"Daha Kelime Olmadan Önce"
Dünya henüz çok gençken, ilk ışığın taşa düşüp sıcaklık bırakmayı öğrenmesinden önce, bir el vardı. Ne kadar uzandığını kimse tam bilmiyordu; ama her düşen şey, bir biçimde o elin içine yuvarlanıyordu.
Uzak bir dağ köyünde bir çoban kız, kış gecesi ahırda yavrusunu kaybetmiş bir koyunu saatlerce ovuşturarak ısıtmış. Kendisi üşümüş, titremiş, ama ellerini geri çekmemiş. Sabah olduğunda koyun ayağa kalkmış. Çoban kız, kimseye bir şey söylememiş. Zaten anlatmak aklına bile gelmemiş.
Deniz altındaki ahtapotlar, yavrularını döllenmiş yumurta kümesinin üzerinde sekiz ay bekletir.
Bu sürede ne yer ne uyur. Sadece bekler. Yumurtaların üzerine su üfler, temiz tutar, korur. Yavrular çıkıp yüzmeye başladığında, o artık yorgunluktan tükenir ve çözülür denizin içinde. Bilim insanları buna 'programlanmış ölüm' der. Ama bu ifade bir şeyi anlatmaz; o sessiz kalmayı, o ısrarlı beklemeyi anlatmaz.
Bir müzik öğretmeni, öğrencisinin gece yarısı çaldığı bir melodiyi duymuş. Penceresinden baktığında, çocuğun ellerinin titrediğini, notaları yanlış bastığını görmüş. İnmemiş. Sadece dinlemiş. Çünkü o an, doğru notadan çok o titreme önemliymiş. Sabah öğrencisi geldiğinde, 'Dün gece güzeldi' demiş. Başka bir şey söylememiş.
Eskimolar, fırtına sırasında çocuklarını postlarının içine alır, bedenlerinin sıcaklığıyla saatlerce taşır. Dışarıda dondurucu rüzgar eserken, o postun içi küçük bir yaz gibidir. Beden ısısı, bilimsel bir olgu olmaktan çıkar; bilinçli bir tercih olur. 'Ben soğurum ki sen sıcak olasın' kararı, kelime olmadan verilir.
İnsanlık tarihinde hiçbir savaş, hiçbir göç, hiçbir yıkım, gece boyunca yanan o küçük ışıkları tamamen söndüremedi. Hasta yatağının başında, açlıktan kıvranan çocuğun yanında, korkan birinin elini tutan o ışıkları. Bu ışıkların bir adı yoktu; ya da belki vardı ama söylemek gerekmiyordu çünkü görülüyordu.
Bir tohumun topraktan çıkabilmesi için, önce bir karanlığa girip çözülmesi gerekir. O çözülme anında, etrafında onu tutan bir şey vardır. Nem, sıcaklık, toprak. Kimse buna sevgi demez, ama başka ne denebilir ki — bir şeyin dönüşmesine zemin olmaya bu kadar istekli olmaya?
Ve sen. Dünyaya ilk geldiğinde henüz hiçbir şey bilmiyordun. Işığı görmemiştin, sesi tanımamıştın, soğuğun ne olduğunu bilmiyordun. Ama titremedin. Çünkü bir şey vardı. Sıcak, sessiz, yorulmayan bir şey. Her ağladığında gelen, her korktuğunda büyüyen, her düştüğünde önce seni kaldıran sonra seni bırakan — ki yürüyebilesin diye — bir şey.
Bu yazıyı okurken belki fark ettin, belki etmedin. Ama tüm bu satırlarda, tek bir kelime için yer açıyorduk. O kelime, bu evrendeki en eski, en yoğun, en yorulmaz varlığın adı:
Anne.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

