'Türkiye'de Basın Özgürlüğü Yok Diyenler Teröre Destek Veriyor'
Başbakan Tayyip Erdoğan , Almanya’nın Köln kentinde düzenlenen Avrupalı Türk Demokratlar Birliği'nin kuruluşunun 10. yıl dönümü etkinliğinde konuştu. 15 bin kişinin katıldığı miting, kent genelinde 20 binden fazla kişi tarafından protesto edildi. Erdoğan, konuşmasında Alman dergisi Der Spiegel'in manşetini ağır bir dille eleştirerek, 'Hele bir tane kendini bilmez derginin attığı başlık manidardı. Şahsımı cehenneme gönderiyordu, nasıl biliyorsa cehennemin yolunu, anlamak mümkün değildi' dedi. 'Polis öldürmek, bekçi öldürmek, askere kurşun sıkmak, evrakta sahtecilik yapmak, terör örgütlerine üye olmak basın özgürlüğü müdür?' diyen Erdoğan, 'Türkiye’de basın özgür değil söylemi üzerinden teröre katkı sağlıyorlar' ifadesini kullandı. Erdoğan, 'Almanya belki 'Cehenneme git Erdoğan' tarzı ırkçı ve nefret dolu manşetleri yılda bir kez görüyor. Türkiye, her gün böyle manşetlerin atıldığı bir ülke' diye konuştu. Erdoğan’ın açıklamasının satırbaşları şöyle Sevgili kardeşlerim, Türkiye Cumhuriyeti’nin Almanya Federal Cumhuriyeti’nin değerli vatandaşları, değerli katılımcılar, hanımefendiler, beyefendiler, sizleri en kalbi duygularımla, hasretle, muhabbetle selamlıyorum. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi hepimizin üzerine olsun. Üzerimdeki bir emaneti bugün bir kez daha sizlere, emanetin sahiplerine teslim etmek istiyorum. Evet, Türkiye’nin sizlere selamı var. 77 milyon kardeşinizin sizlere selamı var. Türkiye’deki akrabalarınızın, dostlarınızın, yakınlarınızın sizlere selamı var. Sanmayın ki sadece sizler gurbettesiniz. Sizlerin hasretiyle, özlemiyle, inanın on yıllardır bizler de gurbeti içimizde yaşıyoruz. Sizin hasretiniz kadar bizler de içimizde hasret yaşıyoruz. Yarın, 25 Mayıs’ta vefatının 31. Seneyi devriyesine ulaşacağımız, rahmetle, minnetle bir kez daha hatırladığımız üstat Necip Fazıl ne güzel ifade etmiş: Dağda dolaşırken yakma kandili, Fersiz gözlerimi dağlama gurbet! Ne söylemez, akan suların dili, Sessizlik içinde çağlama gurbet! Titrek parmağınla tutup tığını. Alnıma işleme kırışığını Duvarda, emerek mum ışığını, Bir veremli rengi bağlama gurbet Gül büyütenlere mahsus hevesle, Renk dertlerimi gözümde besle! Yalnız, annem gibi, o ılık sesle, İçimde dövünüp ağlama gurbet!.. Sizler çok büyük çileler çektiniz, çok büyük sıkıntılara maruz kaldınız ama direndiniz. Tahammül ettiniz. Sabrettiniz. Gurbeti kendiniz için sılaya tahvil ettiniz. Şunu bilin ki millet olarak sizlere minnettarız. Millet olarak her birinize tek tek müteşekkiriz. Milletçe her birinizle gurur duyuyor, her birinizle iftihar ediyoruz. İşte bugün, bir kez daha sabrınız için, dirayetiniz için, ahde vefanız için, şahsım, ülkem ve milletim için sizlere gerçekten teşekkür ediyorum. Emeğinizle, alın terinizle, vakarınızla 50 yılı geride bıraktığınız, geride onur ve gurur dolu bir 50 yıl bıraktığınız için her birinize teşekkür ediyorum. Rabbim sabrınızı tahammülünüzü artırsın, Rabbim hasretinizi hafifletsin. Rabbim sizleri de bizleri de muhafaza eylesin diye dua ediyorum. Kardeşlerim, geçen hafta Salı günü bildiğiniz gibi, Manisamızın Soma ilçesinde elim bir facia yaşadık. 31 canımızı kardeşimizi o elim kazada Hakk’a uğurladı. Bizim Türkiye’de hissettiğimiz acıyı sizler de burada hissettiniz. Bizim kadar, sizin kadar yeryüzündeki tüm dost ve kardeşlerimiz bu acıyı paylaştı. Sizlere Soma faciasının ardından verdiğiniz maddi destekler için, özellikle de ettiğiniz dualar için çok çok teşekkür ediyorum. Yeryüzündeki tüm dost ve kardeşlerimize, taziyeleri, temennileri, duaları için teşekkür ediyorum. Soma’dan 10 kişilik bir heyet ziyaretime gelmişti, onlarla oturduk, dertleştik. Onlar da madenci, baretleriyle geldiler. Onlarla görüşmemin arkasından, Sayın Şansölye Merkel ile telefon görüşmesi yaptık. Kendisi başsağlığı ve destek mesajlarını iletti. Federal Almanya Cumhuriyeti’ne, hükümetine başta Sayın Merkel olmak üzere tüm Alman makamlarına huzurlarınızda Soma’daki madenlerle geleceğe yönelik ne gibi işbirliği yapabiliriz, bunları konuştuk. Kendisine şükranlarımı ifade ediyorum. Avrupalı Türk Demokratlar Birliği bu organizasyonla hem kendi 10. Kuruluş yıldönümünü kutlarken, bir diğer yandan da bizim değerler silsilemiz içinden gelen bir anlayışla yaklaşım sergiledi. Hatm-i Şerifler indirildi, Kuranı Kerim okundu, dualar edildi, ezanı Muhammedi burada okundu. Rabbim inşallah bunları kabul buyursun. 301 şehidimizin ruhunu muazzez etsin. Bir kez de burada sizlere şu sözü vermek istiyırum. Bu elim kazadaki ihmalleri mutlaka ortaya çıkaracak. Hangi kademede olursa olsun bunun hesabını mutlaka soracağız. Şu anda hem idari hem adli soruşturmalar devam ediyor. Şehitlerimizin bizlere emaneti olan yetimlerine, ailelerine devlet olarak sahip çıkacak, acılarını hafifletmek adına ne gerekiyorsa yapacağız ve yapıyoruz. Şu anda, AFAD adlı kuruluşumuz bu işle ilgili tek merkez olarak görevlendirilmiştir. Bu tür elim hadiselerin yaşanmaması için her türlü tedbiri aldık, alacağız. Almanya’da şehitlerimize rahmet niyaz ediyor, yakınlarına sabır temenni ediyorum. Fakat bir gerçek var. Nedir o? Biz orada bu elim faciayı yaşarken, ülkemizin içerisinde bu ızdırabı duyamayanlar da oldu. Ha bunlar, Türkiye’nin büyük bir yekunu değildi aslında. Bunlar azınlık olan ama buradan nemalanmaya çalışan kesimlerdi, illegal örgütlerdi. Maalesef baktık ki ana muhalefetin bazı milletvekilleri de bunlarla beraber bu eylemlere ortak oluyorlardı. Bununla da kalmadılar, şurada İstanbul Beyoğlu Okmeydanı’nda, Şişli Okmeydanı’nda illegal eylemlere girdiler ve bir gencimiz orada maalesef, o da öldü. Ardından bir gencimiz daha öldü. Ölenlerden bir tanesinin kız kardeşi şöyle diyordu: Siz bu eylemleri yapmasaydınız benim kardeşim ölmeyecekti diyor. Bakıyorsun hemen buraya yansıması olmuş ve bazı bu tür örgütler ve buradaki bir kısım medya ne yazık ki Soma faciasını kendileri için ranta dönüştürmek üzere Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na farklı şekilde hakaretler ediyorlar. Hele bir tane kendini bilmez derginin attığı başlık manidardı. Şahsımı cehenneme gönderiyordu, nasıl biliyorsa cehennemin yolunu, anlamak mümkün değildi. Tabi iş sadece bu değil, ya? İşin manidar olan yanı şu. Ülkemdeki bazı medya ile bunların aralarında koordine olması çok anlamlaydı. Yarın Almanya’da Avrupa Parlamentosu’yla ilgili seçimler var. Oradan oy devşiremezsin. Türkiye’deki Gezi olaylarında hopladınız oturdunuz, 17 Aralık’ta hopladınız oturdunuz, 25 Aralık’ta hopladınız oturdunuz. Benim milletim size en güzel dersi 30 Mart’ta verdi. Demokrasiye inanıyorsak, eğer sandığa inanıyorsak. Sandıktan çıkan neticeye saygı duyuyorsan, Türk milletinin verdiği karara da saygınız olacak. Benim ülkemin halkımın verdiği kararı bir yerlerin onaylamasına ihtiyacımız yok. Biz herhangi bir ülkedeki seçim sebebiyle oralara müdahale noktasına gidiyor muyuz? Dışarıdan izliyoruz, arıyoruz, tebrik ediyoruz. Türk milletinin o sandıklarda çıkardığı neticeye saygı duyacaksınız . Olay bu. Ve Soma’da 301 şehidimizle alakalı bizim içimiz yanıyor, birileri kalkıp buradan suiistimal etmeeye çalışıyor. Aynen benim ülkemdeki gibi. Sizin bu oyunlarınız tutmaz, biz dertliyiz be. Bizim derdimiz var ve biz kardeşlerim bunlar benim o kömür ocaklarına giren kardeşlerime bidon kafalı dediler. Göbeğini kaşıyan adam dediler. Bunlar bir şey bilmez dediler. Ama onlar bir şey bildiklerini anlattılar. Şu anda Tayyip Erdoğan, o kömür ocaklarının havasını bilir. Masada oturarak kömür ocağını tanımadım, kömür ocağını bildim ve kömür ocağının derinliklerinde 4 kilometre, 5 kilometre gittik. Orada kömür çıkardım, çıkardıktan sonra kömür madenindeki kardeşlerimle oturduk orada yemeğimizi de yedik. Ama bunlar, Boğaz’ın sularına bakarak demlenenlerdir. Benim bakanım Soma’da ocaklara girdi. O da girdi, o da orada çalışanlarla beraber iftarını yaptı. Siz kimlerle neyi değerlendiriyorsunuz ya? Batı bunu senin iyi anlaman lazım. Ülkendekiler ne yazarsa yazsın, çizsin 30 Mart’ta cevaplarını aldılar. Bundan sonra da alacaklar. Kardeşlerim, bakın biz burada şu anda hangi merasimi yaptık? Hatimler, Kuranlar, dualarla biz Soma’yı andık. Ama diğerleri maalesef ortalığı terörize etmek suretiyle kan gölüne çevirdiler, iki gencimizi öldürdüler. Batı hala polisimize fatura kesmeye çalışıyor. Molotof kokteyliyle aracın içine Molotof düştü, iki polisimiz yandı. Hala tedavideler. Geçenlerde de Güneydoğu’da bir polisimiz yandı, hala yatıyor. Bütün buı terör eylemlerine karşı ne yapacaktı bizim polisimiz? Gel bizi yak mı diyecekti? Emniyet amirini nasıl dövüyorlar belki televizyonda izlediniz. Bunlar illegal örgütler, toplumu terörize etmeye çalışanlar. Orası semtim, çok iyi bilirim oraları, herhangi bir şey yok. Bunların görevi sürekli terör estirmek. Başaramayacaklar. Bu iş de çözülecek, ama öyle ama böyle. 10 yıl önce Avrupa’da sayıları 6 milyona yaklaşan Türklerin hakları için mücadele etmek üzere, bir çatı örgüt olarak Avrupalı Türk Demokratlar Birliği kuruldu. Genel merkezi dönemin Şansölyesi Sayın Schroder ile birlikte açmıştık. Nefes alıp verdiğimiz her yerde, uyumu savunduk. Uyumlu bir toplum olmak suretiyle geleceğe yürümeyi savunduk. Asimile olmadan, özünde, öz kültüründen, öz dilinden taviz vermeden entegrasyonu teşvik etmeyi savunduk. Entegrasyona devam edeceğiz ama bunu bazı medya unsurları ne yazık ki farklı yerlere çektiler. Bakın, entegrasyon noktasında inanıyorum ki sizler hiçbir zaman zorluk çıkarmadınız. Bundan sonra da çıkarmayacaksınız ama asimilasyon dersek, bu konuda hayır. Ben aynısını söylemiştim, yine aynısını söylüyorum. Çünkü biz dinimizden, dilimizden, kültürümüzden taviz veremeyiz. Değişimden taviz veremeyiz. Sevgili kardeşlerim, 2014’te 1. Dünya Savaşı’nın başlangıcının 100. Yıldönümünü idrak ediyoruz. Hem Türkiye için hem Almanya için çok büyük anlam ifade ediyor. 1914’te Osmanlı Devleti, Almanya ile 1. Dünya Savaşı’nın tarafı oldu. Bu savaşın ardından Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruldu. Yüzyıllar boyunca aslında Almanya ile kader ortağı olduk. Sadece savaşlarla değil, ekonomi ve kalkınma mücadelesinde Almanya ile yoğun işbirliği yaptık. Şu anda da yapıyoruz. 1960’larda yeniden inşa edilen Almanya’ya Anadolu’dan Trakya’dan gelen kardeşlerimizin mücadelesiyle destek verdik. Şu an karşımda 2. Kuşak, 3. Kuşak var. Sizin babalarınız buralara 60’lı yıllarda geldiler, bu işin temellerini attılar. İşçi vatandaşlarımız burada sadece işçi olarak kalmadılar. 80 bin işletme açtınız. 40 milyar Euro ciroya ulaştınız. 400 bine yakın istihdam sağladınız. Sadece ekonomi değil, siyasette de vazifeler üstlendiniz. Bakan olarak vazife yapan Türkler oldu. Sanatta, sporda, bilimde öne çıkan, çok önemli başarılara imza atan insanlarımız oldu. Buradaki varlığınız, başarılarınız Türkiye’nin Almanya’yla işbirliğine de çok olumlu şekilde yansıdı. İkili ticaret hacmimiz 30 milyar Euro’nun üzerine çıktı. G-20’de Almanya’yla beraberiz. Ve şu anda Türkiye, dünyanın en büyük ekonomileri arasında 17. sırada, şu anda 16’ya doğru tırmanıyoruz. Ve çok daha enteresanı, her yıl 4 milyon Alman turist Türkiye’yi tercih etti, çok sayıda Alman vatandaşı Türkiye’ye yerleşti. NATO’da, AGİT’te, Avrupa Konseyi’nde, Almanya’yla birlikte örnek bir işbirliği sergiliyoruz. AB sürevcinde sizler sayesinde, burada yaşayan vatandaşlarımız sayesinde Almanya’nın çoğunlukla desteğini alıyoruz. Bu ilişkiyi her alanda inşallah çok daha üst seviyeye taşıyacağız. Bizim dedelerimiz, babalarımız, bizler, hep birlikte Türkiye’de çok zor zamanlar yaşadık. Çok büyük acılara maruz kaldık. On yıllarca siyasi tercihlerimiz, beklentilerimiz yok sayıldı. On yıllar boyunca kimliklerimiz, değerlerimiz, inancımız tahkir edildi. Türk dediler, Kürt dediler, Laz dediler, Çerkez dediler, Abaza dediler, Gürcü dediler, Alevi dediler, Sünni dediler, değerlerimiz iyok saydılar. Müteddeyyin dediler, başörtülü dediler, sakallı dediler, namaz kılıyor, oruç tutuyor dediler, maneviyatımızı yok saydılar. Hüngür hüngür okulların kapısında ağlayan anneler bilirim, babalar bilirim. Okulların kapısından kovuldukları gibi üniveristede güvenlik güçleri tarafında başörtüleri başlarından sökülüp alınan yavrularımız ıbilirim. Ne dediler? İşçisin işçi kal, yoksulsun yoksul kal dediler. Senin başörtün var öyle mi? Senden ancak kapıcı olur dediler. Ancak hizmetçi olur dediler. Sen doktor olamazsın, öğretmen olamazsın, herhangi bir kurumda yönetici olamazsın, avukat olamazsın, parlamentoya giremezsin dediler ve biliyorsunuz parlamentoda ne dediler? Unutmayın. “Atın şu kadını dışarı” dediler. Nicelerinin varlığını dahi inkar ettiler, sorunlarını reddettiler, onları asimile etmek istediler. Siyasete yaklaşma, bürokrasiye yaklaşma, sorunlarını dile getirme, mücadele verme dediler. Sandıkta kendi irademizle seçtiğimiz, çok da sevdiğimiz merhum Adnan Menderes’i bir 27 Mayıs günü iktidardan indirdiler, idam ettiler. Kardeşlerim, bu unutulur mu? Adnan Menderes unutulmuyor, Rüştü Zorlu unutulmuyor, Hasan Polatkan unutulmuyor. Ama o kararı verenler unutuldu, onları kimse hatırlamıyor. Ne zaman ki Anadolu’nun milletin sesi yükseldiyse darbe yaptılar. O sesleri susturmak istediler. İktidarları sınırladılar, milli iradeye sınır çizdiler. Ne dediler, sandık her şey değildir diyerek milletin önüne engeller koydular. 12 yıl boyunca, demokrasi için, hukuk için, milli irade için yoğun mücadele verdik. Tüm garipler için, yoksullar için samimi mücadele verdik. Kardeşlerim, güzel ülkemizde darbe senaryoları hazırladılar, hepsini alt üst ettik. Çetelerle tehdit ettiler, boyun eğmedik. Tahrikler, provokasyonlar yaptılar, terörle üzerimize geldiler, geri adım atmadık. Size cumhurbaşkanı seçtirmeyiz dediler. Bildirilerle tehdit ettiler. Millete gittik. Milletten güç aldık ve milli iradeyi Abdullah Gül kardeşimizi seçtirmek suretiyle tecelli ettirdik. Yetmedi, işte geçen yıl Gezi olayları dediler. Ağacı, çevreyi, yeşili bahane ederek, Türkiye’nin istiklaline, büyüyen ekonomisine, birliğine, kardeşliğine kast ettiler. Onlara da eyvallah demedik. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yeşile önem veren bir hükümet ne geldi ne gelir. 17 Aralık’ta yolsuzluk kılıfı altında seçilmiş hükümete darbe yapmak istediler. Geri adım atmadık, Türkiye’yi 30 Mart’ta sağ salim seçime götürdük. Darbe heveslilerine gereken cevabı milletim verdi. Kardeşlerim, bu arada biliyorsunuz, bir de karşımıza bir şey çıktı. Pensilvanya… Pensilvanya’da uluslararası çevrelerin maşası olanlar benim ülkemin istiklaline kast etti, kendi ülkesine ihanet etti. Onlara fırsat tanımadık. Türkiye’de kendisini milletin üzerinde gören, kendi tercihini, yaşam tarzlarını milletin yaşam tarzlarının üzerinde gören, elit, seçkinci bir kesim var. Alışmışlar millete tepeden, kibirle bakmaya. Türkiye’ye millete rağmen, istedikleri gibi rota çizmeye alışmışlar. Bu mütekebbirlere, kibir abidelerine, millete tepeden bakan bu elitlere dur dedik. Bu ülkede biz de varız dedik. Biz milletiz dedik, 77 milyon bu ülkenin sahipleriyiz dedik. En önemlisi de kardeşlik dedik. 12 yıl boyunca tarihi nitelikli reformlar yaptık. Terör meselesini hamdolsun çözüm yoluna koyduk. Başörtüsünü sadece üniversitede değil kamuda dahi özgürlüğüne kavuşturduk. Artık benim başörtülü kızım okuluna gidebiliyor, devlet dairelerinde çalışabiliyor. Zaman zaman dışarıda da böyle kibir abidelerinin olduğunu görüyoruz. Türkiye’ye parmak sallamayı kendisine hak görenler var. Türkiye’nin büyümesini farklı şekillerde engellemeye, yavaşlatmaya çalışanlar var. Onlara da söylüyorum. Türkiye artık eski Türkiye değil. Türkiye o sizin bildiğiniz Türkiye değil artık. Köprünün altından çok sular geçti.” Avrupa'da büüyüme oranlarına bakıyoruz. En büyüğü ilk çeyrekte 0,8 Almanya. Bizim daha kesin olarak açıklanmadı ama görünen o ki en az 4 olacak. Çalışıyoruz be! Durmak yok yola devam dedik. Devam ediyoruz. Hani o Gezi olayları oldu ya işte 14 Mayıs'ta biz ne yaptık IMF'e borcu sıfırladık. Bizden öncekiler borçlandı biz ödedik ödedik sıfırladık. Merkez Bankası'nın kasasında 27. 5 milyar dolar vardı... Şimdi ne var 130 milyar dolar. Şunu da unutmayın Gezi eylemleri olduğunda adeta tavan yapmıştı 135 milyar dolar olmuştu. Düştü tekrar toparlanmaya başladı. Ve faiz neredeydi? % 63 faiz vardı. Tek haneli rakama indirdik. bu olaylarla gene tırmandı gene indirdik. Yüksek faizin bir sömürü aracı olduğuna inanıyoruz. Artık gündemi belirlenen bir Türkiye yok gündem belirleyen bir Türkiye var. Türkiye'yi artık herkes görmek ve hazmetmek zorundadır. Hiç kimse hiçbir ülke hiçbir uluslararası çevre parmağını sallayarak kibirle bize istikamet çizemez. Hiç kimse Türkiye'yi azarlayamaz Kendisine hak gördüğünü hiç kimse Türkiye'den esirgeyemez Bizim eleştiriden korkumuz yok. Biz AB'ne tam üye olmayı önüne hedef koymuş bunun için çalışan bir ülkeyiz. Dostlarımız bizden korkmasın. İnsan haklarından başka gayemiz yok bizim. Türkiye içinde millete kibirle bakanlar ile Türkiye dışında kibirle bakanlar çok kötü bir işbirliği içindeler. İçerideki bazı siyasetçilerle dışarıdakilerle bazıları aynı dili kullanıyorlar. İçeridekilerle dışardakiler aynı tarz manşet atıyorlar. Köln'den soruyorum: Polis öldürmek bekçi öldürmek askere kurşun sıkmak evrakta sahtecilik yapmak basın özgürlüğü müdür? cinayet şebekesi kurmak basın özgürlüğü müdür? Acaba Avrupa'nın hangi ülkesinde polise askere kurşun sıkana müsamaha gösterilir? Hepsinin belgesi var ha. Resmi videosu hepsi var. Acaba Avrupa'nın hangi ülkesinde gösteri hakkı adı altında yakanlara kıranlara dökenlere müsamaha gösterilmiş? Diktatör sıfafı bu kadar rahat kullanılabilir? Almanya belki 'cehenneme git Erdoğan' tarzı ırkçı ve nefret dolu manşetleri yılda bir görüyor. Ama Türkiye her gün böyle manşet atılan bir ülke. Buna kim basın özgürlüğü yoktur diyebilir. Recep Tayyip Erdoğan ölümlüdür. Vakti gelince ölecektir. Ama Türkiye Cumhuriyeti hedefflerine ilerleyecektir. Benim üzerimden devlete operasyon çekmeye çalışanlar milletin asil duruşunu karşısında bulacaklardır. Biz iktidara manşetlerle gelmedik. Dünkü gittiği yer TOBB değil Barolar Birliğiymiş. TOBB dedim heralde Sehven, Barolar Birliği de beni çok sever malum. Biz istiyoruz ki Avrupa Türkiye üzerine değerlendirme yaparken çıkar kesimlerinin ideolojilerinin etkisinde kalmasın. hakkaniyetle karar versin. Belli zümreleri değil 77 milyonun tamamını görebilsin. “Büyüme rakamlarımız henüz açıklanmadı ama yüzde 4 gibi olacak. Çalışıyoruz be, durmak yok yola devam dedik, devam ediyoruz. Bu bölgede, bu coğrafyada biz de varız. Unutmayın sene 2002, Türkiye’nin IMF’ye borcu neydi, 23,5 milyar dolar. O Gezi olayları oldu ya, 14 Mayıs’ta biz ne yaptık. Bu borcu sıfırladık, bitti. Merkez Bankamız’ın kasasında ne vardı, 27,5 milyar dolar vardı. Şimdi 130 milyar dolar var. Gezi eylemlerinin olduğunda adeta tavan yapmıştı, 134 milyar dolara çıkmıştı. Düştü, tekrar toparlanmaya başladı. Sevgili kardeşlerim bu kararlı yolculuğumuz devam edecek. Demokrasi, özgürlükler, hukuk bizim de hakkımız. Artık gündemi belirlenen bir Türkiye yok, gündem belirleyen bir Türkiye var. Kardeşlerim yeni Türkiye’yi artık herkes kabullenmek ve hazmetmek zorundadır. Hiç kimse, hiçbir uluslararası güç bize parmağını sallayarak istikamet çizemez, Türkiye’yi azarlayamaz, kendisine hak gördüğünü Türkiye’den esirgeyemez. Bütün engellemelere rağmen AB üyelik sürecinde reformlarını kararlılıkla yapan bir ülkeyiz. Türkiye içinde millete kibirle bakanlar ile kibirle bakanlar maalesef çok kirli bir ittifakın içindeler. Algı operasyonlarıyla iktidarı ve demokrasiyi zayıflatmak ve geçmişte olduğu gibi millete tahakküm etmek istiyorlar. Dikkat edin içeridekiler ne söylüyorsa dışarıdakiler de aynı şeyi söylüyor. İçeride çıkarları zedelendiği için yalan, iftira atan medya ile dışarıdaki işbirlikçileri aynı dili kullanıyor. Polis öldürmek, bekçi öldürmek, askere kurşun sıkmak, evrakta sahtecilik yapmak, terör örgütlerine üye olmak basın özgürlüğü müdür? Türkiye’de basın özgür değil söylemi üzerinden teröre katkı sağlıyorlar. Avrupa’nın neresinde bunlara müsamaha gösteriliyor. 'Elimde hepsinin belgeleri var' Elimde hepsinin belgeleri var, resimli belgeleri var, videoları var. Vakti geldiğinde onları da gösteririz. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin kongresinde ana muhalefetin başkanı karşımdaydı, sen Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına diktatör diyeceksin, sonra da konuşmaya devam edebileceksin. Ya diktatörün olduğu bir ülkede sen böyle konuşabilir misin? Recep Tayyip Erdoğan fanidir, vakti geldiğinde bir an bile erken ya da geç değil ölümü mutlaka tadacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti kutlu yolculuğuna mutlaka devam edecek ve hedefleriyle buluşacaktır. Benim şahsın üzerinden millete operasyon çekme k isteyenler milletin kararlı duruşunu karşılarında bulacaklardır.”“Biz iktidara manşetlerle gelmedik. İçeride ve dışarıda atılan manşetler de bize istikamet çizemeyecek, Türkiye’ye rota çizemeyecektir. Az önce TOBB demişim, Barolar Birliği olacaktı. Barolar Birliği de beni çok sever biliyorsunuz. Geçen onlarla da bir muhabbetimiz yok. Medyayla, sosyal medyayla ilgili uygulamalarımızı eleştirenlerin kendi yaptıklarına bakmalarını istiyoruz. Mısır’da darbeye darbe diyemeyenlerin Türkiye’de bir kısım emniyet ve yargı mensupları yoluyla yapılmak istenen darbe girişimini iyi okumalarını istiyorum. Mısır’daki idamlara niye susuyorsunuz? Bak hamile hanımlara bile idam kararı verdiler ya, Esma kızımızı kurşunlayarak şehit ettiler ya. Türkiye’de olanlarla ilgili ey Batı sesin çıkıyor da Mısır’da olanlarla ilgili niye sesin çıkmıyor? Hak neredeyse biz oradayız. Kim ne senaryo yazarsa yazsın, hangi provokasyonu hazırlarsa hazırlasın biz yolumuza kararlılıkla devam edeceğiz. Tüm tuzakların önünde iki önemli tuzak vardır, bir halkın tuzağı, iki hakkın tuzağı. Kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz.T24
Altın Palmiye Ödülü Nuri Bilge Ceylan'ın
Nuri Bilge Ceylan‘ın yönettiği ‘Kış Uykusu‘ filmi 67′inci Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Nuri Bilge Ceylan ödülü Quentin Tarantino ve Uma Thurman‘ın elinden alırken, salonda duygusal anlar yaşandı. Bu ödülün kendisi için müthiş bir sürpriz olduğunu söyleyen Ceylan,“Ödülümü Türkiye’de son bir yılda hayatını kaybeden gençlere adıyorum” dedi.Yol’dan sonra ilk ödül Bu ödülün öncesinde ise 1982 yılında senaryosunu Yılmaz Güney‘in yazdığı, yönetmenliğini de Şerif Gören‘in yaptığı ‘Yol‘ filmi Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı.Ödül alanların listesi İkinci En İyi Film: ‘Le Meraviglie’, Yönetmen: Alice Rohrwatcher, İtalyaEn İyi Yönetmen: ‘Foxcatcher’, Yönetmen: Benett Miller, ABDJüri Özel Ödülü: ‘Mommy’, Yönetmen: Xavier Dolan, Kanada.En İyi Senaryo: Leviathan, Yönetmen: Andrey Zvyagintsev, RusyaEn İyi Erkek Oyuncu: Timothy Spall, ‘Mr Turner’, İngiltereEn İyi Kadın Oyuncu: Julianne Moore, ‘Maps to the Stars’, ABDDiken
A Tipi Protokol Ve Jammer Facia Sonrasında Acıya Acı Katmış!
Soma madencilerinden Erdoğan'a yeni tanım:Bırakın özrü kibri dahi kabahatinden büyük A Tipi protokolle gelen jammer facia sonrasında acıya acı katmış!Jammer yüzünden GSM çalışmayınca aileler saatlerce ilçeler-hastaneler arasında yakınlarını aramışSoma'ya giderek acılı aileler ve kurtulan madencilerle görüşen CHP İstanbul Milletvekili Umut Oran, gözlemlerini basınla paylaştı. Umut Oran'ın açıklaması şöyle:Dün Soma'ya giderek acılı aileler ve faciadan kurtulsa bile gelecek kaygısına düşen madencilerimizle görüştüm. Yaşamını yitirenlerin aileleri büyük bir belirsizliğin içinde her şey muallak onlar için. Sadece ölüm aylığı bağlanması o aileler için bir güvence değil. Yaşadığına sevinemeyen kurtulan madencilerimiz ise haklı olarak 'İşsizlik Sigortası Fonu'ndan 3 aylık maaşımızın 2/3'ünü alacakmışız, niye tamamını almıyoruz da bir kısmını alıyoruz? Bundan sonra ne yapacağız peki, işyerinin kapatılmaması lazım, niye koşulları düzeltme yolunu görmezden geliyorlar' tepkisini gösteriyor. Türk madencileri neden ABD'deki, AB'deki, hatta Çin'deki standartlarda çalışamıyor, niye bunun koşullarını yaratamıyor hükümet?Sermaye 59 milyondan 5 milyon TL'ye düşürülüyorBu kömür ocağı 2006'da Ciner Holding'e, Park Enerjiye verilmiş ve 2009 yerel seçimlerinde burada çalışan 5 bin madenciye yine AKP'ye oy vermeleri yönünde baskı uygulanmış. Ama bu ocağın kömür kızışması denilen yangın, rüzgar akışının önlenememesi ve su basması nedenleriyle ciddi iş güvenliği riskleri var. Bu riskler karşısında buranın devredilmesi gündeme gelince Alp Gürkan bulunuyor ve Tilaga Madencilik burayı 2009'da devralıyor. Şirketin o zamanki sermayesi 59 milyon TL iken 2012 yılında şirket Soma Madencilik adını alıyor ve sermayesi 5 milyon TL'ye düşürülüyor. Hatta Alp Gürkan'ın Ocak 2014'te şirketin yönetim kurulu başkanlığından ayrılması da buradaki sıkıntıyı göstermektedir.Erdoğan ve Yıldız'ın jammerı paniği ve acıyı artırmışBir de özrü kabahatinden büyük diye bir deyim var Türkçede ama Soma'da madenciler buna bir de 'Kibri kabahatinden büyük'ifadesini de eklemişler. Çünkü 'kurtarma' amacıyla buraya, ocağın ağzına gelen ve çay-simit yiyip içerek zor günler geçiren Enerji Bakanı yanında jammerını da getirmiş. Maden yetkilileri içeriden çıkarılan her madencinin yaşadığı bilgisini vermiş ama kimin nereye götürüldüğünü açıklamamış yakınlarına, jammer yüzünden cep telefonları da çalışmamış. Kimse o panik ve acı anında bilgi alamamış ilçeler ve hastaneler arasında dolaşıp, feryat edip yakınlarını bulmaya çalışmışlar. Hatta Recep Tayyip Erdoğan gelince telefonlar Manisa'dan itibaren susturulmuş jammer yüzünden,  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geldiğinde de yüzünden aynı şey yaşanmış. Madenciler Erdoğan'a 'hem suçlu hem güçlü, kibri kabahatinden dahi büyük' diye sitem ediyor. Madem korkuyorsun, sinyal kesicinle 1500 korumayla, A Tipi protokolünle niye geliyorsun buraya ve insanların hayatını daha da güçleştiriyorsun? Danışmanının attığı tekme, kendisinin tokadı dışında Somalı madenciye ne faydası oldu?Öte yandan Soma'da Eynez Karanlıkdere kömür ocağında yaşanan ve tüm ülkeyi yasa boğan facia, çarpık bir tabloyu, eşi görülmemiş bir hukuksuzluğu ortaya çıkarmıştır.Madenler ve birçok alanda olduğu gibi devletin uhdesindeki işler taşeronlara, İhale Kanunu, İş Kanunu ve Yargıtay kararlarına rağmen yaygın hukuka aykırı biçimde verilmektedir.  Hükümetin işçi haklarını ihlal ve iş kazalarını artıran yaygın taşeronlaştırma uygulaması kapsamında, Soma'daki ocakta da ' asıl iş ' tanımındaki kömür çıkarma işi, mevzuata aykırı biçimde ve muvazaalı bir sözleşmeyle özel bir firmaya verilmiştir. Ocakta 301 işçimizin canına mal olan faciada asıl sorumlunun hükümet olduğu net biçimde ortaya çıkmıştır. Hükümet, bu olayda siyasi ve idari sorumluluk yanında, ilgili hükümet üyeleri hukuki sorumluluğundan kaçamaz.  Rödovans değil, muvazaalı biçimde hizmet alımıFacianın yaşandığı andan itibaren kamuoyuna yapılan açıklamalarda, ocağın rödovans yöntemiyle işletildiği söylendi. Rödovans, maden ocağının ruhsat sahibi tarafından hasılat paylaşımı karşılığında bir başkasına kiralanması yani işletme hakkı devridir. Oysa buradaki işletme yönteminin rödovans olmadığı sonradan ortaya çıktı. TBMM KİT Komisyonu'nda konuşan Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Genel Müdürü, madenin 'rödovans' değil 'hizmet alımı' yöntemiyle işletildiğini bizzat açıkladı.İhale usulsüz, işlem hukuksuz…Oysa kömür çıkarma işi, Kamu İhale Kanunu'nun 4. maddesinde sayılan hizmet alımına konu işler arasında yer almıyor. TKİ, yasada sayılan hizmet işleri arasında olmamasına rağmen, kömür çıkarma işini hukuksuz biçimde hizmet alımı yoluyla gerçekleştirmiştir.2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı İş Kanunu da (madde 2/6) sadece yardımcı işler ile asıl işin teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren bir bölümünün alt işverene (taşerona) verilebileceğini hükme bağlıyor. Yasa maddesi gayet açık ; asıl işin kendisinin taşerona devredilemeyeceği hükme bağlanıyor. Taşerona devredilebilen yardımcı işlerde de asıl işveren, iş yasasından ve toplu sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerden alt işverenle birlikte sorumlu tutuluyor.Yargıtay da kamu kuruluşlarındaki taşeron uygulamalarıyla ilgili açılan çeşitli davalarda, asıl işlerin taşerona devredilemeyeceği, bu konularla ilgili hizmet alım sözleşmelerinin geçerli olmayacağı, taşeron işçilerinin işe iadesi, taşeronlar aracılığıyla çalıştırılan işçilerin kamu işçisi olduğu yönünde kararlar verdi. Çok sayıda taşeron işçisi açtığı davaları kazandı. Ancak hükümet, yargı kararlarını uygulamıyor.Soma'da facianın yaşandığı kömür ocağının ruhsat sahibi olan TKİ, kömür çıkarma işini, yani asıl işin tamamını, yasaya aykırı biçimde ve yasada sayılan koşullar olmadığı halde taşerona devretmiş, bunu da ihale sözleşmesi ile  perdeleme, kılıfına uydurma yoluna gitmiştir. Amacın bu yolla işçiyi koruyan mevzuatı arkadan dolanıp, ucuza kömür üretmek olduğu ortadadır.Özetle ; Soma'da başvurulan hizmet alımı sözleşmesi, İhale Kanunu'nda sayılan işler arasında kömür çıkarma yer almadığı için bu yasaya aykırı, hileli (muvazaalı) bir işlemdir. Ocaktaki taşeron uygulaması, kömür çıkarma işinin yardımcı iş değil, işletmenin asıl işi, temel faaliyet konusu olması nedeniyle de İş Yasası'na aykırıdır.  Her iki yasa da açıkça çiğnenerek muvazaalı bir alt işveren (taşeron) ilişkisi kurulmuştur.   Söz konusu yasalar ve Yargıtay kararlarına aykırı biçimde yapılan bu işlem tümden hukuksuzdur .Sayıştay'ın uyarısı dikkate alınmamıştır…TKİ ile Soma A.Ş. adlı şirket arasında yapılan sözleşmenin hukuksuzluğu Sayıştay raporu ile de sabittir. Sayıştay'ın Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Sınırlı Sorumlu Ege Linyitleri İşletmesi Müessesesi 2012  Raporunda, TKİ'nin bazı işlerinin ' yapım işi ' olmasına karşın, ' hizmet işi ' kabul edilerek ihale edildiğine dikkat çekiyor. 209 sayfalık raporda, hizmet alımı suretiyle işlerin görece daha uygun maliyetle yürütülmesi mümkün olmakla birlikte bunun İş Yasası'na aykırılığı ve idareye getireceği yükümlülüklere dikkat çekilerek hükümet uyarılıyor.Sayıştay raporunda 4857 sayılı İş Kanunu'nun 2'nci maddesinin 6'ncı fıkrasında düzenlenen asıl işveren-alt işveren ayrımına atıfla; 'Bu husus, müessese aleyhine ücretlerini ve diğer alacaklarını alamadıkları gerekçesiyle çeşitli davaların açılmasına ya da müteselsil sorumluluk nedeniyle önemli tutarların ödenmesine neden olmaktadır' deniliyor. Bu işlemin hileli olduğunu tespit eden Sayıştay,asıl işverenin alt işverenle birlikte sorumluğuna dikkat çekiyor.Anayasa ihlal edilmiştir…Ülkemizde taşeron uygulaması, sendikasız, toplu sözleşmesiz, hatta İş Yasası dışında işçi çalıştırmanın bir aracı haline gelmiştir. Geçmişte bir istisna olan AKP döneminde ise neredeyse temel istihdam şekli haline gelen taşeronluk, çalışma hayatının esnekleştirilmesine, kuralsızlaştırılmasına yol açmıştır. 2002'de 358 bin olan taşeron işçisi sayısı, bugün 2.5 milyona ulaşmıştır. Kamuda, çoğu zaman yasaya aykırı biçimde 'hizmet alımı' adı altında kadrolu kamu çalışanı yerine taşeron tercih edilmektedir.  Yasaya göre ' işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenle uzmanlık gerektiren işler ' şeklindeki üç koşulun bir arada olması gerekirken, doğrudan ana faaliyet konusu olan işler taşeron aracılığıyla gördürülmektedir. Yıllık izin hakkı, kıdem tazminatı hakkı olmayan taşeron işçilerin ücretleri de güvence altında değildir. Taşeronlaşma sürecinde işçilerin sağlık ve güvenliklerine yönelik tehditler artmış, iş kazaları alabildiğine yaygınlaşmıştır. İş kazaları, taşeron şirketlerde çok daha yaygındır. Yüksek riske sahip madencilik sektöründe, TKİ'ye bağlı yeraltı kömür ocakları taşeronlara ihale edilerek, katliamlara davetiye çıkarılmıştır.Bu hükümetin ILO normlarına uygun güvenceli, kurallı ve sendikalı bir çalışma hayatı yerine esnek, güvencesiz, kuralsız bir işgücü piyasası yaratma girişimi, ülkemizi sosyal bir hukuk devleti olmaktan uzaklaştırmaktadır .Sorumlular kanun önünde hesap vermelidir…Soma'daki faciaya yol açan süreçteki hukuksuzluklar, yanlışlar ve ihmaller net biçimde ortaya çıkmıştır: Kömür ocağının ruhsat sahibi, yani asıl işvereni TKİ'dir. Kömür çıkarma işi rödovans değil 'hizmet alımı' adı altında özel sektöre ihale edilmiştir. Ancak TKİ ile Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. arasında yapılan hizmet alım sözleşmesi muvazaalı ve hukuka aykırıdır. Hukuku arkadan dolaşıp mevzuattaki işçiyi koruyan hükümlerden kurtulma, insan hayatı pahasına maliyetleri düşürüp ucuz kömür üretme mantığı, 301 kişinin canına mal olmuştur. O kadar ailenin ocağına ateş düşmüştür. 432 çocuk babasız kalmıştır.Hukuken rödovans yoluyla verilen işletmelerde yaşanan iş kazalarından devlet ancak bilirkişi raporu sonucunda; hizmet alımı yoluyla özel firmalara verilen işletmelerdeki iş kazalarında ise devlet ve şirket doğrudan ve birlikte sorumlu kabul ediliyor. Ruhsat sahibi olan kamu, işletmeye daimi denetçi atamamış, iş güvenliği önlemlerini almamıştır. Soma A.Ş yöneticileri ile birlikte asıl işveren olarak TKİ yöneticileri de bu faciadan sorumludur. Hukuksuz devir işlemi ve yaşanan facia dolayısıyla TKİ'nin hem cezai, hem de hukuki anlamda sorumluluğu bulunmaktadır. TKİ, asıl işveren olarak, 6331 sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu'nda öngörülen önlemlerin alınmamasından da sorumlu ve suçludur.TKİ Enerji Bakanlığı'na bağlıdır. Ruhsatın asıl sahibi ve asıl devir işlemini gerçekleştiren Enerji Bakanlığı'dır. İşletmeyi denetlemekle görevli Çalışma Bakanlığı'nın müfettişleri, bu görevlerini ihmal etmişlerdir.Bu faciada, muvazaalı işlemlere izin veren, daha doğrusu bu işlemleri gerçekleştiren, denetleme görevini yerine getirmeyen hükümet doğrudan sorumludur. Hükümet, ölenlerin ailelerine maaş bağlamakla sorumluluktan kaçamaz. Facianın tüm sorumluları, soruşturmaya dâhil edilmeli ve hesabı sorulmalıdır.Yaşanan facia, öncelikle Enerji ve Çalışma Bakanlıklarının faaliyet alanına giren işlem ve uygulamalarla doğrudan bağlantılıdır. Siyasi sorumluluk gereği Enerji ve Çalışma Bakanları istifa etmelidir. Her türlü kamu taşınmazının devri ve tahsisinde 2012 yılında kendisini tek yetkili kılan Recep Tayyip Erdoğan'ın başsorumlu olduğunu da unutmamak gerekir. 
Şnorkelle Adanın Ortasındaki Göle Dalan Kız
Palau Cumhuriyeti, Batı Pasifik Okyanus'unda yer alan bir ülkedir. Buradaki adada milyonlarca deniz anası vardır. Nana Trongratanawong adında bir kız şnorkelle bu göle dalmak ister. Gölde deniz analarıyla çok güzel görüntüler elde ederler.
Dünyayı Yöneten Aileler
Bazıları fark etmeye başladılar ki dünya’ya hükmeden büyük finans grupları mevcut. Politik entrikaları, anlaşmazlıkları, devrimleri ve savaşları unutun. Bunlar tamamı ile şans değil. Herşey uzun bir süreden bu yana planlanıyor.Bazıları buna “Komplo Teorileri” veya “Yeni Dünya Düzeni” diyor. Günümüzdeki politik ve ekonomik olayları anlayabilmenin anahtarı, daha da varlık ve güç toplamış bulunan seçkin çekirdek ailelerdir.Bahsettiklerimiz dünyaya gerçek anlamda hükmeden 6, 8 veya 12 aile. Bilin ki bu çözmesi zor bir bulmaca.New York’ta Goldman Sachs, Rockefeller’lar, Loebs Kuh ve Lehman’lar, Londra ve Paris’te Rothschild’ler, Hamburg’un ve Paris’in Warburg’ları, Israil’de Lazard’lar ve Roma’da Moses Seif’ler diyerek gerçekten çok da uzak olmayacağız.Pek çok insan Bilgerberg Grubunu, Illuminati’yi veya Trilateral Komisyonu’nu duymuştur. Ancak dünyayı ve NATO, Birleşmiş Milletler ve IMF gibi ogranizasyonları yöneten ailelerin isimleri nelerdir?Şu soruyu cevaplamaya çalışın, en kolayıyla başlayalım: envanter, dünya’nın en büyük bankaları, ve bakın hissedarlar ve kararları verenler kimler.Dünyanın şu anki en büyük şirketleri: Bank of America, JP Morgan, Citigroup, Wells Fargo, Goldman Sachs ve Morgan Stanley. Şimdi de hissedarlarına bir göz atalım:Bank of America:State Street Corporation, Vanguard Group, BlackRock, FMR (Fidelity), Paulson, JP Morgan, T. Rowe, Capital World Investors, AXA, Bank of New York Mellon.JP Morgan:State Street Corp., Vanguard Group, FMR, BlackRock, T. Rowe, AXA, Capital World Investor, Capital Research Global Investor, Northern Trust Corp ve Bank of New York Mellon.Citigroup:State Street Corporation, Vanguard Group, BlackRock, Paulson, FMR, Capital World Investor, JP Morgan, Northern Trust Corporation, Fairhome Capital Mgmt ve Bank of New York Mellon.Wells Fargo:Berkshire Hathaway, FMR, State Street, Vanguard Group, Capital World Investors, BlackRock, Wellington Mgmt, AXA, T. Rowe ve Davis Selected Advisers.Şimdi görüyoruz ki bütün bankalarda mevcut bir çekirdek grup mevcut: State Street Corporation, Vanguard Group, BlackRock ve FMR (Fidelity). Tekrar olmasın diye bundan sora bunlara “büyük dörtlü” diyeceğiz.Goldman Sachs:“Büyük dörtlü,” Wellington, Capital World Investors, AXA, Massachusetts Financial Service ve T. Rowe.Morgan Stanley:“Büyük dörtlü,” Mitsubishi UFJ, Franklin Resources, AXA, T. Rowe, Bank of New York Mellon, Bank of NY Mellon ve Jennison Associates.Büyük hissedarların isimlerini hemen hemen her zaman teyit edebiliriz. Daha da ileri gidelim ve şimdi de bu şirketlerin ve dünya çapındaki büyük bankaların hissedarlarını bulalım.Bank of New York Mellon:Davis Selected, Massachusetts Financial Services, Capital Research Global Investor, Dodge, Cox, Southeatern Asset Mgmt. ve … “büyük dörtlü.”State Street Corporation (“Büyük dörtlü“den biri):Massachusetts Financial Services, Capital Research Global Investor, Barrow Hanley, GE, Putnam Investment ve … “büyük dörtlü” (kendilerinin hissedarları!).BlackRock (“Büyük dörtlü”den bir başkası):PNC, Barclays.PNC’nin arkasında kim var? FMR (Fidelity), BlackRock, State Street vsVe Barclays’in arkasında? BlackRockVe Monaco Cayman adalarındaki vergi barınaklarını veya Liechtenstein’daki yasal paravan şirketlerini inceleyerek saatler harcayabiliriz. Şirketlerin hep aynı olduğu bir ağ, ancak hiçbir ailenin ismi asla mevcut değil.Kısacası: Amerika’nın en büyük sekiz finans şirketi (JP Morgan, Wells Fargo, Bank of America, Citigroup, Goldman Sachs, U.S. Bancorp, Bank of New York Mellon ve Morgan Stanley) yüzde yüz on hissedar tarafından kontrol ediliyor ve bütün karar alımlarında daima mevcut dört şirket var: BlackRock, State Street, Vanguard ve Fidelity.Buna ek olarak, Amerikan Merkez Bankası 7 yönetim kurulu üyesi tarafından temsil edilen 12 bankadan oluşmakta, ki bu temsilciler “büyük dörtlü”nün temsilcilerini de oluşturmakta. “Büyük dörtlü” de diğer tüm kurumlarda mevcut.Kısacası, Amerika Merkez Bankası dört büyük özel şirket tarafından kontrol edilmekte: BlackRock, State Street, Vanguard ve Fidelity. Bu şirketler Amerikan para politikasını (ve dünyanın) hiçbir kontrol veya “demokratik” seçim olmaksızın yönetmekte. Bu şirketler şu anki dünya çapında ekonomik krizi başlattılar veya rol aldılar, ve de eskisinden daha da zenginleşmeyi başardılar.Son olarak, “büyük dörtlü” grubu tarafından kontrol edilen şu şirketlere bir göz atın:AlcoaAltria GroupAmerican International GroupAT&TBoeingCaterpillarCoca-ColaDuPontExxon MobilGeneral ElectricGeneral MotorsHewlett-PackardHome DepotHoneywell InternationalIntelInternational Business MachinesJohnson & JohnsonJP Morgan ChaseMcDonald’sMerckMicrosoft3MPfizerProcter & GambleUnited TechnologiesVerizon CommunicationsWal-Mart StoresTime WarnerWalt DisneyViacomRupert Murdoch’ın Haber ŞirketiCBSNBC UniversalAynı “büyük dörtlü” borsada yer alan Avrupa şirketlerinin de büyük çoğunluğunu kontrol altında tutmakta.İlaveten, bu insanlar IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Dünya Bankası gibi büyük finans kurumlarını da yönetmekteler. Ve bizler de bunları kurmuş olan “büyük dörtlü”nün işçileri olmak üzere “eğitildik” ve halen aynı şekilde devam etmekteyiz.“Büyük dörtlü”yü kontrol eden aile üyelerinin isimleri hiçbir yerde mevcut değil.
İK'cı Olmak İçin Beş Sebep
İş görüşmelerinde canınız sıkıldığında, gayet ciddi bir üslupla önünüzdeki kağıtlara çizimler yapabilirsiniz. Bir süre sonra FBI'da teknik ressam olacak düzeye gelebileceğiniz kadar sıkıcı iş mülakatlarına gireceğiniz garantidir!
Reklam
Erdoğan: 'Bana Diktatör Diyen Şu An Tam Karşımda'
Soma faciasıyla ilgili açıklamada bulunan Erdoğan 'Kadere iman edenler de bu toplum içinde kahir ekseriyette. Ama buna inanmayanlar da var' dedi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin (TOBB) 70. Mali Genel Kurulu'nda konuşan Başbakan Erdoğan, Soma faciasında sorumlu olanların bunun hesabını vereceğini belirtti. 'BİR SEFERDE BU KADAR ÇOK KAYBIN YAŞANMASI...' Konuşmasında 'Tayyip Erdoğan kaza ve kadere iman eder' diyen Erdoğan 'Kadere iman edenler de bu toplum içinde kahir ekseriyette. Ama buna inanmayanlar da var. Bir çok köşe yazarı bununla alay ediyor. Şu gerçeği görmeliyiz. Bir seferde bir çok can kaybının yaşanması medyanın dikkatini çekti' dedi. Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları; TOBB'a, gerek sayın başkan ve ekibinin Soma'ya yaptığı ziyaret ve gerekse başlattığınız yardım kampanyasından dolayı şükranlarımı ifade ediyorum. Tüm oda ve borsalarımıza, reel sektörün temsilcilerine, sanayicilere esnafa Soma'ya olan maddi manevi desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum. 'MİLLETİMİZ BİR BÜTÜN OLDU' Soma'daki kazanın ardından milletimiz gerçekten örnek bir dayanışma sergiledi. Geçmişte yaşadığımız acı hadiselerde olduğu gibi Soma kazasında da milletimiz bir oldu bütün oldu. Toplumun her kesimi, her kademede her sektörde nefes alıp verdiği her yerde ve ortamda milletimiz vakar içinde birbirine kenetlendi hem acıyı sahiplendi hem de acıyı azaltma gayreti içine girdi. 'BUNU HESABINI VERECEKLER' Acılardan fırsat devşirmeye çalışanlar milletin hissiyatını yaralayanlar da oldu. Ancak milletin feraseti bütün bu olumsuzlukları bastırmaya yetti. Şimdi önümüzde bir kaç önemli husus var. Birincisi bu hadise tüm boyutlarıyla aydınlatılmalı. İdari ve adli soruşturmalar başladı. Hem kazanın sebebi tam olarak aydınlatılacak hem de ihmali olanlar sorumluluğu olanlar bunun hesabını vereceklerdir. 'ÜZERİNİN ÖRTÜLMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ' Hükümet olarak bunun bizzat takipçisiyiz. Hiçbir ayrıntı atlanmayacak. Detaylar gözden kaçmayacak kaçırılmayacak, üzerinin örtülmesine asla izin verilmeyecektir. Bir başka konu şehit aileleleri... Ne yaparsak yapalım o canlar geri gelmeyecek. Ancak geride kalanları biz şehit yakınlarımız gibi kutsal emanet olarak değerlendiriyoruz. Şehitlerimizin yakınlarının acılarını hafifletmek adına bu adımları atıyoruz. Bir tek şehit yakınımızın dahi mağdur olmaması için dün bakanlar kurulumuzda meseleyi etraflıca ele aldık. Gereken yasal düzenlemeleri yapacağız. 'TBMM'DE BİR ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURDUK' Bu kazanın ardından en fazla üzerinde durmamız gereken konu iş sağlığı ve güvenliği konusudur. TOBB'un genel kurulunda böyle elim bir kazanın hemen ardından iş sağlığı ve güvenliği konusu temenni ediyorum en önemli gündem maddesi olacaktır. TBMM'de bir araştırma komisyonu kurduk. Hızla büyüyen bir ekonomi var. Üretim, ihracat artıyor. İstihdam edilen nüfus sayısı da artıyor. Ekonomi büyürken üretim yatırım istihdam artarken çalışma hayatı koşullarının buna paralel bir gelişme göstermediğini biliyoruz. Güvenlik ve iş sağlığı, işverene maliyet yüklüyor ve ciddi ihmaller yaşanıyor. İş sağlığı konusunda hükümetlerin yapacakları bellidir. Biz yasaları çıkartırız denetimleri yaparız. Mevzuata aykırı işleyişi tespit ederek mevzuatı uygularız. Bunun ötesi işverenin sorumluluğu altındadır. 'TEDBİR PAHALIDIR, MALİYETLİDİR AMA...' Trafikte her araç belli sürelerde muayeneden geçiyor. Ama bazı vatandaşlarımız araçlarını muayeneye götürmeden önce gidip eşten dostan ilk yardım çantası yangın tüpü alıyor öyle muayeneye giriyor. Trafikte bir sorun yaşandığında o cihazların eksiği can kaybına yol açıyor. Bunu hayatın her alanında her yerde yaşıyoruz. Tedbir pahalıdır, maliyetlidir ama tedbirin eksikliği çok daha maliyetli olabiliyor. Dünyadaki her ülke savunma sanayiine trilyonlarca dolar harcıyor. Savunma sanayi araçlarının çoğu çürüyor atılıyor. Ama her an hazır ve müteyakkız tedbirli donanımlı olmanız gerekiyor. Yani şu anda savaş yok vesaire gibi temennilerle siz hazırlıksız olamazsınız. Tevekkül asla ve asla tedbirsizlik anlamına gelmez. Kaza ve kadere iman asla herşeyi akışına bırakmak tedbiri elden bırakmak anlamına gelmez. 'KAZA VE KADERE İNANMAYANLAR DA VAR' Tayyip Erdoğan kaza ve kadere iman eder. Kadere iman edenler de bu toplum içinde kahir ekseriyette. Ama buna inanmayanlar da var. Bir çok köşe yazarı bununla alay ediyor. Şu gerçeği görmeliyiz. Bir seferde bir çok can kaybının yaşanması medyanın dikkatini çekti. Hepimizin canını acıttı. Her gün ortalama iki işçimizi iş kazalarında kaybediyoruz. Son 12 yılda ülkemizdeki iş yeri sayısı yüzde 111 arttı. 727 bin iş yeri vardı şu anda 1,5 milyonun üzerinde. Çalışan sayısı da arttı. 2002 yılıdna 5 milyon istihdam vardı, şu anda 12 milyon kişi istihdam ediliyor. İşçi sayısı artarken iş kazası oranı yüzde 55 oranında azaldı. Bu yeterli mi? Elbette değil. Hedef sıfıra doğru bunu yaklaştırmak. Dünyada hiçbir ülke bunu başaramıyor. Buna rağmen bizim hedefimiz bunu başarma istikametinde olmalıdır. 'SENDİKALARIMIZIN ÇOK HASSAS OLMASI ŞART' İnsan hayatını tedbiri öne çıkaran gayet modern bir yasayı ülkemize kazandırdık. Kanunu çıkarmakla kalmadık 81 ilde tanıtım ve bilgilendirme yaptık. 211 bin iş yerine ve işveren örgütlerine organize sanayi bölgelerinde bilgilendirme yaptık. Teftişler aynı şekilde devam etti. Sadece geçen yıl madenlerde 1047 teftiş yapıldı. Konunun asıl tarafı olan işverenlerimizin bu mesele üzerinde durup düşünmesi gerekiyor. İşçilerimizin de kendi sağlıkları adına durup düşünmesi gerekiyor. Sendikalarımızın çok daha hassas olması şart. 'CANIN TELAFİSİ YOKTUR' Ekonomi büyürken iş sağlığı ve güvenliği standartlarının da büyüyeceği böyle bir vizyonun iş dünyasına hakim olması gerekiyor. Müfettiş geldiğinde bir takım cihazlar çıkarılıyor. Müfettiş gidince bunlar ortadan kayboluyorsa sendika ve işçi kardeşim buna itiraz edecek. İşçi bana bir şey olmaz diyerek baretsiz çalışıyorsa sendika ve işveren buna itiraz edecek. Hiçbir şey candan daha değerli değil. Kaybolan kar yapılan masraf telafi edilir ama canın telafisi yoktur. Hastalığın sakatlığın telafisi yoktur. 'OY KAYBETMEYE RAZIYIZ' Biz hükümet olarak kentsel dönüşüm yapacağız deprem çalışması yapacağız dedik. Hiçbir hükümet bu kararı alamamıştır. Oy uğruna gecekonudulaşma teşvik edilmiştir. Ama biz popülist davranmayacağız dedik itirazlara rağmen, evimizi yıktırmayız diyenlere rağmen, muhalefet ve STK'lara rağmen oy kaybetmeye razıyız dedik kentsel dönüşümü başlattık. 'BİZ ADIM ATMADAN İŞVERENİMİZ ADIM ATSIN' Şimdi aynı şeyi iş sağlığı konusunda da hep birlikte göstermek zorundayız. Biz adım atmadan işverenimiz adım atsın. Bizim zorlamamıza gerek kalmadan iş veren yasalardan kaynaklanan sorumluluğu yerine getirsin. Bu konuda Türkiye'nin en büyük çatı örgütü olan TOBB'dan bugüne kadar gösterdiği duyarlılığı daha fazla bir şekilde bekliyoruz. 'ÇOK ACI BİR HADİSE YAŞADIK' Bu milli bir sorumluluk. 77 milyon olarak hepimizin canını acıtan bir sorun. Bu acı kazaları artık Türkiye'nin gündeminden çıkaralım. Siyasetçiler de bu işin takipçisi olsun. Medya sadece büyük kazalarda değil her zaman bu konuda duyarlı olsun. Sendikalar da inat eylem çatışma ile gündeme gelmek yerine bu tür konularla gündem oluştursun. En önemlisi işçiler haklarını bilsin korkmadan çekinmeden mücadeleye omuz versin. Bu facianın ardından Türkiye'de hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Çok acı bir hadise yaşadık. Bunun artım minimize olması noktasında çalışmalıyız. 'BU DA ADİL DEĞİL' Bu işin bir de haksız rekabet boyutu var. Bir işyeri sigortasız işçi çalıştırıyor bir başkası sigortalı çalıştırıyor. Başkası da çocuk işçi çalıştırıyor. Bir başkası tedbir almıyor. Aynı şeyi üretiyor ama biri bire bir kar ederken diğeri haksız şekilde 10 kar ediyor. Bu da adil değil. Dürüst olmayan her üretim bu salondaki tüm dürüst kardeşlerimin alın terinden emeğinden, ekmeğinden çalıyor. Son 12 yılda birlikte çok büyük işler başardık. Büyük reformlar yaptık. Kanayan bu yarayı da hep birlikte tedavi edeceğiz. Bir kez daha Soma'daki şehitlerimizi rahmetle yad ediyorum. Mekanları cennet olsun. Bu konudaki dayanışmamızın da ziyadeleşmesini temenni ediyorum. 'SİZLERE ŞÜKRANLARIMIZI SUNUYORUM' Burada bütün destekler AFAD'da toplanmaya başladı. Bu desteklerle birlikte gerek mağdur durumda olan tüm şehit ailelerine konut yapımından tutunuz yavrularımızın okumasına kadar herşeyi planlamış vaziyetteyiz. 12 yıl boyunca Türkiye Odalar ve Borsalar birliğinin mensupları ile çalıştık. Türkiye'nin ekonomisini 3 kattan fazla büyüttük. Ekonomiye sağladığınız büyük katkıdan dolayı teşekkür ediyorum. Binlerce insanın sofrasındaki ekmeği büyüttüğünüz için sizlere şükranlarımı ifade ediyorum. Avrupa Birliği sürecinde ToBB ile yürüdük. Ay yıldızlığ bayrağın daha özgür dalgalanması için, birlikte yürüdük. Ecdadımız tarih boyunca nereye ulaştıysa biz de oralara ulaşmaya gayret ettik. Sizler de oraya ulaşmaya gayret ettiniz. Mazlumun elinden tutuk ecdad eserlerini ayağa kaldırdık, gümrük kapılarını elden geçirdik, vizeleri birlikte kaldırdık. 'DEMOKRASİ STANDARTLARINI BÜYÜTTÜK' 2002 yılında 42 ülkeye vizesiz giriyorduk. Fakat şu anda 70 ülkeye vizesiz girebilen bir ülke konumuna geldik. Bunlar durup dururken olmadı. Bu ilişkilerin ne denli olumlu geliştiğinin ifadesidir. Birlikte Filistin dedik Somalı, Suriye, Myanmar, Bosna dedik. Kamu ve özel sektör bir araya gelik sadece ekonomiyi değil refahı artırdık demokrasi standartlarını büyüttük. 'DELEGELER ARASINDAKİ ANKETİNİ İNCELEDİM' Son 1 yıl içinde yaşadığımız özellikle bir tecrübeyi hatırlatmak istiyorum. 30 Mayıs 2013-30 Mart 2014 hadiseleri çok önemli mesajlar verdi. TOBB'un delegeler arasındaki anketini inceledim. Anket yapılan delegelerin yüzde 32'si son bir yılda satışların arttığını söylüyor. Yapılan ankette gelecek yıla dair umutların çok yüksek olduğunu gördük. TOBB delegeleri çoğunlukla satışların ve istihdamın ihracatın yükseleceğini düşünüyor. Umutların yüksek olduğunu görüyoruz. Bu tablo çok şey anlatıyor. Sokak eylemlerinin içerde ve dışardaki karalama kampanyalarının, seçilmiş hükümete yönelik darbe girişimlerinin ekonomiye nasıl bedel ödettiğini bu anket ortaya koyuyor. 2013 Mayıs'taki gelişmeleri tekrar hatırlayalım. Mayıs ayında borsa tarihinin en yüsek faiz en düşük seviyesine geldi. Faiz yüzde 6'ya kadar geriledi. İhracatta rekorlar kırdık. IMF'ye borcu sıfırladık. '130 MİLYON DOLAR REZERVİMİZ VAR' Merkez Bankası rezervimiz 135 milyar dolar ile rekor kırmıştı. Şu anda herşeye rağmen hamdolsun 130 milyar dolar rezervimiz var. 2002 sonu itibariyle 27 buçuk milyar dolardı. Aynı ay içinde Japonya ile nükleer santral mutakbakatına vardık. 2 buçuk milyar dolarlık yatırımla Yavuz Sultan Selim köprüsünün temelini attık. Kredi derecelendirme kuruluşları üst üste kredi notumuzu yükseltti. Türkiye tarihi başarıları yaşarken gezi olayları adı altında şiddet eylemleri başladı. İçerde ekonomiyi sarsmak için elinden geleni arda koymayanlar oldu. Dışarda yatırımcıları etkilemek için sistematik kampanya yürütüldü. Bu saldırının etkilerini telafi ettiğimiz noktada 17-25 Aralık darbe girişimleri oldu. 30 Mart ile bu darbe girişimlerine ve destekçilerine milletimiz tarafından gereken ders en güzel şekliyle verildi. 'MİLLET TAVRINI ORTAYA KOYDU' Gerek gezi olayları gerek 17-25 aralık darbesi şahsım kadar ailem arkadaşlarım hükümetimiz kadar demokrasi milli irade ülkedeki istikrarı büyüyen ekonomiyi hedef aldı. Sizler de hissettiniz. Benzeri saldırıların tahriklerin Mısır'ı hangi noktaya getirdiğini görüyorsunuz. Ukrayna'yı görüyorsunuz. Bu saldırılar 77 milyon için en başta sizin emeğinizi hedef almıştır. Bu saldırıları karşı durması gereken de sadece şahsım değildir. Millet bunu gördü ve net bir şekilde tavrını ortaya koydu. 'BUNLAR YA DESTEK VERDİLER YA DA...' Bu gösterilerin yapıldığı yerlerde camı çerçevesi kırılan kim? Benim esnaf kardeşim. Bu camlar indirilirken tekrar bunları koymak isteyen kim. Devlet... Kime karşı yapılıyor bunlar? Hatta bazı yerlerde bankalara işyerlerine varıncaya kadar soygun yaptılar. Toplumun her kesiminden insanımız tavrını ortaya koydu. Kenarda bekleyip bu saldırıların kendisine rant sağlayacğaını umanlar da oldu. Bunlar ya destek verdiler ya da sessiz kalarak onayladılar. 'BİZİM ELEŞTİRİDEN KORKUMUZ YOK' Aynı manzarayı şu anda Soma kazasının ardından görüyoruz. Madenciler işçiler oradaki şehitlerimiz aileleri inanın umurlarında dahi değil. Buradan nasıl bir siyasi sonuç çıkarırız diye iftiralar atanlar var. Provokasyon yapanlar var. Bunlara karşı ortak tavır hepimizin vazifesidir. Bizim eleştiriden korkumuz gösteriden korkumuz yok. Ama eleştiri adı altında protesto adı altında eğer demokrasimiz ekonomi hele hele istiklalimiz hedef alınıyorsa kusura bakmayın buna biz de müsade etmeyiz sizlerin de müsade etmeyeceğinize inanıyorum. 'POLİS, ASKER ŞEHİT EDENLERE HAPİSTEKİ GAZETECİ OLUYOR' Basın özgürlüğü yok denilen ülkede son 1 yıldır hükümet ve Başbakan için ağza alınmayacak hakaretler manşete çekiliyor. Madende şehit olan kardeşlerimiz için, onlar AK Parti mitingine geldiler müstehaktırlar diyen köşe yazarları çıktı. Acaba onlar CHP mitingine gitmiyor mu? Onların mitinglerine de bu madenciler gidiyordu. Bu nasıl bir köşe yazarlığı... Bir diğeri yine aynı patronun köşe yazarları, o da ne şehit ne gazi ... niyazi oldular diyebiliyor... Bu da köşe yazarı. Bu ne densizliktir. Böyle bir nefret suçu aleni olarak işleniyor. Bütün bunlar yaşanırken hala bu ülkede basın özgürlüğü yok deniliyor. Polis asker şehit edenler hapse giriyor. Adları hapisteki gazeteci oluyor. Her gün sokaklarda terör estiriliyor, esnaf mağdur ediliyor, huzur bozuluyor her nasılsa o ülkede özgürlük olmuyor. Bu bir algı operasyonudur. Bu operasyonun hedefi de şahsım hükümetim değil 77 milyondur. O 77 milyon içinde de en başta siz iş dünyasının mensupları var. 'DERDİMİZ YENİ ANAYASA' Kimin ne olduğunu çok iyi tanıdık. Sizin bağışlarınızla hibelerinizle büyüyenlerin nasıl ihanet sergilediklerini gördünüz. Allah'a hamdolsun kazanımlarımızı kaybetmeden bu süreçten çıktık. Her kesim daha dikkatli olmalı. Kim ne derse desin biz samimiyetle ekonomiyi ve demokrasiyi büyütmeye devam edeceğiz. Birlikte yaptık yapmaya da devam edeceğiz. Susanlar mahçup olacaklar. Az önce sayın Başkan yeni anayasadan bahsetti. Bakın ben şu anda TOBB'un genel kurulunda söylüyorum. Ana muhalefetin başkanı da burada. Muhalefet partilerinden de temsilciler var. Düşünebiliyor musunuz? Bir Anayasa uzlaşma komisyonu kuruluyor ve kurulduğu zaman bizim 326 üyemiz var. Biz 3 üye verdik. Diğer üç siyasi partinin 220 üyesi var onlar 9 üye veriyor. Biz böyle bir anlayış gösteriyoruz. Derdimiz yeni anayasa... 'KARŞIMDA ŞU AN BULUNUYORLAR' Bütün bunların yanında sayın Başkan konuşması esnasında, TOBB başkanı özellikle bir kusurdan bahsetti. Bu ülkenin başbakanına diktatör diyen muhalefet var. Karşımda şu an bulunuyorlar. Tayyip Erdoğan diktatör olacak sen meydanlarda dolaşcaksın öyle mi? Diktatörün olduğu bir ülkede bunları yapamazsın. Bu tür yakıştırmalarla ülkenin huzurunu bozarsınız. Önce ağzınızdan çıkanı kulaklarınızın duyması lazım. Bütün bu toplumsal huzur ve adalet duygusu kadar bütün bunlar iş dünyamızı da rahatsız ediyor. 'HADİ ADAY OL, BEN DE SİVİLİM' Şimdi Cumuhrbaşkanlığı seçimleri hepimizin gündeminde. Ne diyor başkan? Sivil bir cumhurbaşkanı diyor. Sen nesin sivil değil misin? Hadi aday ol. Ben de sivilim. Sayın Demirel, Özal sivil değil miydi? Sezer sivil değil miydi? Siz siville neyi kastediyorsunuz? Bir siyasi parti başkanını da aday gösterir, içinden başka birini de aday gösterir. Nitekim biz en son olarak Abdullah Gül'ü aday göstermiştik. Dışişleri bakanımızdı sivildi... Bütün engellere rağmen seçildi ve 7 yıldır başarıyla yürüttü. Şimdi ilk defa millet seçecek. Milletin seçtiği cumhurbaşkanına da hep birlikte saygı duymak zorundayız. Saygı duyacağız. Beğenirsin beğenmezsin ama milletin seçtiğini beğenmek zorundasın. İnşallah Ağustos ayında halkın oylarıyla cumhurbaşkanı seçilecek. Dah güçlü bir ülke olarak 2023 hedeflerine ilerleyeceğiz. haberler.com
Reklam
15 Maddede Türklerin Anlamadığı Tek Spor: Baseball
Baseball Türk milletinin Hollywood filmleri olmasa tanımadığı tanıyamayacağı bir spor dalı. Her ne kadar seyir zevki açısından Çelik Çomak oyunuyla aynı tadı verse de, Baseball bambaşka bir kafanın bambaşka bir hayal dünyasının ürünü. Gelin bu sporu yakından tanıyalım, malum yazın dünya kupası var, milli takım evinden izleyecek kupayı. Biz de dikkatlerimizi başka bir spor dalına yöneltelim belki Baseball'da özlediğimiz uluslararası başarıları yakalayan bir milli takım kurabiliriz, kupalardan geri kalmayız:
Düğünlerin Olmazsa Olmaz 25 İnsan Tipi
Havaların ısınması, düğün sezonunun başlama habercisi.. Sonrası zaten bitmek bilmeyen davetiyeler, kına geceleri ve halaylarla dolu. Düğün ortamına kendinizi ne kadar kaptırıyorsunuz bilmiyoruz ama şöyle dışarıdan bakıldığında düğünde olmazsa olmaz tiplemelerin olduğunu çok net görürsünüz. Ayakları yarılana kadar oynayanından tutun, düğün boyunca hiç kılını kıpırdatmayana kadar tipik düğün insanlarını analiz ettik. Bakalım siz hangi gruba dahilsiniz :)
Michael Jackson Hologram ile Geri Döndü
Efsane pop yıldızı Michael Jackson ölümünden beş yıl sonra Billboard Müzik Ödüllerinde hologram görüntüsü ile sahne aldı. Oldukça gerçekçi olan hologram sahne showunda Michael Jackson geçtiğimiz hafta piyasa çıkan yeni albümü Xscape’den ‘Slave to the Rhythm’ adlı parçayı seslendirdi. Altın yaldızlı bir tahtta beliren Jackson’un hologramına gerçek dansçılar eşlik etti. Michael Jackson’un hologram görüntüsü sahnede efsane yıldızın moonwalking dansını da yapmaktan geri kalmadı. Salondaki herkesi büyüleyen Michael Jackson’ın hologram görüntüsü ayakta alkışlandı.
Reklam
Nuri Bilge Ceylan: 'Filmlerimde Karamsar Olma Hakkımı Kullanıyorum'
Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerektiğini, üstelik bunun bizim kültürümüzde yaygın olmadığını vurgulayan Ceylan, insanı anlamaya çalışarak film yapmanın kendisine daha anlamlı geldiğini söyledi. Altın Palmiye adayı yönetmen, “Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” dedi67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan “Kış Uykusu”nun yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, filmde Türkiye’nin şu sıralardaki politik durumuna bir gönderme olmadığını vurgulayarak “Filme 3 yıl önce başladık. Sinemacının gündemi kovalaması hem zor, hem de şart değil. Sinemacının gazetecilik yapmasına gerek yok” dedi.Ceylan, sanatçının görevinin kendi geldiği kültüre başka bir bakış açısı getirebilmek olduğunu söyleyerek şöyle dedi: 'Zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerek ki bu bizim kültürümüzde yaygın değildir. Kültürün onur, gurur, utanma eşiklerini aşma kaygısı gütmeden topluma hizmet etmesi gerekir. Özellikle kendi zayıf taraflarımızla yüzleşmek için sosyal reflekslerle değil, insanı anlamaya çalışarak film yapmak bana daha anlamlı geliyor.”Ceylan, önceki gün Cannes’da, senaryoda imzası bulunan Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki, yapımcı Zeynep Özbatur, Fransız ortak yapımcı Alexandre Mallet-Guy ve başrolleri paylaşan Haluk Bilginer, Demet Akbağ ve Melisa Sözen’le birlikte bir basın toplantısı düzenledi.“Kış Uykusu”nun çıkış noktasının 19. yüzyıl Rus yazarı Anton Çehov’un birkaç kısa öyküsü olduğunu belirten yönetmen, “Ama sonuçta senaryoyu Ebru Ceylan’la birlikte yazdık” dedi.Ceylan, sinemaya bakışını, “Hayatta insan her yerde aynıdır. Yaşamla ilgili ikircikli filmleri seviyorum, her şeyi çözüme ulaştıran değil, muhtelif duyguları gösteren, ucunu açık bırakan filmler bana göredir” sözleriyle özetledi.Ünlü yönetmen, filminde “umut” olup olmadığı yolundaki bir soruyu da, “Filmlerime özel olarak umut koymayı sevmiyorum. Hayatta ne kadar varsa filmlerde de o kadar umut olmalı. Filmlerimde karamsar olma hakkımı kullanıyorum” diye yanıtladı.“Kış Uykusu”nun baş oyuncularından Demet Akbağ, Soma’da yaşanan maden faciasıyla ilgili olarak, “Buruk bir sevinç yaşıyoruz. Bir yandan yüreğimiz kan ağlıyor, öte yandan burada filmimizi tanıtmamızın mutluluğunu yaşıyoruz” dedi.Ceylan da “Tüm duyguları aynı anda yaşıyoruz. Olaylar biz buraya gelirken başladı. Sevincimiz kursağımızda kalıyor” demekten kendini alamadı.“Tiyatrodaki gibi prova yaptık, hatta bunları kaydettik. 200 saatlik kayıttan 196 dakikaya ancak indirdik” diyen Haluk Bilginer ise 182 sayfalık kalın senaroyu ilk gördüğünde korktuğunu, ama okuduktan sonra metne vurulduğunu söyledi.Bilginer, Ceylan’ı, “İletişimde usta bir insan ve istediğini almayı beceren bir usta yönetmen” sözleriyle tanımladı.Cumhuriyet
'Kış Uykusu'nun Oyuncu Kadrosu Cannes'da Soma'yı Unutmadı
Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan 'ın Altın Palmiye için yarışacak filmi 'Kış Uykusu' jüri önüne çıkacak. Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel ’in haberine göre, film gösterimi için oyuncular kırmızı halıda boy göstermeye başladı. Halının en dikkat çeken ismi ise geçtiğimiz ay tedavi gördüğü hastaneden taburcu olan Nejat İşler oldu. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye yarışındaki 3 saat 16 dakikalık filmi ‘Kış Uykusu’nun bugün 16.00’da yapılacak gösteriminin ardından onuruna düzenlenecek davet de Soma felaketi nedeniyle iptal edildi. Nuri Bilge Ceylan ve 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosu, Soma'da hayatın kaybeden madencileri unutmadı. Ellerinde #Soma yazılı dövizlerle basın mesuplarının karşısına geçti. Nuri Bilge'nin Kültür Bakanlığının desteğini alan filmi, Türkiye-Fransa-Almanya ortak yapımı olması sebebiyle Avrupa Konseyi'nin sinema fonu Eurimage'den de destek aldı. Büyük kısmı Kapadokya'da çekilen 'Kış Uykusu' filminin oyuncu kadrosunda Nejat İşler, Haluk Bilginer , Demet Akbağ , Melisa Sözen , Nadir Saribacak , Ayberk Pekcan gibi isimler var. Filmin konusu, emekli bir oyuncunun, aktörlüğü bıraktıktan sonra Anadolu'da kendi halinde küçük bir otelde çalışarak günlerini geçirmesi üzerine kurulmuş olaylarla ilgili. T24
Reklam
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Önce kaynak oluşturursun: Özelleştirme yoluyla elindeki varlıkları ve hizmetleri satarsın... Devlet bankalarındaki kredileri ayarlarsın... İçerdeki krediler yetmediği zaman, dışardaki müttefiklerinden kredi bulursun... Dışardaki krediler de yetmezse, şeyhlere, sultanlara arazi ve hizmet peşkeş çeker, dışardan fon aktarırsın... Vergi ve sosyal güvenlik reformu adı altında, halkın gırtlağına basar, herkesi silkeler, özellikle esnafın, serbest meslek sahiplerinin, dar ve sabit gelirlilerin canlarına okur,yeni fonlar bulursun... Sonra bu kaynakları dağıtırsın:İhale yasasında, her karşılaştığın sorunu aşmak için, olaya özel, yüzlerce değişiklik yaparsın... Tek bir kamu arsası satışını bile kendi iznine bağlarsın... Özelleştirmeleri yandaşlarına verirsin, onların rakiplerinin yarışmaya girmelerini engellersin...Büyük inşaat ihalelerini de doğrudan sana bağlı olan müteahhitlere verirsin, kazayla istemediğin biri kazanırsa, hemen ihaleyi iptal edersin... Yandaş müteahhitlere her türlü ayrıcalığı ve avantajı sağlarsın... Gerektiğinde Hazine garantisini bile devreye sokarsın... Mal ve hizmet alımlarında, devleti zarara uğratmak pahasına, sabit fiyat güvencesi de verirsin...
Reklam
Bu Odaya Nasıl 500 Kişi Sığar?
Soma Holding'in resmi rakamlara göre 284 kişinin hayatını kaybettiği facia üzerine yaptığı basın toplantısına 'yaşam odası' tartışması damgasını vurdu. Şili'deki madencilerin 69 gün sonra çöken madenden kurtarılmasını sağlayan yaşam odasının Türkiye’deki mevzuatta madenlere konması zorunlu değil. Türk Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun ise Soma'nın 500 kişilik yaşam odası vurgusuna ilişkin olarak, 'Onlarınkine yaşam odası değil, toplama kampı denir' dedi. Öte yandan Soma Kömür İşletmeleri'nin madende bir dönem kullandığı yaşam odalarının fotoğrafı ise akıllara 'Bu odaya nasıl 500 kişi sığar' sorusunu getirdi. Soma Holding patronu Alp Gürkan , basın toplantısında “Bu kaza iki üç ay sonra olsaydı, bu insanlar yaşam odası olduğu için kurtulacaktı” dedi. Madenin başka bir bölgesinde, kapanmış bir yerde, 500 kişilik yaşam odası bulunduğunu belirten Alp Gürkan, böylece facianın olduğu yerde yaşam odası bulunmadığını itiraf etmiş oldu. Hürriyet'ten Aysel Alp ve Banu Şen 'in haberine göre, Türk Maden Mühendisleri Odası eski Başkanı Mehmet Torun , 'Maden kanununda yasal zorunluluk yok. Zorunlu olmadığından, patronlar da insana değer vermediğinden kendiliğinden bunu yapmıyor. Türkiye genelinde sadece 4 firmanın standartlara uygun yaşam odası var, onlar da metal, altın ve bakır madenciliği alanında faaliyet gösteriyor' dedi. Torun, Soma Holding Genel Müdürü’nün madenin başka bir bölümünde 500 kişilik yaşam odası bulunduğuna ilişkin açıklamalarına da sert tepki gösterdi. Torun, 500 kişilik yaşam odası olamayacağını, dünya standartlarına uygun odaların 12 ila 40 kişilik olduğunu belirterek, 'Onlarınkine yaşam odası değil, toplama kampı denir' dedi. Kar amacına yönelik işletme anlayışı sürdükçe maden kazalarının önlenemeyeceğinin altını çizen Torun, 'Bu firma daha önce ocağı kamu kurumundan aldığında kamu 100 liraya mal ediyor ben 30 liraya mal ediyorum, diye övünüyordu. Aradaki fark kimin cebine girdi. Çalışan 4 bin lira almaya mı başladı yoksa maaşı 1000 liraya mı düştü' diye sordu. Torun, gerçek anlamda yaşam odalarının tamamen tozdan, gazdan, her türlü kimyasaldan ari; çökmeye dayanıklı ortamdan tamamen izole olarak yapılması gerektiğine dikkat çekti. 'Orada gerçek anlamda bir yaşam odası olsaydı ocaktaki bütün yangın ve gazlardan korunacaklar, kurtarılmayı bekleyeceklerdi. Muhtemelen bugünkünden çok daha az kayıp olacaktı. Çünkü odaya girip kapıyı kapattıklarında, sızdırmaz olacak, gaz, toz, kimyevi madde girmeyecek. Ayrıca da yer yüzüne müstakil bir havalandırma bağlantısı olacak yani ocağın havalandırmasından tamamen bağımsız bir havalandırma olacak ki insanlar kurtulabilsin.' Torun, madencilik sektöründe yaklaşık 120 bin kişinin çalıştığını belirtirken, hükümetin derhal Madencilik Kanunu'nu değiştirmesi ve ILO'nun yeraltı iş güvenliğine ilişkin 176 sayılı sözleşmesini imzalaması çağrısında bulundu. 'Torun, tabi ki kanun çıkarmak, sözleşme imzalamak yetmez. Bunlar hızlıca uygulamaya geçirilmeli' dedi. Mehmet Torun, İş Güvenliği uzmanlığı eğitimlerinin özel sektördeki kurslara verilmesini de eleştirerek, bu eğitimlerin kar amacı gütmeyen, gerçek anlamda kamu hizmeti veren odalar eliyle yapılması gerektiğine dikkat çekti. Yer altı madenlerinde bile bırakın konunun uzmanı maden mühendisi, mühendis çalıştırılmasını, teknik eğitim öğretmenlerine bile iş güvenliği uzmanlığı yetkisi verildiğini anlattı. İşin uzmanı olmayanların madenlerde denetim yapamayacağını vurgulayan Torun, 'Kurtulan işçiler çalıştıkları ortamı anlatıyorlar. Ocak içinde mazotlu araçlar çalıştığını, oksijenli kaynaklar yapıldığını, maskelerinin hiç kontrol edilmediğini söylüyorlar. Tüm bunlar gerçek anlamda iş güvenliği uzmanlarının olmamasından kaynaklanıyor' dedi. Kaçış odalarının ne kadar önemli olduğu 4 yıl önceki Şili kazasında ortaya çıkmıştı. 33 madenci yerin 700 metre altına kurulan kaçış odasına sığınmış ve bu madenciler yaklaşık 80 gün sonra sağ olarak kurtulmayı başarmıştı. Kaçış odalarının fiyatı 80 bin dolardan (160 bin TL) başlarken, yaygın olarak kullanılan 40 kişilik odaların fiyatı ise 200 ila 250 bin dolar (400-500 bin TL) arasında değişiyor. Soma madeninde çalışan 780 kişinin ihtiyacı için ise yaklaşık 20 adet kaçış odası. Bunun işletmeye olan maliyeti ise 5 milyon dolar (10 milyon TL) civarında bulunuyor. Soma Holding Yönetim Kurulu Başkanı Alp Gürkan 10 Mayıs 2013 tarihinde Enerji TV’ye Soma’daki maden ile ilgili kaza durumunda işçilerin madende 15-20 gün kalabilecekleri alanlar oluşturacaklarını söylemişti. Yerin altındaki tüm kişilerin isimlerinin ve muhtemel konumlarının her zaman (yani gün boyunca) doğru şekilde bilinmesi için bir sistem kurulmalı Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı koşullarının sağlanması açısından, madenin gerekli elektrik, mekanik ve iletişim sistemini de kapsayan diğer ekipmanlarla inşa edilmesini sağlamalı Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve çalışmasını sağlamalı Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalı İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalı Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalı Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalı Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalı İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalı İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı. Bu ücretsiz olmalı İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşmalarını sağlamak zorunda İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumlu Sözleşme, hükümetlereyse teknik kılavuzların hazırlanması, denetimlerin düzenlenmesi, denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlaması ve kazaların etkili soruşturulması gibi yükümlülükler getiriyor.T24
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Soma’da yaşanan facia Türkiye hatta dünya tarihine geçecek kadar büyük bir facia. Herkesi yıkan bu facia karşısında siyasi partiler dahil, genelde sağduyulu bir tavrın sergilendiğini söyleyebiliriz.Peki, bundan öncekilerde olduğu gibi, bu kazayı da birkaç gün konuşup unutacak mıyız? Bir sonraki kazaya kadar, sanki olmamış gibi yaşamaya devam mı edeceğiz? Hükümetin daha önceki maden kazalarında söylediği “bu işin fıtratında bu var” ya da “kader işte” anlayışını kabullenip oturacak mıyız? Bu facia sonucu vefat eden yüzlerce insan var. Tabii ki ateş düştüğü yeri yakar, ailelerinin acısını kimse yeterince anlayamaz ama bu aynı zamanda bir vatandaşlık sorunu. Artık bunu herkesin görmesi gerekiyor.
Neden İngilizce Öğrenemiyoruz?
Türkiye'de çocukların yüzde 90'dan fazlası İngilizce'de temel düzeyi bile geçemiyor. Öğrencilerin sınıfları yükseldikçe İngilizce dersine olan ilgisi azalıyor. Tespit, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın raporundan. Rapora göre, yapılması gereken derslerde gramer yerine konuşma diline ağırlık vermek.Türk çocuklarının yüzde 90'dan fazlası İngilizce'de temel düzeyi bile geçemiyor. Yabancı dili ilk yılda sevenlerin oranı yüzde 80 iken lise sonda yüzde 37'ye düşüyor. British Council ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın (TEPAV) 'Türkiye'deki Devlet Okullarında İngilizce Dilinin Öğretimine İlişkin Ulusal İhtiyaç Analizi' başlıklı raporu, Türk öğrencilerin İngilizce öğrenmede yaşadığı sıkıntıları ortaya koydu. Milli Eğitim Bakanlığı'nın izniyle yapılan çalışmada British Council ve TEPAV'ın desteğiyle Ankara, Antalya, Balıkesir, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Malatya, Samsun, Trabzon gibi illerdeki 48 okulda dersler izlendi. TEPAV, 1394 veli ve 19 bin 380 öğrenciyle de anket yaptı. Derse ilgileri azalıyor Geçtiğimiz hafta Ankara'da yapılan forumda bulguların detaylı olarak değerlendirdiği rapor, daha önce Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı'ya da sunuldu. Rapora göre, öğrencilerin sınıfları yükseldikçe İngilizce dersine olan ilgisi azalıyor. Çünkü çocuklar derslerde kitap ağırlıklı ilerleyen dersleri sıkıcı ya da zor buluyor. Öğrenciler İngilizce ders kitaplarını da sevmediklerini belirtiyor. Eğitimin başlangıcında 5. sınıf öğrencilerinin yüzde 80'i İngilizce dersini sevdiğini söylerken bu oran yıldan yıla sürekli olarak azalarak 12. sınıf öğrencilerinde yüzde 37'ye düşüyor. Düzeyi geçemiyor Rapora göre, Türkiye'deki İngilizce öğretmenlerinin yüzde 80'i etkin dil dersleri vermek için gereken niteliklere ve dil becerilerine sahip. Ancak buna rağmen Türkiye'de öğrencilerin büyük bir çoğunluğu yani yüzde 90'dan fazlasının bin saatlik dersten sonra İngilizce yeterlilik düzeyi, temel düzeyde kalıyor. Gözlemlenen bütün sınıflarda öğrencilerin İngilizce olarak iletişim kurmayı ve dile işlevsellik kazandırmayı öğrenemedikleri saptandı. İngilizce 2'nci sınıfta başlamalı Raporun önerileri arasında devlet okullarında 4. sınıfta başlatılan yabancı dil eğitiminin 2'nci sınıfta başlatılmasının, yüksek öğrenim de dahil sonraki eğitim aşamaları üzerinde olumlu etkiler yapacağı belirtiliyor. Ayrıca şu anda ilkokul müfredatında 2 saat olan yabancı dil derslerinin müfredatı öğrencilerin dersleri daha seveceği şekilde değiştirdikten sonra haftada en az 6 saate çıkarılması da öneriliyor. Vatan
Game of Thrones'u Bir de George R.R. Martin'den Dinleyin
Son yılların bir numaralı dizisi Game Of Thrones’un nisan ayında başlayan 4. sezonu, beklentileri şu ana kadar fazlasıyla karşıladı. Geçmiş üç sezonda, duygusal olarak bağlandığımız karakterlerin birer birer ölümü bizleri sarsmış olsa da, antipatik Kral Joffrey’in, geçtiğimiz bölümlerde zehirlenerek ölmesi sonucu herkes derin bir nefes aldı. Game Of Thrones, diğer dizilere bu yüzden benzemiyor. Dizide, ilk bölümden son bölüme kadar, her türlü zorluğu aşan, tehlikeleri birer birer savuşturan, herkes ölürken, kendisi hayatta kalan bir kahraman yok. İyiler her zaman kazanmıyor… en azından şimdilik. Game Of Thrones’un ait olduğu A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisini okuyanlar bilir, ileride bizi daha bir çok sürpriz bekliyor olacak. Serinin birinci cildini 1996 yılında yayınlayan ve her fırsatta, yavaş ve acele etmeden yazmayı sevdiğini belirten George R.R. Martin, bir yandan kalan iki kitabı bitirmeye çalışırken, bir yandan da dizinin getirdiği şöhretle uğraşıyor. Ünlü müzik ve sanat dergisi Rolling Stone’a bir röportaj veren Martin, çocukluğundan, Hollywood’da geçirdiği yıllara, J.R.R Tolkien’le kendisini ayıran özelliklerden, kitapların sorguladığı ahlaki değerlere kadar bir çok konuda düşüncelerini paylaştı.  Game Of Thrones’un en önemli temalarından biri aile kavramı. Karakterlere anlamlarını veren ama bir o kadar da onları yıkan şey aile. Sizin aileniz ve evinizle ilişkiniz nasıldı? 1948′de New Jersey’de; Bayonne’da doğdum. Manhattan’a otobüsle 45 dakika uzaklıkta olsa da, Bayonne kendi içinde bambaşka bir dünyaya sahipti. New York çok yakın olduğu halde pek sık gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren, Birinci Sokak’taki sosyal konutlarda yaşadım. Babam bir Martin’di, İtalyan ve Alman asıllıydı. Annem ise Brady’ydi, İrlanda kökenli. Annemden, Bayonne tarihinde önemli bir yere sahip Brady ailesinin hikayelerini dinlemişimdir. Çok küçük yaşta fakir olduğumuzu anladım. Okuluma yürürken, annemin içinde doğduğu, bir zamanlar bize ait olan evin önünden geçmem gerekiyordu. Her geçişimde o eve bakardım, onun için de hikayelerimde kaybolmuş bir altın çağın nostaljisi vardır. Annemin bana anlattıkları, hayal gücüme yerleşti. Ailenize yakın mıydınız? Babam her zaman mesafeli biri olmuştur. Sanırım beni hiçbir zaman anlamadı, aynı şekilde muhtemelen ben de onu hiçbir zaman anlamadım. O zamanlar bu terimi kullanmıyorduk ama babamın sağlam bir alkolik olduğunu söyleyebilirim. Kendisini görüyordum ama çok az konuşuyorduk. Ortak bir noktada buluştuğum konu herhalde spordu.  Bayonne’dan üniversiteden önce mi ayrıldınız? Hiçbir zaman arabamız olmadı. Babam, içkiliyken araba kullanmanın kötü bir şey olduğunu söylerdi, ve hiçbir zaman içmeyi bırakmayacağını da (gülüyor). Yıllarca evimin penceresinden Staten Island’ı seyrettim, ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Şanghay ya da her neresiyse orayı temsil ediyordu. Kitap okuyordum ve kitaplardaki Mars gezegenini ve diğer gezegenleri hayal ediyordum. Sonraki yıllarda Robert E. Howard’ın Conan kitaplarını ya da Orta Dünya’nın renkli yerlerini hayal ettim.  1966 yılında Northwestern Üniversitesi’ne giriş yaptınız. Takip eden yıllarda, Vietnam savaşına olan karşı tutumunuz nedeniyle politik ve moral değişimler yaşadığınızı biliyoruz… Ben de, dönemin bir çok çocuğu gibi, bir şahindim. Amerika’nın ‘iyi’ler olduğunu kabul etmiş ve orada bulunmamızı doğru karşılamıştım. Üniversiteye girdikten sonra, Vietnam savaşı gerçekleri öğrendikçe, savaşın anlamı bana yanlış gelmeye başladı. O dönemde orduya alımlar arttı ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tam anlamıyla bir pasifist değildim ve bunu da iddia edemezdim. Ben daha çok belirli bir savaşa karşı çıkan biriydim. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış olmak isterdim. Sonuç olarak, kesinlikle geri çevrileceğini düşünerek, vicdani ret için başvurumu yaptım. Bunu üç seçeneğin izleyeceğini biliyordum: ordu, hapis ya da Kanada. Ne yapardım, hangisini seçerdim gerçekten bilmiyorum. Bunlar gerçekten zor seçimlerdi ve her genç bu konuda bir karar vermek zorundaydı. Sonra bütün beklentilerimin aksine başvurumu kabul ettiler. Bana daha sonra dendiki – bu arada bunu kanıtlamamın imkanı yok – başvurumun kabul edilmesinin sebebi, muhafazakarların, vicdani reddin isteyen herkese verilmesinin yeterince ağır bir ceza olacağına olan inancıydı. Böylece, kayıtlara geçecek vicdani reddin, kişinin hayatı boyunca “komünist” ve “retçi” damgası taşımasına neden olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın Vietnam savaşından sonra gerçek anlamda toparlanabildiğini sanmıyorum. Benim dönemimin çocukları için gerçek dışı bir tecrübeydi. Gerçeklere, adalete ve Amerikan sistemine olan inancıyla liseyi bitiren ‘ideal’ bir çocuk, üniversiteye girdiği anda gençliğinin bütün bu süperkahraman değerlerinin yıkıldığını gördü.  İlk romanlarınız ‘Dying of the Light’ ve ‘Fevre Dream’ çok beğenildi. Ancak ‘The Armageddon Rag’, bir bakıma yazarlık kariyerinizi askıya almanıza neden oldu. Daha sonra uzun yıllar Hollywood’da dizi yazarlığı yaptınız. O yıllarda edindiğiniz tecrübeler, size daha sonraki kitaplarınızda – bu durumda Game of Thrones’un da dahil olduğu ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ (A Song of Ice and Fire) oluyor – yardımcı oldu mu? Kesinlikle. Televizyon dizilerine senaryo yazmanın sırrı, bir roman kaleme almaktan daha kolay oluşudur. William Goldman, herşeyin strüktürden, yani strüktür ve diyalogdan oluştuğunu söylerdi. Hollywood’da bulunmuş olmam benim bu yönümü geliştirdi. Öncesinde, yıllarımı tek başıma bir daktilonun ya da bilgisayar ekranının önünde, tek başıma yazı yazarak geçirdim. İnsanların olduğu bir ofise gidip, bir fincan kahve eşliğinde dizi hakkında fikirler paylaşmak, projeyi kolektif bir şekilde geliştirmek beni canlandırdı. Bir yandan da sürekli sınırlamalarla uğraşıyorduk. Bu beni çok yordu. Sansür hakkında tartışmalar vardı, sahneler çok mu açık, ya da politik olarak hassas bir konu mu, ya da çok mu şiddet var, gibi bir çok sorun vardı. Kimse rahatsız olmasın düşüncesi hakimdi. ‘Güzel ve Çirkin’ dizisinde bunu yaşadık. ‘Çirkin’ insanları öldürüyor. Karakterin önemli bir özelliği bu. O kötü biri, bir cani. Ama CBS dizide kesinlikle kan olmasını istemiyordu, oysa ‘Çirkin’ insan öldürüyor. Bu gerçekten çok saçmaydı. Karakterin sempatik kalmasını istiyorlardı. Game of Thrones’un başlangıç noktası olarak, bir infaza şahit olduktan sonra karlı bir ormanda kurtlar gören bir çocuktan yola çıktığınızı söylemiştiniz. Bir hikaye için ilginç bir başlangıç. 1991 yazıydı. Hala Hollywood’da çalışıyordum. Menajerim fikirlerimi hayata geçirebileceğim projeler arıyordu. Mayıs, haziran aylarında yapacak hiçbir işim yoktu ve bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adlı bir bilim kurgu romanı üzerinde çalışmaya başladım, herşey yolunda giderken bir anda, Game Of Thrones’un ilk bölümü olacak bu sahne gözümün önüne geldi. Bran’in (Ned Stark’ın küçük oğlu) gözünden, kafası kesilen bir adamın infazına şahit olduğunu gördüm, daha sonra ormanda, kardaki ayak izlerini takip ederek bir kurtla karşılaşıyor. Sahne beni o kadar etkilemiştiki üzerine çalışmam gerektiğini düşündüm ve yazmaya başladım. Neredeyse üç günde, okuduğunuza çok yakın haliyle, kitabın birinci bölümünü yazdım.  Hikayeyi çevreleyen dünyayı inşa etmeniz ne kadar zamanınızı aldı? O yaz, neredeyse yüz sayfa yazdım. Bende bütün bu süreçler aynı anda işler. Önce dünyayı inşa edip sonra yazmam. Öncelikle yazmaya başlarım ve daha sonra bütün parçaları bir araya getiririm. Bir harita çizmek mesela yarım saatimi alabilir. Yazdıkça, hayal ettiğin şeyleri o haritaya yerleştirebilirsin. Böylece haritanın her geçen gün daha da canlandığını görürsün. Bütün bunlar olup biterken bir yandan Hollywood’da çalışmaya devam ediyordum ama aklımda sürekli bu hikaye vardı. Karakterleri ve sahneleri düşünüyordum. Bu romanı gerçekten bitirmek istediğimi anladım. O andan sonra bir üçleme olacağını biliyordum. O zamanlar herkes üç ciltlik romanlar çıkarıyordu. Bu konuda standartları Yüzüklerin Efendisi’yle J.R.R Tolkien koymuştu. 1994 yılında, yazdığım yüz sayfayı ve hikayenin olası devamını anlatan iki sayfalık bir özeti menajerime verdim. Dört yayınevi ilgilendiklerini söylediler. Bir anda hem bir avansa hem de kitabı bitirmem gereken son teslim tarihine sahip olmuştum. Böylece Hollywood’daki patronlarıma, bu romanı bitirene kadar dizi senaryolarına ara veriyorum diyebildim.  Hikayenin karmaşıklığı göz önüne alındığında, dizinin inandırıcı olmayacağından korktunuz mu? Üçüncü kitabı yazdığım dönemde Hollywood’dan teklifler almaya başladım. Bu ilgi, Yüzüklerin Efendisi beyaz perdede büyük bir başarıya ulaşınca, daha da arttı. Filmler, izleyicinin dragonlara ve o tarz yaratıklara açık olduğunu gösteriyordu. Oysa ben, yazmaya başladığım ilk günden beri, hikayenin televizyona uyarlanabileceğini bir an olsun düşünmemiştim. Bunun imkansız olduğunu düşünüyordum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, benim Kılıçların Fırtınası kitabım kadar ediyor. Çok daha fazla karakter var, daha fazla şehir var, herşeyden daha fazla var, onun için filmi çekilemez dedim. Bazı insanlar hikayenin özüne odaklanmamız gerektiğini söylüyordu. Hangi karakter daha önemli? Bazıları Dany’nin asıl karakter olduğunu, diğerlerini bir kenara bırakıp onun hikayesini anlatmamız gerektiğini söyledi. Ya da Jon Snow. Bu iki karakter, herşeyin etraflarında inşa edilebileceği ana karakterler ama o zaman hikayenin yüzde 90′ını kaybediyorsunuz. Bir başkası “O zaman birinci kitabı film olarak yapalım, eğer başarılı olursak cevabını çekeriz” dedi. Ama film başarısız olursa kimse devamını seyredemeyecek ve yarıda kalmış bir hikaye olmuş olacak. Şanslıydım çünkü evimin kredisini vermekte zorluk çekmiyordum. Bütün teklifleri geri çevirdim. Uyarlanacaksa, ancak televizyon için yapılabilir diye düşündüm. Ama CBS ya da NBC için değil çünkü çok fazla cinsellik ve şiddet var. Bana göre ancak HBO için yapılabilirdi. Hikayedeki ilk şok edici olay, Jaime Lannister’ın Bran Stark’ı, Jamie’nin kardeşi Cersei’yle ensest ilişkiye girdiğini gördüğü için camdan itmesiyle yaşanıyor. İzleyiciyi çok etkileyen bir sahne oldu. Bir çok kişi, “Daha önce binlerce kez okuduğumuz hikayelerden farklı” diyerek bana bu sahnenin kendilerini diziye bağlayan sahne olduğunu söyledi. Dizi, Bran’in gözünden başlıyor. Herkes bir anda Bran’in hikayenin kahramanı olduğunu düşündü. Genç Kral Arthur. Tam bu küçük çocuğun yaşadıklarını takip etmeye çalışırken, baam! Kimse böyle bir şeyin Bran’in başına gelebileceğini beklemiyordu. O açıdan çok başarılıydık. (gülüyor) Jaime ve Cersei’nin yaptıkları çok alçakça bir davranış. Ancak çok daha sonra, Jaime’nin düşmanı olan bir kadını tecavüzden kurtardığına tanık oluyoruz. Haliyle hakkında ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Jaime ve daha bir çok karakterle, değinmek istediğim, geliştirmek istediğim konulardan biri de hataların telafisi, affetmek ve affedilmekti. Yaptığımız şeyin bedelini nasıl ödeyebiliriz? Telafi mümkün müdür? Gerçekten bir cevabım yok. Peki insanları ne zaman affederiz? Bunu toplumumuzda sıklıkla görebiliyoruz. Michael Vick’i affetmeli miyiz (yasadışı köpek dövüşlerine düşkün ve güçsüz köpekleri öldürdüğünü itiraf eden NFL oyuncusu)? Köpekleri çok seven arkadaşlarım var ve Vick’i hiçbir zaman affetmeyeceklerdir. Oysa Vick bir kaç senesini hapiste geçirdi ve devletin gözünde cezasını çekti, affedildi. Peki yeterince özür diledi mi? Ya da Woody Allen. Woody Allen, alkışlamamız ve övmemiz gereken biri mi, yoksa toplumun dışlaması gereken biri mi? Peki ya Roman Polanski, ya da Paula Deen. Toplumumuz, öyle ya da böyle hayatlarının bir anında yanlış yapmış insanlarla dolu ve biz bu insanlarla ne yapıyoruz? Bir kötü hareketi telafi etmek için kaç tane iyi hareket yapmamız lazım? Bir Nazi suçlusuysan ve hayatının 40 yılını sadece hayır işleri yaparak, fakirlere yardım ederek geçiriyorsan, bu senin Nazi kamplarında yaptıklarını telafi eder mi? Ben bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama soruların üzerinde kafa yorulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ben bir noktada, telafinin, affın olmasını istiyorum çünkü hepimiz hayatımızda yanlışlar yapıyoruz. Onun için de herkesin affedilebilmesi gerekir. Af dediğimiz şey olmasaydı… o zaman ceza vermenin manası ne?  Jaime ve Cersei gibilerinin affedilebileceğini sanmıyorum. Cersei’nin çok sağlam bir karakteri var, Lady Macbeth gibi. Affedilme, kimin için? Bazılarının gözünde hiçbir zaman affedilmeyecek. Çocuklarına gelince, inanılmaz koruyucu bir yapısı var. Tartışabilirsin, çocuklarını gerçekten seviyor mu, yoksa kendi çocukları oldukları için mi seviyor? Cersei’de gerçek bir narsisizm var. Dünya ve toplum hakkında neredeyse sosyopatlığa varan bir görüşü var. Diğer yandan da Jaime’nin yaptıkları oldukça ilginç. Benim çocuğum yok ama olan arkadaşlarımla konuştum. Unutmayın ki, Jaime, Bran’i sıkıcı küçük bir çocuk olduğu için öldürmeye çalışmıyor. Bran’in gördükleri aslında, Jaime, Cersei ve bu ensest ilişkiden doğan üç çocukları için ölüm fermanı anlamına geliyor. Onun için de çocuğu olan arkadaşlarıma sordum “Jaime’nin yerinde olsanız ne yapardınız?”. Dediler ki “Ben kötü biri değilim, öldürmezdim”. Emin misin? Asla mı? Eğer Bran, Kral Robert’a gördüklerini anlatırsa, sen, çok sevdiğin kız kardeşin ve üç çocuğunuz öldürülecek… O aşamada bir çoğu kararsız kaldı. Muhtemelen bir çok insan “Evet, kendi çocuklarımı ve ailemi kurtarmak için, masum da olsa başkasının çocuğunu öldürmeye hazırım” derdi. Bunlar insanların zor durumlarda verebileceği kararlar ve incelenmesinin uygun olacağını düşündüm.  Konuştuklarımıza kontrast olarak, dizinin ilk sezonunda Ned Stark, ‘Night Watchman’in kellesini uçurduğunda, ya da daha sonra oğlu Robb aynı şeyi yaptığında, bu infazların ikisini de çok etkilediğini ve kayıtsız kalmadıklarını görüyoruz. Omuzlarında ağır bir yük oluşuyor. Haliyle öyle, olması gereken de bu zaten. İnsan hayatına son vermek oldukça ciddi bir iş. Orta Çağ’a yakın bir durum söz konusu. Keskin bir demir parçasıyla birinin kafasını kopartıyorsunuz, kanı üzerinize sıçrıyor ve çığlıklıklarını duyuyorsunuz. Kendimizi bundan soyutlamamız belki daha da feci bir durum doğuruyor. Bugün artık insanları, oturduğun yerden bir düğmeye basarak, dronlarla, füzelerle öldürebildiğimiz teknolojiler yaratıyoruz. Artık hiçbir zaman çığlıklarını duymayacağız, annelerini çağırarak can vermelerine tanık olmayacağız. Bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim. Bu moral ve etik konularını tarih boyunca görebilmek mümkün. Soru her zaman bu olmuştur, savaş sırasında kazanmak için herşeyi yapmaya hazır mısın yoksa herşeye rağmen belli bir etik seviyesini ve ideallerini koruyabilir misin? İnsanlara ‘waterboarding’ (CIA’in, insanlara boğulma hissi veren, su kullanarak uyguladığı bir işkence) uygulamalı mıyız? Ya hayatlarımızı kurtaracak önemli bilgilere sahip olursak? Peki böyle bir durumda aslında kendimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Peki ya ikinci bir 11 Eylül’ü önleyebilecekse, işkence uygun mudur? Hayatta kalabilmek ve savaşı kazanabilmek için, korkunç cinayetler işlemeye hazır mısın? Ben bilmiyorum ama bu soruları ele almak kanımca önemli. ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ ve ‘Game of Thrones’ların önemli bir noktası da güç ve iktidar. Neredeyse herkesin, belki denizin diğer tarafındaki Daenerys dışında herkesin, gücünü, iktidarını kötüye kullandığını görüyoruz. Hükmetmek zordur. Her ne kadar saygı duysam da, Tolkien’e cevabım budur. Yüzüklerin Efendisi, Orta Çağ düşünce yapısına sahip, öyle ki eğer kral iyi bir adamsa, o zaman topraklar bereketli olur ve herkes refah içinde yaşar. Gerçek tarihe baktığımızda bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Tolkien kitaplarında, Aragorn’un kral olup yüzlerce yıl saltanat sürdüğünü, ne kadar iyi kalpli ve güçlü bir kral olduğunu söyleyebilir. Ama Tolkien bazı soruları sormayı unutuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Daimi bir ordusu var mıydı? Kıtlık ve sel dönemlerinde ne yapıyordu? Peki ya orklar? Savaşın sonunda Sauron’dan kurtuluyoruz ama orklar pek de uzağa gitmiyorlar, dağlarda yaşamlarına devam ediyorlar. Peki Aragorn, orkların kökünü kazımak için sistematik olarak soykırıma başvuruyor mu? Peki ya küçük bebek orklar, onları da öldürüyor mu? Gerçek hayatta, gerçek kralların, ilgilenmeleri gereken gerçek sorunları vardır. Sadece iyi bir adam olmak sorunu çözmez. Çok çok zor kararlar almanız gerekir. Bazen iyi olduğunu düşünürek aldığınız kararlar, ileride tersine dönerek size karşı işleyebilir. Bu tarz durumları kitaplarımda kullanmak istedim. Benim hikayelerimde iktidar olmak hiç de kolay bir şey değil, zor bir hayata sahipler. Sadece iyi kalpli olmak, sizden iyi bir kral yapmaz. Rolling Stone'dan Çeviren: Cem Gelgün Zete
Reklam