Bilim insanlarının genelde var olan ölümcül virüslerin yok edilmesi için çalışmalarına tanıklık ediyoruz. Ancak bu sefer tam tersi bir haberle karşınızdayız. ABD'de Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde bulunan profesör Yoshihiro Kawaoka , oldukça güçlü bir grip virüsü yarattı. Bir süre önce birçok kişinin ölümüne yol açan ünlü H1N1 (domuz gribi) virüsünü temel alan ve H1N1 'in geliştirilmiş modeli olan yeni virüs , insanın bağışıklık sistemine karşı dirençli . Uzmanlara göre, insanlık için çok tehlikeli olan Kawaoka'nın virüsü, 5 yıl içerisinde 500,000 kişiyi öldürebilecek güçte. Sonrasında ise daha da yayılabilecek olan bu virüsün tüm insanlığı yok edebilecek kapasitede olduğu söyleniyor. Öte yandan Kawaoka yaptığı araştırmayı savunuyor ve her araştırmada bazı risklerin olabileceğini söylüyor. Diğer bilim adamları ise Kawaoka'nın daha önce de bu tarz tehlikeli araştırmalar yaptığını ancak bu seferkinin en tehlikelisi olduğunu düşünüyor. Ayrıca bu virüsün laboratuvardan sızdırılması halinde tüm dünyayı savunmasız bırakabileceği belirtiliyor.teknokulis
Endemik türler arasında bulunan ve Van’ın Erciş ilçesinde yaşayan Van kertenkelesi koruma altına alınıyor. Bu yıl Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın öncelikli korunacaklar listesine giren Van kertenkelesi için Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından proje hazırlandı. Proje kapsamında iki uzman sürüngenci bölgeye giderek krtenkele yakalamaya çalıştı. Van’ın kedisi ve balığının ardından kertenkelesi de koruma altına alınıyor. Alman ve Rus bilim insanları tarafından 1994 yılında keşfedilen ve bir daha izine rastlanmayan kertenkeleler, bu yıl Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın öncelikli korunması gerekenler listesine girince, bakanlığa bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü proje hazırladı. Proje kapsamında 165 gün çalışma yapacak bilim insanları ilk olarak Van kertenkelelerini doğal alanlarında incelemeye başladı. KERTENKELE YAKALAMAK İÇİN BÜYÜK ÇABA GÖSTERDİLER Dünyada sadece Van’ın Erciş İlçesi’nde yaşayan Van kertenkeleleri araştırma projesinde sürüngen konusunda uzman olan adıyaman Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Mehmet Zülküf Yıldız ile Dr. Bahadır Akman görev aldı. Kertenkelelerin 1994 yılında görüldüğü Zilan bölgesine giden iki uzman sürüngenci, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Van Şube Müdürü Yunus Bakıcı eşliğinde kayalıklar arasında kertenkele yakalamaya çalıştı. Büyük uğraşlar sonrası yakaladıkları Van kertenkelelerini inceleyecek bilim insanlarının bilgileri doğrultusunda koruma eylem planı hazırlanacak.Alan çalışmasına katılan Van Doğa Koruma Milli Parklar Şube Müdürü Yunus Bakıcı, projenin alan ve literatür çalışması olmak üzere iki bölümde yürütüleceğini söyledi. Projenin korumaya yönelik planın hazırlanmasına rehberlik edeceğini belirten Bakacı, 'Türe ve yaşam alanlarına yönelik tehditler belirlenecek. Projenin sonunda kapsamlı bir çalıştay düzenlenecek. Türün korunmasına yönelik eylem planı masaya yatırılacak. Kertenkelelerin popülasyonu sürdürebilmesi için tedbirler görüşülecek' dedi.Osman BEKLEYEN/VAN, (DHA)
Bu deney için iki çatal,bir kürdan ve bir bardak gerekiyor.Ve deney sonunda oraya çıkan manzara gerçekten herkesi şaşırtıyor!Çatallar sadece minicik bir kürdanın ucunda havada yere değmeden dans ediyor sanki!
Yaşanılabilir gezegenler listesine, 16 yıl ışık yılı uzaklıkta yeni bir gezegen eklendi. Ancak Gliese 832c'nin atmosferi insanoğlunun hayallerini suya düşürebilir. Kırmızı Cüce yıldızının yörüngesinde dönen yeni keşfedilmiş gezegen Gliese 832c’nin de tıpkı Dünya’nın Güneş ’ten aldığı miktarda enerji aldığı belirtiliyor. Bu özelliği sayesinde bugüne kadar keşfedilenler arasında dünyaya en çok benzeyen gezegen unvanını alan Gliese 832c, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı. Avustralya’da faaliyet gösteren New South Wales Üniversitesi’nden Dr. Robert Wittenmyer’in liderliğindeki bir grup uluslararası gökbilimcinin keşfettiği “Süper Dünya” gezegenimizden sadece 16 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Gliese 832 isimli Kırmızı Cüce yıldızı, kütle ve çap olarak Güneş’in yarısı kadar ve Grus takımyıldızında bulunuyor. 2009 yılında da Gliese 832’nin yörüngesinde Jüpiter’e benzeyen soğuk bir gezegen bulunmuştu. Atmosferiyle ilgili bilinmezlik Ancak gezegenin tahmin edilenden çok daha sıcak olabileceği ve süper Dünya'dan çok Süper Venüs olabileceği belirtiliyor. Gliese 832C'nin atmosferinde henüz hangi kimyasalların olduğu bilinmiyor. Bu nedenle gezegenin su içerip içermediği bilgisi de mevcut değil. CNN TÜRK
Yatağınız da eşinize sarılarak mı yatıyorsunuz yoksa aranızda mesafe mi koyuyorsunuz bu davranışlar ilişkiniz hakkında bilgi veriyor. Edinburgh Uluslararası Bilim Festivali’nde yapılan araştırma sonucuna göre, eşi ile yatakta arasında 3 santimden daha az mesafe koyanlar, yatağın her iki ucunda ayrı ayrı yatanlara göre daha kaliteli ve mutlu bir ilişki yaşıyor. Hertfordshire Üniversitesi’nde, 1000 ile 1500 kişi arasında yapılan anket çalışmasında, insanların uyku alışkanlıklarının ilişkileri ile bağlantısı incelendi, ve neredeyse doğrudan bir bağlantısı var. Çiftler arasında 70 santimden fazla uzaklık olanların sadece yüzde 66′sı aralarındaki bağdan memnunken, aralarında daha kısa mesafe olan, yani kucak kucağa uyumayı seçen çiftlerin yüzde 86′sı ilişkilerinde çok mutlu. Diğer yandan dokunmak da çiftlerin mutluluklarının artmasını sağlıyor. Gece boyunca birbirlerine dokunmadan uyuyanların sadece yüzde 68′i mutluyken, uyku esnasında birbirine dokunmaktan kaçınmayan çiftlerin yüzde 94′ü mutlu bir ilişki yaşıyor. Araştırmaya göre çiftlerin sadece yüzde 12′si birbirlerine 2,5 santimden yakın mesafede dururken, çiftlerin yalnızca yüzde 2′si 75 santimden daha uzak yatıyor. Bu durumda çoğunluk, bu iki ölçünün ortasını tercih ediyor. Ne çok yakın ne de çok uzak…
Yaşam kaynağımız Güneşten gelen ışık ve ısı olmasaydı Dünya’da hiçbir canlı türü oluşamazdı. Dünyamız Güneş’e 150 milyon kilometre uzakta olmak yerine çok daha yakın olsaydı radyasyon ve yüksek ısı Dünyamızı kavurur denizlerin, atmosferin ve hayatın oluşmasına izin vermezdi. Peki Güneş bu hayati enerjiyi nasıl üretiyor ? Güneşimiz Dünya’mıza Güneşten ışık hızı ile 8 dakikada gelen bu enerjiyi çekirdeğinde yüksek basınç ve sıcaklıkta nükleer füzyon diye bilinen bir doğal olayla üretir. Nükleer füzyon elementlerin atom çekirdeklerinin birleşerek başka bir element ve enerji üretmeleridir. Atom çekirdeği düzeyinde birleşmenin yani nükleer füzyonun gerçekleşebilmesi için çok yüksek basınç ve ısı ortamı gerekir. Bu nedenle nükleer füzyon Dünyamızdaki normal koşullarda gerçekleşemez. Ancak Güneşimiz ve yıldızların çekirdeklerinde gerçekleşerek ısı ve ışık yanında evrendeki elementleri de oluştururlar. Güneşin çekirdeğinde ısı 15 milyon derece Celsius, basınç ise Dünya’da deniz seviyesindeki hava basıncının 340 milyar katıdır. Bu basıncı yaratan Güneş’in yerçekimi gücüdür ( gravity). Peki nükleer füzyon neden sadece yüksek basınç ve ısı ortamında gerçekleşebilir ? Bunun sebebi atomların çekirdeğinde bulunan protonların + yüklü olmaları ve elektromanyetik güç ile birbirlerini itmeleridir. Çekirdekteki protonları birbirlerini itmelerine rağmen bir arada tutan çekirdekte bulunan kuvvetli nükleer güçtür. Bu güç protonların birbirlerini itmelerine üstün gelerek onları tutkal gibi birbirine yapıştırır. Ancak farklı elementlerin atomlarını çekirdek düzeyinde birleştirmeye kalkınca da birleştirilmeye çalışılan elementlerin protonları da birbirlerini iterler. Tıpkı mıknatısların benzer kutuplarını birbirlerine yaklaştırmaya çalıştığımızda birbirlerini ittikleri gibi. Atom çekirdeklerindeki protonların bu birbirlerini itmelerini yenebilmek için çok yüksek basınç ve ısı bu nedenle gereklidir. Çekirdekte bulunan nötronlar yüksüz oldukları için bir itme yapmaz ve nükleer füzyonu etkilemezler. Çekirdek etrafında dolanan eksi yüklü elektronların da nükleer füzyon açsından bir etkileri yoktur. Güneşimiz Hidrojen ve Helyum elementlerinden oluşur. 5 milyar yıldır Güneş Hidrojen’i nükleer füzyon ile Helyum’a dönüştürmektedir. Daha spesifik olarak aşağıdaki resimde görülen Hidrojen izotopları ( izotop = proton sayısı aynı nötron sayısı farklı elementler) Deuterium ( çekirdeğinde bir proton ve bir nötron) ve Tritium ( çekirdeğinde bir proton ve iki nötron ) nükleer füzyon ile Helyum elementine dönüşür. Oluşan Helyum’da her iki proton yer alır ama şekilde görüldüğü gibi 3 nötrondan ikisi Helyum çekirdeğine girerken bir tanesi atılır. Buna ilaveten ısı enerjisi ve fotonlardan oluşan ışık enerjisi de oluşur. Peki nükleer füzyon olurken Helyum’un oluşmasını anladık ta bu enerji nasıl meydana gelir ? Nükleer füzyondan sonra oluşan Helyum atomunun çekirdeğindeki proton ve nötronları bir arada tutmak için gerekli olan kuvvetli nükleer güç miktarı nükleer füzyondan önce Hidrojen izotopları Deuterium ve Tritium’un çekirdeklerini ayrı ayrı bir arada tutmak için gerekli olan kuvvetli nükleer gücün toplamından azdır. Aradaki fazlalık, enerji olarak serbest kalır. Bunu da Dünya’nın en ünlü formülü Einstein’ın bulduğu e = mc kare izah eder. Bu formüle göre enerji ve madde birbirine dönüşebilmektedir. Nükleer füzyon maddenin bir kısmının enerjiye dönüştüğü doğal olaylara en iyi örneklerden biridir. GÜNEŞ NASIL YOK OLACAK ? Güneşimiz bize yaşam veren ve ışık hızı ile 150 milyon kilometre uzakta olan Dünyamıza 8 dakikada gönderdiği enerjiyi (ısı ve ışık) bu şekilde 5 milyar yıldır üretiyor. Ama bu hep böyle olmayacak. Bir gün Güneşin Hidrojen stoku çok azalacak nükleer füzyon yaparak Helyum ve enerji üretme gücü azalacak. 5 milyar yıldır Güneş’in yerçekimi gücü Güneş’in dış katmanlarını çekirdeğine doğru çekiyor, nükleer füzyon ise zıt yönde basınç yaratarak Güneşin çekirdeğine doğru çökmesini engelliyor. Yerçekimi gücü ile nükleer füzyon arasındaki mücadele Güneş’i 5 milyar yıldır dengede tutuyor. Ama azalan Hidrojen sebebiyle Güneşin nükleer füzyon gücü azalınca bu bilek güreşini Güneşin yerçekimi gücü kazanmaya, nükleer füzyon kaybetmeye başlayacak ve Güneşin dış katmanları Güneşin merkezine doğru çökmeye başlayacak. Bu çöküş Güneşin çekirdeğinde yarattığı sıkışıklıkla müthiş bir karşı basınç yaratacak ve bu da bir patlamaya dönüşecek. Bu nedenle Güneş hızla genişleyerek bir kırmızı deve dönüşecek. Bu kırmızı dev öyle bir genişleyecek ki en yakınındaki gezegenler Merkür, Venüs ve maalesef Dünyamızı da içine alıp kavuracak. Bu olay hem Dünyamızın hem de Güneşin hayatlarının sonu olacak. Güneş sonra tekrar çöküşe geçerek bir beyaz cüce olacak ve hayatı sona erecek.teknolojioku
Antarktika'nın sembolü haline gelen imparator penguenler, 21'inci yüzyılın sonuyla beraber yok olma noktasına gelebilir. Yeni araştırmalar, penguenlerin yaşadığı ve ürediği buzulların giderek azaldığını gösteriyor. Yeni araştırmalar, Antarktika'daki imparator penguen nüfusunun 2100 yılı itibariyle ciddi ölçüde azalacağına işaret etti. Araştırmalar, penguenlerin bu tarihe kadar yaşam alanlarının 3'te 2'sini kaybedeceklerini ve toplamda 600 bin penguenin yaşam alanından olabileceğini gösterdi.İmparator penguenler, Antarktika genelinde toplam 45 kolonide yaşıyorlar. Bilim insanları, bugüne kadar kapsamlı olarak sadece Adelie Land adı verilen, buzul kıtanın doğusundaki koloniyi inceleme şansı buldu. Diğer koloniler, penguenlerin geride bıraktığı doğal gübre sayesinde uydulardan tespit edilebildi ancak bugüne kadar ayak basılmadı. Massachusetts Woods Hole Denizbilimi Enstitüsü'nden Hal Caswell'in başını çektiği araştırma ekibi, Adelie Land'den elde edilen bilgileri kullanarak, yüzyıl içinde penguen kolonilerindeki buzulların nasıl etkileneceğine dair model geliştirdi. Deniz buzunun penguenlerin hayatta kalması için çok önemli olduğunu belirten Caswell, çok fazla buzun penguenleri genç bireyleri için uzak mesafelerde yemek bulmaya zorladığını; çok az buzun ise yetersiz yiyeceğe neden olduğunu söyledi. Penguenlerin yüzde 19'u yok olabilir Nature Climate Change dergisinde yayınlanan araştırmada, penguen kolonilerinin 2040'a kadar büyüyeceği, bu tarihten sonra hızla çekilmeye başlayacak buzulların ise büyümeyi tersine çevireceği belirtildi. Tahminlere dayalı modeller, kolonilerin 3'te 2'sinde nüfusun yarı yarıya azalacağını, toplam imparator penguen nüfusunun ise yüzde 19 oranında azalacağına işaret etti. En çok penguen kaybedecek iki koloni, Hint Okyanusu'na bakan Queen Maud Land ve Enderby Land olarak belirtildi. Caswell, 'Eğer imparator penguen kolonileri bank hesaplarından oluşsaydı, yüzyılın sonunda hepsinin getirisi sıfırın altına düşmüş olurdu' yorumunu yaptı. Bazı bilim insanları ise küresel ısınmanın penguenleri Caswell'in tahminlerinden daha yavaş etkileyeceğini savundu. ABD merkezli Penguen Bilimi programı üyesi David Ainley, 'oluşturulan modelde penguen kolonilerin izole yerler olarak düşünüldüğünü, ancak penguenlerin her zaman yek bir yerde üremek zorunda kalmayabileceğini' söyledi. Minnesota Üniversitesi'nden Michellea LaRue, Ainley'in görüşünü savunarak, penguenlerin yeni üreme alanları bulabileceğini belirtti. Uydu görüntüleri üzerinde üç yıl süren araştırmalarında altı defa penguenlerin yeni üreme alanlarına göç ettiğini tespit eden LaRue, aynı zamanda Antarktik Yarımadası'nda üreme için seçilen yeni bir koloni keşfettiğini öne sürdü. LaRue, Ecology dergisinde yayımlanacak araştırmasında penguenlerin neslini korumak adına direnç gösterebileceğini savundu. Al Jazeera
Kronik kemik bozukluğuna sahip, kafatası kemiği 1,5 cm'den 5 cm'e kalınlaşmış, görme kabiliyetinin azalması ve baş ağrılarından şikayetçi 22 yaşında Hollandalı bir kadının kafatasının üst bölgesi çıkartıldı ve onun yerine 3 boyutlu yazılmış kafatası yerleştirildi. Operasyon University Medical Centre Utrecht’deki beyin cerrahlarından oluşan bir takım tarafından gerçekleştirildi. Üniversite, bu 3 boyutlu kafatasının bir hasta tarafından reddedilmeyen ilk başarılı örnek olduğunu iddia ediyor. evrimagacı.org'da yer alan habere göre 23 saat süren operasyon Dr. Bon Verweij öncülüğünde gerçekleşti. Eğer ki operasyon gerçekleştirilmeseydi, kafatasının bu derecede kalınlığı ciddi beyin hasarına veya ölüme yol açabilirdi. Dr. Bon Verweij şöyle söylüyor: “Kritik beyin fonksiyonlarının tehlikeye girmesi an meselesiydi ve bu yüzden de hasta hayatını kaybedebilirdi.” Ameliyat zorunluydu ve 3 boyutlu yazılmış implant tekniğinden önce ideal ve etkili bir tedavi yöntemi yoktu. Kafatası hastaya uyumlu ve dayanıklı plastikten yapıldı. Operasyondan bu yana, hasta görme yeteneğini tümüyle geri kazandı, hastalığının semptomlarından kurtuldu ve çalıştığı işine geri döndü. İlerleyen zamanlarda, plastik kafatasının yenisiyle değiştirilmesine gerek duyulup duyulmayacağı ise henüz bilinmiyor. Baş cerrahın, kafatasının 3 boyutlu olarak yeniden yapılması konusunda deneyimi vardı, ancak böylesine büyük bir implantın yerleştirilmesi daha önce başarılamamıştı. Dr. Verweij üniversitenin resmi açıklamasında şöyle söyledi: “Böylesine bir ameliyatı yapmak neredeyse imkansızdı.” Bu teknik diğer kemik bozukluğu olan hastalar için de yeni bir umut kaynağı oldu. Ayrıca, bu teknik tümör ya da kaza sonrası oluşan kafatası hasarlarında da kullanılabilir. Operasyon Şubat 2014'te gerçekleştirildi, ancak hastane ameliyat ile ilgili detayları yeni yayınladı. Wired.co.uk üniversite ile temasa geçti ve daha fazla detayı ilerleyen günlerde yayınlanacak.Demokrat Haber
Örümcek ağının askeri zırh olarak kullanılması için çalışmalar devam ediyor. Esnek ve hafif yapısı olan örümcek ağı, ağırlığına göre yüksek kaliteli çelikten daha sağlam. Çok güçlü bir yapıya ve en sağlam doğal liflere sahip olan örümcek ağının, askerleri, kurşun ve savaş ortamındaki diğer tehditlere karşı koruyabileceği düşünülüyor. Cerrahi sütür (damar ve deri gibi dokuların bütünlüğünün sağlanması ve iyileşmenin hızlanması için kullanılan maddeler) olarak değerlendirilen örümcek ağının, sanayide daha geniş alanlarda kullanılması için çalışmalar sürüyor. Şimdilik en önemli engel ise, örümcek ağının ticari olarak kullanılacak miktarda üretilmesi. Livescience'da yer alan habere göre, Michigan merkezli Kraig Biocraft Laboratuvarı, genetik çalışmalar yaparak örümcek ağı elde etmek için ipek böcekleri üzerinde çalışmalar yürütüyor. Habere göre firma, yakında test amaçlı eldivenler üretecek.
Bilim insanlarına göre genişliği 500 km'ye ulaşabilen girdapların küresel iklim üzerinde etkili oluyor. Dev girdaplar okyanus akımları kadar su ve ısı taşıyor. Yeni araştırmalar, okyanuslardaki devasa girdapların küresel iklim üzerinde sanılandan daha fazla etkisi olduğunu gösterdi. Orta ölçekli anafor olarak adlandırılan ve genişlikleri 100 ile 500 km arasında değişen girdaplar, ada gibi suyun düzenini bozan etkenler nedeniyle ortaya çıkıyor. Okyanuslar boyunca çok büyük su kütlesi eşliğinde ısı taşıyan girdapların ortadan kalkması aylar sürebiliyor. Girdaplar, etraflarını saran suların etkisiyle yeniden güçlenebiliyor. Bilim insanları, girdapların taşıdığı ısının okyanusların dört bir yanına dağılarak yok olduğunu düşünüyordu. Ancak ilk kez yapılan ölçümler ısının iklim değişikliği üzerinde etki gösterdiğini ortaya koydu. Saniyede 30 milyon ton su Hawaii Üniversitesi'nden Bo Qiu'nun başında yer aldığı ekip, 1992-2010 yılları arasındaki uydu görüntülerini kullanarak girdapların şekli, hacmi ve sahip olduğu ısı hakkında veriler çıkardı. Science dergisinde yayınlanan araştırma, dev girdapların neredeyse okyanus akımları kadar büyük miktarda su taşıdığını gösterdi. Girdapların, Dünya'nın hareketiyle ağırlıklı olarak batıya hareket ettiği ve sonuç olarak her saniye kıtaların doğu kıyılarına 30 milyon ton ulaştığı belirtildi. Girdapların taşıyabildiği su miktarının kendileri için büyük bir sürpriz olduğunu söyleyen Qiu, 'kesin olarak bilmeseler de girdapların hava olayları üzerinde etkisi bulunduğunu' ifade etti. El Nino güney salınımları gibi iklimi etkileyen büyük olayların okyanuslarda ilerleyen ısıyla kaynaklandığına dikkat çeken Qiu, girdapların da benzer etkisi olabileceğini ifade etti. Qiu, girdaplar üzerindeki araştırmalarla iklim değişikliğinin bölgesel etkilerini daha iyi anlayabileceklerini söyledi. Avustralya'nın ulusal bilim kurumu CSIRO'dan Wnju Cai, Kuroshio akımıyla taşınan suların Japonya çevresinde olağanüstü hava koşullarına neden olduğuna inandıklarını belirtti. New Scientist'e yorumda bulunan Cai, girdapların gelecekte havaları nasıl etkileyeceğini anlamak için iklim değişikliğinin etkilerini analiz etmeleri gerektiğini not düştü. Kaynak: Al Jazeera
Türk bilim adamı Prof. Dr. Çağlar Batman , Türkiye'ye uyarladığı biyonik kulak yöntemiyle işitme kaybı yaşayanların ve doğuştan sağır çocukların sorunlarını çözdü. Academik Hospital'da görev yapan Prof. Dr. Batman , SGK'nın ödediği bu operasyonla sağırlık sorununun tarihe karıştığını söyledi. Benzer tekniklerin yurtdışında 40 bin euro civarında olduğu bilgisini paylaşan Batman , Türkiye'de ise rakamın 20 bin liraya düştüğünü belirtti. Tek kulakta yapılan operasyonla işitme kayıbının bittiğini söyleyen Batman, ' Türkiye'deki ilk biyonik kulak ameliyatını gerçekleştirdim. Ardında da ilk yarı implant cihazı, yüksek frekansa bağlı işitme kaybı yaşayan 2 hastaya uyguladım ' diye konuştu. AB'den yoğun talep Bu tekniğin önemli bir de sağlık turizmi yarattığını söyleyen Batman , AB ülkelerinden birçok hastanın kurumlarına gelerek ameliyat olduğunu anlattı. Yurtdışında bu ameliyatların hem pahalı olduğunu hem de çok sıra beklenildiğini söyleyen Batman , ' Konuşmayı öğrenmiş biri bizim tekniğimizle yeniden duyabiliyor ' dedi. İbrahim Acar - Sabah
Neredeyse her yeni günde akıllı telefonlar ile ilgili haberler yapıyoruz ve yeni gelişmeleri aktarıyoruz peki bizim için bu kadar önemli olan akıllı telefonların atasını merak ettiniz mi? Bizde ilk kişisel cep telefonunu merak ettik ve Motorola DynaTAC 8000X bir diğer değişle ilk taşınabilir telefonu sizler için araştırdık. Taşınabilir telefon fikri ilk olarak 1973 yılında Martin Cooper tarafından ortaya atıldı. Cooper daha önce Motorola’da çalışırken Polis departmanları için polis telsizleri gibi birçok ürün geliştirmişti. Zamanla Motorola iletişim bölümünde yukarılara yükselen Cooper 1973 yılında ilk taşınabilir cep telefonunu tasarlardı ve cihazın piyasaya çıkması için geçen 10 yıllık süreci yönetti. İlk Telefon GörüşmesiCooper ve Motorola Taşınabilir Haberleşme Ürünleri Başkanı J. F. Mitchell, 3 Nisan Pazar günü New York Manhattan’da bulunan Hilton otelinde basın toplantısı gerçekleştirdi. Hilton yakınında bulunan 6. Caddede bulunan Cooper, Motorola Burlingame House’ın çatısında bulunan AT&T sabit telefon sistemi yüklü olan bir baz istasyonuna bağlandı ve o dönemde rakipleri olan Bell Laboratuvarlarında görevli Dr Joel S. Engel’i aradı tuşları çevirirken gazeteciler ve izleyiciler dikkatle takipteydi. Cooper telefonda “Joel benim Marty, Seni bir cep telefonundan arıyorum, gerçek elde taşınabilir cep telefonu” bu tarihi görüşmeyi yaptı ve DynaTAC o dönemde bilim teknoloji dergilerinin kapaklarını süslemeye başladı. İlk tasarlanan DynaTAC 1.14 kilogramdan fazla ve 25.3 cm uzunluğundaydı “Tuğla” ve “Ayakkabı” olarak adlandırılıyordu, şarj olması 10 saat sürüyordu ve 20 dakika boyunca konuşmak mümkündü. 10 yıllık sürecin sonunda DynaTAC 8000X piyasaya sürüldüğünde 850 gram ağırlığa düşürülmüş ve 30 dakika konuşma yapılabiliyordu. Motorola DynaTAC 8000X için 21 Eylül 1983 tarihinde ABD Federal İletişim Komisyonu’ndan(FCC) ilk ticari taşınabilir telefonun onayını aldı ve 1984 yılında satışa sunulan ilk kişisel cep telefonu olma unvanını elde etti.