Bu Kitabın Kapağı Tanıdık Gelebilir
'Kasımpaşalı: Ben Bu Oyunu Bozarım'ın kapağında Tatar Ramazan' dizisinin afişinde yer alan fotoğrafın aynen kullanıldığı kapakta Bülent İnal'ın bedenine Erdoğan'ın kafası yerleştirildiği ortaya çıktı.Özellikle klip, karikatür ve kitap kapaklarında sıkça karşılaştığımız intihal vakalarına bir yenisi daha eklendi. Fehmi Demirağ’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ’ın gençlik yıllarında yaşadığı olayları anlattığı ‘Kasımpaşalı: Ben Bu Oyunu Bozarım’ romanının kapağında iki yıl önce atv’de ekrana gelen ‘Tatar Ramazan’ dizisinin 1. sezon afişinde yer alan fotoğraf kullanıldı.  Tatar Ramazan’ı canlandıran Bülent İnal’ın bedenine Erdoğan’ın kafası yerleştirilerek aynen kitaba kapak yapıldı. İşin daha da ironik yanı ise kitabın tanıtımı için hazırlanan afiş benzeri materyallerde ‘orijinal tasarım Özcan Orhan’ ibaresine yer verilmiş!Radikal'in haberine göre, Efor Yayınları’ndan çıkan ‘Kasımpaşalı’ romanı, “O tarih yazdı, biz de O’nu yazdık” ve “Reis’in romanı ilk kez yazıldı” sloganlarıyla tanıtılıyor. Fehmi Demirağ, daha önce kitaba ilişkin yaptığı açıklamada, “Çocuklarımızı batının sanal kültür kanallarıyla tek yanlı olarak büyütmeyelim. Türkiye Gezi olaylarına tanık oldu. Geziciler bu olaylarla ilgili yaklaşık 60 kitap kaleme aldı. 15 yıldır Türkiye’ye ve dünya siyasetine damga vurmuş bir liderle ilgili herhangi bir çalışma yapılmadı. Tayyip Erdoğan'ın kişisel özelliklerini gençlerimize rol model oluşturması için yazdım. Kasımpaşa özümüze dönüşün de bir simgesi. Kasımpaşa'da kabadayılık, karşı tavır söz konusuydu. Erdoğan'ın Kasımpaşalı tavrıyla biz dünyaya itiraz ediyoruz” demişti.Muhalif Gazete
Ara Güler: 'Bütün Patronları Dövmek Lazım!'
Nezih Tavlaş'ın büyük emekle hazırladığı, “Foto Muhabiri Ara Güler'in Hayat Hikâyesi” adlı kitap raflarda. Türkiye'nin ve dünyanın seksen yıllık tarihine tanıklık niteliği de taşıyan kitapta Tavlaş, okurları savaşlar, darbeler, medeniyetler ve faciaların ensesinden düşmemiş Ara Güler'le bir yolculuğa çıkarıyor. Ülkelerinin ve dünyanın kaderine pek çok alanda damga vuran insanları konuşturan ve fotoğraflayan Güler'in karşılaştığı inanılmaz öyküleri de akıcı bir üslupla sunuyor. Ustanın tanık olduğu olayları kronolojik bir sırayla anlatan kitabın sonunda Güler'le yapılan bir söyleşi ve aile albümünden fotoğraflar da yer alıyor. Nezih Tavlaş yıllara yayılan çalışması yetkin bir yol hikâyesi niteliği de taşıyor değil mi?Evet ve benim hayatımı anlatmak kolay iş değil. Nezih Tavlaş, çok iyi çalışan, dokümantasyon toplamasını iyi bilen ve onu derleyip gelecek asrın dokümantasyonu olarak bırakabilen ender yazarlardan biri. Yirmi sekiz defa röportaj yaptı benimle. Sonra arşivlerde helâk oldu. Neden? Benim bütün hayatımı toplamak için. İşin ciddiyetini gayet iyi anlamış. Bu, bir yakın tarih kitabı aynı zamanda. Bir tane daha çıkacak, asistanım hazırlıyor. O daha derinlere, başka ayrıntılara gidecek. Bu, ana çalışma oldu.Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş, köklü ailelere sahip, hali vakti gayet yerinde bir anne babanın oğlusunuz. Şımarık ya da züppe olmadınız. Emekçi yaşam sürdünüz.Olmadım tabii. Ne olacağım. İllet olurum züppelere.“HAYATIM OKUMAKLA GEÇTİ”Oysa çok kolay bunun tam tersi de olabilirdi, öyle olanaklara sahiptiniz.Tabii, şimdi Büyükada'da oturuyorsun, Suadiye'de oturuyorsun görüyorsun hepsi zengin piçleri. Derinlikleri olmayan tipler. Acayip, manâsız bir dünya. Adam yerine bile koymadım hiçbirini. Bir de solcu takımdandım ben. Sonra hayatım okumakla geçti.Tam bir tutku olmuş okumak.Tabii ya, kaç kamyon kitap okudum. Klasikleri ezbere bilirdim ve lisede talebeydim daha. O zaman Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel dünya klasiklerini tercüme ettirmişti. Çoğunu okudum. Doğu edebiyatından birtakım kitapları okumamışımdır. Ama sadece batı edebiyatını değil felsefesini de okudum. Ben çok roman okumam. Ben bana bir şey öğretecek kitabı okurum.Öyküler yazmaya yine çok genç yaşlarda başlamışsınız ama.1946'da Mahkûm'u yazdım, haber Akşam Postası'nda, yayımladılar. İçinde olmadığım bir dünyayı yazmak istedim. Öyle başladım. Millet o yaşlarda sevgilisini yazar ben dünyaya bakardım.“DOKUZ PİYES YAZDIM, BİRİ HARİÇ HEPSİNİ ATTIM”Yirmi yaşındayken Bir Garip Yılbaşı Gecesi adlı tek perdelik bir oyun yazıyorsunuz.Dokuz taneden kalandır o. Öbürleri bir şeye benzemiyordu, çok amatördü, attım gitti. Amatör hislerini profesyonel gibi ortaya atmayacaksın. Ayıp olur sanata. 1950'de “Dünya Edebiyatı” yarışması oldu. Bunu Yeni İstanbul gazetesi ile New York Herald Tribune gazetesi düzenledi. Oraya yolladım hikâyemi ve üçüncü oldum. Türkiye'den Samim Kocagöz birinci, Necdet Öktem ikinci oldu, üçüncü de ben oldum.Takma bir isimle (Ali İhsan Akgün) katıldınız yarışmaya.Ermeniyim diye yaptım onu. Kazandıktan sonra açıkladım adımı.Öykülere devam ettiniz sonrasında da: “Karganın Dönüşü”, “Levrekler”, “Tepeden İnen Adam”, “Köpükteki Sinekler”, “Bir Tuhaf Vuruşlar”...San ve Surp Pırgiç dergilerine yolladım. Ermenice de yazdım, Carakayt'da yayımlandı. Gene yazıyorum. Yazmaktan vazgeçemem.“SAHNENİN ARKASI DOĞRUSUDUR TİYATRODA”Oyun yazmakla kalmıyor sahneliyorsunuz da.Sanat birbirinin içinde. Mesela bir müzik edebiyattan ayrı olamaz. Hepsi sanat, bütün. O zamanlar benim mektebin, Pangaltı Lisesi'nden Yetişenler Derneği'nin profesyonel tiyatro büyüklüğünde bir tiyatrosu vardı. Eugene O'Neill'ın bazı piyeslerini sahneye koydum orada, rejisörlüğünü yaptım. Babamın da arkadaşı olan Muhsin Ertuğrul tiyatro kursları açmıştı, oraya gittim. Mücap Ofluoğlu ve Gülriz Sururi'yle okuduk. O zaman dünyadan çok güzel piyesler oynardı, umumiyetle de Shakespeare piyesleri. Hepsini izledim. Ama sahnenin arkasından izledim. Çünkü sahnenin arkası doğrusudur tiyatroda.Amacınız aktör olmak falan değil.Değil, rejisör olmak. Kaldı ki tiyatroda yer göstericilik de yaptım, her yerinde çalıştım. Tennessee Williams gelmişti, röportaj yaptım, “Nasıl başladın tiyatroya?” diye sordum. Dedi ki “Tiyatroya başlanmaz, tiyatrocu olunur.” Bu benim kulağımdan hiç gitmedi. O zaman sadece tiyatro vardı benim hayatımda. Rejisör olmak vardı.O dünyayı hazırlayan olmakla ilgili olduğunuzu ifade ediyorsunuz kitapta da.Evet. Fotoğrafta da öyle hareket ederim. O heyecanı duymam lazım. O atmosferi anlamam, tanımam lazım.“İLK ÇEKTİĞİM FOTOĞRAF ATATÜRK HEYKELİNİ KIRAN TİCANİLERDİ”Röportaj yaptığınız isimlerle görüşmek çok az foto muhabirine nasip olmuştur.Görüşmek ne, 100 metre yanına yaklaşamazsın heriflere. Acayiptir yani. Referanslarım çok iyiydi, birbirinden meşhur fotoğraflar çekmiştim. O sayede görüşebildim. Bir de vazgeçmem, uğraşırım.Basında ilk çektiğiniz fotoğraflar hangisiydi?Ticaniler vardı, bir tarikat. Atatürk'ün Gümüşsuyu'ndaki heykelini kırmışlardı. Onu çektim. İlk odur.Yeni İstanbul Gazetesi'nde muhabirken gitmediğiniz iş yok.Yazıişleri ne varsa yollardı beni. Sergilere gittim, maçlara gittim. Adam kesmişler gittim. Protestolara gittim. Hareket ve hız vardı.Üstesinden de gayet iyi geliyordunuz.Geliyordum çünkü acemilik denen şey bende hiç olmadı. Çünkü o güne kadar hep yazmıştım. Ama durmuyordum yine okuyordum. Camera ve Leica Photography dergilerini hiç kaçırmazdım.'EFSANELERLE ÇALIŞTIM'Bir de “Ne kadar enayi röportaj varsa yapmışımdır” ifadeniz var.Enayi tabii. Ne röportajlar yaptırdılar bana. Yok bilmem ne “Mutlu Evlilikler”, efendim “Futbolcu Metin'in Hayatı” falan. Bana ne ulan. En evvela geldim Yeni İstanbul, sonra yedeksubaylık sonra kısa süre Hürriyet ve sonra da Hayat mecmuasına girdim. Sonra Hayat mecmuasındaki Hilmi Şahin beyefendi patronu dövdü, kafasına rolleiflex fırlattı. İyi de etti! Türkiye'deki bütün patronları dövmek lazım! (gülüyoruz) Ben de Şevket Rado'yu dövdüm ta Vilayet'e kadar evire çevire. Kimse de tutmuyor, o kadar sevmiyorlar herifi, milletin de canına minnetti yani. Kitapta vardır. Çok sonradan barıştık ama kerhen işte. Ben çıktım Hayat'tan. Ama ben zaten o ara Paris Match'ın muhabiriyim. Stern, Time Life, Sunday Times'a da çekiyorum. Dünyanın en büyük gazetelerine, efsanelerine çalışıyorum. Hayat mecmuası ya da Hürriyet olsa kaç yazar yani. Gerçi onlara sorsan kendilerini dünyanın hâkimi sanırlardı.“RÖPORTAJLARIMDA ARKADAŞ OLMAMIŞSAK ÇEKMEM”Fotoğraflarınızın başarısında çektiğiniz kişileri ve yerleri iyi tanımanızın etkisi büyük kuşkusuz.Öyle, röportajlarımda arkadaş olamamışsam çekmem. Picasso'nun resmini çekmişsem Picasso arkadaşım oldu da ondan çektim. Bir sevgi, bir bağ, bir ışık lazım bana. Huyunu, dünyasını, ruhunu bileceğim. Atmosferini adamakıllı bileceğim.Sabahattin Eyüboğlu sizi yetiştirenlerden biri.Öyle. Klasik tabloların kitaplardan röprodüksiyonlarını yaptım ona, derslerinde kullandı. Büyük adamlardır bunlar. Türk hükumeti Sabahattin Eyüboğlu'nu öyle gücendirdi ki öldü adam. Kahrından gitti. Çok yazıktır. Bu adamlar bir daha gelmez, kendileri gibi hıyarlar gelir fakat onlar gelmez, anladın mı?Fotoğrafını çektiğiniz herkese de bayılmıyorsunuz öte yandan.Yok be, ne bayılması... (gülüyoruz)“DÖRT KERE HARBE GİTTİM, BOMBALAR DİBİMDE PATLADI!”“Foto muhabiri dünyanın görsel kaydını tutan insandır” diyorsunuz. Hazır yakalamışız sizi soralım, ya başka?Bir kere foto muhabirliği denen halt benimle başladı. Eskiden foto muhabiri yoktu ki fotoğrafçı vardı. Fotoğraf çekmek başka bir şey, foto muhabiri olmak başka. Fotoğraf çekmek demek bir manzarayı, bir şeyi çekmek, varsa içinden bir şey çıkarmak falan filandır. Halbuki foto muhabirliği olayın kendisini çeken şeydir ve bunlar sonradan tarihe mal olur. Muhakkak tarihe geçer. Biz yirminci asrın foto muhabirleri, kameramanları görsel tarihi yazarız. Yazarların yazdığı tarih gibi uydurma değil. Gerçeği görür, yazar ve belgeleriz.Kamplara girdiniz, cephelerde de fotoğrafla savaştınız bir yerde. Hikâyenin kendisi olmuşsunuz.Ne diyorsun, dört kere harbe gittim, dört... Filistin, Filipinler, Etiyopya, Sudan. Gerillalarla konuştum, yazdım, çektim. Bombalar dibimde patladı!“BAZI ENAYİLER SAVAŞI KAHRAMANLIK SANIYOR”Korktunuz ama kaçmadınız.Nasıl korkmam? Kaçmadım ama zaten istesen de kaçamazsın ki. Nereye kaçacaksın, neyle kaçacaksın?Her taraf kurşun, bomba, duman havadan karadan. Ben vazgeçtim döneceğim de bakalım. O anda vururlar seni. Hadi oradan kaçabildim diyelim, cepheden dönmem için 900 kilometre yol almam lazım. Sudan mesela, çöl yolu. Yürüyemezsin, susuzluğa, açlığa nasıl dayanacaksın? Vasıta yok. Tek vasıta askerlerin mal veya cephane taşıyan kamyonları. Tayyareler de onları bombalayıp duruyor. Binersen de sağ kalamazsın yani. Her şey tehlikedir, gittin mi bunu bileceksin. Dünyada harp kadar iğrenç bir şey yok. Dünyanın her yerinde kendini kahraman zanneden enayiler var. Savaşı bir halt, kahramanlık sanırlar. Savaş dünyanın en aşağılık şeyi.İşimin eriyim, askeriyim diyorsunuz kitapta da.Öyle tabii. Yoksa Ara Güler yoktu yahu. Yaptığım her işi ciddiye aldım. Gece gündüz çalıştım. Süründüğüm de çok oldu ama değdi. Başka türlüsünü yapamazdım.“PAMUK TARLALARINDA IRGATLIK YAPTIM, GAZETECİLİK BUDUR!”Cumhuriyet'te yazı dizisi olarak yayımlanan “Can Pazarı” röportajı film gibi.Fikret Otyam yaptı röportajı, fotoğrafları da ben çekeceğim ama başıma gelmeyen kalmadı. Pişmiş tavuk daha mutlu yani. Pamuk tarlalarında ırgatlık yaptım. Geliyorlar böyle adamları seçip topluyorlar, bindiriyorlar kamyonlara, yallah! Fikret bir kamyona ben başka bir kamyona düştüm. O Çukurova'nın bir yerine gitti, ben başka bir yerine. Birbirini ara ki bulasın. Herkesin döşeği falan var bende eski püskü bir kıyafet hariç bir şey yok. Nerede yatacaksın? Akrebi var, yılanı var berbat. Oradaki çalışmayı çektim bol bol. İşçi oldum, pamuk topladım bir hafta. Yevmiyemi aldım, ben gidiyorum dedim. Asfalt yolda iki buçuk saat yürüdüm. O kılıktaki adamı kimse de almıyor arabasına. Nihayet birisi aldı da gittim. Fikret'le buluştuktan sonra orada başka bir yer bulduk. Bir de baktık ki bir yüzbaşı doğudan elli kişiyi aileleriyle getirmiş pamuk toplamaya. Pamuk açmamış, o yüzden orada bekletiyor onları. Çoluk çocuk aç, parasız. Sonra da toz olmuş yüzbaşı. Fikret'le iki tane araba aldık, ekmek, peynir falan doldurduk. Götürüp ailelere verdik. Ama o kadar açlardı ki harp çıktı. Böyle sahneler de gördük. Hepsini çektim. Gazetecilik budur, dünyaya şahit olmaktır! Biz dünyayı yazıyoruz. Biz patronlar gibi Allah'ın cezası herifler değiliz.Çetin Altan ile dayak da yediniz.Akşam Gazetesine “Al İşte İstanbul” adlı bir yazı dizisi hazırlayacağız. Üç hafta gecekondu mahallelerini gezdik, çektik. Bir yerde kadınlar vay nasıl çekersiniz falan diye kızdı anladın mı? İkna edemedik. Kocalarıyla birlikte saldırdılar. Zor kaçtık ama iyi dayak yedik.Orhan Kemal'le Harbiye'ye kadar yürümüştük. Sonra Taksim Sineması'nın karşısında Eftalupos kahvesini yıkmaya başladılar. Orada da Mehmet Cemal'le gördük olanları. Babamın eczanesi de orada, bir şey olmadı ona. Ama bir baktım elini kesen babamın dükkanına gelip tedavi oluyor. Dacat Güler Ecza Deposu'ydu adı. Anlamamışlar bizim Ermeni olduğumuzu.Nâzım Hikmet fotoğraflarınızı neden yaktınız?Kitabını bulundurmak bile tehlikeliydi. Mecbur kaldım. İçim de yandı.“ROMANTİK REALİZMİN BAŞLANGICIYIM”Yakın dostunuz Henri Cartier Bresson denilince ilk aklınıza gelen?Realist fotoğrafın başlangıcı. Ben de romantik realizmin başlangıcıyım.Hangi ışığı daha çok seversiniz?Bütün ışıkları ama pek fazla puslu resim çekmedim mesela.Obje ve doğa çekmiyorsunuz.Yaşamı çekerim. Ben insanın derdiyle uğraşan adamım. İnsanın hayatını ve dertlerini çekerim.Doğu'yu çekmeyi seviyorsunuz.Doğu'da daha çok iş var çünkü. Pozisyon var, yaşam var, dert var. Batı'da ne var, keyifleri yerinde evi var, arabası var, parası var. Neyini çekeceğim?Afrodisias'ın Keşfi olayı... Sayenizde farkına varılan büyük işlerinizden biri.Beni Kemer Barajı'na gönderdiler. Yolu kaybetti dangalak şoför. (gülüyoruz) Gece kaldık bir yerde. Bir baktık, yerde sütun başları falan. Ertesi gün de orada kaldım, fotoğraflar çektim. Sonra anladı millet Afrodisias ne müthiş bir şeymiş. Nuh'un Gemisi ve Nemrut Dağı çalışmalarım da böyle ses getirmiştir.“ŞARLO VE SARTRE'I ÇEKEMEDİM, İÇİMDE UKDE”Kimi çekememek içinizde ukde kaldı?Şarlo (Charlie Chaplin) ve Sartre (Jean Paul). Chaplin'e mektup yazdım, yanıt gelmedi. Evine gittim, karısıyla konuştum. Herif yukarıda ama inmedi aşağıya. Felçti, öyle resmi çekilsin istemedi adam. Einstein (Albert) ölmüştü zaten. Ama şükür ki Picasso'yu (Pablo) çektim hatta Picasso resmimi bile yaptı. Chagall'ı (Marc), Aragon'u (Louis), Dali'yi (Salvador) çektim. Dali canıma okudu yahu! Tartakladı herif beni. Herkesi tartaklardı zaten. Ama ben vazgeçmedim, vazgeçmem! Foto muhabiri vazgeçmeyen adamdır.Leica, alamet-i farikanız gibi elbet ama sahip olduğunuz ilk makine hangisiydi?İlki Rolleicord II'ydi. Babam, ayrıca çocukken 35 mm'lik Ernemann Kinox III almıştı bana. Okulda, evde film gösterimleri yaptım onunla.Gamze Akdemir / Cumhuriyet Kitap Eki
'Boyhood' Oscar Yarışında İddialı
'Before Sunrise', 'Before Sunset' ve 'Before Midnight' serisiyle tanınan Richard Linklater'ın 12 yıl boyunca çektiği, bir çocuğun hayatını 5 ila 18 yaş arasında gerçek zamanlı olarak yansıtan 'Boyhood', New York Film Eleştirmenleri Ödülü'nü aldıYapım süreci 12 yıl süren 'Boyhood', New York Film Eleştirmenleri Ödülleri'nde büyük ödülü kazandı.Film aynı zamanda yönetmeni Richard Linklater'a en iyi yönetmen ödülünü ve oyuncusu Patricia Arquette'e en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü getirdi.Film bir çocuğun hayatını beş yaşıyla 18 yaşı arasındaki dönemde gerçek zamanlı yapılan çekimlerle anlatıyor. Ödüllerde ayrıca 'Mr Turner' filmindeki rolüyle Timothy Spall en iyi erkek oyuncu ödülünü, 'İki Gün Bir Gece' filmindeki rolüyle ise, Marion Cotillard En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.Milliyet Sanat
Reklam
Gandalf ile İlgili Cevap Bulamadığımız 13 Sorun
etiket
Gandalf ilk bakışta hepimizde 'bilge yaşlı insan' izlenimi uyandırıyor. Gerek sakalı gerekse de yaşı ve bazı bazı ettiği akıllıca laflar bizde bu algıyı uyandırıyor. Öyle değil demek istemiyoruz, illaki bilgili, deneyimli, aklı başında bir kişidir. Neticede günü kurtaran, aslanlar gibi savaşan, Faramir'i ateşlerin içinden alan, yüzüğü Frodo'ya verip imha ettiren O'dur. Ancak film boyunca yaptığı bazı yanlışları görmemize engel değil bu halleri. Ne kadar bilge olsa da, ne kadar ermiş biri olsa da bu onun egosunun olmadığı anlamına gelmiyor. İşte Gandalf'ın bazı sıkıntıları.
Rolling Stones'un Saksafoncusu Keys Hayatını Kaybetti
Ünlü İngiliz rock grubu Rolling Stones'un saksafoncusu Bobby Keys, 70 yaşında hayata veda etti.Uzun zamandır hasta olan Keys'in, Tennessee'deki evinde hayatını kaybettiği bildirildi.Grup üyeleri, yaptıkları açıklamada, 'Çok sevgili dostumuz, efsanevi saksafon ustası Bobby Keys'i kaybettik. Çok üzgünüz. Bobby, gruba çok büyük katkılarda bulunmuştur. Hepimiz onu çok özleyeceğiz' dedi.Amerikalı saksafon sanatçısı Bobby Keys, 55 yıllık müzik kariyeri boyunca Buddy Holly, John Lennon ve Eric Clapton gibi ünlü müzisyenlerle çalıştı. AA
Reklam
Mutlu Filmleri Sevmeyenlere Özel, İç Karartıcılığıyla Sizi Çok Etkileyecek 32 Film
Başlığı görüp geldiğinize göre SPOİLER'ı göze alıyoruz belli ki. Filmin sonu kötü bitsin de spoiler yemeye razıyım diyorsanız buyrun başlayın. Yine de dikkat edin, pek çoğu adamı sigaraya başlatır.'En iyi filmler listesi' gözüyle bakılmamalı, farklı türlerden seçilen filmler yer alıyor. Yoksa sonu iç karartıcı olan yüzlerce film bulunmakta, mesela Leon bile listede yok.Sıralama -oy sayısı dikkate alınmadan- IMDb puanlarına göre yapılmıştır.  İyi seyirler.
Gerçek Boyutlu Oyuncak Bebeklerde Yaşam Sevinci ve Mutluluk Bulan İnsanlar
Fotoğrafçı Benita Marcussen, gerçek boyutlu oyuncak bebeklerde aradığı teselliyi bularak hayata tutunan insanların fotoğraflarından oluşan yeni bir çalışma hazırladı. Bu çalışmanın ana amacı, insanlar ve oyuncak bebekler arasındaki sevgiyi ve bağlılığı ortaya koymaktı. Yetenekli fotoğrafçıya göre başarıya ulaşıldı ve birbirinden ilginç fotoğraflarla insan-oyuncak bebek ilişkisi gözler önüne serildi. İşte o fotoğraflar;
Reklam
'Gemide' ve 'Takva' Filmlerinin Senaristi Kobani'de Yaralandı
Senarist Önder Çakar, IŞİD’in düzenlediği bombalı saldırıda yaralandı…Gemide ve Takva filmlerinin senaristi Önder Çakar, Kobani'de bombalı saldırı sırasında çöken duvar parçalarının altında yaralandı. Vücudunda kırıklar bulunan Çakar'ın tedavi altına alındığı öğrenildi.Kobani’de süren direnişle dayanışma amacıyla uzun süredir Suruç’ta bulunan ve geçtiğimiz günlerde Kobani’ye geçen Senarist Önder Çakar, IŞİD’in Cumartesi günü gerçekleştirdiği bombalı saldırıda yaralandı.DBP Suruç İlçe Yöneticisi, Çakar’ın günlerdir gündemde olan Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan girerek Kobani’de infilak ettirilen IŞİD’e ait bomba yüklü aracın patladığı sırada yaralandığını söyledi.Kobani direnişiyle dayanışma amacıyla Suruç’a giden çok sayıda kişi arasında yer alan Önder Çakar, uzun süredir Mehser köyündeki sınır nöbetinde yer alıyordu. Edinilen bilgilere göre Çakar, geçtiğimiz günlerde Suruç’tan, Kobani tarafına geçti. IŞİD’in Kobani’ye dönük bombalı saldırı sırasında çöken bir duvarın altında kaldığı öğrenilen Çakar, Ortopedi Servisi’nde tedavi altına alındı. Çakar’ın vücudunda kırıklar olduğu öğrenildi.Sınır direnişinin başladığı günden bu yana Mesher köyünde direniş nöbetine dahil olan Senarist Önder Çakar, arkadaşlarıyla birlikte meyve-sebze halinden aldıkları sandıklardan küçük bir kitaplık kurmuştu.Çakar dünyanın dört bir tarafında Kobani ile dayanışma için yapılan eylemlere ilişkin afişlerden de bir sergi açmıştı.Demokrat haber
Disney Prensleri AIDS'e Karşı Soyundu
İtalyalı sanatçı aleXsandro Palombo'nun 'Hello Boys' projesinde, Alaaddin, Herkül, Pamuk Prenses’in yakışıklı prensi AİDS’e karşı farkındalık için soyundu.Alaaddin, Herkül, Pamuk Prenses’in yakışıklı prensi ve diğer Disney prensleri, AİDS’e karşı farkındalık için soyundu.1 Aralık Dünya AİDS Günü için “Hello Boys” başlıklı bir proje yapan İtalyalı sanatçı aleXsandro Palombo, Disney prenslerini ellerinde prezervatiflerle çizdi.HuffingtonPost’a konuşan Palombo, gençlerin genellikle prezervatif kullanmadığını ifade etti.Çizimlerde “gençlik, güzellik, aşk, düş ve yaşama tutkusunu” birleştirmeye çalıştığını söyleyen Palombo, “Bu konu çoğu aile için hala tabu olmayı sürdürüyor. Eğer bu konuyla aile ilgilenmiyorsa, farkındalık yaratmak, bilgilendirmek ve eğitmek topluma düşüyor” diye konuştu.Taraf
Reklam
Orhan Pamuk'un Yeni Kitabı 9 Aralık'ta
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un son romanı Kafamda Bir Tuhaflık 9 Aralık'ta YKY Yayınlarından çıkıyor.Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalıştığı Kafamda Bir Yalnızlık’ın yayın tarihi 9 Aralık olarak açıklandı. Pamuk, Yapı Kredi Yayınları ile anlaşmasının ardından yılın ilk yarısında yayımlanacağı rivayet edilen, okurların sabırsızlıkla beklediği romanda Pamuk, İstanbul sokaklarındaki gezintisini sürdürüyor.Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini,Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez.Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.Milliyet
Reklam
Haluk Bilginer: 'Hitler’in Seçimle Geldiğini Hiç Kimse Unutmasın'
Haluk Bilginer Ot Dergisi'nden Nurhak Kaya ile yaptığı röportajda Gezi Direnişiyle ilgili açıklamalar yaptı. Usta sanatçı, “Türkiye gençliğine dair umudunu kaybetmiş bir yaşlı adam olarak, Gezi'de umutlarım tekrar yeşerdiği için çok mutluyum” dedi.Haluk Bilginer'in açıklamalarından satır başları şöyle;‘GEZİ’DE UMUTLARIM TEKRAR YEŞERDİĞİ İÇİN ÇOK MUTLUYUM’Gezi Türkiye Cumhuriyeti'nin milâdıdır. Biz yarın öbür gün öleceğiz, fakat bundan 50 yıl sonra, bundan 75 yıl, 100 yıl sonra Gezi mutlaka anılacaktır. Öncesinde ve sonrasında ne olursa olsun; hiçbir şey hatırlanmaz ama Gezi hatırlanır.Türkiye gençliğine dair umudunu kaybetmiş bir yaşlı adam olarak, Gezi’de umutlarım tekrar yeşerdiği için çok mutluyum.‘YAŞ GÜNÜMÜ GEZİ’DE KUTLADIM’Ben yaş günümü Gezi’de kutladım. Oradaki çocukların hâli, o dayanışma, o birliktelik; Müslümanlar namaz kılıyor, sosyalistler başlarında nöbet tutuyordu kimse onları rahatsız etmesin diye. Al sana Türkiye’nin geleceği! Bu muhteşem bir şey! Beni heyecanlandıran ve umutlandıran bir şey.Gezi’ye ve Gezi’deki mizaha tanık olduğum için çok mutlu oldum.‘SOL SİYASET HİÇBİR ŞEYE DOKUNMUYOR’Sol siyaset hiçbir şeye dokunmuyor çünkü; ezberledikleriyle konuşuyorlar, etraflarına bakmadan, 1800’lü ve 1900’lü yıllarda yazılmış kitaplardan okudukları ve duydukları şeyin gerçekleşebileceğini umuyorlar. Bu iş ezberle olmaz, bunun adı bağnazlıktır.‘KIZIM ARKASINDAN ALLAH KORUSUN DİYE BAĞIRIYORUM’Allah aşkına Atatürk Milliyetçiliği’ni tarif edebilecek bir insanoğlu var mı bu dünyada? Atatürk Milliyetçiliği nedir? Kimse bilmez. Ama Atatürk Milliyetçiliği için insanlar ölüyor bu ülkede, Atatürk Milliyetçiliği için darbeler yapıldı geçmişte. Ben hiçbir şey bilmiyorum mesela bu konuda ve birinin beni aydınlatmasını bekliyorum. Anlamı olmayan, ezberlenmiş, hiçbir derinliği olmayan, kimsenin ne anlama geldiğini anlatamayacağı cümlelerle gidiyoruz. Bize altı yaşımızdan beri her sabah “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağırmayı öğrettiler okulda. Bir gün bile düşünmedik bu söz ne anlama geliyor diye. Benim varlığım neden Türk varlığına armağan oluyor? Anlamıyorum. Benim evladımın, benim küçücük kızımın varlığı Türk varlığına armağan olacakmış ha? Benim kızım, benim altı yaşındaki meleğim: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağıracak ha? “Allah korusun” diye bağırıyorum arkasından, beklerken her seferinde okuldan çıkmasını. Ve gün geliyor; “Andımız yasaklansın” diye bir kanun çıktığında önce solcular itiraz ediyor; çünkü Akp istedi ya böyle bir şeyi. Koca koca insanlar meydanlara çıkıp Andımız’ı okudular. Anlamını bile bilmedikleri bir şeyi, altı yaşından beri bağırdıkları bir şeyi yeniden bağırdılar.‘KAFAMI DUVARLARA VURMAK İSTİYORUM’Türk olsun, Kürt olsun fark etmiyor; 20 yaşındaki delikanlılar yaşamadan ölüyor ve bir anne çıkıp da “Vatan sağolsun, bir çocuğum daha olursa onu da gönderirim.” dediği zaman kafamı duvarlara vurmak istiyorum. Bir anne bu cümleyi kuramaz ya da biz sadece öyle diyenleri izliyoruz, sadece onlar gösteriliyor bizlere. Geçtiğimiz yıllarda bir annenin evlatları ölmüştü Güneydoğu’da. Anne dedi ki: “Benim oğlum şehit filan değil! Ne idüğü belirsiz bir cinayete kurban gitti.” O kadının sözlerini de sansürlediler zaten, bir daha da görülmedi.‘HİTLER'İN SEÇİMLE GELDİĞİNİ HİÇ KİMSE UNUTMASIN’Biz halen daha demokrasiden bahsedelim. Ne demokrasisi yahu? 91 yıldır Türkiye’de hiçbir zaman demokrasi olmadı. Hitler’in seçimle geldiğini de hiç kimse unutmasın.Evrensel
Mar Del Plata'da En İyi Film Türkiye'den
Were Dengê Min - Sesime Gel', Latin Amerika'nın en köklü sinema etkinliği Mar Del Plata Film Festivali'nde en iyi film dahil üç ödül birden kazanarak tarih yazdı.Hüseyin Karabey’in yönettiği ‘Were Dengê Min – Sesime Gel’, Arjantin’de düzenlenen Latin Amerika’nın 60 yıllık en köklü sinema etkinliği Mar Del Plata Film Festivali’nde en iyi film dahil üç ödül birden kazanarak tarih yazdı. Festival tarihinde büyük ödülü ilk kez Türkiye’den bir filme verildi. 5 Aralık’ta Başka Sinema kapsamında gösterime girecek Hüseyin Karabey’in yönettiği ‘Were Dengê Min – Sesime Gel’, Arjantin’de düzenlenen Latin Amerika’nın 60 yıllık en köklü sinema etkinliği Mar Del Plata Film Festivali’nde büyük ödülle beraber üç ödül birden kazandı. Festivalin uluslararası yarışma bölümünde en iyi film seçilen ‘Sesime Gel’, Kiliseler Birliği’nin verdiği onursal ödül olan ‘Signis’ ve seyirci ödülünün de sahibi oldu. Yönetmen Karabey, büyük ödülü ‘Taxi Driver’, ‘Günaha Son Çağrı’ gibi Oscar’lı filmlerin senaristi Paul Schrader’in elinden aldı. Karabey, ödülü alırken yaptığı konuşmada Türkiye ve Arjantin arasında kurduğu köprü üzerine söyledikleriyle büyük alkış aldı.Paul Schrader’ın yanı sıra 2009 yılında yabancı film Oscar’ı alan ‘Gözlerimdeki Sır’ filminin başrol oyuncusu Soledad Vilamil ve yine aynı filmin yapımcısı Gerardo Herrero’nun da yer aldığı jüri, büyük ödülü “Yerel bir hikayeyi evrensel bir kültür aktarımıyla verdiği hikaye anlatımındaki başarısı” için oybirliğiyle ‘Sesime Gel’e verdi. 130 BİN KİŞİ İZLEDİLatin Amerika’nın en büyük festivali olan ve bu yıl 500’e yakın filmin gösterildiği Mar Del Plata Film Festivali’ni 130 bin kişi izledi. 800 kişilik ana salonda üç seans gösterilen ‘Sesime Gel’ de salonu tamamen dolduran izleyiciler gösterimlerin sonunda Hüseyin Karabey’i dakikalarca alkışladı. Beyazperde
Reklam