Tablet Bilgisayarın Atası Yenikapı'dan Çıktı
Yenikapı’daki Marmaray kazısı sırasında ortaya çıkan eserler, İstanbul’un tarihi mirasını 8 bin 500 yıl öncesine götürdü. İstanbul Üniversitesi (İÜ) tarafından yürütülen projede, replikası yapılarak yüzdürülmesi düşünülen batık gemiden çıkan ahşap defter, günümüzde tablet bilgisayarın atası kabul ediliyor. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğunun hayvan kültürüne ilişkin çok çarpıcı bilgilere ulaşan uzmanlar, at etinden yaban eşeğine kadar pek çok hayvanın etinin tüketildiği bilgisine de kazılar sonrası ulaştı.İ.Ü tarafından yürütülen ve kazılar sonrası ortaya çıkan kalıntılar, Türkiye’deki uzmanlar kadar bütün dünyada ses getirdi. Kalıntıların organik ürünler olarak günümüze ulaşması bilim camiasında büyük yankı uyandırdı.Üniversite tarafından AB fonu desteğiyle hazırlanan proje, Yenikapı 12 isimli batığın yeniden yüzdürülmesini amaçlıyor. Batık, 2015 yılı ortalarında yeniden yüzer hale getirilecek. Replika için hazırlıklar sürerken, bölgedeki kazıları yapan ekipten Doç. Dr. Ufuk Kocabaş kalıntılara ilişkin çarpıcı bilgiler verdi. Bizans’ta Teheodasius Limanı olarak bilinen şimdiki Yenikapı bölgesinde organik ürünlere ulaşıldığını, bunun kara kazılarına oranla nadir karşılaşılan bir durum olduğunu söyledi. Bulunan bir batığın yüzde 60 oranında korunmuş olarak günümüze ulaştığını anlatan Kocabaş, “Bu batık bizim için doktora tezi anlamında incelenen ilk eser oldu. Artık yapının eksik olan bölümlerinin inşası için gereken bilgilere sahip bulunuyoruz. Gemi yaş tespiti ve içinde bulundurduğu anforalar dikkate alındığında rotası olarak Karadeniz bölgesini işaret ediyor. M.S 9. yüzyıla ait olduğu düşünülen geminin Kırım’daki Kersonesos Kentinden ticaret yaptığı ve ürünleri buradan İstanbul’a taşıdığı düşünülüyor. Gemi içinden özel bir bölüm dikkatimizi çekti. Bu bölümden kaptan ya da mürettebata ait olduğu düşünülen çok ilginç eşyalara ulaşıldı.” dedi. TABLET BİLGİSAYARIN ATASI GEMİDEN ÇIKTI Kocabaş, “Ben buna 'Yenikapı’nın mucizesi' diyorum. Batıklardan birinde bizim dipdik dediğimiz, yani not defteri gibi, bugünün belki notebooku gibi bir şey çıktı. Ahşaptan ve defter gibi açılabiliyor. Birkaç sayfası var ve bunlara balmumu sürülerek üzerine notlar almak mümkün. Tablet bilgisayar gibi düşünün. Ayrıca sürgülü olan bölümünü çektiğiniz zaman da küçük ağırlıklar, kuyumcuların hassas terazi olarak kullandığı taşlar var. Küçücük bir terazi var. Yenikapı batıkları her yönüyle bir fenomen. Çıkan 37 batık gemisiyle ve bulunan organik malzemeleriyle. Çünkü organik malzemeleri diğer kazılarda bulmanız pek mümkün olmaz. Bence Yenikapı kazılarının en önemli özelliği organik malzemelerdir.” şeklinde konuştu. Kocabaş, Marmaray Sirkeci İstasyonu kazısı sırasında deniz seviyesinden 28 metre aşağıda bile arkeolojik kalıntılara ulaşıldığını belirterek, “Bu inanılmaz bir şey. Orada bir kaymanın olduğu anlamına geliyor. Rıhtımın normal su seviyesinden biraz da ha altta olduğunu söylediler. İhtimal deprem sonucu denize doğru kayma olduğunu gösteriyor. Yine lastikli araçların geçişi için planlanan güzergahın Bukaleon Sarayı’nın önünden çıkması düşünülüyor. Oradan da önemli eserler çıkabilir.” ifadelerini kullandı. EN BÜYÜK AT KOLEKSİYONU TAMAMLANDI Yenikapı’daki kazılarda hayvan kalıntılarını inceleyen ekibin başında bulunan İ.Ü’den Prof. Dr. Vedat Onar da, Bizans’a ait bugüne kadar ulaşılan en büyük at koleksiyonunun tamamladıklarını belirtti. Bölgenin tüketimi yapılan hayvan kalıtlarının atıl bölgesi olarak kullanıldığını açıklayan Onar, “Atların tüketim amaçlı olarak kesildiğini görüyoruz. Atların kesildiğini ilk kez biz bu kazı çalışmasında gördük. Roma döneminde bu et türü çok tercih edilen bir tür değildi. Ama Bizans'ta bunu gördük. Atların kullanımının çok farklı olduğunu, acıdamak gemi denilen yöntemlerle atların zarar gördüğünü gördük. 10 yaşın üzerinde ata rastlamak zor. Ömürleri kısalıyordu. 57 hayvan türünden kalıntılara ulaşıldı. Yunus ve kaplumbağa avcılığı bile vardı.” dedi. 'SANKİ BİZANS'IN HAYVANAT BAHÇESİNE GİRDİK' Prof. Dr. Onar, hayvan zenginliğinin kendilerini şaşırttığını belirterek, “Sanki Bizans’ın hayvanat bahçesine kazı yapılmış bu sonuçlar elde edilmiş gibi. Lykos Deresi boyunca alüvyonların taşıdığı bulgular da bu alana taşınmış. Sanki Bizans'ın hayvanat bahçesine kazı yapılmış bu sonuçlar elde edilmiş gibi. Tespit edilen ilginç yöntemlerden biri beyin çıkarma olayıydı. Hayvanlardan tek parça halinde beyinleri çıkarılıp tüketiliyordu. Aynı zamanda da ekonomik değeri artıyordu. Beyin tüketiminin olduğunu, sakatat tüketiminin yapıldığını gördük. Atların tüketildiği, yaban eşeklerinin, yunusların, karettaların tüketildiğini görüyoruz.” diye konuştu. Fil, kesilmiş ayı ve hatta son olarak bizon kalıntısına ulaşıldığını anlatan Onar, DNA testi ile bunun kanıtlanması durumunda bulgunun kendileri için önemli olacağının da altını çizdi. Cihan
Piramitler Su Yardımı İle İnşa Edilmiş
Bilim insanları, Giza piramitlerinin nasıl inşa edildiğine dair en çok merak edilen sorulardan bir tanesinin cevabını buldu. Araştırmalar, antik Mısırlıların su yardımıyla taş blokları taşıdığını gösterdi. Piramitlerin inşasında kullanılan devasa kayaların, taş ocağından inşaat alanına nasıl taşındığı sonunda anlaşıldı. Araştırmacılar, antik Mısırlıların ağır nesneleri taşımak için kullanılan mekanizmanın önündeki kumları ıslatarak taşımayı kolaylaştırdığını belirtti. Amsterdam Üniversitesi araştırmacıları, çöl kumu üzerinde kurulacak bir kızakta ağır nesneleri çekmek için gerekli olan kuvveti hesapladı. Araştırmada, kızağın önündeki kumun ıslatılmasının, ilkel kızaktaki sürtünmeyi azaltarak taşımayı kolaylaştıracağı anlaşıldı. Physical Review Letters dergisinde yayımlanan araştırma, yüzyıllardır bilim dünyasını meşgul eden en önemli sorulardan birine açıklık getirmiş olabilir. Araştırmacılar, M.Ö 2589 ile 2504 yılları arasında inşa edilen ve dönemin teknolojisiyle ortaya çıkarılması neredeyse imkansız gözüken piramitler hakkında sayısız teori öne sürmüştü. Hollandalı araştırmacılar, savlarını desteklemek için antik Mısır duvar resimlerinden de ipucu çıkartmaya çalıştı. M.Ö 1900 yılına ait, dönemin bölge hükümdarlarından Djehutihotep'e ait mezarda, aranan delile ulaşıldı. Mezardaki duvar resminde, 172 işçi devasa bir heykeli iplerle bir kızak üzerinde çekerken tasvir edilmişti. Tasvirdeki erkeklerden bir tanesi, kızağın önüne su dökerken görülüyordu. Denemeler teoriyi doğruladı Araştırmada yer alan fizik profesörü Daniel Bonn, meslektaşlarıyla minyatür kızaklar inşa ederek, çöl kumu üzerinde antik duvar resimlerindeki yöntemin gerçekliğini sınadı. Kızağın ilerleyeceği kum üzerine su dökülmeden yapılan ilk denemelerde, kayalar ön tarafta birikerek kızağı çekmeyi iyice güçleştirdi. Kuma su döküldüğünde ise zemin sertleşti ve kızak çok daha rahat bir şekilde çekilebildi. Araştırmacılar, su damlalarının kum taneleri arasında köprü görevi görerek birbirlerine yapışmasını sağladığını belirtti. Bu mantık, çocukların kumsalda kuru kum yerine ıslak kumdan daha sert kaleler yapılabilmesini de açıklıyor. Bonn, kızağın dengesinin sağlanması için kullanılacak su miktarının çok önemli olduğuna dikkat çekerek, kumun hacminin yüzde 2-5'i kadar suyun optimum miktar olduğunu belirtti. Araştırmacılar, elde edilen yeni bilgilerin günümüzde de kullanılabileceğini ifade ediyor. Yeni yöntem, asfalt, kömür veya beton gibi tanecikli materyallerin taşınmasında yeni yöntemler sunabilir. aljazeera.com.tr
Mısır'da 50 Mumya Bulundu
Mısır’da daha önceden yağmalanan bir antik mezarda 50 mumya bulunduMısır’da daha önceden yağmalanan bir antik mezarda 50 mumya bulundu. Mısır’da daha önceden yağmalanmış bir yer altı mezarında bulunan ve M.Ö. 1400’lü yıllarda yaşamış aristokratlar olduğu düşünülen 50 mumyanın içinde kraliyet ailesine mensup bir prens ve prenses de yer alıyor.ÇALIŞMALAR TAMAMLANDIKrallar Vadisi’nde bulunan KV 40 bölümündeki ufak bir çöküntünün araştırılması sonucu 3 yıl önce tespit edilen anıt mezardaki arkeolojik çalışmalar kalın kurum tabakası yüzünden güçlükle tamamlanabildi. Rusya'nın Sesi'nin The Daily Mail'den aktardığı haberde, yerin 5 metre altında bulunan ve 4 odadan oluşan mezarın yasadışı define avcıları tarafından 19. yüzyılda yakıldığı, söz konusu kurum tabakasının bu yüzden oluştuğu bildirildi. İlk olarak antik dönemde yağmalanan mezarda bulunan değerli eşyaları çalan hırsızlar, o dönemde mumyalara zarar vermemişti.PRENS DE BULUNDUMezarda çalışmalar yürüten arkeologlar ve Mısır tarihi uzmanları, buradaki vazoların üzerinde bulunan yazıtlardan mumyaların 30’unun kimliğini belirlemeyi başardı. Söz konusu mumyaların içinde IV. Thutmose ve III. Amenhotep’in akrabaları olan ve M.Ö. 14. yüzyılda hüküm sürmüş 18. kraliyet soyundan gelen bir prens ve bir de prenses bulunuyor. Arkeologlar, varlıkları hakkında herhangi bir bilgi olmayan 8 prenses, 4 prens ve birkaç yabancı hizmetçinin de söz konusu mezarda yattıklarını düşünüyor.Birgün
Bursa Surları'ndaki Kule Kazısından Bazilika Çıktı
Tarihi M.Ö 2200'e kadar (Bithynia dönemi) uzanan surların Tophane yamaçlarındaki kazıda, yaklaşık bin 600 yıllık erken Roma dönemine ait bazilika ortaya çıkarıldı Tarihi M.Ö 2200'e kadar (Bithynia dönemi) uzanan Bursa Surları'nın Tophane yamaçlarındaki kule kazısı sırasında, yaklaşık bin 600 yıllık erken Roma dönemine ait bazilika ortaya çıktı. Bazilikanın, surlardan sonra Bursa'da izi ortaya çıkmış, görünürdeki en eski yapı olmasının muhtemel olduğu bildirildi. Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünde dersler veren ve Bursa surlarının restorasyon projelerini hazırlayan Mimar Dr. İbrahim Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 'Tophane Ön Yamaç Surları Restorasyon Çalışması'nın 'Saltanat Kapısı'nın kuzeyinden başlayarak 'Kaplıca Kapı'ya kadar uzanan kadar yaklaşık bin 200 metrelik bölümü kapsadığını belirtti. Yılmaz, bu kısma ait tüm restorasyon projelerinin Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylandığını ancak mesafenin uzun olması nedeniyle restorasyon uygulama çalışmalarının iki etaba ayrıldığını kaydederek, birinci etap restorasyon uygulama çalışmasının, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü önünden askeri garnizona kadar olan yaklaşık 500 metrelik mesafeyi içerdiğini, etap kapsamında 'A' ve 'B' olmak üzere iki büyük kule, bu kuleler arasında ise uzun sur beden duvarlarının bulunduğunu anlattı. 'Bursa'da izi ortaya çıkmış görünürdeki en eski yapı' Kulelerin restorasyon çalışması çerçevesinde, öncelikli olarak 'A Kulesi'nin ön ve yan duvarlarının iç kısımlarında güçlendirme amacıyla kazı çalışmaları yapıldığını hatırlatan Yılmaz, şunları kaydetti: 'Yapılan kazı çalışmalarında, kulenin alt kotlarında eski çağlara ait bazı duvar kalıntıları bulunmuştur. Bulunan kalıntıların erken Roma dönemi bazilikasına ait olduğu ve Bursa'nın mimarlık tarihinde yeni ufuklar açacağı düşünülerek kazının daha da genişletilmesi kararı alınmıştır. Bu amaçla kalıntıların üzerinde bulunan tek katlı yapı kamulaştırılarak yıkılmış ve kazıya geniş alanda ve derinlemesine devam edilmiştir. Kazı sonucunda beklendiği gibi doğu-batı ekseni üzerinde uzanan dikdörtgen bir plan şemasına sahip, mermer sütunları ve duvar süslemeleri olan, Hristiyanlığa geçişte ve ilk Roma devrinde kullanıldığı tahmin edilen bir bazilika yapısı ortaya çıkartılmıştır. Mimarlık tarihinde plan biçimini en uzun süre koruyan, Roma çağında ortaya çıkmış, ilk Roma döneminde de kullanılmış, hem mahkeme hem de dini yapı olma özelliği taşıyan bu bazilikanın, surlardan sonra Bursa'da izi ortaya çıkmış görünürdeki en eski yapı olması muhtemeldir.' Yılmaz, Bazilikanın teknik özelliklerine de değinerek, bu bilgileri verdi: 'Bazilikanın doğu kısmında yuvarlak bir apsis (ayin yapılan yer), apsisin önünde de aydınlatma amaçlı mazgal türü bir pencere boşluğu bulunmaktadır. Bursa bazilikasında ortada bir nef, nefin sağ ve sol yanlarında ise pastophorium türü iki adet hücre bulunmaktadır. Bu hücrelerin bir tanesi apsisin kuzey doğusunda, diğeri ise güney doğusunda yer almaktadır. Birinci hücrenin (oda) adı diokonikon, ikinci hücrenin adı ise prothesisdir. Diokonikon hücresi kutsal eşyaların bulunduğu yerdir. Bu hücre, dini eşya ve metinlerin saklandığı, din adamlarının ayin için hazırlık yaptığı odadır. Prothesis hücresi ise hediyelerin saklandığı ve kabul edildiği odadır. Bazilikada apsisin kuzey batısında neften girilen içinde rahip iskeletinin de bulunduğu bir mezar odası vardır.' 'Bursa'nın kültür tarihindeki önemini daha da artıracaktır' Burada halen devam eden kazı çalışmasında bazilikanın 'narteks' denilen giriş kısmı ile 'atrium' olarak adlandırılan avlunun ortaya çıkartılmasına çalışıldığını belirten Yılmaz, 'Özgün ve şu ana kadar bilinmeyen Bursa bazilikasının ortaya çıkması, Bursa'nın kültür tarihindeki önemini daha da artıracağı muhakkaktır. Burada, kazı sonra yapılacak korumaya yönelik restorasyon çalışmaları, turizm açısından da Bursa'ya önemli kazançlar sağlayacaktır' değerlendirmesinde bulundu. Yılmaz, 'B Kulesi' kısmında restorasyon öncesi yapılan temizlik çalışmalarında ise kuleye ait kazamat (yerin altına kazılmış siper) kalıntılarının ortaya çıktığına işaret ederek, 'Kalıntıların incelenmesi sonucu, 'B Kulesi'nin İç Kale'de bulunan Bey Sarayı'nı koruyan ilk kule olduğu anlaşılmıştır. Bu kule, kalıntılarının üzerinde geleneksel malzeme ve yöntemler kullanılarak özgün haliyle tamamlanmış ve eski ihtişamlı haline getirilmiştir. Kule iki katlı olmasına rağmen Tophane Parkı'nın ön görünüşünü etkilememesi amacıyla bir katı yapılmıştır. Diğer katının zemini seyir terası olarak bırakılmıştır' dedi.Milliyet
Reklam
Hitler'in Hizmetçisinden Nazi Lideri Hakkında Bilinmeyenler...
Milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu, tüm dünyada kötülüğün sembolü haline gelmiş ve hakkında tarihçiler tarafından sayısız kitap yazılmış olan Nazi lideri Adolf Hitler’in karakteri ile ilgili detaylar hala gizemini koruyor. Eşi Eva Braun ile özel hayatını Alman toplumundan gizli yaşayan Hitler, 2. Dünya Savaşının sonunda eşi Eva Braun ile intihar ederek hayatına son vermişti. Eve Braun ile Adolf Hitler’in son günleri hakkında pek az bilgi bulunurken, geçtiğimiz günlerde Hitler’in hizmetçilerinden Elisabeth Kalhammer yıllar sonra suskunluğunu bozdu. 81 yaşındaki Elisabeth Kalhammer, Hitler’in son günlerini geçirdiği Bavarya’daki Berghof maliknesinde hizmetçi olarak çalışıyordu. 1943 yılında yayınlanan bir iş ilanına, kimin için çalışacağını bilmeden başvuran Elisabeth Kalhammer, işin Hitler için olduğunu öğrendikten sonra annesinin itirazlarına rağmen işe başladı. Salzburger Nachrichten gazetesine konuşan Kalhammer “Malikaneye geldiğim ilk gün çok gergindim. Düşünmek serbest olsa bile, Hitler’in bulunduğu ortamda konuşmak kesinlikle yasaktı” dedi. O zamanlar henüz 18 yaşından bile küçük olan Kalhammer’ın Hitler’le konuşması yasaktı ancak Nazi liderinin davranışlarını izleyebiliyordu. Kalhammer, Hitlerin sağlık problemleri nedeni ile çok sıkı bir diyeti olduğunu buna rağmen şekerli yiyeceklere karşı koyamadığını anlattı. Kalhammer’ın görevlerinden biri hergün Hitler için özel bir pasta hazırlamaktı. Hitler uyuduktan sonra hazırlanan pasta, evde herkes yatarken Hitler’in gizlice kalkıp yemesi için bir kenarda bırakılıyordu. Elma, fındık fıstık, ve kuru üzümden yapılan bu pastanın adı ise “Führer Pastası” idi. Kalhammer’in anlattıklarına göre Hitler’in ayrıca çikolatalı bisküvi ve tatlı çöreklere de zaafı vardı. Çay saatinde Nymphenburg porseleni fincan seti ile çay içerdi. Bir gün bu özel porselen setten bir fincanı kıran Kalhammer, tatilinden bir kaç gün kesilerek cezalandırılmıştı. Hitler’in hizmetçisi Kalhammer’ın anlatıklarına göre, Nazi lideri bir sinema tutkunuydu ve evinde özel bir sinema gösterim salonu vardı. Kendisi bu salonda sinema filmeri izlerken, çalışanların sadece Nazi propaganda filmleri izlemesine izin veriliyordu. Hitler geç saatlere kadar uyumaz ve öğlen 14:00 sularında yataktan kalkardı. Eva Braun’un ise çalışanlarla ilişkileri çok iyiydi. Bir moda tutkunu olan Eva Braun, Kalhammer’ın anlattığına göre her daim çok ‘elegan’ kıyafetler giyerdi. Kalhammer, Eva Braun’u ”Eva bizim arakdaşımızdı. Bize çok iyi davranırdı. Evli olmasa bile, evin hanımı gibi hareket ederdi. Noel zamanı bir gün bana bir top yün getirdi ve cephedeki askerlere çorap örmemi istedi” şeklinde anlatıyor. Hitler’in son günlerine kadar Eva Braun ile birlikte yaşadığı, ve Elisabeth Kalhammer’in de hizmetçi olarak çalıştığı Bergof malikanesi Nisan 1945 yılında müttefikler tarafından bombalanıp, ardından tamamen istimlak edildi. Dipnot Tv
Reklam
5 Dakikada Türkiye Tarihi
1000 yıllık Türk tarihini 5 dakikalık güzel bir animasyonla anlatmış.  Güzel ve etkileyici!
25 Nisan: Tarihte Bugün
Kızıldeniz ile Akdeniz'i birbirine bağlayacak Süveyş Kanalı'nın kazılmasına, Mısır'ın Port Said kentinde başlandı.
Reklam
Bizans İmparatorluğu Hakkında 10 İlginç Gerçek
Bizans İmparatorluğu 1125 yıl boyunca ayakta kalan gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklardan biridir fakat hakkında az şey bilinir. İlk başta Roma İmparatorluğunun doğu merkezi olan imparatorluk ve merkezi İstanbul, batı roma karanlık çağlara girerken kendine ait bir kültür oluşturabildi. Daha sonra da bu merkez rönesansı ve aydınlanmayı başlatan ana sebeplerden biri oldu. Çoğu tarihçi Bizans olmasa Avrupa'nın doğudan gelen İslam imparatorluklarına teslim olacağını düşünüyor.
Kafkaslar Hakkında Doğru Bilinen 5 Yanlış
Karadeniz’den Hazar denizine kadar 1200 km uzunluğunda ve onlarca km genişliğindeki Kafkas sıradağları Gürcistan ve Azerbaycan'ın kuzey sınırını oluşturmaktadır ve bu ülkelerin bulunduğu coğrafyaya literatürde Trans-Caucasus yani Trans Kafkas/Kafkas Ötesi denmektedir. Dağların Kuzey kısmına ise Kafkas/Kafkasya, Caucasus(Kavkaz) denmektedir ve asıl Kafkasya burasıdır(Renkli alanla gösterilen bölgelerin dahil olduğu yer).
Misak-ı Milli 94 Yıl Sonra Yayınlandı
Yıllardır kayıp olduğu sanılan Türkiye'nin kuruluş belgesi Misak-ı Milli'nin orjinal hali ilk kez yayımlandı.İstiklal Savaşı’nın ruhu, modern Türkiye’nin kuruluş ve varoluş belgesi olarak bilinen Misak-ı Milli’nin orijinal el yazması metni senelerden bu yana aranıyordu ama bir türlü bulunamamıştı.9 SAYFALIK GÖRÜNTÜLERİ 94 YIL SONRA YAYINLANDIMisak-ı Milli’nin Ankara’da ATASE Arşivi’nde saklanan orijinal nüshası geçen hafta Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Daire Başkanlığı tarafından, tarih yazılarıyla tanınan gazeteci – yazar Murat Bardakçı’ya hediye edildi. Kuruluş belgesinin dokuz sayfalık görüntüleri, metnin Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda kabulünün ve ilanının üzerinden 94 sene geçtikten sonra bugün ilk defa Habertürk’te yayımlandı.'ÇAĞDAŞ TÜRKİYE'NİN KURULUŞ SENEDİ''Türkiye’de neredeyse bütün tarihi tartışmalarda ve ilkokullardan başlayarak üniversitelerdeki inkılâp tarihi derslerine kadar eğitimin hemen her seviyesinde hep bir belgeden bahsedilir; çağdaş Türkiye’nin kuruluş senedi olduğu, İstiklâl Savaşı’nın bu belgenin verdiği ruh ile kazanıldığı ve devletin varoluş beyannâmesi olma kimliği taşıdığı söylenir. Misak-ı Milli'den söz ediyorum…6 MADDELİK BİLDİRİMisak-ı Milli, Osmanlı İmparatorluğu’nun son Meclis- i Mebusanı’nın 28 Ocak 1920’de kabul ettiği altı maddelik bir bildiri idi. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıkmamızın ardından, 1918’in 30 Ekim’inde imzaladığımız Mondoros Mütarekesi ile vatan toprakları henüz resmen olmasa da fiilen işgale uğramış ve İstanbul’da toplanan Meclis, ülkenin toprak bütünlüğü ile gelecekte uygulanacak dış politikanın esaslarını belirleyerek altı maddelik bir belge haline getirmişti.121 MİLLETVEKİLİNİN İMZASI VARMisak-ı Milli adı verilen bu belgenin altında, toplantıya katılan ve kararı oybirliği ile kabul eden 121 milletvekilinin imzaları vardı. 'Çağdaş Türkiye’nin kuruluş belgesi', 'varoluş senedi' ve 'Türkiye’nin Magna Carta’sı' diye nitelenen Misak-ı Milli'nin metni sonraki senelerde defalarca yayınlandı ama dokuz sayfalık belgenin orijinalinin görüntüleri şimdiye kadar hiçbir yerde çıkmadı.Habere Dikkat
Reklam
Tarihi Yarımada’ya Hançer
Deniz altındaki tünel kazı çalışmalarına başlanan Avrasya Tüneli Projesi, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Tarihi Yarımada’da 8 şeritli bir ‘otoban’ öngörüyor. Uzmanlar, projenin bölgenin tarihi dokusunu tahrip edeceğini belirtiyor.İstanbul Boğazı’nın iki yakasını Kazlıçeşme-Göztepe hattında karayolu tüneliyle bağlayacak Avrasya Tüneli Projesi’nin deniz altındaki tünel kazı çalışmalarının başlaması projeye ilişkin tartışmaları da tekrar gündeme getirdi. Birgün gazetesinden Olgun Kundakçı'nın haberine göre, uzmanlar, UNESCO tarafından 1985 yılından bu yana Dünya Miras Listesi’nde yer alan Tarihi Yarımada’nın projeden olumsuz etkileneceğini belirtiyor. Tarihi Yarımada’yı denizin altından tünel ile Anadolu yakasında bağlayan proje, İstanbul’un anayasası kabul edilen 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda yer almıyor. Çevre Düzeni Planı’nda başta Tarihi Yarımada olmak üzere kentin tarihi dokuya sahip alanlarında araç trafiğinin azaltılması öngörülürken, projeyle birlikte Tarihi Yarımada’nın sahil yolu olan Kennedy Caddesi, mevcut 6 şeritten, 8 şeride çıkarılacak.‘SURLARDA TAHRİBAT ARTAR’Sultanahmet Arkeolojik Parkı içinde yer alan Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet Camii ile Marmara Deniz surları ve Yenikapı’daki arkeolojik miras proje güzergahı boyunca etkilenecek  kültür varlıklarının başında geliyor.  Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Sami Yılmaztürk, Tarihi Yarımada’da trafik yoğunluğunu artıracak projenin evrensel koruma ve planlama ilkelerine aykırı olduğunu söyledi.Tarihi Yarımada’yla ilgili bugüne kadar hazırlanmış tüm planlarda bölgedeki trafik yoğunluğunun azaltılmasının en temel planlama ilkesi olarak kabul edildiğini belirten Yılmaztürk, “Tarihi ve arkeolojik sit alanı olan, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer almış bir bölgeye böylesi yoğun bir trafiğin sokulması kabul edilemez. Ayasofya’nın önlerinde Çatladıkapı’dan itibaren sahil yolunun 8 şerit haline getirilmesi denizin doldurulmasına neden olacak.  8 Şeritli transit yol deniz kıyısındaki tarihi surlardan geçerek, surlar bu yolun orta refüjünde kalarak, trafik ortasında ulaşılamaz, izlenemez bir hale gelecek, tahribat daha da artacak. Tarihi geçmişimize, kültürel ve arkeolojik mirasımıza, Tarihi Yarımada’nın dünya miras listesine girmesinin kriteri olan tüm değerlerimize aykırı bir proje” dedi.‘SİLUETİ ETKİLER’Projeyle birlikte Anadolu yakasında Haydarpaşa’da  Avrupa Yakası’nda ise Sultanahmet-Çatladıkapı önünde egzos salımını dış ortama taşıyacak havalandırma bacası yapılacak. Yılmaztürk, “1600 yıllık, tüm dünyaca bugün ortak miras olarak kabul edilen Ayasofya’nın önüne denk gelecek şekilde havalandırma bacası yapılması silüeti de olumsuz etklileyecek” dedi.‘İSTANBUL İÇİN KAYIP’Öte yandan, İstanbul’un trafiğini rahatlatacağı öne sürülen proje, Şehir Plancıları Odası’nın raporuna göre Boğaziçi Köprüsü’nün trafiğinde yalnızca yüzde 7’lik bir azalma sağlayacak. Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Tayfun Kahraman, “Proje, İstanbul’un trafiğinde ilk etapta suni bir rahatlama yaratır, ancak ne kadar yol arz ederseniz, bu o kadar talep yaratacaktır ve trafikte  tıkanmalar kaçınılmaz olacaktır” dedi. Projenin boğaz köprülerinin çok altında bir günlük kapasiteyle çalışacağını belirten Kahraman, “Marmaray’ın ardından böyle bir projeyi yapmanın hiçbir anlaşılabilir yanı yok. Tamamıyla zorlama bir proje. Tarihi Yarımada dünyaya korumaya söz verdiğimiz bir alan. Bu alan içerisine otoban niteliğinde bir ulaşım yolu yapmak, bölgenin ulaşılabilirliğini artıracak, ancak köhnemeyi de beraberinde getirecek. İstanbul için bir kayıp” diye konuştu.Olgun Kundakçı | Birgün
Çerkesler Hakkında Yanlış Bilinenler
Yakın zaman da ulusal bir kanalda sokaktaki insanlara bu soru yöneltilmiş ve ilginç cevaplar alınmıştı.Türk olduklarından tutun da, kızları,yemekleri,dansları gibi ezbere yada alakasız birçok sözler edildi.150 yılı aşkın bu topraklarda yaşayan ,Osmanlı ve anadolu tarihinde önemli yeri olan bu halk hakkında neden bu kadar bilgisiz bu halk azçok tahmin edebiliyorum. Gelin kısa olarak yanlışlara ve bilinmeyenlere değinelim.1- ÇERKES, ADIGE HALKINA VERİLEN BİR İSİMDİR.Bugün Çerkes dediğimiz halk, ülkelerine verilen Çerkesya adı ;Kuzeybatı Kafkaslarda bir halkın ve ülkesinin adı olarak 13. y.y.’dan itibaren Avrupa,!!Ermeni,Gürcü,Arap,Pers,Türk!! ve diğer tarihi kaynaklarda ortaya çıkar. Genel olarak Avrupa ve Rus kaynaklarında ‘Çerkes’ adının kullanılması ise 13.- 18 y.y.lardır ve halen bu adlandırma devam etmektedir.Aynı zamanda yerli halk kendini değişmez bir şekilde Adıge olarak adlandırmıştır. Yani Çerkes adı bilinenin aksine Adıge halkını tarif etmektedir.Ülkemizde ise tüm Kuzeykafkas göçmenlerine Osmanlı döneminde ilk sürgün yıllarında ortak giyim kuşamları,gelenlerin büyük çoğunluğunun Adıge olması ve Çerkes adının popularitesi nedeniyle 'Çerkes' denmiştir ancak, birkaç yıl sonra bu tanım doğru anlamına kavuşmuştur.Çeçenler,Osetler,Abhazlar,Karaçaylar v.s. Çerkesler ile komşu,boydan boya değişen bir ortak kültür ve tarihe sahip halklardır ve kendi isimleri ile anılırlar.2- ŞEYH ŞAMİL ÇERKES DEĞİLDİR,TÜRK VE ÇEÇEN'DE DEĞİLDİR. Şamil, Kafkas-Rus savaşları dönemine damga vurmuş,Çerkeslerin özgürlükçü,devletçi savaşı aksine daha çok dini ve cihadçı anlayışı benimseyerek İslamı bayraklaştırarak Ruslara karşı din savaşı vermiş savaşçı bir kişiliktir,önderdir.Kendisi Dağıstan-Avar kökenlidir; Kafkas Avarları Türk değildirler,Çeçen de değildirler.Dilleri farklı bir halktır. Çeçenler ile adının anılmasının nedeni ise Şamil'in Rus yanlısı Dağıstan beylerine karşı çıkarak Çeçen halkının bağımsızlık savaşında onlara önderlik ettiği için Çeçenlerin Lideri olarak görülmüş olmasındandır.Çerkesler ile alakası ise gönderdiği Naiblerin İslamı yaymaya çalışması ve kısmen bundan  başarılı olup,bir kaç Çerkes kabilesini bu sefer İslam bayrağı altında ruslara karşı savaşmaya ikna etmesi ile alakalıdır.Bir kaç Çerkes kabilesi bu savaşlar da Şamilin Naibi Muhammed Emini önder kabul ederek Ruslara karşı bu sefer İslam bayrağı altında mücadele etmeye devam etmişlerdir.Aynı zaman da Şamil'in kız torunlarından Nefiset Şamil bir Çerkes(Adıge-Ubıh) paşası ile evlendiğinden Çerkesler ile akrabalık kurulmuştur.3- ÇERKES KIZI, ÇERKES TAVUĞU,CARİYELİK VE ÇERKES KÖLELİĞİ HAKKINDA: Çerkes adı 18-19 yüzyıllarda daha çok dönemin avrupalı kaynakların da masalsı,oryantalizme hizmet eden populer bir isim haline gelmişti. Çerkesya'ya gelen yabancı seyyahların ve diplomatların,komutanların anıları ve kitapları, dönemin gazetelerin de Çerkes kızları,Çerkes savaşçıları ve ülkesi hakkında çokça iltifat ve hayranlık ifadeleri ve anlatımlar yayınlanmıştır.Çerkes kızları soluk beyaz tenli,ince belli, uzun boylu ve dik duruşları ile bahsedilir olduğundan ; Çerkes adı bu özellikleri sahip insanlara,yemeklere dahi isim olarak konulmaya başlanmış, bir Çerkes modası meydana gelmiştir.Hatta ilgi çektiğinden ticari anlamda bir marka isim haline getirilmiştir. Bizim yemekler ile alakası olmayan Çerkes tavuğu olarak bilinen yemek bile bu beyaz, yumuşak, soluk görüntüsü sebebiyle Çerkes adı ile anılmıştır. Köle ticaretinin çok yoğun olduğu dönemlerden geçildi.Çerkes tüccarlar da bu avantajı kendi lehlerine kullanarak çeşitli bakım ürünleri ve eğitimle Çerkes kızlarına benzettikleri savaş ganimeti olan köle kızları dönemin köle pazarlarında yüksek fiyatlara 'Çerkes Kızı' adı ile satmışlardır. Çünkü o dönemler Çerkes adı marka olduğundan bu isimle anılan kızlar çok yüksek fiyata satılıyorlardı.Osmanlı sarayı gibi saraylara cariye olan kızlar bu türden kızlardı(Çakma Çerkeslerdi yani).Ancak herkes onları Çerkes olarak bilmekte, hatta çerkeslerin öz kızlarını sattıkları bile yazılmış,çizilmiştir..Oysa Osmanlı padişahlarına, Kırım hanlarına,Rus çarlarına eş olan,nikahlı eşleri olan soylu ailelerden Çerkes prensesleri hariç hiçbir cariye aslen Çerkes kökenli değildi.(Azda olsa Çerkes kökenli olanları, Çerkes Xabzesi sonucu cezaya çaptırılan ,ailesi sürgün edilen ,toplumdan dışlanan Çerkes ailelerinin kızları ve çocukları idiler,bunlar köle sınıfına düşürülerek köle pazarlarında satılmışlardır.)Bunun yanında kırım tatarları tarafından köylerden kaçırılan özgür Çerkes kızları ve erkek çocukları da olmuştur.Bu nedenle Tatar-Çerkes savaşları kafkas tarihinin önemli bir bölümünü teşkil eder.)- Mesela Kanuni sultan Süleymanın eşi Mahidevran Sultan Çerkes Prensi İdar Temruko'nun Kırım Giray Prensesi Nazcan Hatundan olma kızıdır.Padişahlar köle pazarlarından satın alınan kızlarla nikahlanmazlardı.Bunun gibi Çerkes prenslerinin kız ve erkek çocukları birçok hanlık,imparatorluk,beylik ve hanedanlığa gelin ve damat olmuş,böylece siyasi bağlar,akrabalık kurulmuştur.Şimdilik bu kadar değerli arkadaşlar, devam edeceğiz!NOT: Sizlerden ricam şudur. Bu ülkede yaşayan hiçbir halk birbirinden üstün değildir..Tanıdıkça herkesin güzelliklerinin farkına varacaksınız, bu ülke halklarının ne kadar da asil,soylu,savaşçı,özgürlükçü bir karaktere sahip olduğunu anlayacaksınız. bu anadolu bu boyun eğmez insanların göç ettiği, birleştiği , toplandığı bir coğrafyadır.Tarih bilimi eğer ilgili ve tarafsız olursanız sizler,bizler için çok önemli bir ilim dalıdır ve yaşadığımız coğrafyayı,kimliğimizi anlamamıza çok büyük yardımcı olacaktır.Saygılarımla,
Reklam
Daha Önce Hiç Görmediğiniz Tarihi Kareler
Soyu tükenmiş hayvanların son fotoğraflarından tutun da nanik yapan Stalin’e, samuraylardan ilk bilgisayara, Einstein’ın şık plaj modasından on bir yaşındaki Hitler’e, torununa hikâye anlatan Tolstoy’dan Berlin duvarının yıkılışına kadar çeşitli tarihi anları ve figürleri yakalayan nadir fotoğraflar, insanı şaşırtıcı, ibretlik ve keyifli bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
18 Nisan - Tarihte Bugün
ABD'nin San Fransisco kenti 7,7 şiddetindeki 50 saniye süren deprem ve onu izleyen yangınlarla yerle bir oldu. 28 bin bina yıkıldı 500 kadar insan hayatını kaybetti, 100 bin kişi evsiz kaldı.
Reklam