Savaş Bir Bukalemundur: İran’da Renk Değiştirdi, Henüz Ölmedi
Clausewitz 1832'de bir şey söyledi ve o günden beri kimse onu çürütemedi: 'Savaş gerçek bir bukalemundur.' Buna bir de şu ünlü cümleyi ekleyin: 'Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.' İkisini yan yana koyduğunuzda 40 gündür izlediğimiz bu korkunç tablonun neden bu kadar kafa karıştırıcı olduğunu anlarsınız. Çünkü savaş hem renk değiştirdi hem de hiçbir zaman siyasetten kopmadı. Savaşmak siyasetin, masaya oturmak da savaşın bir parçasıydı zaten.
Önce 40 Günü Bir Hatırlayalım
28 Şubat'ta başladı. ABD ve İsrail, 'Aslanın Kükreyişi' ve 'Destansı Öfke' adlı operasyonlarla İran üzerine saldırıya geçti. İlk saatlerde Dini Lider Ali Hamaney öldürüldü; savunma bakanı, istihbarat yetkilileri, Devrim Muhafızları komutanları peş peşe hayatlarını kaybetti. Tahran, İsfahan, Natanz — haritada hangi şehri işaretleseniz bombalanmıştı.
"Bitti" diyenler çok oldu. Yanıldılar.
İran misilleme başlattı. Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapattı. Körfez'deki ABD üslerini hedef aldı. İsrail'e füze yağdırdı. Yemen'den ve Lübnan'dan ek cepheler açıldı. Petrol 73 dolardan 107 dolara fırladı. Küresel enerji piyasaları titredi.
40 gün böyle geçti. Sonra 8 Nisan 2026'da, Pakistan'ın arabuluculuğuyla iki haftalık geçici bir ateşkes ilan edildi. Bu yazıyı o ateşkesin üçüncü gününde yazıyorum.
Savaş durdu mu? Hayır. Renk değiştirdi.
Bukalemun Devrede: Savaş Neden Bu Kadar Şekil Değiştirdi?
Clausewitz bukalemun benzetmesini şunu anlatmak için kullanmıştı: Savaş sabit bir olgu değildir. Her tarihsel bağlamda, her siyasi konjonktürde farklı bir biçim alır. Bunu somutlaştırayım.
28 Şubat'ta bu savaş, liderlik suikastı üzerine kurulu bir 'hızlı bitirme' harekâtı olarak tasarlanmıştı. Hamaney ölsün, rejim çöksün, halk sokağa çıksın, iş bitsin. Klasik 'kafayı kes, gövde düşer' mantığı.
Olmadı.
Devrim Muhafızları güçlendi. Yeni lider Mücteba Hamaney, babasının suikastını iktidarını pekiştirme aracına dönüştürdü. Sokağa çıkmalarını bekledikleri halk ise dışarıdan gelen saldırı karşısında milliyetçi bir refleksle kapandı. Milliyetçilik, dini baskıdan çok daha güçlü bir seferberlik aracı olabilir — bu siyaset biliminin birinci sınıf dersidir ama galiba Washington'daki danışmanlar o dersi kaçırmış.
Ardından savaş yeniden biçimlendi. Önce füze altyapısını çökertme harekâtına döndü, sonra enerji tesisleri tartışmasına evrildi, ardından nükleer tesisler sahneye girdi. Ve 40. günde diplomatik müzakere masasına taşındı.
Bukalemun kırk günde dört farklı renk gösterdi.
Siyaset Her Zaman Oradaydı
Şimdi ikinci Clausewitz cümlesine gelelim: Savaş, siyasetin devamıdır.
Bu cümle çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki 'savaş başlayınca siyaset biter; tank, top, tüfek konuşur' gibi yorumlanır. Hayır. Tam tersi. Clausewitz'in söylediği şudur: Savaş, siyasi hedefin peşindeki bir araçtır. Hiçbir zaman siyasetten bağımsız değildir.
Trump, 'İran medeniyetine son vereceğim' diyordu. Birkaç gün sonra masaya oturdu. Neden? Çünkü Hürmüz kapalıydı, petrol fiyatları ABD seçmenini sıkıştırıyordu, Kongre rahatsızlığını dile getiriyordu, Körfez müttefikleri huzursuzdu. Siyaset, askeri hesabın önüne geçti.
İran'ın 10 maddelik ateşkes planı şunları talep ediyordu: Yaptırımların kaldırılması, nükleer zenginleştirme hakkının tanınması, saldırmazlık taahhüdü, Hürmüz üzerinde kalıcı kontrol. Bunlar müzakere masasındaki açılış pozisyonları. Maksimalist ama akılsız değil. 'Ne kadar çok istersen o kadar çok alırsın' prensibi. Trump bu listeyi 'oldukça iyi görünüyor' diyerek karşıladı ve müzakereler için zemin saydı.
Tahran'ın hesabı şuydu: Askeri olarak tam anlamıyla yenilmedim. Rejim ayakta. Hürmüz kozum var. Masada güçlü oturabilirim.
Washington'ın hesabı şuydu: Hedeflerin hiçbirine tam ulaşamadım. Seçmen baskısı var. Çıkış stratejisi lazım. Masaya oturmak zayıflık değil, siyasi akıl.
Clausewitz gülüyor olmalı. Savaş siyaset olmaktan hiç çıkmamıştı.
15 Günlük Ateşkes: Gerçek Bir Pencere mi, Taktik Mola mı?
Pakistan'ın başkenti İslamabad'da görüşmeler başlıyor. ABD heyetini JD Vance, Steve Witkoff ve Jared Kushner yönetiyor. (Evet, Trump'ın damadı. Evet, bu gerçek.)
İran şartlı geldi: 'Önce Lübnan'da da ateşkes sağlanmalı.' Tartışma sürdü. Nihayetinde 15 günlük geçici mutabakat sağlandı.
Peki bu gerçek bir müzakere penceresi mi? Dürüst cevap: Hem evet hem hayır.
Evet tarafı: İki hafta boyunca top sesleri susuyor. Hürmüz kontrollü biçimde yeniden açıldı. Petrol piyasaları nefes alıyor. İnsani yardım koridorları açılabilir. Ve en önemlisi, taraflar birbirinin yüzüne bakarak konuşuyor. 47 yıllık düşmanlık tarihinde bu küçük ama değerli bir şey.
Hayır tarafı: İran'ın talepleri maksimalist, ABD'nin kabul eşiği çok düşük. Netanyahu 'parmağımız tetikte' dedi; Lübnan cephesinde saldırılar durmuyor. İsrail ile ABD'nin çıkarları tam örtüşmüyor. Her iki taraf da bu 15 günü 'yerinden mevzilenmek için' kullanıyor olabilir.
Bir analist bunu çok güzel özetledi: İran 'galip gelmedi, ama güreşte teknik galibiyeti aldı.'
Peki Ya Sonrası?
Üç ihtimal var.
Birinci ihtimal — Kademeli Anlaşma: İran 2015'teki nükleer anlaşma modelini (JCPOA) hatırlatıyor. Nükleer faaliyetleri kısmen sınırlandır, yaptırımları kaldır. Ancak bu sefer yeni bir unsur var: İran, Hürmüz'den geçiş ücreti almak istiyor. Malakka Boğazı modeli — hiçbir şey yapmadan gelen bir kazanç kapısı. Bu İran için tarihî bir kazanım. ABD için yutması zor ama imkânsız değil.
İkinci ihtimal — Donmuş Çatışma: Ateşkes uzar, uzar, fiilen kalıcı hale gelir. Nükleer sorun çözülmez. Hürmüz yarı açık kalır. İki taraf da kendi kamuoyuna 'kazandık' der. Orta Doğu'ya yeni bir dondurulmuş çatışma eklenir. Kuzey Kore deja vu'su.
Üçüncü ihtimal — Çöküş ve Kaos: Ateşkes bozulur, İsrail tek taraflı hareket eder, İran yeniden misillemeye başlar. Bölge tamamen çığırından çıkar. Olasılığı düşük ama sonuçları en ağır senaryo.
Son Söz: Bukalemun Duraksadı, Durmadı
Savaş bir bukalemundur. 40 günde bunu gördük. Suikast harekâtından füze bombardımanına, nükleer tesislere, Hürmüz krizine ve şimdi müzakere masasına — her biri farklı bir renk, ama aslında aynı yaratık.
Ve savaş siyasetin devamıdır. Bunu da gördük. Trump bir gün 'medeniyete son vereceğim' dedi, birkaç gün sonra İran'ın 10 maddelik planını 'müzakere zemini' ilan etti. Netanyahu 'parmak tetikte' dedi ama Lübnan dışında sesini kısmak zorunda kaldı. İran füze fırlattı, Hürmüz'ü kapattı — ama nihayetinde masaya oturdu. Çünkü herkesin bir siyasi hesabı vardı.
Clausewitz bir şey daha söylemişti: Savaşta her şey basit görünür ama en basit şey bile zordur. Buna 'savaşın sürtünmesi' (friktion) dedi. ABD ve İsrail'in ilk planı netti — liderliği öldür, rejim çöksün. Ama sürtünme devreye girdi. Halkın beklenen tepkisi gelmedi. İran'ın füze kapasitesi beklenenden dirençli çıktı. Körfez müttefikleri beklenenden rahatsız oldu. Hürmüz'ün kapanması küresel baskı yarattı. Her biri küçük bir hesap hatası — ama toplamı planı tamamen farklı bir yöne savurdu.
Müzakere masası da sürtünmenin ürünü aslında. Kimse 40. günde Pakistan'da İran'la görüşeceğini planlamıyordu.
15 günlük ateşkes bu savaşın sonu değil. Ama bukalemunun yeni bir renk seçtiği an.
Bakalım hangi rengi seçecek.
Meraklısına
Cemil Oktay — Modern Toplumlarda Savaş ve Barış (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012, 174 s.)
Carl von Clausewitz — Savaş Üzerine (Vom Kriege) (1832)
Bu yazıda adı geçen her iki cümlenin kaynağı. Bukalemun metaforu ve 'savaş siyasetin devamıdır' ilkesi, bu dev yapıtın özüdür. Ağır bir metin; ama sekizinci kitabı ('Savaş Planı') tek başına okunabilir ve günümüz çatışmalarına ışık tutmaya devam ediyor. Türkçeye Savaş Üzerine başlığıyla çevrilmiştir.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

