Tarihin En Gizemli 10 Olayı
Roswell UFO vakası, 1947 Temmuz ayında ABD'nin New Mexico eyaletinin Roswell şehrinde meydana geldiği iddia edilen ve Roswell efsanesi'ni başlatan olay.8 Temmuz 1947 yılında New Mexico eyaletinin Roswell kasabası yakınlarında, ABD'nin İdaho Eyaleti'nde orman servisi için kurtarış pilotluğu yapan Kenneth Arnold'un, 25 Haziran'da kayıp bir uçağı Washington Eyaleti'ndeki Cascade Dağları üzerinde aramaya çıkışının ve tahminlere göre dört metre yükseklikte, saatte 222.000 km (120.000 mil) hızla giden dokuz tane disk şeklinde uçan daireler gördüğünü iddia edişinin iki hafta sonrasında bir 'uzay gemisi' ele geçirildiği duyuldu.Ancak ertesi gün ABD Ordusu bu haberi yalanlayarak bunun bir meteoroloji balonu olduğunu iddia etti.
Neden Esneriz?
Esnemek 2000 yıldır bilim insanlarının kafasını kurcalayan bir mesele. Bu konudaki yeni bir teori, tartışmalara son verebilecek mi?Yorgunluk, sıkılma ya da bir başkasını esnerken görmek esneme nedenleri arasında sayılıyor. Peki, esneme vücudumuzda nasıl bir işlev görüyor?Bu konudaki araştırmalarıyla bilinen Maryland Üniversitesi’nden psikolog Robert Provine 1980’lerde çalışmalarına ilk başladığında esnemeyi “hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz en yaygın insan davranışı” olarak tarif ediyordu. Aradan geçen 30 yılda belki bir yanıta daha çok yaklaştık; ama uzmanlar arasındaki görüş ayrılığı devam ediyor.Esnemeyle ilgili ilk araştırmayı 2500 yıl önce Yunan doktor Hipokrat yapmış ve esnemenin özellikle ateşli bir hastalık sırasında vücuttaki kötü havayı temizlemeye yardımcı olduğu sonucuna varmıştı. Bu görüş 19. yüzyıla kadar hakimiyetini korudu. Bu yüzyılda artık bilim insanları esnemenin nefes almaya yardımcı olduğu, vücuttan karbondioksitin atılıp kana daha çok oksijen girmesini sağladığına inanıyordu. Provine ise gönüllü deneklerine çeşitli gaz karışımları soluttuğunda bir değişiklik görmedi.Birçok teori daha çok esnemenin ilginç olan bulaşıcı özelliği üzerinde duruyordu. Provine, “Karşılarında biri esnediğinde insanların yüzde 50’sinin de esneyerek karşılık verdiğini” belirtiyor. “Öyle bulaşıcı ki birinin esnediğini görmek, duymak, hatta sadece bu konuda okumak bile esneme eylemini tetiklemeye yetiyor,” diyor.Bu özelliğinden dolayı bazı uzmanlar esnemenin ilkel bir iletişim biçimi olup olmadığını merak etmeye başladı. Eğer öyle ise esneyerek ne anlatılmak isteniyordu? Genellikle yorgun olduğumuzda esnediğimiz için bazıları bu yolla herkesin biyolojik saatini aynı ayara getirme işlevi görüyor olabileceğini iddia etti. Bern Üniversitesi’nden Christian Hess de bu fikirde: “Esnemenin bir sosyal grubun davranışlarını eşzamanlı kılma, örneğin herkesin aynı zamanda uyumasını sağlama gibi bir sinyal işlevi olabilir,” diyor. Böylece ertesi gün grup üyeleri çok daha verimli çalışabilir.Fakat stresli olduğumuz zaman da esneriz. Atletler yarış öncesi, müzisyenler konser öncesi bol bol esner. Bu nedenle Provine da dahil olmak üzere birçok uzman esnemenin beyni canlandırıcı bir işlevi olduğuna, uyku çöktüğünde uyanıklığı, dikkat dağıldığında yeniden toplanmasını sağladığına inanıyor. Grup içinde yayılmasıyla da herkeste aynı dikkat seviyesinin gelişmesi, böylece örneğin herhangi bir tehlikeye karşı daha uyanık hale gelmeleri mümkün oluyor. Fransız araştırmacı Olivier Walusiski ise beyin etrafında omurilik sıvısının pompalanması yoluyla sinir hücrelerinin daha aktif hale geldiği görüşünde.Yakın zamanda ise bütün bu fikir ayrılıkları ve kafa karışıklığına son verme umuduyla New York Üniversitesi’nden Andrew Gallup yeni bir teori geliştirdi. Gallup’a göre esneme yoluyla aslında beynimizi aşırı ısınmaktan koruyoruz. Çenenin şiddetle açılması kanın kafatasında dolaşımını sağlayarak aşırı ısıyı dağıtıyor, esneme sırasında alınan derin nefesle sinüs boşluklarına dolan hava ise beyni serinletiyor.Gallup bu teoriyi sınamak için insanları farklı sıcaklıklarda esnerken inceledi. Normal koşullarda insanların yüzde 48’i esnemiş, fakat deneklerden kafalarına soğuk bir bez bastırmaları istendiğinde bu oran yüzde 9’a düşmüştü. Daha etkili olan şey ise burundan solumaktı. Bu yolla beyin soğuyor, esneme isteği ortadan kalkıyordu.Bu teoriyi destekleyen bir gelişme oldu. Gallup araştırmalarını yayımladıktan kısa bir süre sonra, bazen bir saat süreyle esneme krizine giren iki kadın ona başvurmuştu. Kadınlardan biri çare olarak kendisini soğuk su dolu küvete attığını söylüyordu. Gallup onlardan, esneme krizi gelmeden önce ve sonra ağızlarına bir termometre koyup vücut ısılarını ölçmelerini istedi. Ölçümler, esnemeden önce vücut ısısında az bir yükselme olduğunu ve ısı tekrar 37 dereceye düşünceye kadar esnemenin devam ettiğini gösterdi.Vücut ısımız uykudan önce ve sonra biraz yükselir. Bu durum o anlarda neden esnediğimizin açıklaması olabilir. Beyni biraz serinletmek dikkatimizi daha fazla yoğunlaştırmamızı sağlayabilir. Sıkılıp dikkatimiz dağıldığında bu nedenle esniyor olabiliriz.Fakat Gallup’un teorisi bu konuda araştırma yapan herkesi tatmin etmedi. Bazıları onun yeterli deneysel veri sunmadığını, bazıları doğrudan insan beyninin ısısını ölçmediğini iddia ediyor. Provine ise bu teoriye daha olumlu bakanlardan.Fakat Gallup’un teorisi bazı şeyleri açıklasa da hala yanıtlanmayı bekleyen başka sorular da var. Örneğin anne karnındaki fetüs neden esniyor olabilir? Provine bebeklerde esnemenin yetişkinlerden daha önemli rol oynadığına, akciğerlerinin gelişimine yardımcı olduğuna inanıyor.Provine ayrıca esnemenin hapşırma ve seks ile de paralellikler gösterdiğini, her birinin bir tırmanma ve sonunda rahatlama durumu içerdiğini, bir kere başlandı mı sonuna vardırma güdüsü taşıdığını ve bunlar arasında sinir hücrelerinin işleyişi bakımından ortak bir yan olabileceğini belirtiyor.Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future ’da okuyabilirsiniz.Dergideki diğer makalelere buradan ulaşabilirsiniz .
Hangi Christopher Nolan Filmisin?
Hemen hemen tüm filmleri IMDb Top 250'nin üst sıralarında bulunan Nolan, Hollywood'un daha şimdiden yaşayan efsanesi olma yolunda. Peki seni, bu efsane yönetmenin, efsane filmlerinden hangisi anlatıyor. Inception mı, The Prestige mı, The Dark Knight mı, yoksa başka bir film mi? Cevabı testte!
Hüzünlü Şarkıları Neden Severiz?
Müzik listelerine baktığımızda çoğunlukla melankolik şarkılar görürüz. Bu, hüzünlü şarkılara meyilli olduğumuzu mu gösteriyor?Pharrel Williams’ın Happy şarkısı bu yıl listeleri sarstı; 23 ülkede liste başı oldu. Fakat böyle hafif, akılda kalıcı, görünüşte ‘derin’ anlamlar taşımayan türden şarkıların bu kadar beğeni toplaması sık rastlanan bir durum değil.Tüm zamanların en çok satan dokuz şarkısına baktığımızda melankoli yüklü olduğunu görürüz. Bing Crosby’den White Christmas , Elton John’dan Candle in the Wind , Whitney Houston’dan I Will Always Love You , Celine Dion’dan My Heart Will Go On ... Elton John’un dediği gibi hüzünlü şarkılar sadece çok şey anlatmakla kalmıyor, çok da iyi satıyor.Peki dinleyiciler gerçekten de melankolik müzikleri mi seviyor? Yıllar sonra 2014’ün en önemli şarkıları ne olmuş diye dönüp baktığımızda Williams’ın Happy şarkısı parıltısını kaybetmiş mi olacak?Müzik listeleri kalbimize dokunan şarkıları sevdiğimizi gösteriyor. Cinsiyet ve kuşak ayrımlarını aşarak Happy kadar bizleri etkileyen en son film müziği de Adele’in 2010’daki Rolling in the Deep şarkısı olmuştu. Happy’nin ise bir ağırlığı yoktu; şarkı sözleri basitti, el çırpılarak eşlik edilecek türdendi.Bizde gülümseme duygusu yaratan şarkılar, sanki uzun ömürlü değillermiş izlenimi yaratıyor. Williams’ın şarkısından daha önce listelere girmiş olan en son neşeli şarkı Bobby McFerrin’in Don’t Worry Be Happy adlı şarkısıydı. 1988’de ABD’de liste başı olmuş, üç Grammy ödülü almıştı. Ama zamanla eski ve yapmacık bir hava kazandı. Acaba Happy şarkısını da aynı son mu bekliyor?Zevk veren acıPsikolojinin Sınırları (Frontiers in Psychology) adlı yayın organında geçen yıl yayımlanan bir araştırma durumun böyle olabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar hüzünlü müziğin insanda ters etki yarattığını, insanın kendisini daha iyi hissetmesini sağladığını ortaya koydu.Hüzünlü şarkılar dinleyicinin şarkı sözlerinde ve minör melodilerde ifade edilen duyguları dolaylı olarak tecrübe etmesini sağlıyor. Hüzün doğrudan dinleyicinin tecrübesini yansıtmayabilir; ama beynimizde tetiklediği kimyasallarla gözyaşı, artan kalp atışları gibi etkiler yaratarak boşalmamızı sağlıyor. Yani kötü bir duygu yaratmıyor. İnsanlar bu nedenle hüzünlü şarkıları dinliyor, şarkıcılar bu nedenle bu şarkıları söylüyor. Yoksa blues , gospel ve country gibi zorlukları ve hüznü anlatan müzik türleri on yıllarca nasıl var olabilirdi.Histen öte bir şeyPeki dinleyici gerçekten de hüzünle mi bağlantı kuruyor yoksa daha karmaşık bir durum mu söz konusu? McGill Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, ister hüzünlü ister mutlu olsun, duygusal yoğunluğu olan müziklerin, tıpkı yemek, seks ve uyuşturucular gibi, beyindeki haz merkezini uyardığını ortaya koydu. Müziğin zekice düzenlenmiş inişli çıkışlı ritmik yapısı, gerilim yaratan ve gevşeme sağlayan melodisi derin duygular yaratıyor, dinleyici daha çok bu duygusal karmaşıklığa tepki veriyor.Williams’ın şarkı sözleri basit olabilir; ama o, tatmin edici melodik, armonik ve ritmik yenilikler üzerinde Happy şarkısını inşa etmeyi başarıyor. Happy ayrıca bir bakıma bir başka mutlu duygular yaratan usta şarkıcı Stevie Wonder’i güncelliyor sanki. Wonder da on yıllar boyunca şarkılarıyla kendimizi iyi hissetmemizi sağlamıştı.Tüm bunlar belki de uzun yıllar sonra yeniden neşeli şarkıların zamanının geldiğine işaret ediyor.BBC
Güney Kore'de Tescilsiz Selfie Çubuklarına 3 Yıl Hapis Cezası
Güney Kore, ülkede salgın haline gelen selfie çubuklarının yasadışı satılmasını önlemek için sert cezalar belirledi. Tescil edilmemiş selfie çubuğu kullananlar para veya 3 yıla kadar hapis cezası alabilecek.Güney Kore Bilim Bakanlığı, akılı telefonlara monte edilen ve uzaktan selfie çekilmesini sağlayan çubukların yasadışı kullanımını engellemek için harekete geçti. Bluetooth ile zaman ayarı yapmaya gerek kalmadan fotoğraf çekilmesini sağlayan çubukların tescil edilmemiş versiyonlarını kullanan tüketiciler, 27 bin dolar ceza veya 3 yıla kadap hapis cezası alabilecek.Kararın, kablosuz iletişim için radyo dalgalarından yararlanan çubukların diğer cihazların iletişimini engellememesi için alındığı belirtildi. Hükümet, sayıları giderek artan selfie çubuklarına karşı temkinli yaklaşsa da, uzmanlar çubukların uçak düşüremeyeceğini veya acil yardım çağrılarını bloke edemeyeceğini belirtti.AFP haber ajansına konuşan Bilim Bakanlığı Merkezi Radyo Yönetimi Ofisi'nden bir yetkili, 'iletişime ciddi bir etkisi olmayacak olsa da selfie çubuklarının düzenlemeye tabi tutulması gereken bir telekomünikasyon cihazı olduğunu' belirtti. Yetkili, birçok tüketicinin alınan karar sonrasında bakanlığı arayarak selfie çubuklarının tescilli olup olmadığını kontrol ettiğine dikkat çekti.Güney Kore'de salgın haline gelen selfie çubukları, en çok satılan ürünlerin arasında yer alıyor. AFP'ye konuşan 'Lee' adındaki büfe sahibi, her gün en az 12 selfie çubuğu sattığını belirtti. Sıradan bir selfie çubuğu 5 dolar civarında iken, Bluetooth özelliği bulunanların fiyatı 25 dolara kadar çıkıyor.Al Jazeera Turk
Geleneksel Türk Sanatı 'Ebru' 'Dünyanın Ortak Mirası' Kabul Edildi
Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) 24-29 Kasım 2014 tarihleri arasında Paris’te yapılan Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komite Toplantısı’nda, Türkiye’nin geleneksel sanatı ‘Ebru’, ‘Dünyanın Ortak Mirası’ olarak kabul edildi.UNESCO tarafından en başarılı dosyalardan biri olarak görülen Ebru sanatı, İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne girdi. 190 ülkenin katıldığı UNESCO toplantılarını büyük bir heyecanla takip eden Minyatür ve Ebru Sanatçısı Suna Selma Koçal, “Bugün burada bir tarih yaşandı. Bir Türk olarak, bu mücadelenin kalbinde olmak bana büyük bir onur verdi.Ebru sanatımız artık dünyanın ortak mirası olarak kabul edildi. Tarih, bu mücadelenin içinde olanları asla unutmayacak, emeği geçenleri ayakta alkışlalayacaktır. Tek hedefimiz cânım Türkiyemin bayrağını dalgalandırmaktı.” dedi.Ebru sanatçısı Atilla Can’ın, 2009 yılında UNESCO ve Birleşmiş Milletler’e gönderdiği dilekçelerle başlayan serüven, bugün zaferle sonuçlandı. Yazdığı dilekçelerde; ebru sanatının gelecek kuşaklara aktarılması, ebru sanatının koruma altına alınması ve dünyada her yıl eylül ayının ikinci cumartesi gününün ‘Dünya Ebru Günü’ olarak kutlanmasını talep etti.Ebru Sanatçısı Atilla Can ise yaptığı değerlendirmede şu ifadelere yer verdi: “Yaklaşık 6 yıldır bu projeyle uğraşıyorum. Bundan 2 yıl önce UNESCO Paris merkez binasının önünde kendime bir söz verdim. UNESCO binasını boydan boya ebru ile kaplayacağım ve ebru sanatının gelecek kuşaklara aktarılması için elimden gelen her türlü çabayı sarf edeceğim. Şu an Paris’te Türk bayrağını göndere çektik ve sanırım böylelikle sözümü tutmuş oldum. Bu bir bayrak yarışıydı. Ebru sanatıyla güzellikler ortaya çıktı. Türkiye UNESCO Milli Komisyonu bayrağımızı devraldı. Kültür Bakanlığımızın büyük katkılarıyla özverili çabalarıyla sonuca vardık. Başta Kültür Bakanımız olmak üzere, UNESCO Büyükelçimiz Sayın Hüseyin Avni Botsalı’ya, Türkiye UNESCO Milli Komisyonu Başkanımız Sayın Öcal Oğuz’a, Araştırma Eğitim Genel Müdürümüz Sayın Okan Ibiş’e, dünyadaki tüm ebru sanatçılarına çok teşekkür ediyoruz.”
Ebru Sanatı Dünya Kültür Mirası Listesine Alındı
Ebru sanatı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından Türkiye adına 'Dünya Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne alındı.İSTANBULEbru sanatı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından Türkiye adına 'Dünya Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne alındı.Kararı AA muhabirine değerlendiren Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Türkiye'nin Paris'te devam eden toplantılarda bir başarı daha kaydettiğini belirterek, 'Geçen yıl mart ayında, ebru Türkiye halk süsleme sanatı hakkında başvuruda bulunmuştuk. Bu toplantıda ebrunun insanlığın somut olmayan kültürel mirası listesine alınma önerimiz az önce kabul edildi. Ebruyla birlikte Türkiye adına temsil listesine kaydedilen unsur sayısı 12 oldu. Diğer başarımız da ebrunun yanında 46 dosya sunmamız oldu. Bizim dosyamız en başarılı ilk 5 dosya arasında gösterildi' diye konuştu.Çelik, emeği geçen herkesi kutladığını belirterek, 'Geçen yıl da Türk kahvesi kültürü ve geleneğini listeye sokmayı başarmıştık. Bugüne kadar Meddahlık, Mevlevi Sema Törenleri, Aşıklık Geleneği, Karagöz, Nevruz, Geleneksel Sohbet Toplantıları, Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali, Alevi-Bektaşi Ritüeli: Semah, Tören Keşkeği Geleneği, Mesir Macunu Festivali ve Ebru: Türk Kağıt Süsleme Sanatı dosyasının kaydıyla birlikte listedeki sayı 12'ye yükseldi' dedi.'Lavaş'ın Ermenistan adına listeye alınmasıKültür ve Turizm Bakanı Çelik, lavaşın Ermenistan adına listeye alınmasının başarısızlık olmadığını anlatarak, lavaşla ilgili Ermenistan'ın başvurusunun, 'Tüm dünyada Ermeni kültürü' olarak tanınmasını amaçladığını söyledi. Azerbaycan'da ortak dosya hazırlanması konusundaki demecinin 'geç kalınmışlık' olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğunu dile getiren Çelik, hazırlanan dosyanın boşa çıktığı algısının doğru olmadığını vurguladı.Çelik, Ermenistan'ın lavaşı sadece kendilerine mal etme çabalarına değinerek, şunları söyledi:'Biz ise bunun pek çok kültürde ortak bir değer olduğunu söyledik. Alınan kararda Ermenistan sınırlar içerisinde bunun 'Ermeni lavaşı' olarak anılabileceği belirtiliyor. Aynı zamanda bu tip temaların dışlayıcı olmaması ifade edilerek, dünyada tek başına bir kültüre ait olmadığı söyleniyor. Zaten bizim tezimiz de bu yöndeydi. Türkiye, Azerbaycan, Afganistan, Özbekistan heyetleri olarak konferans marjında 'lavaş, ekmek, sepit, yufka' şeklinde dosya vereceğiz. Bu dosyada lavaşın, aslında bütün bölgenin ortak kültürünü ifade eden bir unsur olduğu anlatılacak.''Ermenistan tek başına lavaşın sahibi değildir'Dosyanın sınırlayıcı ve dışlayıcı olmamasının kayda geçirilmesinin önemli olduğunu anlatan Çelik, 'Ermenistan lavaşın tek başına sahibi olarak tescil edilmemiştir. Basında çıkan bu haberler doğru değildir. Ermenistan da lavaşı benimseyen ülkelerden bir tanesidir. Böylece bunun bölgede ortak bir değer olduğu ortaya çıkıyor' dedi.Çelik, Türkiye'ye ait birçok eserin bu listeye dahil edilmesi için çalışmaların devam ettiğini aktararak, dosya içeriği bakımından da iyi projeler hazırlayacaklarını bildirdi.üMuhabir: Sefa MutluAA
Türkiye'nin En Büyük Güneş Enerjisi Santrali Malatya'da Kuruldu
Türkiye’nin en büyük güneş enerjisi santrali projesiyle adından söz ettiren Anel Grup, Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’ndeki Güneş Enerjisi Santrali’nin kurulumunu başarıyla tamamladı. Anel Grup, bu proje ile Turgut Özal Tıp Merkezi’nin elektrik ihtiyacının yüzde 33’ünü karşılayacak.Anel Grup, Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi 5,3 MWp Güneş Enerjisi Santrali Projesi’nin yapımını tamamladı. Proje, Türkiye’nin en yüksek kapasiteli güneş enerjisi santrali projesi olmasıyla dikkat çekiyor.Türkiye’de bugüne kadar yapılan en büyük kapasiteli fotovoltaik güneş enerjisi santrali projesi olarak da adlandırılan, çevre ve canlı hayatına son derece duyarlı olan Turgut Özal Tıp Merkezi 5,3 MWp güneş enerjisi santrali ile yılda 4 bin ton karbon salınımının önüne geçilecek ve Turgut Özal Tıp Merkezi’nin elektrik ihtiyacının yüzde 33’ü karşılanacak. Ayrıca santral, yıllık 8,5 GWh elektrik üretimi sonucunda yıllık yaklaşık 2,25 milyon m3 doğalgaz tüketimini önleyecek.Yılda 8,5 GWh Büyüklüğünde Elektrik EnerjisiTurgut Özal Tıp Merkezi’ne yılda 8,5 GWh büyüklüğünde elektrik enerjisi olarak katkı sağlayan güneş enerjisi santrali, görsel kirliliği de minimize edecek şekilde tasarlandı. Taşıyıcı sistem üzerinde bulunan, yerden sadece 1,8 metre yüksekliğe sahip olan güneş panelleri, bölgede meydana gelen sert rüzgâr yükünü karşılayacak şekilde projelendirildi. Anel Grup, imalat aşamasında 90 yerel saha çalışanına istihdam sağlayan güneş enerjisi santrali projesinin tamamlanmasıyla birlikte toplamda 7 tam zamanlı çalışanı da bünyesine kattı.Diğer üniversitelere ve kurumlara örnek teşkil edecek nitelikte öncü bir projeye imza attıklarını belirten AnelEnerji Proje Yöneticisi Enver Kır, “Lisanssız elektrik üretimine ilişkin yönetmelik çerçevesinde gerçekleştirilen bu projemiz, üniversite kurumu tarafından yaptırılan Türkiye’deki en yüksek kapasiteli güneş enerjisi santrali olma özelliğini taşıyor. Ayrıca ihtiyaç fazlası enerjinin satışı yapılarak kar elde etmek amaçlanmadığından, üniversitelere tanınan haklar gereğince 1 MW üzerinde kurulu güce sahip tek lisanssız santral. AnelEnerji olarak, birçok açıdan örnek teşkil edecek bu projenin önemini benimsedik ve santralde kullanılan tüm ekipmanlar için yüksek verimliliğe sahip ürünleri tercih ederek kurulumun her aşamasını büyük bir titizlikle tamamladık. Ayrıca projemizde, santral sahası içerisinde inşa edilen idari binada bulunan Scada sistemi odası ile kapsamlı veri izleme, kaydetme ve haberleşme yapılıyor. Proje bu özelliği ile de farklılıklarından birini ortaya koyuyor” şeklinde konuştu.TechnoLogic
Kokular Neden Anıları Hatırlatır?
Bildik bir koku çocukluk anılarımıza kadar götürür bizi. Beynimizde neler oluyor da bunları düşünüyoruz?Büyükannemin evindeki oyuncak dolabının kendine özgü bir kokusu vardı. Tarif edemeyeceğim bir koku. Şimdi arada bir burnumda o kokuyu duyarım. Kokuyla birlikte bazı anılar da canlanır, kaybolduğunu sandığım anılar; büyükannem, onun evine gidişim, oradaki oyuncaklarla oynayışım… Peki, nasıl oluyor da kokular unuttuğumuzu sandığımız anıları canlandırabiliyor?Nöroloji biraz dedektif hikâyesi gibi bir şey; nedeni bulmak için ipuçları aramak gerekiyor. Ama ipuçlarını incelemeden önce, bu konudaki mevcut bilgiler ne ona bakalım.Koku alma duyusu en eski duyudur; havadaki ve sudaki kimyasal maddeleri algılamak için gelişen, bakterilerin bile sahip olduğu ilkel duyulara kadar uzanır. Görme, işitme ve hatta dokunma duyusundan önce, canlıların etraflarındaki kimyasallara tepki verebilmesi için koku alma duyusu gelişmiştir önce.Görmek, insan gözündeki dört ışık duyargası ile mümkündür. Buradaki alıcı işlevi gören hücreler, ışığı beynin anlayacağı dilden elektrokimyasal sinyallere dönüştürür. Dokunma duyusu ise en az dört tür basınç ve ayrıca sıcak, soğuk ve acıyı algılayan çeşitli alıcılara bağlıdır.Fakat bunlar koku alma duyusunun yanında gölgede kalır. Çünkü insanda koku almayı sağlayan 1000’den fazla alıcı vardır. Bunlar yaşadığımız sürece yenilenir ve alışkın olduğumuz kokulara göre değişir. Bu karmaşık yapı çok sayıda farklı kokuyu birbirinden ayırmamızı sağlar.Ancak ayırabildiğimiz kokuların hepsi için bir isim bulamayız. Belki de hakkında en az konuştuğumuz duyumuz koku almadır. Bir şeyin nasıl göründüğünü ya da duyulduğunu iyi tarif edebilir, ama iş kokuya gelince onu bağlantı kurduğumuz şeyle ifade etmeye çalışırız; örneğin, çiçek gibi, ıslak köpek gibi, vs. olarak tanımlarız. Yani kokuyu, o kokuyu yaratan nesneyle ifade ederiz: “Hindistan cevizi”, “taze ekmek” gibi.Bu bilgileri tekrarladıktan sonra, şimdi de önemli ipuçları neler diye bakalım? Beyinde kokuları işleme koyan ve “koku alma soğanı” olarak adlandırılan bölge, beyin çıkıntısı (hipokampüs) ile yan yanadır. Denizatı şeklindeki bu soğan, beyin zarından (korteks) gelen tüm bilgilerin toplandığı yerdir. Nörologlar hipokampüsün yeni olaylar için hafıza yaratmada önemli bir işlevi olduğunu tespit etti.Beyninin bu bölgesi hasara uğrayan kişiler hatırlamada zorluk çeker. Bisiklet sürme gibi yeni becerileri ve kişilerin isimleri gibi yeni bilgileri öğrenseler de bunlara dair hafıza oluşturamazlar. Bu aralıklı “epizodik hafıza”, işte benim büyükannemin evine yaptığımız ziyareti hatırlarken söz konusu olan hafızanın ta kendisi. Koku alma soğanı, yani kokunun beyindeki yeri, bu tür hafızanın kaynağı olan hipokampüsün yanında olduğu için kokular bazı anıları çağrıştırıyor diyebiliriz.Fakat bu ipucu ne kadar güçlü olsa da dolaylı ve duruma bağlıdır aslında. O yüzden ikinci bir ipucu sunmak gerekir.Duyular arasında kokunun özgün özelliği doğrudan beynin derinliklerine gitmesidir. Oysa örneğin görme ve işitme duyuları gözde ve kulakta, yani ilgili organlarda başlar ve beynin diğer bölgelerine geçmeden önce, aktarma merkezi işlevi gören talamus a, yani ara beynin orta bölümüne geçer.Koku alma duyusu ise talamusa uğramadan doğrudan koku alma soğanına gider. Talamusta duraklamanın diğer duyular açısından nasıl bir işlev gördüğünü bilmiyoruz; ama diğerlerinin oluşturduğu sinyallerin beyindeki işlem merkezinden “daha uzakta” olduğunu söyleyebiliriz.Kokuları kelimelere dökmenin zorluğu bundan kaynaklı olabilir mi? Ya da derinlerde saklı kalmış anıların canlanmasını tetikleyebilir mi? Araştırmalar, olay ve olguları kelimelerle ifade etmenin hafızaya yararı olduğunu gösteriyor; fakat bu aynı zamanda konuyla ilgili duyguların azalmasına da yol açıyor. Anılarımızdan söz ederken olayı ve onun yarattığı deneyimi de hatırlamaya başlarız.Büyükannemin oyuncak dolabına dönersek… Çocuk burnumun koku alıcıları dolabın kokusunu almış. Hiç isim bulamadığım bu koku doğrudan beynime hareket edip deneyimleri kodlayan bölgenin yanına yerleşmiş. Orada, dolapla ilgili, kelimelere hiç dökülmemiş, bilinçli olarak hatırlaması güç ama yine de hafızamda yer etmiş diğer anılarla karışmış. Yıllar sonra bugün o kokuyu aldığımda o çocukluk günleri geri geliyor işte.Tom Stafford | BBC Future
Dövme Kanser Yapar mı?
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahinin işlerinden birisi de cilt kanserleridir. En sık görülen cilt kanserleri arasında bazal hücreli karsinom, skuamöz hücreli karsinom ve malign melanom sayılabilir. Risk grubu ise Beyaz tenli renkli gözlü insanlardır. Çevresel faktörler ise toplam güneşe maruz kalma süresidir. Vücutta kansere dönüşebilecek cilt lezyonlarıda risk faktörleri arasında sayılabilirDövme cilt kanseri yapar mı?Ben dövme üzerinde gelişmiş cilt kanseri görmedim. Gördüğümüz cilt kanserleri uzun yıllar güneş altında çalışan açık tenli insanlardı. Bilimsel literatüre bakmak için Pubmed i açtım. Dövme cilt kanseri arasındaki ilişkiyi araştıran makaleleri inceledim. Dövme üzerinden cilt kanseri gelişmesinin bilimsel değeri vardır ve yayın olarak bilimsel dergilerde kabul görür.Dövmenin ne kadar yaygın olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Cilt kanserleri de sık görülen kanserler arasındadır. 2012 yılına kadar 50 dövme üzerinde gelişmiş cilt kanseri bildirilmiş (Kluger N. 2012) Dövmeye siyasi yada dini olarak karşıysanız, bu yayınlar yeterli argüman oluşturur.Bilim istatistik ile konuşur. Bilimsel gerçeklikten bahsedebilmek için İstatistiksel olarak anlamlı olması gerekir. Milyonlarca dövmeden 50 cilt kanseri gelişmesi İstatistiksel olarak yeterli kabul edilmez. Kluger ve arkadaşları cilt kanseri ve dövme arasındaki ilişkiyi tesadüfi olarak değerlendirmişlerdir.Cilt kanseri ile sebep sonuç ilişkisi ancak ultraviole ışınları ile kurulabilir.Dövmenin bazı siyasi görüşler tarafından hoş karşılanmaması sonucu kanser yapar diyenlere, her siyasi görüş tarafından yaygın kullanılan kaş konturunun da bir dövme olduğunu da belirtmek gerekiyor.Dövme kanser yapar mı?- Bilimsel olarak hayırGüzel bir hafta dilerim.Dr. Barış Çakır
Nobel Ödülü'nü Açık Artırmaya Çıkarıyor
DNA alanında yaptığı çalışmalarla 1962 yılında Nobel Ödülü'nü kazanan James Watson, ödülünü açık artırmaya çıkaracağını açıkladı.Cambridge Üniversitesi'nde 1950'li yıllarda DNA'nın yapısı üzerinde yaptığı araştırmalarla 1962 yılında Nobel Ödülü'ne layık görülen James Watson, ödülünü 4 Aralık'ta açık artırmaya çıkarıyor. Francis Crick ve Maurice Wilkins ile Nobel Tıp ve Psikoloji ödüllerini paylaşan Watson, açık artırmadan elde edilecek geliri hayatı boyunca ilgilendiği alanlarda yapılacak bilimsel çalışmalara adayacağını belirtti.85 yaşında olan Watson, New York'taki Christie's açık artırma evinde yapılacak satışta ödül ile takdim edilen el yazısı konuşma metnini ve kabul yazısını da satacağını duyurdu. DNA araştırmalarının öncülerinden biri olarak tarihte yer edinen Watson, CNN'e 2013'te yaptığı açıklamada Crick için 'gerçekten konuşabildiğim ilk insandı' ifadesini kullandı. Watson, DNA'nın ne kadar önemli olduğu konusunda kendisini sadece Crick'in anlayabildiğini söylemişti.Watson ve Crick, 1953 yılında DNA'nın birbirine dolanmış iki zinciri temsil eden moleküllerden oluştuğu sonucuna varmış ve sarmal yapıyı keşfetmişti. DNA'nın bilgi sakladığı ve nasıl kopyalandığı alanında elde edilen bilgiler, biyoloji alanındaki kırılma noktalarından biri olmuştu.DNA mektubu rekor fiyata satılmıştıWatson, elde edeceği geliri başta Cold Spring Harbor Laboratvuarı, Chicago Üniversitesi ve Clare College Cambridge için harcamak istediğini belirtti. Bilim insanı, akademik dünyayı fikir ve anlayışın güçleneceği bir ortam olarak korumak adına açık artırmanın kendisine yardımcı olacağını söyledi.Francis Crick'in oğluna yazdığı, DNA'nın yapısını anlatan mektup 'Secret of Life', geçtiğimiz yıl 6.06 milyon dolara alıcı bulmuştu. Crick, mektubu Watson ile yaptıkları keşiften haftalar önce yazmıştı. İkilinin elde ettiği tarihi bilgiler, Nature dergisinin Nisan 1953 sayısında yayımlanmıştı.Kaynak: Al Jazeera
İnsan Bedeninin Ulaşabileceği Sınırları Gösteren 10 Bilgi
100 TerabyteNorthwestern Üniversitesi'den psikolog Paul Reber 'İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron bulunuyor. Bu nöronların her biri ortalama 1000 bağlantı kuruyor ve bu da yaklaşık 1000 potansiyel sinaps anlamına geliyor. Verilerin depolandığı bu sinapsların toplam sayısına baktığımızda 100 trilyon veri noktasına yani kusursuz işlenen bu bağlantılar beyinde 100 TB’lık bir depolama alanına ulaştırıyor.'
Neden Uyuruz?
Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.)Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.Bellek yardımıSon yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor.California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor.Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor.Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı.Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.Rüya alemiBurada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor.Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir.Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar.Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor.Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.