article/comments
article/share
Haberler
Elin Hafızası, Makinenin Hızı: Gelecekte Kültür ve Sanat

etiket Elin Hafızası, Makinenin Hızı: Gelecekte Kültür ve Sanat

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Bursa'da bir ipek dokuma atölyesinde, tezgâhın başında oturan ustanın parmaklarını izlemiştim uzun uzun. Mekik gidip geliyor, ipin gerilimi her seferinde bir tık farklı, çünkü elin hafızası hiçbir zaman makine kadar itaatkâr değildir. Usta bana “Her kumaşın bir nefesi vardır,” demişti, “makine dokur ama nefes alamaz.” O gün aklımda kalan bu cümle, bugün önümde duran soruyu da özetliyor aslında: Teknoloji sanatın nefesini taklit edebilir mi, yoksa yalnızca ritmini mi kopyalayabilir?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Cemil Meriç, kültürü bir milletin hafızası olarak tanımlarken, bu hafızanın azar azar birikerek oluştuğunu, devredilemeyecek kadar organik bir süreç olduğunu söylerdi.

Cemil Meriç, kültürü bir milletin hafızası olarak tanımlarken, bu hafızanın azar azar birikerek oluştuğunu, devredilemeyecek kadar organik bir süreç olduğunu söylerdi.

Oysa bugün üretilen görüntüler, metinler, besteler saniyeler içinde, hiçbir biriktirme sürecine ihtiyaç duymadan ortaya çıkıyor. Bir komut satırı, bir istem cümlesi ve karşımızda bir tablo, bir şiir, bir müzik parçası. Hız bu kadar artınca, insan ister istemez kendine sorar: Sanat dediğimiz şey, sonuçta ortaya çıkan nesne midir, yoksa o nesneye varana kadar geçen zamanın, acının, yanılmanın kendisi mi?

Ben bu ikinci ihtimale inanıyorum. Çünkü sanatı sanat yapan, mükemmelliğin kendisi değil, mükemmelliğe giden yoldaki tekilliktir. Bursa'daki o ustanın elinde beliren hatalar; İpliğin bir santim kayması, desenin bir dokunuşluk sapması, aslında o kumaşı imzalayan şeydir. Makine bu hatayı yapmaz, çünkü makinenin hafızası yoktur; sadece talimatı vardır. Oysa insan hafızası hep bir şeyi unutur, bir şeyi yanlış hatırlar ve o yanlışlık çoğu zaman yeni bir biçimin kapısını aralar. Picasso'nun dediği gibi, her yaratım önce bir yıkımdır; makinenin yıkacağı bir şey yoktur, çünkü onun için her ihtimal eşit derecede nötrdür.

Yine de teknolojiyi bir tehdit olarak görmek, meseleyi fazla basite indirger.

Yine de teknolojiyi bir tehdit olarak görmek, meseleyi fazla basite indirger.

Matbaa da bir zamanlar hattatların, müzehhiplerin elinden “asıl” olanı aldığı düşünülerek karşı çıkılan bir icattı. Fotoğraf makinesi çıktığında ressamlar “artık portre sanatı bitti” demişti; oysa fotoğraf, resmi gerçekliği kopyalama yükünden kurtarıp soyuta, izlenime, düşe doğru itti. Belki de yapay zekâ ve benzeri araçlar da benzer bir kırılma yaratacak: İnsanı, doğru yapmak zorunluluğundan kurtarıp anlamlı yapmak sorumluluğuna yöneltecek.

“Sanatın nihai muhatabı, ölümlü bir bilinçtir. Bir esere değer veririz çünkü onun ardında bizim gibi kırılgan bir varlığın izini görürüz.”

Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Araç olarak teknoloji ile özne olarak teknoloji arasındaki fark. Bir ressam fırçasını nasıl kullanırsa, bugünün sanatçısı da üretken modelleri öyle kullanabilir; onu bir palet, bir malzeme kutusu olarak görebilir. Bu, insanın yeteneğini genişleten, elinin ulaşamadığı hızlara, ölçeklere taşıyan bir destektir. Fakat aynı araç, insanın hiç el sürmediği, hiç acı çekmediği, hiç yanılmadığı bir “eser”i tek başına üretip insana sadece imzalatıyorsa, orada sanattan söz edemeyiz; orada yalnızca bir simülasyon, bir taklit-nesne vardır. Çünkü sanatın nihai muhatabı, ölümlü bir bilinçtir. Biz bir tabloya, bir şiire, bir besteye değer veririz çünkü onun ardında bizim gibi sonlu, bizim gibi kırılgan bir varlığın izini görürüz. Yapay zekânın ürettiği eserde hayranlık duyduğumuz şey, aslında o eserin arkasındaki insansı görünümdür; makinenin kendisi değil, bizim ona yansıttığımız insanlıktır.

Nazım Hikmet'in bir dizesi vardır: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine.”

Nazım Hikmet'in bir dizesi vardır: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine.”

Sanatın geleceği de böyle bir ikilik içinde şekillenecek sanırım. Bir yanda, teknolojinin sunduğu imkânlarla tek başına, kendi sesini büyüten, ölçeğini genişleten bireysel yaratıcılar; öte yanda, bu araçların yarattığı ortak havuzda birbirine karışan, kimliğini kaybeden, ormanın gürültüsüne teslim olan bir kitlesel üretim. Hangi tarafın ağır basacağı, teknolojinin kendisinde değil, onu kullananın niyetinde saklı. Çünkü mekik kimin elinde olursa olsun, kumaşa nefes veren şey hâlâ o elin sahibinin ne düşündüğüdür.

Belki de gelecekte müzeler, “insan eliyle” ibaresini bugün “el yapımı” ibaresinin taşıdığı kıymetle taşıyacak. Belki bir şiirin altına “bu dizeler bir gecede, uykusuzlukla yazıldı” notu düşülecek, tıpkı bir kumaşın etiketinde “Bursa ipeği, elde dokunmuştur” yazması gibi. Çünkü insanlık, neyi kaybetmek üzere olduğunu her zaman kaybettikten sonra anlar ve o zaman kaybettiği şeye yeniden bir değer, bir ayrıcalık atfeder. Sanatın geleceği, belki de tam olarak burada: Teknolojinin her şeyi mümkün kıldığı bir çağda, insanın hâlâ “ben yaptım” diyebildiği o küçük, kırılgan, hatalı ama nefes alan alanı korumakta.

Usta, o gün tezgâhın başından kalkarken bana son bir şey daha söylemişti: “Makine bin metre dokur ama hiçbiri diğerine benzemez isteseydi bile; ben bir metre dokurum ama hepsi birbirinden farklıdır çünkü ben değişirim.” İşte belki de bütün mesele bu cümlede saklı. Teknoloji tekrarı mükemmelleştirir; insan ise değişimi. Ve sanat, en başından beri, değişenin peşinde koşan bir şeydir.

Instagram

X

LinkedIn

Facebook

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam