi suçlusuysan ve hayatının 40 yılını sadece hayır işleri yaparak, fakirlere yardım ederek geçiriyorsan, bu senin Nazi kamplarında yaptıklarını telafi eder mi? Ben bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama soruların üzerinde kafa yorulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ben bir noktada, telafinin, affın olmasını istiyorum çünkü hepimiz hayatımızda yanlışlar yapıyoruz. Onun için de herkesin affedilebilmesi gerekir. Af dediğimiz şey olmasaydı… o zaman ceza vermenin manası ne?  Jaime ve Cersei gibilerinin affedilebileceğini sanmıyorum. Cersei’nin çok sağlam bir karakteri var, Lady Macbeth gibi. Affedilme, kimin için? Bazılarının gözünde hiçbir zaman affedilmeyecek. Çocuklarına gelince, inanılmaz koruyucu bir yapısı var. Tartışabilirsin, çocuklarını gerçekten seviyor mu, yoksa kendi çocukları oldukları için mi seviyor? Cersei’de gerçek bir narsisizm var. Dünya ve toplum hakkında neredeyse sosyopatlığa varan bir görüşü var. Diğer yandan da Jaime’nin yaptıkları oldukça ilginç. Benim çocuğum yok ama olan arkadaşlarımla konuştum. Unutmayın ki, Jaime, Bran’i sıkıcı küçük bir çocuk olduğu için öldürmeye çalışmıyor. Bran’in gördükleri aslında, Jaime, Cersei ve bu ensest ilişkiden doğan üç çocukları için ölüm fermanı anlamına geliyor. Onun için de çocuğu olan arkadaşlarıma sordum “Jaime’nin yerinde olsanız ne yapardınız?”. Dediler ki “Ben kötü biri değilim, öldürmezdim”. Emin misin? Asla mı? Eğer Bran, Kral Robert’a gördüklerini anlatırsa, sen, çok sevdiğin kız kardeşin ve üç çocuğunuz öldürülecek… O aşamada bir çoğu kararsız kaldı. Muhtemelen bir çok insan “Evet, kendi çocuklarımı ve ailemi kurtarmak için, masum da olsa başkasının çocuğunu öldürmeye hazırım” derdi. Bunlar insanların zor durumlarda verebileceği kararlar ve incelenmesinin uygun olacağını düşündüm.  Konuştuklarımıza kontrast olarak, dizinin ilk sezonunda Ned Stark, ‘Night Watchman’in kellesini uçurduğunda, ya da daha sonra oğlu Robb aynı şeyi yaptığında, bu infazların ikisini de çok etkilediğini ve kayıtsız kalmadıklarını görüyoruz. Omuzlarında ağır bir yük oluşuyor. Haliyle öyle, olması gereken de bu zaten. İnsan hayatına son vermek oldukça ciddi bir iş. Orta Çağ’a yakın bir durum söz konusu. Keskin bir demir parçasıyla birinin kafasını kopartıyorsunuz, kanı üzerinize sıçrıyor ve çığlıklıklarını duyuyorsunuz. Kendimizi bundan soyutlamamız belki daha da feci bir durum doğuruyor. Bugün artık insanları, oturduğun yerden bir düğmeye basarak, dronlarla, füzelerle öldürebildiğimiz teknolojiler yaratıyoruz. Artık hiçbir zaman çığlıklarını duymayacağız, annelerini çağırarak can vermelerine tanık olmayacağız. Bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim. Bu moral ve etik konularını tarih boyunca görebilmek mümkün. Soru her zaman bu olmuştur, savaş sırasında kazanmak için herşeyi yapmaya hazır mısın yoksa herşeye rağmen belli bir etik seviyesini ve ideallerini koruyabilir misin? İnsanlara ‘waterboarding’ (CIA’in, insanlara boğulma hissi veren, su kullanarak uyguladığı bir işkence) uygulamalı mıyız? Ya hayatlarımızı kurtaracak önemli bilgilere sahip olursak? Peki böyle bir durumda aslında kendimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Peki ya ikinci bir 11 Eylül’ü önleyebilecekse, işkence uygun mudur? Hayatta kalabilmek ve savaşı kazanabilmek için, korkunç cinayetler işlemeye hazır mısın? Ben bilmiyorum ama bu soruları ele almak kanımca önemli. ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ ve ‘Game of Thrones’ların önemli bir noktası da güç ve iktidar. Neredeyse herkesin, belki denizin diğer tarafındaki Daenerys dışında herkesin, gücünü, iktidarını kötüye kullandığını görüyoruz. Hükmetmek zordur. Her ne kadar saygı duysam da, Tolkien’e cevabım budur. Yüzüklerin Efendisi, Orta Çağ düşünce yapısına sahip, öyle ki eğer kral iyi bir adamsa, o zaman topraklar bereketli olur ve herkes refah içinde yaşar. Gerçek tarihe baktığımızda bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Tolkien kitaplarında, Aragorn’un kral olup yüzlerce yıl saltanat sürdüğünü, ne kadar iyi kalpli ve güçlü bir kral olduğunu söyleyebilir. Ama Tolkien bazı soruları sormayı unutuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Daimi bir ordusu var mıydı? Kıtlık ve sel dönemlerinde ne yapıyordu? Peki ya orklar? Savaşın sonunda Sauron’dan kurtuluyoruz ama orklar pek de uzağa gitmiyorlar, dağlarda yaşamlarına devam ediyorlar. Peki Aragorn, orkların kökünü kazımak için sistematik olarak soykırıma başvuruyor mu? Peki ya küçük bebek orklar, onları da öldürüyor mu? Gerçek hayatta, gerçek kralların, ilgilenmeleri gereken gerçek sorunları vardır. Sadece iyi bir adam olmak sorunu çözmez. Çok çok zor kararlar almanız gerekir. Bazen iyi olduğunu düşünürek aldığınız kararlar, ileride tersine dönerek size karşı işleyebilir. Bu tarz durumları kitaplarımda kullanmak istedim. Benim hikayelerimde iktidar olmak hiç de kolay bir şey değil, zor bir hayata sahipler. Sadece iyi kalpli olmak, sizden iyi bir kral yapmaz. Rolling Stone'dan Çeviren: Cem Gelgün Zete
Reklam