article/comments
article/share
Haberler
Öğretmene Yönelik Şiddet, Yumruğun Atıldığı Gün Başlamıyor

Öğretmene Yönelik Şiddet, Yumruğun Atıldığı Gün Başlamıyor

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bir öğrencinin okula silahla girmesi üzerine konuşurken kelimeleri dikkatli seçmek gerekiyor. Çünkü artık “öğretmene saygı kalmadı” diyerek geçiştirilemeyecek kadar ağır olaylardan söz ediyoruz.

2 Mart 2026'da İstanbul Çekmeköy'deki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde bir öğrencinin gerçekleştirdiği saldırıda biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik hayatını kaybetti. Başka bir öğretmen ve bir öğrenci yaralandı. Nisan ayında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'daki okullardan da silahlı saldırı haberleri geldi. 22 Eylül’de Turgutlu’da yaşanan saldırı da hepimizi sarstı. Bu olayların ardından okul güvenliği, giriş çıkış kontrolleri, risk işaretleri ve alınabilecek yeni önlemler yeniden tartışılmaya (!) başlandı. Sanki hiç tartışılmıyor gibi.

Elbette tartışılmalı. Fakat benim takıldığım yer biraz daha geride. Bir öğrencinin okula silahla girdiği gün, artık hikâyenin en ağır noktasındayız. Peki o noktaya gelene kadar ne oldu? Son yirmi yılda okulda ne değişti?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

“Bizim zamanımızda öğretmene saygı vardı” demek meseleyi çözmüyor

“Bizim zamanımızda öğretmene saygı vardı” demek meseleyi çözmüyor

“Biz öğretmenimizi görünce önümüzü iliklerdik.” Bu cümleyi kurup eski günleri özlemek kolay. Fakat eski okul kültürünün de savunulacak tarafları kadar sorgulanması gereken tarafları vardı. Öğretmenin mutlak otoritesi zaman zaman çocuğun aşağılanmasını, korkutulmasını, hatta fiziksel şiddeti normalleştirebiliyordu. Oraya dönmek istemiyoruz. Çocuğun söz hakkının olduğu, öğretmenin eleştirilebildiği, velinin eğitim sürecine katıldığı bir okul elbette daha sağlıklı. Ama son yirmi yılda başka bir şey daha oldu. Otoriteyi sorgulanabilir hale getirirken uzmanlığı da tartışmaya açtık. Bu ikisi aynı şey değil.

Öğretmen yanılabilir. Kötü iletişim kurabilir. Haksızlık yapabilir. Mesleğini kötü yapan öğretmen de vardır. Bunların hepsi konuşulabilir. Fakat öğretmenin sınıftaki her kararının öğrenci, veli, yönetim ve bazen sosyal medya tarafından yeniden müzakere edildiği bir sistemde öğretmenin pedagojik alanı giderek daralıyor.

Öğretmenin her zaman haklı olduğu okuldan, öğretmenin sürekli kendisini açıklamak zorunda olduğu okula geldik. İkisinin arasında kurmamız gereken dengeyi ise hâlâ bulabilmiş değiliz.

Okulun duvarları ortadan kalktı

Okulun duvarları ortadan kalktı

Yirmi yıl önce öğretmenle velinin iletişimi çoğunlukla okulda gerçekleşirdi. Bugün öğretmen velinin telefonunda, whatsApp'ta, okul uygulamasında, e-postada, sosyal medyada!

Bu teknolojik yakınlığı uzun süre iletişimin gelişmesi olarak gördük. Fakat sürekli ulaşılabilir olmak, sağlıklı iletişim kurmak anlamına gelmiyor. Saat 22.30'da öğretmene mesaj atabiliyorsanız bir süre sonra 22.45'te cevap alamamayı da problem olarak görmeye başlayabilirsiniz. Burada telefon küçük bir ayrıntı gibi duruyor ama aslında çalışma hayatındaki çok büyük bir değişimi gösteriyor. Okulun fiziksel sınırı kalktı. Öğretmen okuldan çıkıyor fakat okul öğretmenden çıkmıyor.

Veli açısından da benzer bir durum var. Çocuğunun okulda yaşadığı neredeyse her gelişmeden anında haberdar olabiliyor. Böylece eskiden çocuğun kendi sosyal dünyasında çözmek zorunda olduğu pek çok mesele, birkaç dakika içerisinde yetişkinlerin müdahale ettiği bir meseleye dönüşebiliyor. Bir arkadaş tartışması WhatsApp grubuna, düşük not yönetime, öğretmenin uyarısı aile krizine taşınabiliyor. İletişim arttı ama aradaki mesafe azaldıkça roller de birbirine karıştı.

Çocuğun duygusunu önemsemekle bütün rahatsızlıkları ortadan kaldırmak aynı şey değil

Çocuğun duygusunu önemsemekle bütün rahatsızlıkları ortadan kaldırmak aynı şey değil

Bu dönüşümün ebeveynlik tarafı da var. Son yıllarda çocuk psikolojisi konusunda çok daha fazla şey biliyoruz. Çocuğun duygularını dinliyoruz, onu bir birey olarak görüyoruz, psikolojik ihtiyaçlarını önemsiyoruz. Önceki kuşakların “çocuktur, anlamaz” yaklaşımından buraya gelmek önemli bir ilerleme. Fakat çocuk merkezli yaklaşımın popüler kültürde tuhaf bir tercümesi de oluştu: Çocuğum kötü hissettiyse birileri yanlış bir şey yapmış olmalı. Oysa okul zaten biraz da istemediğimiz şeylerle karşılaşmayı öğrendiğimiz yer. Sıranı beklemek, başarısız olmak, istediğin gruba seçilmemek, düşük not almak, arkadaşının seni sevmemesi, öğretmenin “hayır” demesi, yaptığın davranışın sonucuna katlanmak…

Bunların hiçbiri tek başına psikolojik zarar değildir. Hayatın diğer insanlarla birlikte yaşandığını öğrenmenin parçalarıdır. Çocuğun yaşadığı her rahatsızlığı yetişkinlerin derhal ortadan kaldırması gereken bir sorun olarak gördüğümüzde farkında olmadan başka bir mesaj da verebiliriz: Sana sınır koyan kişi sana haksızlık yapıyordur. Burada öğretmenin işi de çok zorlaşıyor. Çünkü eğitim sadece anlatmak değildir. Bekletmek, sınır koymak, geri bildirim vermek, bazen “olmadı, yeniden yap” da demektir.

Sonra eğitimi bir hizmet sektörüne çevirdik

Sonra eğitimi bir hizmet sektörüne çevirdik

Özel okul deneyimi olanların çok iyi bildiği başka bir gerilim daha var. Eğitim ekonomik bir hizmet olarak satın alındığında veli ile okul arasındaki ilişkinin içine kaçınılmaz olarak müşteri ilişkisi giriyor. Burada veliye müşteri deyip bütün sorumluluğu ona yüklemek de kolaycılık olur. İnsanlar ciddi ücretler ödüyor ve karşılığında nitelikli eğitim talep ediyor. Bunu istemeleri son derece doğal. Sorun, pedagojik ilişkinin müşteri ilişkisiyle birbirine karıştığı yerde. Çünkü müşterinin memnuniyeti ile öğrencinin eğitimi her zaman aynı şeyi gerektirmeyebilir. Bir öğrencinin düşük not alması eğitim sürecinin doğal sonucu olabilir fakat müşteri memnuniyeti açısından sorun olarak görülebilir. Öğrencinin davranışının sonucuyla karşılaşması gelişimi açısından gerekli olabilir fakat okul kayıt kaybetmek istemiyorsa yönetilmesi gereken bir “memnuniyetsizlik” haline gelebilir.

Bu noktada da öğretmen tuhaf bir pozisyona düşüyor. Çocuktan sorumlu ama çocuk üzerinde yetkisi yok. Sonuçlardan sorumlu ama sürecin koşullarını belirleyemiyor. Veliyle iletişim kurması gerekiyor ama iletişimin sınırlarını her zaman kendisi koyamıyor. Sonra bu mesleğe hâlâ kutsal diyoruz. Kutsallık söylemi burada neredeyse ironik!

Öğretmeni kutsallaştırırken öğretmenliği güvencesizleştirdik

Öğretmeni kutsallaştırırken öğretmenliği güvencesizleştirdik

Öğretmenlik hakkında kullandığımız dil hâlâ çok romantik. Yok bir çocuğun hayatına dokunmak, gelecek nesilleri yetiştirmek falan. Bunların hepsi kulağa güzel geliyor. Fakat hiçbir meslek çalışanının sınırlarının ihlal edilmesini kutsallık üzerinden açıklayamayız. Öğretmenin emeği de emektir. Mesaisi vardır. Özel hayatı vardır. Ekonomik beklentileri vardır. Kurumuyla yaşadığı iş ilişkisi vardır. Özellikle özel sektörde öğretmenden ders anlatmanın çok ötesinde bir performans beklenebiliyor: veli iletişimi, etkinlikler, hafta sonu organizasyonları, mesaj grupları, sosyal medya çekimleri, öğrenci takibi, raporlamalar…

Üstelik bütün bunların üzerine bir de öğretmen fedakâr olmalıdır kültürü eklendiğinde çalışma sınırlarını savunmak neredeyse mesleki ayıp gibi görülebiliyor. Bir mesleği sürekli kutsallaştırıyorsanız bazen o mesleğin çalışma koşullarını konuşmaktan da kaçabiliyorsunuz.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bir de cebinde seyircisiyle okula gelen çocuk var

Bir de cebinde seyircisiyle okula gelen çocuk var

Yirmi yıl önceki öğrenciyi bugünkü öğrenciyle karşılaştırırken telefon meselesini yalnızca ekran bağımlılığı üzerinden konuşmak da bana çok yetersiz geliyor. Çünkü çocuğun cebindeki şey sadece telefon değil. Akran grubu, kamera, seyirci veya statü göstergesi. Ve günün yirmi dört saati açık bir sosyal alan. Eskiden sınıfta yaşanan mahcup edici bir anın seyircisi otuz kişiydi. Bugün kaydedilebilir, paylaşılabilir, üzerine yorum yapılabilir, başka gruplara gönderilebilir.

Ergenlikte akranların bakışı zaten son derece önemlidir. Dijital ortam bu bakışı sürekli hale getiriyor. Dolayısıyla öğretmenle yaşanan basit bir gerilim bile sadece öğretmen ile öğrenci arasında kalmayabilir. Çünkü insan davranışı seyirci olduğunda değişir. Geri adım atmak, özür dilemek veya hatasını kabul etmek bazı sosyal ortamlarda statü kaybı gibi hissedilebilir. Çatışma çözülecekken performansa dönüşebilir.

Okullardaki şiddeti konuşurken dijital kültürü de bu yüzden TikTok'u suçlayarak geçemeyiz. Çocukların çatışma yaşama biçimi değişti çünkü çatışmanın seyircisi değişti.

Şiddeti sadece okul kapısındaki güvenlikle çözemeyiz

Şiddeti sadece okul kapısındaki güvenlikle çözemeyiz

Son saldırılardan sonra okul güvenliğinin yeniden gündeme gelmesi son derece anlaşılır. Giriş çıkışların kontrol edilmesi, risk işaretlerinin erken fark edilmesi, ziyaretçi uygulamalarının düzenlenmesi ve fiziksel güvenliğin güçlendirilmesi gerekiyor. Güvenlik görevlisi okul kapısından içeri girecek silahı engelleyebilir ama bir toplumun çatışma dilini değiştiremez.

Çocuklar öfkeyle ne yapacaklarını sadece rehberlik derslerinde öğrenmiyor. Hatta öğrenemiyor. Evde yetişkinlerin birbirleriyle nasıl konuştuğunu görüyorlar. Televizyonda tartışmanın nasıl yürütüldüğünü görüyorlar. Sosyal medyada insanları aşağılamanın nasıl alkışlandığını görüyorlar. Trafikte, sokakta, aile içinde, internette, okul kapısında yetişkinlerin anlaşmazlıkları nasıl çözdüğünü izliyorlar. Sonra okula gelip “çatışmalarımızı konuşarak çözelim” diyen bir afiş görüyorlar. Burada çocuklara verdiğimiz mesajla onlara gösterdiğimiz dünya arasında ciddi ve belki de saçma sapan bir mesafe var.

Belki de en çok bu yüzden öğretmenler sınıftan çıkıyor

Belki de en çok bu yüzden öğretmenler sınıftan çıkıyor

Son yıllarda görüyorum ki iyi eğitimli, üretken, mesleğini yıllarca yapmış insanlar öğretmenliği bırakıyor. Seramik yapıyorlar. Küçük kafeler açıyorlar. Atölyeler kuruyorlar. İçerik üretiyorlar. Eğitim danışmanlığına geçiyorlar. Kurumsal hayattan tamamen çıkıyorlar.

Seramik yapmanın öğretmenlikten kolay olduğunu kimse söyleyemez. Küçük işletme işletmek de romantik Instagram videolarında göründüğü kadar huzurlu değil. Fakat orada insan emeğinin sınırını daha kolay görebiliyor. Yaptığın kupa önünde duruyor. Atölyenin kapısını kapatıyorsun. Ürettiğin şeyle kurduğun ilişki daha somut.

Bir öğrenciyi sakinleştirmek, bir velinin kaygısını yönetmek, sınıftaki gerilimi fark etmek, bir çocuğun dışlandığını görmek, eve gittikten sonra mesaj cevaplamak… Bunların çoğu bordroda görünmez. Fakat insanı en fazla yoran işler de aslında bunlar oluyor.

O zaman dönüp yeniden okula bakalım

O zaman dönüp yeniden okula bakalım

Okullarda yaşanan şiddet olaylarının hepsi kendi koşulları, failleri, mağdurları ve adli süreçleri olan ayrı olaylar. Hepsini tek bir sosyolojik nedene bağlamak doğru olmaz. Fakat peş peşe gelen bu olaylar bize okul hakkında daha büyük bir soru sorma hakkı veriyor: Okul bugün nasıl bir toplumsal ortamın içinde eğitim vermeye çalışıyor?

Öğretmeni yeniden dokunulmaz bir otorite haline getirmek çözüm değil.

Veliyi okuldan uzaklaştırmak da değil.

Çocuğu “yeni nesil çok kötü” diyerek suçlamak hiç değil.

Okulun yeniden sınırları olan bir kurum haline gelmesi gerekiyor. Öğretmenin pedagojik sınırı, velinin katılım sınırı, öğrencinin hakları ve sorumlulukları, yöneticinin çalışanına karşı sorumluluğu, dijital iletişimin sınırı…Çünkü sınırın olmadığı yerde özgürlük oluşmuyor her zaman.

Gitgide yalnızca kimin daha güçlü olduğuna bağlı bir ilişki oluşuyor. Son yirmi yılda çocuklara daha fazla söz hakkı verdik. Bu önemliydi. Velileri eğitime daha fazla dahil ettik. Bu da önemliydi. Öğretmeni sorgulanamaz otorite olmaktan çıkardık. Buna da ihtiyacımız vardı. Şimdi bu kazanımları kaybetmeden başka bir şeyi yeniden kurmamız gerekiyor o da birbirimizin sınırını tanımayı. Çünkü öğretmene yönelik şiddet, yumruğun atıldığı gün başlamıyor. Bir çocuğun öğretmenine vurduğu anda ortaya çıkmıyor. Bir velinin okul kapısında bağırdığı gün de başlamıyor.

Çok daha önce, yetişkinlerin birbirine nasıl davrandığında, çocuğun önünde öğretmenin nasıl konuşulduğunda, sınır koymanın nasıl yorumlandığında, kurumun çalışanını ne kadar koruduğunda, çocuğa hayal kırıklığıyla ne yapacağının nasıl öğretildiğinde şekilleniyor.

Çocuklardan şiddete başvurmadan çatışmayı çözmelerini bekliyoruz. Peki son yirmi yılda onlara izlemeleri için nasıl bir yetişkin dünyası bıraktık?

Instagram

X

LinkedIn

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
2018’de Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde başladığım İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans eğitimimi 2022’de tamamladım. 2024’te Ege Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimime başladım. İki yılı aşkın süredir Onedio’da yaşam kategorisinde içerik üretiyorum. Yabancı medyanın ve popüler kültürün içinde büyümüş biri olarak, trendleri paylaşmayı ve hikayeleri insanlarla buluşturmayı seviyorum.
Tüm içerikleri
right-dark
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam
ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?
Yorum Yazın