İnsanlık Kendi Sonunu Hazırlıyor, Su Kaynaklarımız Tükeniyor!

 > -
4 dakikada okuyabilirsiniz

Canlı hayatın devamı için en gerekli kaynak: Su! Peki canlılığımızın sürmesi için yeterli miktarda su var mı? Bugüne dek ne kadar suyu neden ve nerelere harcadık? İnsanlar kendi sonunu mu hazırlıyor? Beklediğimiz ilahi kıyamet yoksa bir dikkatsizlikten mi ibaret? Ne yapsak da suyun kıymetini anla(t)sak, suyu nasıl saklasak?

Bu sorular yaklaşan büyük acıların habercisi, cevapları ise daha da büyük bir acının göstergesi. Canlılığımızın devamı için su kilit nokta. Su aynı zamanda canlılığımızın da başlangıcı. Tabii ki tatlı sudan bahsediyoruz. Dünya’daki 332.5 milyon mil küp suyun yüzde 96’sını tuzlu su oluşturmakta. Yani kullanabileceğimiz tatlı su, dünya haritasında görünen maviliklerin yüzde 2,5’lik kısmını oluşturuyor. Bu miktarın da yüzde 70’inin buzullarda saklı olduğunu göz önünde bulundurursak, sahip olduğumuz toplam suyun yüzde 1’inden daha az bir miktardaki bu su yaşamımızı sürdürmemiz için gerekli.

WWF‘nin (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) 2014 yılında hazırladığı Türkiye’nin Su Riskleri Raporu‘na göre 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 40’ından fazlası su stresi çekecek.

Dünya Ekonomik Forumu için 2014 yılında hazırlanan Risk Raporu’na göre su kıtlığı, dünyadaki en önemli üç riskten biri. Ayrıca worldometers’ın verilerine göre bu yıl çölleşen toprak miktarı yaklaşık 6 milyon, içecek suya erişemeyen insan sayısı ise yaklaşık 695 milyon. Çölleşen toprak miktarının hızla artışı ve doğal su kaynaklarının hızla azalması doğru orantılı. Rapordaki verilere göre; son yüzyıl içinde dünya nüfusu üç kat büyürken su kaynaklarına talep yedi kat artmıştır.

Önümüzdeki 40 yılda dünya nüfusunun 2,5 milyar artacağı da göz önünde bulundurulduğu zaman yaşamsal risklerin ölçeği de ciddiyetini hissettiriyor. Bu yaşamsal riskler yerel düzeyde sorun yaratacak gibi gözükse de küresel problemlerin de kaynağı. Kısıtlı su kaynakları ulusal ekonomilerde de risk yaratıyor. Rapora göre, Türkiye su kaynakları çok gibi görünen bir ülke olsa da bu gerçek değil. Türkiye büyüyen kentleri, artan nüfusu ve gelişen ekonomisi ile “su fakiri olma” yolunda ilerliyor. TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine göre Türkiye’nin nüfusu 2030 yılında 100 milyon olacak. Şartlar böyle ilerlediği taktirde kişi başına düşen su miktarının 1.120 m³/yıl olması beklenmekte. Günümüzde kişi başına düşen su miktarı 1.519 m³ iken su açısından fakir bir ülke oluşumuz 2030’da ne kadar zorlanacağımızı da açıklıyor.

Hâli hazırda devam eden su sıkıntısına bir de sürdürülebilir olmayan projeler eklendiği zaman vahamet derecesine geldiğimiz de anlaşılıyor. Hidroelektrik santraller (HES), barajlar, havzalar arası su transferleri kontrolsüz ve yanlış ölçekli yapıldığı için bazı dere ve sulak alanların yok olmasına sebebiyet vermekte.

Yüzde 73’lük payla en yüksek su kullanılan sektör ise tarım. Tarım sürdürülebilirlik açısından çok önemli ancak yine kontrolsüz ve yanlış kullanımdan dolayı doğal kaynaklar tüketiliyor. Suyun verimli kullanılmaması da bir çok tatlı su ekosisteminin değerini kaybetmesine neden oluyor.

Kentsel büyümenin artırdığı içme suyu ihtiyacı da büyük bir sorun hâline geldi. 14 tane daha büyükşehirin kurulması ile birlikte Türkiye nüfusunun yüzde 91,3’ü belediye sınırlarında yaşamakta ve bu belediyelerin büyük çoğunluğu şebeke hattına sahip. Bu büyük şehirlerdeki su sıkıntısını çözmek için anlık önlemler alınıyor. Havzalar arası su aktarımı gibi anlık önlemler uzun vadede sosyal ve ekonomik büyük sorunlara yol açıyor. 

Bir su sorunu da pek tabii, kirlilik. Türkiye’deki 3 bin 225 belediyenin yalnızca 296’sında atık su arıtma tesisi bulunmakta. Kirlenen su kaynakları ise sadece biyolojik çeşitliliği değil tüm hayatı ve hayatını suya bağlı kaynaklarla kazanan insanları da olumsuz etkiliyor.

Büyük ölçekli yatırımlar ve madencilik faaliyetleri de su kaynaklarını özellikle de sulak alan ekosistemlerini doğrudan etkilemekte. Ayrıca bu tür yatırımlarda kullanılan su miktarı yoğun olmakla beraber çevredeki su kaynaklarının da kirlenmesi söz konusu.

Son olarak küresel ısınma tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hem tüm canlı hayatı hem de kalkınmayı yüksek orandan etkilemekte. Kuraklık, su kıtlığı, tarımsal verim kaybı, tarım ve turizm gelirlerinin düşmesi, orman yangınlarının artması ve biyolojik çeşitlilik kaybı şeklinde ortaya çıkan sorunlar engellenmediği takdirde fakirleşmenin açık göstergesi.

WWF tarafından 2010 yılında hazırlanan “Küresel Su Kıtlığı: İş Dünyası İçin Zorluklar ve Riskler” Raporu, suya ilişkin risklerin farklı düzeylerde ve farklı şekillerde hissedilebileceğini ortaya koymaktadır:

• Yerel düzeyde; yeterli içme suyunun olmaması, suyu kullanan sektörler arasındaki rekabetin ve suyun maliyetinin artması,

• Havza düzeyinde; suyun dağıtımı, taşkın ve sellerle mücadele ve suyun kalitesine ilişkin riskler,

• Ulusal düzeyde; su kaynaklarının yönetilmesiyle ilgili kurumsal ve siyasi riskler,

• Bölgesel düzeyde; su ve enerji konusundaki jeopolitik anlaşmazlıklar,

• Küresel düzeyde; suyun uluslararası ticarete konu her türlü ürünün üretilmesinde bir girdi olması ve su darlığından ticaretin olumsuz etkilenme riski.

WWF’nin raporuna buradan ulaşabilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Türkiye İstatistik Kurumutatlı
Görüş Bildir