Ayşe Arman Haberleri

Ayşe Arman, 9 Aralık 1969 Adana doğumludur. Türk gazeteci ve köşe yazarıdır.

Ayşe Arman

Ayşe Arman, orta ve lise öğrenimini Tarsus Amerikan Lisesi'nde tamamlamıştır. Üniversite öğrenimini ise İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi radyo, televizyon ve sinema bölümünde devam ederken yarıda bırakıp, çeşitli dergilerde çalışmaya başlamıştır. Buradaki görevlerinden sonra Hürriyet dergisine girerek orada 27 yıl çalışan Arman, kendi sitesini ve röportajlarını yaparak kariyer hayatına devam etmiştir. Gazetecilik kariyerinin yanında kolye tasarımıyla da uğraşan Ayşe Arman, buradan kazandığı gelirleri yardım kuruluşlarına bağışlamaktadır. Arman, Haldun Dormen ve Betül Mardin'in oğlu olan Ömer Dormen ile evlidir. Bu evliliğinden Alya adında bir kızı bulunmaktadır.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Uğur Yücel: "Zevklerime Karşı Oburlaştım"
Ayşe Arman, yılın ilk röportajını ünlü sanatçı Uğur Yücel'le yaptı. Ayşe Arman / Hürriyet Ortalık toz duman... Riyakarlık, iki yüzlülülük, yalancılık diz boyu. Kaygan zeminler... Neye, kime inanacağını şaşırıyor insan... İşte böyle zamanlarda, güveneceği seslere kulak vermek istiyor. Uğur Yücel onlardan biri. Yılın ilk cumartesi röportajını Uğur Yücel'le yaptım. Dehaya yakın bir yetenek, çocuksu bir saflık, harbilik ve samimiyet... Huzurlarınızda solo Uğur Yücel! ESAS KIVANÇ BENİM GİBİ OLURSA HABER Pek çok insanın aksine 2013 sizin için iyi bir yıldı... -Öyle oldu valla. Kitap çıktı. Ardından, 'Soğuk' filmini çektim. Sonra, 'Benim Dünyam'a geldi sıra. Derken, 'Aramızda Kalsın'a başladım. 2013 kendime şaşacak kadar tempolu geçti. Planladığım her şey, istediğim gibi sonuç verdi. Darısı yeni yılın da başına... 'Benim Dünyam' için söylenmeyen, yazılmayan kalmadı. 'Film çalıntı' diyen de oldu, 'Duygu sömürüsü' diyen de... Siz neler söylemek istersiniz? -Hem bu ülkede hem dünyada, binlerce kez 'remake' yapıldı. Dahası, bizde yüzlerce film doğrudan çalıntı. Kimsenin sesini duymazsın. Ne hikmetse, artık benimle mi ilgili, TMC'yle mi bilmiyorum, neyi uyarlamaya kalksak, homurtular geliyor. 'Neee Sopranosmu?', 'Neee Black mi?' Kıyamet kopuyor! Sanki, insanların dinine hakaret etmişiz gibi. Oysa bu film yönetmeninden, yapımcısına izinli ve telifi ödenmiş bir film. Yok çalıntı! Yok arak! Daha neler! Bire bir çektik işte! Yeniden yapım. Amerika'da özellikle çok yapılır. Beğendikleri bir hikâyeyi kendi dillerinde, bire bir kopya ederek çekiyorlar. Çünkü insanlar, orijinaline gitmiyor, Japonca izlemiyor işte. 'Black' burada sinemaya girse 3000 kişi giderdi. Biz aldık aynısını biraz farklı yorumla çektik, toplam 1 buçuk milyon kişi izledi. 'Kötü olmuş işte!' derse biri tamam, bu bir eleştiri. Ama 'Nasıl yaparsınız?' ne demek? 'Çaldınız!' ne demek... Bence deli bir emek vardı. Bütün oyuncular müthişti. Görüntüler şiir gibiydi. Benim kalbimin içine işledi. 'Remake' olması da zerre kadar umurumda değil. Zaten baştan söylüyorsunuz. Nedir bu? Düşmanlık mı? Kıskançlık mı? -Bilemiyorum! Düşündüğünü özgürce söyleyebilme çağındayız. Anladık, çok güzel! Ama herkes fikir sahibi! Lafı ederken bir tartayım yok! Yine de ben, yergilere boyun eğerim, cevap vermem ve saygılıyımdır. Övgülere de teşekkürü borç bilirim. İnsanın, oğluyla çalışması nasıl bir şey? -Oğlumla değil, Can'la çalışmak çok güzel. O, dokuz yaşından beri benim kafa arkadaşım. Çok kendine özgü bir kişilik. Bir bütünlük. Gençliğimi, cesaretimi, özgüvenimi görüyorum onda. Benden zeki. Benden daha parlak görüyor hayatı. Aksi, hüsran olurdu. Gelişmeye karşı eksiklik olurdu. Can, benim nazarımda, hayatın sürekli gelişeceğine delalet. Hata yaptığı zaman gönül rahatlığıyla azarlıyor musunuz? Yoksa insan, oğluna torpil mi yapıyor? -Mesleki olarak hiç azarlamadım. Sitemlerim olmuştur belki. Ama o beni çok uyardı mesela... Zamanı ileride tutanlara saygı duymak lazım. Ben oğluma saygı duyuyorum. Belki de babamın bana duyduğu saygının devamı. Babam bana hayranlık duyar ve bunu hissettirirdi. Ben de babama çekmişim. 28 yaşındaki oğlumu bir bebek gibi seviyor, babam gibi saygı duyuyorum! Bir filmi, 'Oğlumla birlikte çektik!' diyebilmek insanı ne kadar gururlandırıyor? -Filmi sırtlayan o! İlk günden son güne filmin başında durdu. Bende anksiyete var. Oyunculuk beni korkutuyor... Nasıl yani? -'Performans anksiyetesi' adı. Bu bir hastalık ve ben hastayım. Bir filmden sonra başladı ve yıllarca oynayamadım. Bence hâlâ oynayamıyorum. Ama oğlum, bana hiçbir yönetmenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri söyledi. Çünkü yönetmen böyle olmalı. Oyuncu hep kamera arkasında bir 'göz' arar. O 'Canım'dı benim için. Gözümün nuru. Bence o çekti. Montajın, miksajın, müziğin de içindeydi. Sette de oğlunuz mu, yoksa herhangi bir çalışan mı? -O bir yönetmen. Fikir danıştığım, zamanı paylaştığım parçam. Ama sarıldığımda, biriciğim... O benim yakın dostum. Masa arkadaşım. Dert ortağım. Meslektaşım. Gülüp eğlendiğim biri. Birkaç gün görmediğimde feci özlüyorum. Hem oğlum hem arkadaşım olarak özlüyorum... KENDİM KADAR KİMSEYİ HIRPALAMADIM Bazı yönetmenlerin, mükemmeliyetçiliğinden ve bu yolda insanı delirtmesinden söz ederler. Siz nasıl bir yönetmensiniz? -'Direktör' ve 'yönetmen' laflarını sevmiyorum. Bu alanda en güzel unvanı Fransızlar kullanıyor: 'Gerçekleştiren.' Ben bunu tercih ederim. Sete gelmeden bütün herşeyi bitiririm. Sette aramam. Eğlenirim. İlk kez 'İkinci Bahar'da yönetmenlik yaptım. İlk gün sete doğru yürürken, Yeşilçam'ın kıdemli reji asistanlarından biri yüksek sesle bağırdı: 'Dikkat yönetmenimiz geliyor!' Kaçacak yer aradım! Sonra rica ettim: 'Abi böyle şeyler yapma, gelmem sete!' Ben yönetmenden ziyade, müzisyen karakterliyim. Neşeli bir orkestra şefi gibi. Disiplin kendiliğinden gelir. Oyuncuların ve bütün setin, mutlu olduğu bir sinemanın peşindeyim... Oyunculuk mu, yönetmenlik daha baştan çıkarıcı? -Yönetmenlik! Hayal kurup yazıyorsun sonra onu gerçekleştiriyorsun, bir de perdede izliyorsun. Muhteşem bir hayat. Film biter bitmez de yenisine başlamak istiyorsun... Peki sizce siz, hangisinde daha iyisiniz? -İkisini de, tam istediğim yere taşıyamıyorum! Biliyorum çünkü nasıl olması gerektiğini. Kubrick kadar biliyorum. Brando kadar biliyorum. Ama beceremiyorum işte! Ne çekebiliyor ne de oynayabiliyorum. Yetenek, bu eksikliği görebilmektir! Kendinle böbürlenmez yetenekliler. Ama şunu söyleyebilirim, oyuncuya yaklaşma ve oyun alma konusunda istediğime yakınım. Yönetmenliği çok seviyorsunuz ama bence siz oyunculuğunuzun doruğundasınız! -Ben hiçbir şeyin doruğunda değilim. Pardon, sadece hazlarım konusunda! Biliyor musun, ben tiyatroyu sabahları geç kalkmak için seçtim. Hiç hırsım yoktur. Kendimle gayet iyiyim. Unvanlarla, şan şöhretle hiç ilgilenmedim. Evde bir tane bile ödül yok. Bütün ödülleri arkadaşlarıma verdim. Başarı peşinde koşanları da anlayamıyorum. Gel gör ki sinemacı oldum. Gün ışığını kaçırmamak için, tavuklarla birlikte uyanıyoruyoruz şimdi. Yalan oldu hayaller! İyi de 'Hiçbir şeyin doruğunda değilim' demek, Uğur Yücel gibi olağanüstü bir oyuncuya ayıp etmek değil mi? -Başkasına ayıp etmiyelim de! Kendime hep ediyorum zaten. Monitörden kendi oyunlarıma bir yönetmen olarak bakıp, 'Beceriksiz herif!' diye bağırıyorum. Bu en hafifi. Kendim kadar kimseyi hırpalamadım şu hayatta... ZEVKLERİME KARŞI OBURLAŞTIM 56'sınız. 50'den sonra neler oluyor? -Lezzetler artıyor. Ruhsal olarak çok coşkulu bir hale geldim. Gözüm bir orda, bir burda. İtiraf ediyorum, 30'lu, 40'lı yıllardan daha renkli bir hayata geçtim. Kendimle olmanın tadını çıkarıyorum. Gecelere doyamıyorum. Müzik, resim, öyküler, kitaplar... Zevklerime karşı çok oburlaştım. Hayata daha güleryüzlü bakıyorum. Sakındığım herşeyi unuttum. Daha ortalıkta, daha çıplağım... Siz genel olarak iyimser misiniz? -Evet. Ama bak, hava bozacaksa erken sezerim! Var yani böyle bir yeteneğim... BİR TEKNE VE İKİ ODALI EV YETER Para sizin için ne ifade ediyor? -Bana bir tekne, iki odalı bir ev yeter. Tekne de iki üç kişi barındıracak kadar oldu mu tamam. İyi bir sistemden müzik dinleyecek, film seyredecek, kitap okuyacak ve şarap içecek kadar sağlıklıysam, başka ne isterim? Peki yaratıcılık ne ifade ediyor? -Yaratıcılık, insanın kendisiyle şakalaşması gibi. Kurcaladıkça kapılar açılıyor. İnsan, kendi de şaşıyor gördüklerine. Rüya görmek gibi. 'Yaratamıyorum' diye bir tasaya hiç düşmedim. Ama 'Yaratmam lazım' çok dedim. Tutkulu değilim. Fazla şeye eğimliyi, bu yüzden büyük bir yaratıcı olamadım. O halde dert yok! İktidar ne ifade ediyor? -Hem gündelik hayatta hem evrensel anlamda: 'Erkek savaşları.' Aile reisi olmak, topluma sahip olmak, toprak sahibi olmak, toprak genişletmek... Kendini, erkini, ırkını sürdürme azgınlığı... Bütün acılar, bu ebleh, faşişt ruhlu toramanlar yüzünden yaşanmadı mı! Mussolini, Franco, Hitler, Bush... Tiplere bak! Geride bıraktıkları acılara bak! Milyonlarca masum ceset ve ağlayan kadınlar, analar... İSTEYEN GELİR! Güvendiğiniz insana canınızı verirmişsiniz... -Evet, ben safımdır. Çabuk inanırım. Her şeyimi ortada bırakırım. O yüzden çok zaman dımdızlak tek başıma kaldım... Aşk peki?-Ben kolay yönetilecek biri değilim. Kendi arazim çok geniş, verimli ve renkli. Özgürce koştururum ve oradan çıkmak istemem... İsteyen gelir! GÖBEK BERBAT BİR ŞEY Kilolu halinizi beğenenler ve oynadığınız rollere uygun olduğunu düşününler var... Siz beğeniyor musunuz? -En beğenmediğim yanım o! Yanlış anlama, şişmanlık görünüm olarak hiç derdim değil. Bir resmimi çekmişler mayolu, 'Uğur Yücel ne hale geldiii, az sonraaaaa!' Ulan, ben Kıvanç mıyım? O, benim gibi olursa haber! Ben, halden hale geçerim... Kime ne! Ama şişman davranış biçimini kaldıramıyorum. Eğilip kalkamamak... Yataktan doğrulamamak... Yelken açarken, nefes nefese kalmak... Abul abul yürümek... Bunlar berbat! Göbek de öyle... Ama Allah'a şükür sağlığım iyi. Fakat böyle giderse, kötü olacak... Yani kilo vermeyi düşünüyorsunuz? -En çok onu düşünüyorum! Bön bön düşünüyorum duvara bakıp... Nasıl zayıflarım diye... Bu yüzden yaratıcılığa vakit kalmıyor! Çünkü makarna ve şarap götürürken, 'Zayıflamam lazım yaaa!' demekle olmuyor... Şaka bir yana, ben doymak için yemem... Tadmak için yerim. İçkiyi de öyle içerim... Yeni yıl hedefleriniz arasında 20 kilo vermek var mı? -İçkiyi azaltmak istiyorum. Hatta, toptan bırakmayı düşünüyorum. Bu düşünceyle ölebilirim. Çünkü yıllardır düşünüyorum. Düşünceli insan olunca da, daha çok içiyor insan! İçince de daha çok düşünüyor! Düşünmeyi de çok seviyorum! Güzel laftır: 'In Vino Veritas' (Hakikat, şarapta gizlidir)! Hayatım aptallıklarla dolu Hastalık seviyesinde tevazu sahibisiniz... -Benim derdim kimseye örnek olmak değil, hissettiğim gibi konuşuyorum. Evet, kendini önemseyen insanlar topluluğuyuz. Evet, sıradanlıktan çok uzağız. Hele bizim dünya... Yetersizlik abidesi bir sürü muhteris, konuştuğunda kendini dünya çapında zannediyor! Bir de bize bak, paralanıyoruz. Buna tepki olarak, tevazu gösteriyorum belki de... Ama yok! Gerçekten böyle hissediyorum. Bir taraftan da, kendini böyle bir 'hiç'miş gibi göstermek megolamanyak bir ruhun göstergesi. Bazen ben de öyle miyim diye süpheleniyorum. Ama yok, değilim, içtenlikle söylüyorum. Siz bir bakışınızda insanın röntgenini çeker misiniz? -Evet! Ama bu, ona kanmıyacağım anlamına gelmiyor maalesef. Göz göre göre bataklığa girerim! Ben sizi çok zeki buluyorum, siz kendinizi nasıl buluyorsunuz? -Zeka muhtelif. Çok çeşitler içeriyor. Bütünüyle zeki olunur mu bilmem. Kendimi zeki bulmam ben. İç güdülerim kuvvetli. Kendime doğru yolculuk yapmayı becerdim. Tulumumu çıkardım. Çıplaklığı buldum. Bu yanımı seviyorum. Bunun için zekâ gerekli diyebiliriz. Ama hayatım, hatalarla, aptallıklarla dolu. Mesela yıllarca herkesin bildiği bir sürü şeyi ben görememişim. Hem de önümdeyken. Paranoyak olmama rağmen. Bunu ancak bir aptal göremez. İşte ben oyum! ARTIK BARSELONA'YI TUTUYORUM Beşiktaşlı olduğunuz için ne kadar gururlusunuz? -Beşiktaş' ın bende sukunetli ve ayrıcalıklı bir yeri var. Hep daha sportmen geldi. Daha namuslu. Kalantorların değil, halkın takımı. Ama Lucescu giderken, 'Burası Çavuşesku dönemi gibi!' dedi. Ardından ne çingeneliği kaldı ne bilmem nesi! Nasıl döküldü dokunulunca bütün bina, gördük geçtiğimiz yıllarda. Beşiktaş sadece bir semt benim için. Ben, Türk futbolundan soğudum. Artık Barselona'yı tutuyorum! GÜZEL MAKARNALAR, BALIKLAR, SALATALAR YAPARIM Çok dostunuz var mı? -Ne mutlu bana ki var. Ben aranan bir adamımdır! Bu da hoşuma gider. Güzel makarnalar, balıklar, salatalar yaparım. İyi müzikler çalarım. Özen gösteririm dostlarıma. Dertlerini kendime katarım. İnsan ağırlarım. Cebimde ne varsa ortadadır. Kendimi hunharca yaralarken, iyi taraflarımı da görmem gerek. İyi dostumdur. SOLO BİRİYİM Bu ülkeden çekip gitmek istediğiniz oluyor mu? -Çok oldu. En çok da, bir tekneye binip, tamamen yok olmak istedim. Ben solo biriyim. Tek başıma olmaktan çok zevk alırım. Tek başıma tekneyle okyanus geçme hayalim var hâlâ. Ünlü bir Fransız yelkenci, dünya turunu birincilikle bitirip finish'e doğru yaklaşırken, kendisini karşılayan büyük kalabalığı ve şehir gürültüsünü görünce geri dönüp, tekrar aynı tura başlamış. Ben oyum işte. Solo! Oğlum olmasaydı kesinlikle giderdim. Zaten onun varlığı, beni bir sürü çılgınlık yapmaktan alıkoydu. Kaybolur giderdim belki bir vakitler olmadık yerlerde. İyi ki varmış. Böyle mutluyum. Artık sizi hiçbir şey şaşırtmıyor mu? -Hayata karşı serin bir tepedeyim. Biraz daha fazla kendime değer vermeye başladım. Olan bitenle ilgimi kestim. Türkiye'de son dönemde yaşananlar için ne düşünüyorsunuz? -Son dönem yaşananlardan çok, son yüzyılda neler yaşanmış diye düşünmenin zamanı. Esas içi açılmayan, toplu cinayetler, kitlelerin imhası, toplu kıyımlar, ağır devlet faşizmi! Oraların içi açılmadıkça, bugünü anlamak zor. Tarihine bakacaksın, yüzleşecek, utanacaksın ve olan biten her şeyi bütün gerçekliğiyle çocuklarına doğru anlatacaksın. Minik faşistler yaratırsan sürekli, bu ülke bataklıktan çıkamaz! Minik, özgür, dünya insanları yaratalım.. 20'LERİNDE BİR SEVGİLİM OLABİLİR Mİ? 50'lerde aşk sizin için ne ifade ediyor? -Uzun yıllardır aşka karşı temkinliydim. Şimdi gardım düştü. Çünkü çabuk unutmak da bir olgunlukmuş. Unutulamaz sanıyordum. Unutuluyor ve hemen yenisine kapılıveriyor insan. Artık aşk acısı çeken genç arkadaşlarıma gülümsüyorum ve parmak şıklatıyorum: 'Haydi, yenisi bekliyor! Zıpla...' 50'sinden sonra Zorba gibi yaşayacaksın. Çünkü yokuş aşağı gidiyoruz... Sizin 20'lerinde bir sevgiliniz olabilir mi? -Yok, olmaz herhalde! 'Korkma kızım, bak Uğur Amca! Cici! Noel Baba gibi! Bi şey yapmaz!'... Oğluma, 'abi' mi diyecek? 'Can abi, bu baban çok tatlişko bir şey...!' Gerçi eskiden, 'Bu yaştan sonra olur mu? Bak kaç yaşına geldik filan' denir ve yaş dönemleri belirlenirdi. Hayat değişti. Yok artık duraklama, gerileme, tık yok olma devri. Varsa da, ben hiç farkında değilim. Bu nedenle, hâlâ herkesi evine ben bırakıyorum. Ya da en geç ben uyuyorum. Başımıza gelmedik kalmayacak bu gidişle! Pardon, ilk yirmiler, son yirmiler miydi soru...
Yeter Artık Doğur Demet Dedirten Olaylar Silsilesi
Popun kralı Serdar Ortaç afeti devran sevgilisine kavuştu kavuşalı duruldu, albüm malbüm yok. Yaz mevsiminin gelip gelmediğini Demet Akalın da olmasa anlayamayacağız. Kadın da dur durak yok diyorduk ki, sevgili Okan Kurt kendini havuza attı. Küçük bir pop star geliyor. Vatana millete hayırlı olsun!
Balçiçek İlter'den Kabataş Özrü
Gezi protestoları sırasında Kabataş’ta taciz edildiğini iddia eden türbanlı kadınla görüşerek ‘şiddet gördüğüne ikna oldum’ diye yazan gazeteci Balçiçek İlter, kamera kayıtlarında şiddet olaylarının bulunmadığının ortaya çıkmasının ardından, Türkiye gazetesindeki köşesinde bir ‘özür’ yazısı yayınladı.Kabataş görüntülerinin ortaya çıkmasının ardından twitter hesabından “Kabataş görüntülerini izledim. Ayıp bana ait değil, “Kadının beyanı esastır” diyerek görüşütğü Zehra Devecioğlu’nu açıklamaya yapmaya çağıran İlter, “Kendimden, gördüğümden ve yaşadığımdan şüpheye düşer oldum” dediği yazısında, “Eğer bu görüntüler doğruysa ve gerçekten hiçbir darp, taciz olmadıysa… Ben kendi adıma, bir genç kadının hezeyanlarını sizlerle paylaştığım için özür dilerim” dedi. İlter’in yazısı şöyle: Bir kaç gün önce Kabataş görüntüleri çıktı ortaya… Öyle diyorlar, o anmış. Bakın, kesindir diyemiyorum artık. Çünkü son yaşadıklarımdan sonra kime, neye inanacağımı şaşırdım… Kendimden, gördüğümden ve yaşadığımdan şüpheye düşer oldum. Üstelik bunca zamandır herkesin peşinde olduğu, aslında var olmadığı yetkililerce açıklanan kamera kayıtları birdenbire ortaya çıkmış! Sizin gibi ben de görüntüleri merakla izledim ve büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bırakın tacizi, itme-kakmayı, kalabalık grubu… Eğer bu görüntüler o görüntülerse, o kadar kısa süre içinde bir grup geçip gidiyor… (Montajlı mıdır, değil midir bilemem. Bu kayıt o güne mi ait, başka kayıt var mı, onu da bilemem) Ama sadece gördüklerimizse… Hiçbir şey yaşanmamış ki! Nasıl olur? Hemen telefona sarıldım, önce ‘’mağdure’’ ile görüşmemi sağlayan meslektaşım Elif Çakır’ı aradım. Yaşadıklarını bizimle paylaşan Zehra Develioğlu’nun telefonunu istedim. Mutlaka bir açıklaması olmalıydı, mutlaka bir şeyler söylemeliydi… (Röportajı yapan Elif Çakır’ın ne düşündüğünü açıklamak bana düşmez, kendisi yazacaktır herhalde) O gece Zehra Hanım’ı o kadar çok aradım ki… Telefon açılmadı… Ardından mesajlar yazdım, yolladım; bana mısın demedi… Ertesi sabah, olayın ardından canlı yayına çıkıp, gelininin başına gelenleri anlatan Bahçelievler Belediye Başkanı kayınpeder Osman Develioğlu’nu aradım… Yok! Kapı duvar… Kimse telefonlarıma çıkmadı. Oysa bir açıklama yapılmalıydı. Bırakın benim düştüğüm durumu, bu ülkenin bir döneminin doğru hatırlanması adına bir şeyler söylenmeliydi… Beceremedim. Hiçbirinden ses çıkmadı. Tekrar Elif’i aradım. O da mağdureye ulaşamamıştı. Sadece kayınpederi ile konuşmuş, ‘’Zehra konuşmak istemiyor, çok perişan’’ yanıtını almıştı! Bu yazıyı kaleme aldığımda Zehra Develioğlu’nun avukatından bir açıklama geldi. Avukat kısaca diyor ki; ‘’Biz suç duyurumuzun arkasındayız. Darp ve taciz gerçekleşmiştir. Bununla ilgili Adli Tıp raporu da elimizde mevcuttur. Bebek de darp edilmiştir. Kamera kayıtları net değildir, ne olduğu gözükmemektedir.’’ Kanımca 1 Haziran’da olduğu öne sürülen bu olayın detaylarını Zehra Develioğlu çıkıp kameralar karşısında canlı yayında anlatmalıdır. Bütün sorular yöneltilmelidir, o da cevap vermelidir. Bunu bana, ona, ötekine değil, bu ülkeye borçludur. Gezi sürecinde tarafları en tahrik eden olaylardan birinin kahramanı olarak, bunu Gezi’de hayatını kaybeden o çocuklara da borçludur. Ve en çok da onu savunan Başbakan’a… Gelelim benim cepheme… Öncelikle şunu söyleyeyim; kimseden gazetecilik dersi alacak değilim. Oturduğu yerden sallayanlara, tehdit edenlere pabuç bırakmam, hiçbir zaman da bırakmadım. İşin içine kadınlığımı, çocuklarımı sokan terbiyesizleri ise Allah’a havale ediyorum. Eğer o görüntüler bundan ibaretse…. Büyük bir yanlışa düşmüşüm demektir… Ama avukatının açıklamasından anlıyorum ki, söylediklerinin arkasında. Suç duyurusunda ne söylüyorsa o… 23 yıllık gazeteciliğimde birçok yanlışa imza atmışımdır. Yanlış yapmamak mümkün değil. Ama okuyucuma da, izleyicime de “yalan söylemedim”. Ne gördüysem, ne duyduysam, ne biliyorsam onu yazdım. Peki bu olayda ne oldu? Madde madde anlatayım; 1-Kabataş’ta tacize uğradığını iddia eden Zehra Develioğlu ile görüştüm. Olaydan tam 15 gün sonra, 16 Haziran’da görüştüm. Yanımda Elif Çakır ve Halime Kökçe de vardı. 2-Röportaja gitmedim, televizyona çıkması için iknaya gittim. Kaldı ki Elif Çakır zaten röportajı yapıp yayınlamıştı bile. 3-Evet, kollarındaki morlukları gördüm. 4-Evet, yaşadığı travmaya da tanık oldum. Bebeğini odada istemedi, sürekli ağladı, gözlerini kaçırdı, sütten kesildiğini anlattı vs… 5-Ve evet, ben o gün travma yaşamış, acı çeken bir kadınla sohbet ettim. Gelelim sonrasına… Meslektaşım Ayşe Arman aradı ve görüşmenin ayrıntılarını sordu, ‘’Sen ikna oldun mu?’’ dedi. Yayına hazırlanıyordum… ‘’Kimseye kefil olamam ama, ikna oldum. Çünkü travma içindeydi’’ dedim. İznim ve haberim olmadan bu görüşme Ayşe Arman tarafından kaydedildi ve ertesi gün köşesinde ‘’Balçiçek ikna olmuş’’ diye yer aldı. Yaşanan bu olaylardan sonra görüşmenin içeriğini yazmak zorundaydım. Zehra Develioğlu ile konuştuklarımı, onun beyanlarını, gördüklerimi yazdım ve Elif Çakır’a yolladım. Çünkü o dönem hiçbir yerde yazmıyordum. Star Gazetesi de yayınladı… Yani Zehra Develioğlu ile teyp koyarak söyleşi yapmadım…. Eğer bu görüntüler doğruysa ve gerçekten hiçbir darp, taciz olmadıysa… Ben kendi adıma, bir genç kadının hezeyanlarını sizlerle paylaştığım için özür dilerim. ‘’Yanıltıldım… Evet yanıldım’’ diye düşünüyorum o görüntüleri izleyince… Ama Zehra Develioğlu anlattıklarının arkasında… ‘’Yaşadım’’ diyor. ‘’Adli Tıp’tan raporum, suç duyurum var’’ diyor. Eee ! Onun söylediklerine ne diyeceğiz? Kasette yaşadığı da gözükmüyor, yaşamadığı da… Ha, siz beni linç edin, ona da eyvallah! Ama servis edilen kaset durumu deyince orada biraz duracaksınız… Deniz Baykal ve MHP’li vekillerle başlayan süreçten başlayıp bugün yaşadıklarımıza bakarsanız, ne demek istediğimi çok daha iyi algılayacaksınız.Kaynak: Zete
"Gözümü Çıkarıp İşkence Yaptılar"
Gezi protestoları sırasında gözünü kaybeden Hakan Yaman: Sürünerek ateşin içinden çıktım. Ayağa kalkmaya çalıştım, gözlerim görmediğim için TOMA’ya doğru gidiyormuşumGezi eylemleri sırasında evine giderken polis şiddetine maruz kalan ve dövülüp gözü çıkarıldıktan sonra ateşe atılan Hakan Yaman , 'Karnımdan vuruldum, yere düştüm. Biraz sonra, 5-6 kişinin üzerime koştuğunu gördüm. Ve işte, her şey o zaman başladı. Sonra beni biraz daha sürüklüyorlar. Ve ateşin içine atıyorlar. Direnişçilerin yaktığı ateşe. Cayır cayır yanayım diye! Nasıl olsa kendimde değilim, e işte orada yanarak, ölüp giderim diy' dedi. 'Polis destan yazdı' sözlerine de tepki gösteren Yaman, 'Kafamın sol tarafında sağlam yer kalmamıştı. Sonra da destan yazdılar öyle mi? Polisin yazdığı böyle bir destan işte' ifadesini kullandı. Gezi protestoları sırasında gözünü kaybeden Hakan Yaman yaşadıklarını Ayşe Arman 'a anlattı. Hürriye'te yer alan söyleşinin bir bölümü şöyle: Sizi tanıyabilir miyiz? -Adım Hakan Yaman. 22 yıldır Sarıgazi’de yaşıyorum. Karım Nihal, alt sokağımızda otururdu, çocukluk aşkıyız. Evlendik. İki kızımız var. Biri sekiz, diğeri 14 yaşında. Bu olay olana kadar kendi yağımızda kavruluyor, mutlu mesut yaşıyorduk… Ne iş yapıyorsunuz? -Servis şoförlüğü. Bazen okul, bazen personel. O gün de, 3 Haziran’dı, işimi bitirip, semte dönmüştüm. Arkadaşlarımla biraz Merkez’de takıldım… Merkez neresi? -Semtin merkezi. Bir kaç sokak üstümüz. Kahvehane-pastane karışımı bir yer var, orada çay içtik, sohbet ettik. Saat 10 buçuk gibi de eve dönmek için yola koyuldum. Arabayla mı? Yok hayır. Abim de Merkez’deydi. Araba ona lazımdı, bıraktım, ben eve doğru yürümeye başladım. O aralar Sarigazi’de de Gezi protestoları yapılıyordu… -Evet ama eylem bir üst caddede oluyordu. Zaten ben ara sokaklardan çabucak eve gidecektim. Bir terslik olacağı aklıma gelmedi. O sokakların birinde tenha, boş bir arsa var. Yanında da bir bina. Tam oradan geçerken, bir TOMA çıktı verdi köşeden. Çıktığı gibi de, bana tazyikli su sıktı. Yüzüme geldi. Ne olduğunu bile anlamadan, gaz fişeği atmaya başladılar… Kaç kişi olduklarını görebiliyor musunuz? -O anda bir şey fark edemedim. Karnımdan vuruldum, yere düştüm. Biraz sonra, 5-6 kişinin üzerime koştuğunu gördüm. Ve işte, her şey o zaman başladı… Başlayan ne? -İşkence, başka bir kelime bulamıyorum. Ben orada savunmasız bir şekilde yerde yatıyorum, 5-6 kişi beni tekmeliyor. Yüzümü, kafamı esirgemeden. Sadece tekme olsa iyi, başka sert cisimlerle de vuruyorlar... “Benim alakam yok, ben eylemci değilim, evime gidiyorum” diyemediniz mi? -Diyemedim. Tekmelerden fırsat olmadı. Zaten söylesem de bir faydası olmazdı ki… Peki yerde tekmelenirken kendinizde miydiniz? Neler olup bittiğini algılayabiliyor muydunuz? -Hayal meyal. Bir taraftan da kollarımla kendimi korumaya çalışıyorum. Ama ne fayda! Tekmeleye tekmeleye çenemi kırmışlar. Ben kendimi kaybetmişim. Elmacık kemiğim, tuzla buz olmuş. Gözümün iç duvarları, içe çökmüş. Burnumun üstü kopmuş. Delinmiş resmen, içi görünüyormuş, alnımdan bir parça kopmuş. Ben nasıl hayatta kaldım bilmiyorum. Ama ben özel değilim, burada kaç kişiyi bu hale getirdiler biliyor musunuz? Benim gibi kaç kişiye orantısız güç kullandılar. Ama onlar konuşmuyorlar, çünkü devlete güvenmiyorlar, nasıl olsa sonuç çıkmaz diye. Yolda yürürken işe giderken, kimi yakalasalar dövdüler, resmen işkence yaptılar. Kafamın sol tarafında sağlam yer kalmamıştı. Sonra da destan yazdılar öyle mi? Polisin yazdığı böyle bir destan işte! Sonra? -Burnumu da kırdıklarını söyledim değil mi, tepesi kopuyor. Perişan haldeyim. O kadar darptan sonra, beni 15 metre sürüklüyorlar. Bir sivil, beş çevik kuvvet var. Ben de video görüntüsünden gördüm, biri binadan çekmiş, youtube’a yüklemiş, beni yere bırakıyorlar. Sonra biri, gözüme bir şey sokup, gözümü patlatıyor... Nasıl yani? -Gözümün içine sivri bir şey sokup, gözümü çıkarıyorlar! Patlatıyorlar, göz eriyip gidiyor. Videoyu çeken çocuk görgü tanığım oldu, o anlattı bana neler yaptıklarını… Bu nasıl bir rezalettir ya! -Bitmedi ki! Sonra beni biraz daha sürüklüyorlar. Ve ateşin içine atıyorlar. Direnişçilerin yaktığı ateşe. Cayır cayır yanayım diye! Nasıl olsa kendimde değilim, e işte orada yanarak, ölüp giderim diye… Aman Allah’ım! -Ne var ki, ateşin içine atıldığımda, yanınca kendime geldim. Sırtım yanıyordu. Zaten yanık tedavisi de gördüm… Peki sizi oradan oraya sürüklüyorlar, müdahale edecek bir Allah’ın kulu yok mu? -Binalardan izleyenler var. Birkaçıyla konuştum, “Yapamadık, cesaret edemedik!” dediler. O durumda inip, bana yardım etmek demek, ölüm fermanını imzalamak demek… Siz nasıl izah ediyorsunuz bu olup biteni? -Edemiyorum ki... Düşününce hâlâ kabul edemiyorum. İlaçla yaşıyorum ben. En çok moralimi bozan da; tamam vurdun beni, yıktın yere, tak kelepçeyi, götür merkeze. Adalete teslim et. Varsa suçum söylesinler, neyse cezam çekeyim. Zaten savunmasız durumdayım, daha ne istiyorsun benden. Gözümü niye çıkarıyorsun! O da yetmedi, ateşe niye atıyorsun? Bu resmen sadizm! Peki o ateşten nasıl çıkabildiniz? -Şimdi bakın, feci bir durum, ateşin içindeyim, yanıyorum. Ama oradalar mı, gittiler mi diye tereddütte kaldığımda, ilk başta ölmüş gibi yaptım. Sonra gözlerimi açmaya çalıştım. Bir tanesi hiç görmüyordu, bir tanesi de hafif bulanıktı. İki ışık gördüm. TOMA’nın farları diye düşündüm, bir kaç metre önümde bekliyordu, sesinden anladım. “Yanarsam yanayım” dedim, hiç sesimi çıkarmadım, 4-5 dakika bekledim. Acı beynimi oyuyordu ama hiç yerimden kıpırdamadım. Onlar da öldüğümü sandı ve TOMA geri çekildi… Siz n’aptınız? -Sürünerek ateşin içinden çıktım. Ayağa kalkmaya çalıştım, gözlerim görmediğim için TOMA’ya doğru gidiyormuşum, birileri “Oraya değil, bu tarafa dön!” diye bağırdı. Bir iki adım attıktan sonra, iki kişi koluma girdi, beni bir binanın içine soktular. Bayağı beklettiler. Sonra bir tanesi, arabasına koydu ve hastaneye götürdü… Nihayet kurtuldunuz! -Nerdeee? Polis, hastane önünde barikat kurmuş, kimseyi içeri bırakmıyor... Niye? Sağlık yardımı alınmasın diye. O haldeyken hastaneye girmek mümkün değildi. Ama ben de girmek zorundaydım, yoksa ölebilirdim. Ve yalan söyledim. Karşıma çıkan polise, “Yol kavgası oldu, 4-5 kişi vurdu, kaçtı” dedim. “Emin misin?” dedi. “Eminim” dedim. İkna oldu. Beni bir ambulansa koyup Kartal Araştırma Hastanesi’ne gönderdiler. Hastanede size ne dediler? -Doktorlar bizimkilere, “Her şeye hazırlıklı olun!” demiş. 14 gün hastanede yattım. Bir göz tamamen gitmiş, öbüründe yüzde 80 görme kaybı var. Çene kırık, burun kırık, ucu kopuk, yüzümün sol tarafı neredeyse yeniden yapıldı, protez göz takıldı. Beynimde sıvı akıntısı vardı, durmasaydı ya sakat kalacaktım ya da ölecektim. Allah’a şükür ölmedim, yaşıyorum. Allah beni karıma ve iki kızıma bağışladı… Peki kaç ameliyat geçirdiniz? -Beş. Önce beyin ve göz. Sonra da yüzümü hale yola getirmeye çalıştılar. Burnumdan parça koptuğu için başka yerlerden parçalar alındı. Göz kemiklerimin hepsi içeri göçmüştü, başka yerlerden kemik alınıp takviye yapıldı. Hepsi de riskli ameliyatlardı. Mayıs’ta tekrar ameliyat olacağım… Peki bu olay sizde nasıl bir travma yarattı? -Üzerinden bu kadar ay geçti, hâlâ çalışamıyorum, yeni yeni sokağa çıkmaya başlıyorum. O arsanın oradan geçemiyorum, kötü oluyorum. Sarıgazi öyle bir bölge ki, hep polisler bekliyor. O polislerin yanından geçerken, “Acaba bana saldıranlar arasında onlar da var mıydı?” diye düşünmeden edemiyorum! Çünkü bana bunları yapanlar, o sadistler, hâlâ görevleri başında. Adalete teslim edilseler rahatlayacağım, o da yok. İşimi de kaybettim, artık araç da kullanamayacağım. 10 aydır sürekli tedavi, sürekli ameliyat… Daha da bitmedi! Bütün dünyadan destek yağıyor Korkunç şeyler yaşadınız. Ama çoğumuzun haberi bile yok. Neden yeteri kadar gündeme gelmedi? -Hiçbir fikrim yok. Belki olay, Sarıgazi’de geçtiği içindir, bilemiyorum. Zaten acıklı olan şu: Başıma gelenler yurt dışında daha çok biliniyor. Her gün, dünyanın her yerinden mektup alıyorum, 10 bin geçti. Her yaştan, her milliyetten, her dilden, her dinden insan yazıyor. Bir de üstelik Uluslararası Af Örgütü’nün dilekçesini imzalayıp Adalet Bakanlığı’na gönderiyorlar. Peki Uluslararası AF Örgütü sizi nereden, nasıl buldu? -Avukatım aracılığıyla. İddianamenin hazırlanmasını bekliyoruz Hukuki olarak neler yapıldı? -Emniyet’e ifade verdim, bana bunu yapan polislerden şikayetçi oldum, savcılığa çağrıldım. Soruşturma açılmasına karar verildi. İddianamenin hazırlanmasını bekliyoruz… Peki siz ne düşünüyorsunuz? Sizce Berkin’de olduğu gibi sizin vakanızda da örtbas mı edilecek? -Ben bu davaya güvenmek istiyorum. Kolumu kıpırdatamayacak hale getirdikten sonra hâlâ şiddete devam etmeleri bir linç girişimi. Ali İsmail Korkmaz’ı o şekilde öldürdüler, ben Allah’tan yaşama tutunabildim.. Nihal Yaman Hayatta olması gerçekten mucize! Eşinizin başına gelenlerden siz ne zaman haberdar oldunuz? Kartal’dayken aradılar. Abisiyle birlikte gittik. En fazla, “Kafası yarılmıştır!” diye düşünüyordum. Görünce gözlerime inanamadım. Gerçekten hayatta olması mucize! Yüzü feci durumdaydı, kandan hiçbir şey görünmüyordu. Aklımız almadı, “Böyle bir şey nasıl olabilir ki?” dedik. Bir insan evladı, kimseyi o hale getiremez. Ama o anda, hayatta kalmasından başka hiç bir şey umurumda değildi… Kaybederim diye mi korktunuz? -Hem de çok! Her saniye yanındaydım. İlk gün ameliyata alamadılar, çok fazla kan kaybı vardı. Havlularla kanı durdurmaya çalışıyorduk... Nasıl bir isyan ve kızgınlık hissediyor insan? O anda insanın tek düşündüğü yaşaması. Ama sonradan yaşayacağı anlaşılınca insan isyan doluyor. Nefret doluyor. Çocuklar? -Çok şaşkındılar. Önce ne diyeceğimizi bilemedik, “Babanız bir kaza geçirdi!” dedik. Sonra öğrendiler tabii. Gizli tutamıyorsunuz. İkisi de şok oldu. Küçük kızım bir ay babasıyla konuşamadı, ona yaklaşamadı, babasının yüzüne neler olduğuna anlam veremedi, bakamadı, korktu. Sonra da tam tersine aşırı bir bağlanma oldu, şimdi babasının yanından hiç ayrılmıyorT24
'Engelli' Ayşe Arman'ın Tekerlekli Sandalye ile İstanbul Macerası!
Hürriyet gazetesi yazarı Ayşe Arman , engellilerin sorunlarını anlayabilmek için peruk takarak tekerlekli sandalye ile üç gün boyunca İstanbul turu yaptı. İlk gün İstiklal Caddesi’ni dolaşmaya çalışan Arman, ikinci gün Karaköy, Eminönü ve Kadıköy’de engellilerin karşılaştığı sorunları yaşadı. Omurilik Felçlileri Derneği Başkan Yardımcısı Semra Çetinkaya ’yla birlikte İstanbul turu yapan Ayşe Arman’ın “Ayşe’yle Semra engelli İstanbul özürlü” başlığıyla yayımlanan (29 Haziran 2014) gezi hikâyesi şöyle: Ayşe’yle Semra engelli İstanbul özürlü!!! 'Gördüm ki, engelliler için, sokaktaki tehlikeler bitmiyor. Sokak, savaş alanı gibi. Kaldırımlar, oluklar, mazgallar, dik rampalar...' Omurilik Felçlileri Derneği, ilginç bir teklifle geldi: “3 gün birlikte İstanbul’u tekerlekli sandalyeyle dolaşalım, bizim ne çektiğimizi biraz olsun anlayın...” Üzerine atladım! Başkan Yardımcısı Semra Çetinkaya’yla birlikte 3 gün tekerlekli sandalye tecrübesi yaşadım. Tanınmamak için kafama peruk taktım. Ve bu şehrin, engelliler için nasıl bir cehennem olduğuna bizzat tanık oldum. Taksim, Beyoğlu, Tünel, Karaköy, Eminönü, Kadıköy... Yollarda gezdik, toplu taşıma araçlarına bindik. Gördüm ki, engelliler için, sokaktaki tehlikeler bitmiyor. Sokak, savaş alanı gibi. Kaldırımlar, oluklar, mazgallar, dik rampalar. Karşıdan karşıya geçmek en büyük ıstırap. LPG’li taksi, tekerlekli sandalyeni alamıyor, binemiyorsun. Metro, otobüs, tramvay işkence. Yardımsız mümkün değil. Engelli liftleri çalışmıyor, engelli tuvaletleri göstermelik, depo niyetine kullanılıyor. Koskoca şehirde tuvalete bile gidemiyorsun. İstiklal Caddesi boyunca tekerlekli sandalyeyle girilebilecek lokanta yok denecek kadar az. ATM’den para çekebilmen imkansız, engelliler düşünülmemiş. Sandalyenin boyu yetişmiyor. Kartını ve şifreni birine verip yardım istemekten başka çaren yok. Yaşadığımız zorluklar say say bitmiyor. Hakikaten engelliler için İstanbul özürlü bir kent! Yazının devamı için tıklayınız...
Gülmek İçin Yapılmış Birbirinden Saçma Burç Yorumları
İnternetin fenomen yorumlarından biri olan özellikle kızların hergün baktığı burç yorumları.Peki nedir bu burç işi,inanana lafım yok ama kimisine göre gerçekten saçma geliyor.İşte bunlarda tamamen komiklik olsun diye kafadan uydurulmuş burçların birbirinden saçma yorumları.
"Selçuk Beni Yordu, Üzdü"
A Milli Takım'ın eski teknik patronu Abdullah Avcı, aldığı tarihi kararın perde arkasını anlattı.“Onun yerine uluslarası standartta Mehmet Topal’ı, Atletico’dan gelen Emre’yi oynattık. Mehmet gibi dünyanın her takımında rahatlıkla oynayacak bir isimden vazgeçemezsin. Nuri, Şampiyonlar Ligi oynamıştı, o da oynamadı. 4 elit oyuncudan 2’sini seçtim, bu bir tercihtir” Abdullah Avcı... 6 yıl İBB ve sonrasında milli takımda Türk futbolunun patronluğu... 21 aylık bu serüvenin ardından yeniden eski takımının başında, yeni adıyla Başakşehir’de. Hocayı, Hollanda’da ziyaret ettik. Her şeyi sorduk, biraz ezber bozmasını istedik. Çünkü yapı olarak çok medeni bir insan. Polemik sevmiyor, ancak milli takımda çok üstüne gidildi. Biz de Ayşe Arman röportajından, Selçuk olayına, giyiminden, Volkan olayına ve gurbetçi tercihlerine kadar sorulmayanları sorduk, açık yüreklilikle cevap verdi. Aslında Avcı doluydu. Ben sormadan ilk tepkisini anlattı... 'Saha dışını yönetemedim' “6+0+4’ü benim yaptığımı söyleyecek kadar ileri gittiler. Gerçekten medyada bazı önyargılar var. Bunları kırmak kolay değil. Bu işte başarılı olmak istiyorsan, yüzde 20 saha içi, yüzde 80 saha dışını yönetmektir. Ben 80’lik bölümü yaşayarak öğrendim. Teknik anlamda bana olan saygıdan belki de daha az eleştiri almış olabilirim. Ancak futbolla ilgili olmayan eleştiriler, beni daha çok üzdü. Saha dışındaki algı operasyonunu çözdün mü korkma. Çünkü isterlerse yazılıyor, istemezlerse yazılmıyor.” 'Ben 4. bıraktım, 4. bitti' Milli takıma Hollanda maçıyla başladık deplasmanda. Maç sonrası Van Gaal bana gelip tebrik etti, ‘Çok iyi bir takım oluşturmuşsun’ dedi. Buradaki son maçta Hollanda’ya yenildik ama hiç kimse Van Gaal’in söylediklerini yazmadı. Milli takımı bıraktığımda grupta 4’üncüydü. Son maç bittiğinde de 4. bitirdik. Macaristan maçı öndeydik. Semih belki de futbol hayatında yapmayacağı bir hata yaptı ve beraberliği yakaladı rakip. Romanya maçı... Volkan şimdiye kadar yapmadığı bir hata yaptı ve golü yedik. Bugün tekrar göreve gelsem saha içini değil, yüzde 80 dediğim saha dışını halletmek en akıllıcası.” 'Van Gaal'in dedikleri ortada' “Buradaki Hollanda maçından sonra Van Gaal’e iki Hollanda maçı soruldu. ‘Birincisinde çok zorlanmıştık. Ama Kadıköy’de maç baştan sona bizim elimizdeydi’ dedi. Bu sözler yayınlandı mı, hayır! Selçuk krizini iyi yönetemediğinizi düşünüyor musunuz? ‘Keşke oynatsaydım’ dediniz mi? “Ersun Hoca da benzerini Hakan Şükür’le yaşadı. Eğer öyle yapsaydım mesleki anlamda kendime ihanet ederdim. Bu Selçuk olayı değil. O gün Emre de olabilirdi. Bu bir tekniz analiz sonucudur. Şu bir gerçek ki Fenerbahçe ve Galatasaray milli takımın üzerinde. Biz Selçuk’u İskenderun’dan, Dardanel’den beri tanırız.” Selçuk’un duruşu, vücut dili de size darbe oldu gibi... “Doğrudur beni yordu, üzdü. Şimdi röportaj yaptığmız otelde ilk Hollanda maçına hazırlandık. İlk defa söylüyorum. Kadroyu açıkladığımda burada soğuk rüzgarlar esti, çok net gördüm. 3 büyükler her şeyin önünde. Onların medyası, onların taraftarı, realite bu. Baskı yapan gol kaçıran takım övgü yerine bir futbolcu üzerinden vurulmaya çalışıldı. Deplasmanda yenemedik diye hayıflandığımız takım Dünya Kupası’nda finalin kapısından dönüp 3. oldu, biraz insaf. Selçuk’un yerine uluslarası standartta Mehmet Topal’ı, Atletico’dan gelen Emre’yi oynattık. Mehmet Topal gibi dünyanın her takımında rahatlıkla oynayabilcek bir isimden vazgeçemezsin. Nuri, Şampiyonlar Ligi oynamış, o da oynamadı. 4 elit oyuncudan ikisini seçtim, bu bir tercihtir.” Baskı ve krizlere hazırlıksız mıydınız? “Bugün Belediyespor’daki Abdullah Avcı da değilim milli takımdaki de. Bu yaşananlardan müthiş bir kazancım oldu. Değişmeyen tarafım samimiyetim.” 'Volkan’a sahip çıktım’ “Volkan olayında iki taraf da haksızdı ama ben futbolcuma sahip çıktım. Hiç kimseye küskün değilim. Sadece üzüldüğüm kırıldığım çok anlar olmuştur. Kişiler var fakat isimlendirmek istemiyorum.” Yeni stadın isminin Fatih Terim olacağını biliyor muydunuz? “Yok orada açılışta öğrendim. Ben aslında bir sponsorla anlaşılıp öyle bir isim konacağını zannediyordum, sürpiz oldu. Hocamızın ismi hayırlısı olsun. Biliyorsunuz beni Galatasaray’a alan Fatih Terim’dir. Milli takımdayken de 17 Yaş milli takımının başına getiren isimdir.” Gurbetçilere ağırlık verdiniz ve işler kötü gidince eleştiri konusu oldu... “Bu konuda acayip rahatım. İki örnek vermek istiyorum. Dünya şampiyonu Almanya’da İlkay sakatlanmasa iki Türk oyuncu vardı Mesut’la birlikte. Çok eleştirildiğim gurbetçi oyuncular Süper Lig’in yüzde 15’ini teşkil ediyor. Yüzde 30 da Türkiye’den çıkanlar. Benim alıp da eleştirildiğim bu oyuncular 3 büyüklerde büyük futbolcu oldu. Hakan Çalhanoğlu’nu ilk çağıran benim. Ailesine kadar gittim ve A Milli Takım’a çağıracağımı söyledim, ikna ettim. 14 milyon Euro’ya Leverkusen’e gitti.” Takımında olmasını istediğin oyuncular kimler? “Mustafa Pektemek oyuncu kalitesi, insan kalitesi profesyonelilğiyle benim gönlümde çok öne çıkar. Ayrıca Holmen’i söyleyebilirim.” Şike sürecinden etkilendiniz mi? “Sürecin dışında kalsam da Türk futbolu çok kan kaybetti.Yorucu ve yıpratıcıydı.” Prolisans olmayan hocaların konuşturulmamasına ne diyorsunuz? “Bence komik... Bir de lise mezunu olmayan alamaz şartı. Tugay, İngiltere’de 8 yıl oynamış. Arif Erdem ve Suat Kaya UEFA Kupası kaldırmış. Bu düzeltildi ve karardan vazgeçildi. Bir de U23 Ligi olması lazım. 19 yaş önemli ama futbolcuya bir şans vermemiz lazım. 23’ten sonra benden bu kadar diyebilirsiniz. Altınordu modelini çok destekliyorum ve organik bir bağımız var, güzel bir model.” Son söz UÇK (Uyuşmazlık Çözüm Kurulu) geri gelsin mi? “Tabii ki, mahkemelerde ne işimiz var. Bizim sorunlarımıza bizim işimizden anlayanlar baksın ve süreçler uzamasın. Yıldırım Demirören de sanırım bu kararın yanlış olduğunu ve geri bir dönüş yapacağını söyledi.” Fanatik
'Gazete Yöneticilerinin Yazıyı Basmama Hakkı da Vardır, Aksini Düşünen Geri Zekâlıdır'
Hürriyet'te yazısı yayımlanmayan Özdil’in, gazete yönetimi-yazar ilişkileri hakkındaki düşünceleriYılmaz Özdil , yazısının Hürriyet’te yayımlanmamasının ardından gazeteden ayrılması tartışılırken, 2010 yılında Ayşe Arman ’a verdiği röportaj tekrar gündeme geldi. Özdil, röportajda “Ben yazarım, basar değilim. Basma kararı, yöneticime ait. Bak bu mevzu gelmişken anlatayım, gazete yöneticilerinin herhangi bir yazarı işe alma hakkı olduğu gibi, işten çıkarma hakkı da vardır, yazıyı basma hakkı olduğu gibi, basmama hakkı da vardır. Aksini iddia eden, geri zekalıdır. Ya da gitsin, kendisine matbaa kursun. Patronlar muhabire para vereceğine, yazarlara para vere vere, yazarların egosu patladı' görüşünü dile getiriyor. Yılmaz Özdil Arman'a Konuştu! 'Son zamanların, en tavan yapan yazarı o bence. Her gün inanılmaz yazılar yazıyor, pardon döktürüyor!' Bu ay Elele’ye Yılmaz Özdil röportajı yaptım. 9 sayfa. Çevir çevir bitmez. Ama aklım çıkıyor, göremeyeceksiniz diye. En iyisi, işi sağlama alıp hatırlatmak. Gidin bir Elele alın, sakın kaçırmayın. Fotoğrafları Mehmet Turgut çekti, olağanüstü oldu. İşte size röportaj... Tek başına muhalefet partisi Geçenlerde bir dergi, “Bu aralar, Türkiye’deki en karizmatik adam kim sizce?” dedi. Düşündüm, bulamadım. “Beni pas geçin” dedim. Ve hayatıma devam ettim. Sonra fark ettim ki. Var benim için de karizmatik biri: Yılmaz Özdil. Son zamanların, en tavan yapan yazarı o bence. Her gün inanılmaz yazılar yazıyor, pardon döktürüyor! Bazen bildiğimiz ama fark edemediğimiz, bazen de bilmediğimiz şeyleri gözümüzün önüne getiriyor. İnce bir zekayla yapıyor. Boş sallamıyor. Hep donelere, verilere dayanıyor. Bir ağız isali hali yok yani. “Nerede belgesi?” desen, “Aha burada!” diyecek. Ve cesur. Çok cesur. Onlardan çok kalmadı artık... Ama galiba beni en çok etkileyen, bu kadar çok konuşulmasına, okunmasına rağmen, içinde egosunu ayarlayan bir regülatörün olması. Tek başına bir muhalefet partisi gibi o. Ama “Şu küçük dağları ben yarattım” edasıyla dolanmıyor ortalıkta. Bu haline bayılıyorum. Aslında herkesin birbirinin gözünü oyduğu bir ortamda, Uğur Dündar’la olan ilişkisine de bayılıyorum. Ona duyduğu saygıya, bağlılığa. Her zaman eşi Hülya’dan aşkla söz etmesine. Ailesine verdiği değere. Bence nesli tükenen adamlardan... Geçtiğimiz günlerde, bir gün yazmayınca ödüm koptu. “Aman Allah’ım yoksa” dedim. Ve onu aradım, Elele için röportaj sözü aldım. Buyurun buradan okuyun... Deli misiniz, divane misiniz, size gelen bütün mailleri yanıtlıyormuşsunuz... Süs olsun diye koymuyorlar o mail adresinleri. Yazar değilim, okur-yazar’ım, evet yanıtlıyorum. Bir sakıncası mı var... Yoo da, nasıl vakit buluyorsunuz? Cevaplamayanlar, vakit olmadığı için mi cevaplamıyormuş! İyi de gerekçesi nedir? Merhaba diyene, merhaba demez misin? Yüzünü mü çevirirsin? Okur, vakit ayırmış, görüşünü iletmiş, en azından bir teşekkür cevabı anormal mi? Yok değil, şahane! Devleştiniz siz. Ve aslında Bekir Coşkun’dan sonra, daha da devleştiniz. Sizin “Yok canım” diye cevap vereceğinizi biliyorum ama ben öyle görüyorum. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? İyiyim Allah’a şükür, sağlığım yerinde... Siz, Beyaz Türklerin mi temsilcisisiniz? “Beyaz Türk” diye bir şey yok. Eğitimli, seçkin halk çocukları var. Kendini Beyaz Türk zannedenler, sonradan para kazanıp, golfe başlayanlar. Dünyadaki en iyi golfçü de “zenci” iyi mi! O zaman Ege’de Trakya’da mahallede, kahvede oturanların mı temsilcisisiniz... Okeye dördüncü lazım olduğunda çağırıyorlar, katılıyorum bazen aralarına! Ben kendi temsilcim gibi de hissediyorum sizi. “Yaşasın biri, geniş kitlelere sesimi duyuruyor!” diyorum. Buna ne diyeceksiniz? Okey biliyor musun? Referandumda beklentiniz neydi? “Evet.” Tarhan Erdem’in anketini gördüğünüzde, inandınız mı, inanmadınız mı? Ben daha çok Selçuk Erdem’i okuyorum! Peki hayal kırıklığı ne ölçüde oldu? Hayal kırıklığı yaşamadım, inan. Titanic filmi gibiydi benim için, başlarken sonunu biliyordum zaten. Neticede güvertedeki zenginler kurtuldu, ambardakiler sizlere ömür! Kendinizi yenilmiş gibi hissetmiyorsunuz yani... Bir reyim vardı, hayır verdim, 1-0 galibim. Şu ana kadar beni yenebilen parti olmadı! “Biz”, azınlık mı olduk artık? Din değiştirme maddesi yoktu referandumda, dolayısıyla Lozan’a göre hala azınlık değiliz Allah’a şükür! Sokma akıllarına, onu da yaparlar! Bu sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz, Türkiye nereye gidecek? Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 yıldız var, 17’ye bağlarız! İçkili sanat galerisi açılışlarına, eli sopalı baskınlar yaygınlaşacak mı? İçkili sanat galerilerinin ne kadar yaygınlaşacağına bağlı... Peki o zaman, var olan bu tehlikeyi “Evet” diyen liberaller, neden göremiyor? En zeki siz misiniz? Siz görüyorsunuz da, onlar göremiyor mu? Liberal olmak için zeka şartı mı var? Marks, liberal miydi? O liberaller için ne düşünüyorsunuz? Bir cümleyle onları nasıl tanımlarsınız... Bir kelime yeter: Liboş. Bekir Coşkun’un gidişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Elimizden alınan Türk kahvesi o... Hükümetin baskısı sonucu gönderildiğine inanıyor musunuz? Hükümet baskı yapmaz, aksine baskı yapılmasın ister, o yüzden basılmıyor artık yazıları! Emin Çölaşan gitti, Bekir Coşkun gitti, üçüncü isim olarak siz kaldınız. Siz korkmuyor musunuz? “Sıra bana da geldi” diye düşünmüyor musunuz? Sırayla mı bu işler? Bekir Coşkun, onun Hürriyet’teki yerini şahane bir şekilde doldurdunuz diye size sinir olmamış mıdır? Vereyim telefonunu, aç sor... Okur için, Bekir Coşkun’un gitmesi, sizin gelmeniz bir şey fark etmez mi? Logolar, yazarların üstündedir. Yazılarınızda bir sürü arşiv bilgisi var, olay var, tarih var, rakam var. Bu verilere nasıl ulaşıyorsunuz? Gazeteci tanıdıklarım var! Siz, bir arşiv faresi misiniz? Hangi arşivi kullanıyorsunuz? Hürriyet okyanus gibi. Yeter ki yüzmeyi bil. Sizin beyniniz nasıl çalışıyor? Olaylara nasıl yaklaşıyorsunuz? Önünüze bir şey gelince, önce duygularınız mı, aklınız mı harekete geçiyor? Bizim ahali, lafı kıçından anlar, o yüzden tersinden yaklaşıyorum... Yazılarınızda hem mantık hem duygu var. Ve aynı oranda. Nasıl başarıyorsunuz... Dedim ya, oran’ı oram’dan ölçüyorum! Sizce IQ’nuz mu EQ’nuz mu yüksek? “Ya biri düşükse?” diye korkuyorum, ölçtürmüyorum. Ne yaparım ben sonra? Yazar olarak her geçen gün daha da yükseliyorsunuz ama hep “low profile” duruyorsunuz. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi. Bunu nasıl beceriyorsunuz? Ego başka şey, megolo başka çünkü... Sizin egonuz yok mu? Var. Saklıyor musunuz? Yooo. En büyük egolular en alçak gönüllülerden çıkıyormuş. Doğru mu? Bak ben sana söyleyeyim: En büyük egoluların, alçak olduğu doğru! Siz bu toplumu her geçen gün biraz daha fethediyorsunuz ve bu toplum da size güvenip, önemli sorumluluklar yüklüyor. Bunun sonuçlarından korkmuyor musunuz? A) Popülist olarak değerlendirilmekten B) İktidarın tepkisi çekmekten, hapse girmekten, işsiz kalmaktan, dışlanmaktan C) Taşıyamayacağınız bir yükün altına girmekten, ailenizin başını belaya sokmaktan... Popül’üm; bana popülist diyenler farkında değil ama, onlar da popül! Hapse girdim, işsiz kaldım, hayatın sonu değil, dışlanmadım hiç, arkadaşlarım var benim, gerekirse hayatlarını tehlikeye atarlar, kardeşliğimizden vazgeçmezler, taşıyamadığım yükü taşımam, bırakırım, ailem desen, başları zaten benle belada... Farkında mısınız böyle bir misyona doğru gittiğinizin... Misyon filan yok. Biri size demiyor mu, “Yılmaz yeter yazma!” diye. Size, “Dur” diyen kimse yok mu? Ayşeciğim, senin hakikaten sinirlerin bozulmuş! Büyük resme bakınca, medyada muhalefet bitti mi? Bütün basın, iktidarın mı? Pravda bile başaramadı o işi! İşinize son verilirse, B planınız nedir? Zeytin yetiştirmek mi istersiniz mesela. Yoksa Sözcü’de mi yazarsınız? Devlet Planlama Teşkilatı’na danışırım! Elinizde bir televizyon var. Neden bu fikirlerinizi orada duyamıyoruz? Elimde televizyon yok, ama senin elinde kumanda aleti var, beğenmiyorsan zapla. Dürüstlüğü konusunda kuşku olmayan Uğur Dündar’a karşı bile suçlamalar da bulundular. Ne hissettiniz? Bunlar sizi nasıl etkiliyor? Gülüyoruz çok. Uğur Dündar’la toplantımıza gir, çenen yırtılır kahkahadan. Şaka değil, gel bir gün, yazarsın belki... Siz, gelişmeleri nasıl görüyorsunuz? Tehlike var mı? Var, hakikaten yırtılır çenen! Bir İzmirli olarak, Sezen’in “Evet” deme hakkı olmadığını mı düşünüyorsunuz? İzmirli değil, Kastamonulu da olsam, Artvinli de olsam, “evet” deme hakkı olduğunu düşünüyorum. İzmirlilikle alakalı bir mesele değil bu. Hasan Mutlucan olma meselesi... İzmir’e ihanet mi etti? Yoksa “Evet” oyunu ilan etmesi miydi kötü olan? Güfteleri, besteleri ve sesi güçlü olduğu için seviyoruz onu, güçlünün yanında yer aldığı için değil... Sezen’in neden böyle davrandığını düşünüyorsunuz? Etkileniyor mu? Kimlerden? İşte o haddime değil, bilemem. Sokağın tabelasının yere atılması ayıp değil mi? Öyle bir sokak ismi yok. Çakma. Var diyen, çıkarıp belediye meclis kararını göstersin. Bence o iktidar yalakası olabilecek bir kadın değil. Sizce öyle mi? O yüzden mi “Evet” dedi? Ya da menfaat mı elde etmek istedi? İşte bu ayıp. Asla böyle bir düşünce içinde olamaz. O kadar severim ki Sezen Aksu’yu, kendisi hakkında bu tür düşüncelerin oluşmasına sebep olduğu için çok kızıyorum ona... Annenizi bazen yazılarınıza sokuşturuyorsunuz. Benim çok hoşuma gidiyor. Onun da gidiyor mudur? Hoş kadındır çünkü. Dünyada, yanağında kaşıkçı elması gibi şark çıbanı taşıyan tek Giritli, benim anamdır. Üşenmezsem romanını yazacağım: Hanya’yı da Konya’yı da gördü Nadide. Karınız, herhangi bir yerde “Ben Yılmaz Özdil’in eşiyim” demiş midir? Demez, “LeBron James’in eşiyim” der. Şaka bir yana, asla bu tür şeyleri sevmez Hülya. Yılmaz Özdil’siniz diye indirim yapılsa, kabul eder misiniz? Etmem, hiç etmedim. Bazen istemediğim halde yapıyorlar, teşekkür için çiçek miçek gönderince daha pahalıya geliyor. Ne kadar maçosunuz? “Karıma yan bakana kafa atarım!” demiştiniz... Atarım. “Aman çok zarif beyefendi!” desinler diye, karımıza laf mı attıralım? Yazılarınızdaki incelik, hayattaki davranışlarınızda da gözlenir mi? Bence, “Yazı ince bir zekanın ürünü olsun, insanları etkilesin” diye çok uğraşıyorsunuz, çok da iyi yapıyorsunuz. Gündelik hayatınızda da böyle bir özeniniz var mı? Yok. Doktor Jekyll’ım ben. Gündelik hayatımda Mister Hyde oluyorum. Hava kararınca da, Karındeşen Jack’im. Delirtme insanı Ayşe! Siz bağırır çağırır mısınız kanalın ortasında? Azarlar mısınız insanları? Bağırırım. Örgü örelim diye maaş vermiyorlar bize, iş başarılı olmalı. Mide kanaması geçiren mesai arkadaşım çok. Ama bana kırgın veya küs olan mesai arkadaşım yok. İnsanları utandırır mısınız? Siz ne zaman utanırsınız? Yozlaşan toplumda, hala yüzü kızarabilen arkadaşları seçip, çalışmayı yeğleriz biz. Mesai arkadaşı seçiminde böyle tercihlerde bulunmasaydık, utanırdım. “Keşke öyle yapmasaydım” der misiniz sık sık? Hiç olmadı. Olursa, özür dilerim. Herkesin hayatta kendini beğendirmeye çalıştığı bir esas insan vardır. Sizin kim? Çabalar nafile. Busundur, beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez. Zaaflarınız neler? İşimi iyi yapmaya gayret etmek zaafımdır benim. Yoruyor insanı. Hayatından çalıyor. Kendinizden memnun olmadığınız yanlar... Gazeteci olmak istemezdim. Dinç Bilgin’e ihanet ettiğinizi düşünüyor musunuz? Öyle şeyler söyleniyor ortalıkta. O güya sizi okutmuş, eğitim masraflarınızı yüklenmiş, ama siz o zayıf durumdayken cezaevinden hastaneye çıktığında, fotoğraflarını yayınlamışsınız. Doğru mu? Babam, Dinç Bilgin’in yanında çalıştı, maaş aldı, o maaşla okudum. Personeline hakkını veren işveren, kutsaldır bizim aile için. Dinç Bilgin, Cem Uzan, Turgay Ciner patronlarımdı, şimdi Aydın Doğan patronum. Patronlarım bana işimi yapmam için maaş veriyor. Dinç Bilgin’in hastane fotoğrafı haberdi, kullandım. Babam olsaydı, gene kullanırdım. Sizi attırmak için uğraşmıyor mudur Başbakan? Başbakan sever beni. Valla mı? Valla. “Bu yazını basamayacağız Yılmazcım” dediklerinde ne dersiniz? “Siz bilirsiniz” derim. Ben yazarım, basar değilim. Basma kararı, yöneticime ait. Bak bu mevzu gelmişken anlatayım, gazete yöneticilerinin herhangi bir yazarı işe alma hakkı olduğu gibi, işten çıkarma hakkı da vardır, yazıyı basma hakkı olduğu gibi, basmama hakkı da vardır. Aksini iddia eden, geri zekalıdır. Ya da gitsin, kendisine matbaa kursun. Patronlar muhabire para vereceğine, yazarlara para vere vere, yazarların egosu patladı. Hiç okunmayan ama patronun vicdanını sömürüp, orada kalmayı başaran, “operadaki hayalet” gibi gazete koridorlarında dolaşan tipler var. Zincirlikuyu, “Ben gidersem burası batar!” diyenlerle dolu... Başucunuzda ne durur? Kitap. Cep telefonu. Bu aralar ne okuyorsunuz? John Lloyd-John Mitchinson, Şakir Eczacıbaşı, Adnan Nur Baykal, Andre Gide. Nokia.
Aykırı Sorular Programı Yayından Kaldırıldı
Enver Aysever'in CNN Türk'te yeni yayın döneminde bir güne düşeceği açıklanan 'Aykırı Sorular' programı tamamen kaldırıldı.Aysever, twitter hesabından yaptığı duyuruda ' Az önce bir gelişme oldu @aykirisorular tamamen yayından kaldırıldı. Benden duyun istedim' diye yazdı.Ayrıca Aysever, bugün yaptığı açıklamada ekim ayından itibaren daha önce de yazdığı Birgün gazetesinde yeniden yazacağını belirtmişti.CNN Türk, Enver Aysever'in hazırlayıp sunduğu Aykırı Sorular programını hafta içi yayınlanan bölümünü yayından kaldırmış, programın sadece Cumartesi günleri ekrana geleceğini açıklamıştı.Aysever daha önce Hürriyet yazarı Ayşe Arman'a verdiği röportajda, CNN Türk'te yayınlanan 'Aykırı Sorular' programıyla ilgili 'çanak soru sormadığım için haftada bir güne düşürdüler' demişti. Bianet
"Bir Çocuğa Tecavüz Etseydiniz Sindirebilirdik Ama Bunu Sindiremeyiz"
Türkiye'nin ilk evli eşcinsel çifti kendilerine yönelik baskı ve tehditleri anlattı: 'Senin annen de pislik, sana her zaman destek verdi' diyorlarEmrullah Tüzün ve Ekin Keser İstanbul’da düzenledikleri bir düğün töreni ile Türkiye’nin ilk evli eşcinsel çifti oldu. Resmi olmasa da alternatif bir düğün töreni düzenleyen çift düğünün ardından çok sayıda tehdit aldıklarını, evlerinden işlerinden olduklarını ifade etti.Böyle bir tören düzenlemekten pişman olmadıklarını ifade eden çiftten Ekin, “Hayatımızın en doğru şeyini yaptık. Ayrıca ben eşcinselim diye mutsuz da değilim. Bir daha dünyaya gelsem, yine bu bedende, aynı şekilde doğmak isterim. Evet, homofobik bir ülkede yaşıyoruz, transları direkt öldürüyorlar, bizi doğduğumuza pişman etmeye çalışıyorlar. Yine de halimden memnunum” diye konuştu.Eşcinsel bir düğün düzenlemenin LGBTİ bireylere yönelik ayrımcılığın son bulması açısından önemli bir aktivizm olduğunu kaydeden çift, düğün kararını, düğün sonrasında yaşadıklarını kendilerine gelen tehditleri Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman ’a anlattı:Ekin ve Emrullah... Sizi evlenen ilk gay çift olarak tanıdık. Hakkınızda bir sürü haber çıktı. Büyük tantana koptu. Şu an neler yaşıyorsunuz?Emrullah Başımıza gelmeyen kalmadı! Hayatımız kaydı. Evimize bile gidemiyoruz. Zaten artık evimiz de yok...Neden?Ekin Ev sahibi kovdu.Emrullah 'Ne haltlar karıştırdığınızı öğrendim. Komşularımızdan imza topladım, sizi evimden attıracağım!' diye mesajlar attı.Ekin Biz de son derece kibar bir şekilde, 'Evinize bir zarar mı verdik ki, bizi çıkarmak istiyorsunuz?' diye sorduk. Kem küm etti. Ama açıkça, 'Siz eşcinselsiniz! Sizin gibilere ev-mev vermek istemiyorum' da diyemediği için kıvırttı durdu.Komşulardan imza toplamış. Biz, orada kimseyi tanımıyoruz ki, bizim hakkımızda nasıl kötü bir şey söylemiş olabilirler? Kime ne zarar vermişiz? Kendi halinde iki insanız. Bir taşkınlığımız yok, bir şeyimiz yok. Ama eşcinsel olduğumuzu öğrendi ya, üstüne bir de evlendik ya, bizi kapıya koyma hakkını görüyor kendinde...Emrullah 'Ne haltlar çevirdiğinizi öğrendim!' diyor. Bu nasıl bir küstahlıktır! Birbirimizi seviyoruz, evlendik, var mı? İzin mi alacağız ondan! Bizim özelimiz bu, kimseyi ilgilendirmez. Ev sahibiyle aramızdaki tek olay kira. Onun dışında başka hiçbir münasebetimiz yok.Ekin Bu nasıl bir homofobiyse yeni ev de bulamıyoruz. Birkaç emlakçıya telefonla sorduk, 'Tamam gelin bakalım' dediler, buluşunca bizi tanıdılar, 'Başka yerlere bakın. Size verecek evimiz yok!' dediler. Çaresizlikten arkadaşlarımızda kalıyoruz.Bu kadar mı yaşadığınız zorluk?Ekin: Olur mu? Daha kötüsü de var. Bir sürü tehdit alıyoruz. Ben Antakyalıyım. Oradan mesajlar geliyor, 'Antakya'nın adını kötüye çıkardın, buraya gelirsen, kafana bir tane sıkacağız...' diye. Ama tabii bu mesajlara pabuç bırakacak halim yok! Allah'tan 'Antakya'dan ancak senin kadar cesur ve sevgi dolu biri çıkabilirdi! Tebrik ediyoruz' diyenler de var.Peki aile çevresi?Ekin Babam ve babamın tarafı, 'Sen rezilsin! Hemen soyadını değiştir, bizim ailemizle ilişkini kes!' diyor. Bunun, benim için zerre kadar önemi yok. Zaten 12 yaşından beri eşcinsel olduğumu açıkça söylüyorum. Onlar için mümkün olsa da ölüp gitsem, yok ölmeyeceksem de eşcinselliğimi gizleyeyim. Bu ikiyüzlülük de midemi bulandırıyor. Sen ister kabul et, ister etme. Ben buyum! Böyle doğdum. Kendimi de seviyorum. Şimdi, en az kendim kadar sevdiğim bir de eşim var.Benim bir kadınla birlikte olabilmem imkânsız. Bunu akılları almıyor. Nasıl heteroseksüel bir erkeğin, bir erkekle birlikte olması mümkün değilse, benim de bir kadınla birlikte olmam mümkün değil. Ama kardeşim, anlatamadım gitti! Akıllarınca beni reddediyorlar. Peki sorsalar ya, ben o ailenin bir ferdi olmakistiyor muyum? Hayır! Asıl ben onları reddediyorum! Sildirin beni kütüğünüzden. Sürekli 'Allah senin belanı versin!' diye telefonlar geliyor, 'Senin annen de pislik, sana her zaman destek verdi' diyorlar. Annem tek kelimeyle canımdır. Her zaman, her konuda destekçimdir. Emrullah, annem ve ben fotoğraf çektirmişiz. 'Bu iki sapıkla nasıl aynı karede olursun? Sen rezil bir kadınsın! Nasıl o fotoğrafı Facebook'a koyarsın' diyorlar. Eşcinseliz ya, analarımız da bizi sevmesin istiyorlar! Bir annenin çocuğunu sevmemesi mümkün mü? Ama bak, babalar konusunda bir şey diyemeyeceğim.Annen burada mı yaşıyor?Ekin Hayır Antakya'da, 40 yaşında daha. Çok genç, çok tatlı bir annem var.Peki sen Emrullah? Sen de bir kafede garsonluk yapıyordun değil mi? Bu evlilik yüzünden başına gelen bir şey var mı?Emrullah Evet. Ben de işimi kaybettim. Kimseye bulaşmayan, ölçülü, sessiz biriyim. Bir problemimiz yoktu. Haberler çıkınca, çekindiler. Onları da anlıyorum. Zeki Müren'i seviyorlar Bülent Ersoy dinliyorlar.Senin ailenin tepkisi ne oldu?Emrullah O biraz problemli. Ben Ekin gibi cesur değildim hiçbir zaman. O 12 yaşından beri kafa tutuyor. 'Ben buyum, yerse!' diyor, diyebiliyor. Ben yapamadım. Eşcinsel olduğumu kimseye itiraf edemedim. Şunun şurasında son üç yıldır kendim gibiyim. Çevremden de kimse bilmiyordu. Hele ailem, akrabalarım hiç... Şimdi hepsi öğrenmiş oldu.Emrullah Evet. Ve tabii şok geçirdiler. Ama öncesinde söylemiş olsaydım da bir şey değişmeyecekti. Onlarda algı sabittir, değişmez. 'Böyle bir şey varsa bu hastalıktır! Bunu düzeltmeye çalışacağız' diye düşünüyorlar. Ne yazık ki bu ülkenin çoğunluğu, eşcinselliği hâlâ hastalık olarak görüyor. Siyasetçiler farklı mı? Hayır! Günah olarak görüyorlar. Gel gelelim Zeki Müren'i seviyorlar, Bülent Ersoy dinliyorlar ama eşcinselliğin gizli yaşanması gerektiğini düşünüyorlar. Ortalıkta olmayacaksın. Kötü bir şey yapıyorsun. İki erkek, el ele yürürse özendirici olur diye düşünüyorlar. Varsın evlerinden atsınlar, ne yapacaklarsa yapsınlar. Benim ailem de aklınca beni düzeltecekti.Nasıl yapacaktı?Ekin Herhalde evlendireceklerdi Emrullah'ı! Bir sürü eşcinsel, baskılara karşı gelemediği için evleniyor, hatta çocukları oluyor. Yazıktır o kadınlara! Sonunda bütün herkes mutsuz oluyor.Emrullah Bizimkilerin istediği bu olayın tamamen unutulması. Onlara göre utanç verici bir şey yaptık. Oysa biz, çok istediğimiz, hayalimiz olan bir şeyi gerçekleştirdik. Ve kendimizle gurur duyuyoruz. Üç yıl öncesine kadar herkese kapalıydım. Sadece zaman kolluyordum. Gün gelecek eşcinsel olduğumu haykırabileceğim, sevdiğim kişiyi bulacağım ve bundan böyle bütün hayatı birlikte yaşayacağız, paylaşacağız. Bana sadece sevgi değil, cesaret de verdi Ekin. Artık kimseden korkumuz yok!Yani siz, başınıza bunca şey gelmesine rağmen pişman filan değilsiniz...Ekin Tabii ki değiliz. Hayatımızın en doğru şeyini yaptık. Ayrıca ben eşcinselim diye mutsuz da değilim. Bir daha dünyaya gelsem, yine bu bedende, aynı şekilde doğmak isterim. Evet, homofobik bir ülkede yaşıyoruz, transları direkt öldürüyorlar, bizi doğduğumuza pişman etmeye çalışıyorlar. Yine de halimden memnunum. 19 yaşındayım, kendimle yüzleştim. Kendimi olmadığım biri gibi göstermeye de çalışmıyorum.Marmara Üniversitesi'nde okuyorsun değil mi?Ekin Evet ama bu olaylar yüzünden şu aralar okula gitmiyorum.Diyorlar ki, 'Eşcinsellik cinsel tercih!' Saçma! Nedir bu, marjinal bir duruş mu sergiliyoruz biz? Meslek mi seçiyoruz? 'Seçmek' ne demek? Biz, böyle doğduk. Seçmedik. Doğamız bu. Bu, bir tercih değil yani.Nasıl tanıştınız?Ekin Bir gece kulübünde. Ben bir kız arkadaşımla dans ediyordum. Birden Emrullah'ı gördüm, 'Melis, bak ne kadar tatlı bir çocuk!' dedim. Sonra tanıştık, dans ettik. Zaten sabah olmuştu, bizim eve geldik.Emrullah Birbirimizi tanıdığımız andan itibaren hiç ayrılmadık. Zaten çok kısa süre sonra da birlikte yaşamaya başladık.Ekin İlişkimizin üçüncü ayında fiilen evli gibiydik. Kedilerimiz, çocuklarımızdı. Biz birbirimize karşı çok dürüst ve saygılıyız. İçimiz titriyor birbirimiz için. Her şeyi paylaşıyoruz. Zevklerimiz ortak. Hobilerimiz ortak. İleriye dönük hayallerimiz var. Bizim için ortada hiçbir sorun yok, iki erkek olmamız dışında. Bize göre o da sorun değil ama millete dert oldu.Emrullah Birlikte yaşamaya karar verdiğimiz zaman Ekin'e söylediğim bir şey vardı: 'Gün içinde ne olursa olsun, kavga da etmiş olsak, gece aynı yatağa gireceğiz, aynı yastığa baş koyacağız. Salonda yatma gibi bir şey olmayacak.'Kavga da ettiğimiz oluyordu ama yatağa hiçbir zaman küs girmedik. Hiçbir zaman ayrı odalarda yatmadık. Düğünümüzü şimdiye kadar biriktirdiğimiz parayla yaptık.Çok eleştirildi o kırmızı kuşak... Niye bağladın beline evlenirken?Ekin : Bir kere biz, birbirimizi kesinlikle kimlikleştirmiyoruz. 'Sen bu ilişkide erkeksin, ben kadınım' gibi bir şey yok. Biz ikimiz de gay'iz. O kırmızı kurdeleyi de şöyle açıklayayım: Ben sanatçı olarak eğitim alıyorum, düğünüm başlı başına bir mesajdı ama düğünümün içinde ayrı bir mesaj da vermek istedim. Bekâretin önemsiz olduğunu anlatıyor o belimdeki kırmızı kuşak. Yoksa, ben bir erkeğim, benim nerem bakire? Ben dışa- vurumculuk yapıp, bu şekilde ifade etmeye çalıştım kendimi. Mesajımı çok güzel alanlar oldu, yanlış değerlendirenler de...Emrullah Bu bizim düğünümüz, nasıl istersek öyle yaparız. İnsanlar buna niye bu kadar takıldılar anlayamadık.Kimleri davet ettiniz düğününüze?Emrullah Sevdiklerimizi, yakın çevremizi. Orada olmasını istediğimiz 90 kişiyi...Parayı nereden buldunuz?Ekin Şimdiye kadar biriktirdiğimiz parayla yaptık. Destek olan arkadaşlar da vardı. Sağ olsunlar. Ama takılarımı bile oraya bıraktım.Siz bu işi ciddiye almış mıydınız yoksa geyik mi yaptınız?Ekin: Tabii ki ciddiye aldığımız bir şey yaptık! Biz zaten duygusal olarak evliydik, orada imza atman bir şey değiştirmiyor ki. Zaten evli olarak yaşıyorduk. Biz bunu bir düğünle taçlandırmak istedik. Zaten davetiyemize de 'Sadece sizin dilekleriniz eşliğinde kaygılarımızdan arınacağımızı düşünüyoruz' diye yazdık.Şu an ne hissediyorsunuz?Ekin Bu kadar hakareti ve aşağılanmayı hak edecek bir şey yapmadık biz. Birbirimizi sevdik o kadar. Kimseyi öldürmedik, kimseye tecavüz etmedik. Bana gelen korkunç bir mesaj var. Çok çok ayıp bir şey. Nefretin seviyesizliğine bakın, '5 yaşındaki bir çocuğa tecavüz etseydiniz sindirebilirdik ama bunu sindiremeyiz!' demişler.Ya senin aile hikâyen...Emrullah Batmanlıyım. Kürt'üm. Ama 26 yıldır İstanbul'dayız. Heteroseksüel gibi gezdim, dolaştım, davrandım. 25 yaşına kadar sadece kendi içimde yaşadım. En yakın arkadaşlarımla bile hiçbir şey paylaşmadım. Ekin'e her zaman söylüyorum, onun cesaretine hayranım. Onun sayesinde ben de kendim olabildim. Biz bir şeyleri değiştirmişsek ne mutlu bize...Evliliğinizi, dünya âleme duyurmak nereden aklınıza geldi? Gerekçeniz neydi?Ekin Biz aslında sadece eşcinsel camiaya seslenmek, onlara cesaret vermek istemiştik. 'Yalnız değilsiniz! Sizin gibi başka insanlar da var. Biz de onlardanız. O kadar da güçsüz, aciz değiliz. Korkmayın!' demek istemiştik. Akit gazetesi dışında, bütün gazeteler sadece haberi verdiler. Teşekkür ediyoruz. Tamam internet sitelerinde birtakım feci yorumlar vardı. Akit, 'Sapıklar düğün yaptı, yetkililerin soruşturma başlatmasını bekliyoruz' diye yazdı ama genel olarak 'iki eşcinsel evlendi' diye verildi haber. Biz homofobiklere hedef tahtası olmayı göze almıştık. Ülkemizde de gay evlilikleri başlasın diye yaptık. Kim ne derse desin, eşcinsel özgürlük mücadelesinde bir yerimiz olduğunu düşünüyorum.Eşcinsel olduğunu ne zaman fark ettin?Ekin Kendimi bildim bileli... Bir çocuk dergisi vardı. Oradaki bir erkek çocuğu beğeniyordum. Kızlarla oldum olası bir alakam olmadı. Annem durumu fark edince, doktor doktor dolaştık, kadıncağız perişan, herkese soruyordu: 'Ekin, trans mı, gay mi, nedir, bana söyleyin!' Bir gün bütün aileyi topladım, 'Bırakın artık doktorlara gitmeyi' dedim, 'Ben eşcinselim.' Söyleyiverdim. Nasıl rahatladım anlatamam. Hüngür hüngür ağladık annemle birlikte. Sonra tabii amcalarım filan dahil oldu. 'Ekin'i okula yollamayacağız, okul hayatı bitmiştir!' dediler.Neden?Ekin Beni hetero yapacaklar da ondan! 'İşe başlasın, inşaata girsin!' Erkeksi bir iş ya, kendimi erkek gibi hissedeceğimi düşünüyorlar. İki sene ev hapsi yaşadım. Sonra Güzel Sanatlar Lisesi'ne kaydolmamı kabul ettiler. Babam bırakıp, getiriyordu. Bıçak çekenler oldu, küfür edenler oldu, arkamdan 'Travesti!' diye bağıranlar oldu. Benim tek kurtuluşum İstanbul'du. Üç yıl boyunca gözümü kırpmadan çalıştım. Benimle hazırlanan hocam şahit. Mersin Güzel Sanatlar Fakültesi birinciliği, Hacettepe Resim Bölümü birinciliği, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Resim Bölümü birinciliği... Ama ben Marmara Üniversitesi'ni tercih ettim. Çok tatlı bir hocam var. Diyor ki, 'Ekin, ben seni kaybetmek istemiyorum. Çok yeteneklisin!' Üçüncü sınıftayım ama şu aralar tehditler yüzünden devam edemiyorum.T24