Heidi'nin Ayakları Neden Çıplak? İsviçre'nin Karanlık Yüzü
Heidi, tüm dünyada sevilen bir çocuk kitabı. TRT'de de uzun yıllar çizgi dizisi yayınlandı. Peki hiç dikkat ettiniz mi, Heidi'nin ayakları neden hep çıplak? Evrensel Kültür dergisinin şubat sayısında Sevim Akyürek, Johanna Spyri'nin 53 yaşında yazdığı Heidi'nin ayakları ile ilgili bu sırrı ve İsviçre'nin karanlık yüzünü yazdı.Verdingkinder… Bu kelimeyi, “Sözleşmeli Çocuk” diye çevirsek de Türkçeye, kapsadığı karanlık ve acı öyküyü bilmeden anlamını açıklayamayız. Bu yazıda onlardan “çıplak ayaklı çocuklar” olarak söz edeceğiz. Karlı dağlarla çevrili yemyeşil çimenlerin üzerinde, sardunyalarla süslü ahşap çiftlik evlerini gösteren kartpostal resimlerinden tanırız İsviçre’yi.Alp’ler, peynir ve çikolatadan sonra İsviçre’nin simgelerinden biri sayılan Heidi’yi hatırlayın. Kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan bu kız çocuğu, hep çıplak ayaklarıyla geçer öykülerin içinden. Onun büyükbabası olarak izlediğimiz yaşlı çiftçiyle arkadaşı Peter’in ayakkabıları varken Heidi, keskin taşların üzerinde ve soğuk havalarda bile hep çıplak ayak koşar keçilerin peşinden.Yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşında yazdığı Heidi aracılığıyla, çıplak ayaklı çocuklar gerçeğinin üzerindeki toplumsal sır örtüsünün bir ucunu kaldırmıştır. Küçük kahramanı aracılığıyla, doğaya, insanlara, hayata Alpler’in öksüz kızının gözüyle bakarken, bütün Verdingkinder’lerin çocuk dünyalarına ve duygularına dikkat çekmeye çalışmıştır. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir ve onun çıplak ayakları bugün çocuklara karşı işlenmiş bir suçun yarattığı utancın üzerinde koşuyor. Heidi çıplak ayaklıydı; çünkü çıplak ayaklar, erkek ya da kız bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran keskin uçurumun simgesiydi.İsviçre’de 1789 yılında 14 yaşından küçük çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ama çocuk sömürüsü için yeni bir kapı açıldı ve İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yılların başına kadar çocuk emeği sömürüsünün örneğine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı. Bu andan itibaren, çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı!Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü.YÜZLEŞMEBirkaç yıldır İsviçre toplumu bu gerçekle yüzleşmeye çağrılıyor. Çünkü köle çocuklardan bugün hayatta olanlar bu tarihsel utanca tanıklık ederek o dönemin hiç olmazsa vicdanlarda yargılanması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturdular.Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.Konunun toplumda ilgi görmesi, ses getirmesi üzerine sergi 2016 yılına kadar uzatıldı. Bu etkinlikler sonucunda 11 Nisan 2013’ de devlet resmi olarak özür diledi. Verdingkinderler bir zamanlar çocukluklarının çalındığı bu yerde konuşarak tüm çiftliklerden hesap sorarcasına yaşadıklarını anlatıyorlar, İsviçre’ye ve dünyaya. Basel Üniversitesinden Veli Mäder açılışta şimdiye kadar yapılanların ses getirdiğini açıkladı. Toplumun konuya duyarlılığını arttırdığını, çok sayıda okulu ziyaret ettiğini ve şimdi bir adım öteye geçerek 30 Mart 2014 yılında parlamentonun önünde yapılan protesto gösterisinde verdingkinder ve yakınlarının maddi tazminat istemelerinin sevindirici olduğunu açıkladı.SANAT VE EDEBİYATTA KÖLE ÇOCUKLARPeki, bu dönemde hiç tepki gösteren yok muydu? Vardı kuşkusuz. Örneğin, bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için sık rastlanılan bir durum değildi. Ama bu tutumundan dolayı dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Aynı zamanda kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Örneğin kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti. Bu yüzden düşmanı da çok oldu.Onun “evlilik dışı çocuk” olmasından dolayı devlet ve kilise tarafından kendisine layık görülen yaşamı, İsviçre’nin “karanlık bir dönemine” tanıklık eder. Çocuğun eğitim yerinin cezaevi olmadığını söylemiş ama tüm bunlar yaşadığı dönem için aykırı düşünceler olarak nitelendirilip dışlanmıştır. Her şeye rağmen, İsviçre Yazarlar Derneği ve İsviçre Ressamlar, Heykeltıraşlar Derneği ve Mimarlık Derneği gibi kuruluşların ortaya çıkmasına önderlik etmiştir.Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi.103 dakika süren film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider.Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.Örneğin; Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde ‚ “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu yazı sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabildi. İsviçre Çiftçiler Birliği, o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.DÖVÜLDÜLER, AŞAĞILANDILAR, TECAVÜZE UĞRADILAR13 Şubat 2012. Biel’e yıllardır görülmeyen yoğunlukta kar yağıyor. Yerel gazeteye verilen küçük bir ilanda; Biel Şehir Kütüphanesi’nde yapılacak söyleşi haberi var. İsviçre’nin karanlık dönemini simgeleyen ‘Verdingkinder’ tanıkları yaşamlarını anlatacak.Salon saat 19 ‘da gençlerin ağırlıkta olduğu dinleyicilerle doldu. Verdingkinder Derneği Başkanı Walter Zwahlen, dinleyicilere, bu soğukta kendilerine zaman ayırıp dinlemeye geldikleri için teşekkür ederek oturumu başlattı. Katılımcılardan Dora Stettler, Emmental’de yaşadıklarını bir kitapta toplamış. Yaşamını anlatacak ve soruları cevaplayacaktı. Ama ne yazık ki kendisi düşüp dizini incittiği için katılamadı. Onun yerine Dernek Başkanı, onun kitabından bazı anıları okudu.Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşında ki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra bu kitabı yazar.Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.Walter Zwahlen yaptığı açıklamalarda verdingkinder konusunda en çok kitabın İsviçre’de basılmış olduğunu açıkladı. Yalnız İsviçre’de değil, Almanya ve Ukrayna’ya kadar olan bölgelerde de çocuk köleliği resmi olarak uygulanmış. İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş.Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”Bugün dernek, yaptığı çalışmalarla devletten tazminat ve özür bekliyor. Çünkü bu çocukların sömürülmesiyle hem devlet hem de çiftlikler zengin olmuş. Şimdiye kadar tek resmi özür sadece Luzern Katolik Kilisesi’nden gelmiş. İsviçre Bilim Vakfı’nın 2004 yılında bu çocuklar için maddi ve manevi özür teklifi ise Federal Meclis tarafından reddedilmiş. Geçen yaz Bodensee ve çevresindeki çiftliklerde araştırmalar yapılmış. Amaç daha çok çocuğa ulaşmak ve bu yaşamları belgelemek… Gelecek yaz Solothurn ve Luzern’deki çiftliklerde de araştırmalar yapılacak.Aslında çok aramaya gerek yok! Onlar gündelik hayat içinde yanı başımızdalar. Aynı köyden bir tanıdık kadın da o gece oradaydı. Yan yana oturduk. Onunla hep selamlaştığımız için sevindim ve şimdi de yan yana oturduğum için de gurur duydum. O da gelmeme memnun olduğunu söyledi. Tek isteği vardı. Devletin artık resmi olarak özür dilemesi!
İsveçli Bilim İnsanlarının Üşenmeyip Yaptığı Garip Ama Faydalı 7 Araştırma
'İsveçli bilim kadınları şu konuda uyardı, İsveçli bilim insanları bu konuda aman ha dedi, İsveçli bilim adamları hooopp birader napıyorsun hayırdır dedi' gibi yüzlerce habere denk gelince işin kaynağına gittim. İsveç'te bulunan Nobel Ödüllü araştırmaları da olan Krolinska Enstitüsü, İsveç Üniversitesi ve diğer üniversitelerde çalışanlar yemeyip içmeyip bizim için araştırmalar yapıyor sayın okur. O araştırmaların hepsi işimize yarar mı tartışılır, özellikle bilmem kaç açılı diş fırçası yapma fikri. Tartışılmayacak olan ise adamlar 10 yıl boyunca çikolata yiyenlerin lokmalarını sayacak kadar işlerini ciddi yapıyorlar.
Sevgililer Gününde İzleyebileceğiniz Romantik Film Sevmeyenlerin Bile Bayılacağı 33 Film
Sevgililer gününde güzel bir restoranda yer ayırtmayı unuttuysanız, hiç üzülmeyin. Romantizm yaratmanın pek çok yolu mevcut. Sevdiğiniz kişiyle birlikte güzelce yemek yapıp sonra da film izleyebilirsiniz. ''The Notebook'' filminden sıkılmış olma ihtimaline karşın sizin için hazırladığımız, sevgililer gününüzü eğlenceli geçirebileceğiniz 33 filmi listeledik. Tabi ki de nedenlerini de beraberinde verdik.
Müzik Yaşlılarda Hafızayı Köreltiyor
Yeni bir araştırma, bazı kişilerin rahatlamasını sağlayan müziğin yaşlılarda odaklanma becerisini azalttığı, dolayısıyla isim ve yüzlerin hatırlanmasını zorlaştırdığı ortaya çıktı.ABD'de Georgia Üniversitesi'nden bilim insanları, farklı yaşlardan gönüllülere altında isimleri yazan birçok kişiye ait fotoğraflar gösterdi.Bilim insanları, birkaç dakika sonra fotoğrafların üzerine yazan isimlerin bazılarını değiştirerek sessiz bir ortamda, sözsüz rock parçaları, Eric Clapton, Jefferson Airplane ve Rush gibi şarkıcı ve grupların çok bilinmeyen şarkıları eşliğinde katılımcılara hangi eşleşmelerin doğru olduğunu sordu.Araştırmaya katılan üniversite öğrencileri müzikten biraz rahatsız olduklarını belirtse de yüz ve isim eşleştirme başarılarının bundan etkilenmediği görüldü. Ancak yaşlılarda dinletilen müziklerin hatırlamayı zorlaştırdığı, bu kişilerin isim ve yüzleri anımsamada daha az başarılı olduğu belirlendi.Bilim insanları yaşlıların ortamla ilgisi bulunmayan sesleri önemsememek ve odaklanmak konusunda gençlerden daha fazla zorlandığını belirtti.Bakım evlerinde çalışanların, yaşlılarla öğrenme çalışmaları yaparken ortamda müzik olmamasına dikkat etmesi ya da çalışan yaşlıların toplantıları sessiz bir yerde yapması önerisinde bulunan bilim insanları, ayrıca araba kullanırken kaybolunduğunda radyonun kapatılmasının yön bulmaya yardım edebileceğini vurguladı.Araştırmanın sonuçları ‘The Gerontologist’ dergisinde yayımlandı.AA
Türkiye Yerli Çip Üretiminde Kararlı
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, 'Yerli çip üretimi konusunda kararlıyız, bu konudaki çalışmaları başlattık' dedi.ASELSAN ve Bilkent Üniversitesi ortaklığında temeli atılan, ülkenin ilk galyum nitrat temelli çip üretimi yapacak fabrikasından sonra Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı önderliğinde Türkiye'nin ilk büyük ölçekli seri üretim kapasitesine sahip silisyum temelli çip fabrikası için çalışmalar başladı.Işık, çeşitli temaslarda bulunmak üzere gittiği Malezya'da AA muhabirine, Türkiye olarak, çip tasarımı yaptıklarını ancak şu ana kadar seri çip üretimi gerçekleştirilmediğini ifade etti. TÜBİTAK laboratuvarlarında çip üretildiğini vurgulayan Işık, 'Fakat seri üretim yapabilecek bir altyapımız yok. Malezya ileçip üretimi konusunda işbirliği yapmak istiyoruz. Bundan dolayı Silterra ve MIMOS'u ziyaret ettik. Yerli çip üretimi konusunda kararlıyız, bu konudaki çalışmaları başlattık' diye konuştu.Bu konuda yoğun çalışma yürüttüklerinin, açılacak fabrika için en doğru ölçeği belirlemek açısından Malezya'daki tesis gezilerini çok önemsediğinin altını çizen Işık, başka ülkelerde de incelemelerde bulunacaklarını dile getirdi.Işık, hazırlık sürecinde yerli silisyum temelli çip fabrikası için en iyi ve uygun teknolojinin hangisi olduğuna karar vereceklerine belirterek, 'Bundan sonra da inşallah ilk çip fabrikasını Türkiye'ye kazandırmış olacağız. Şu an için hazırlıklar sürüyor, gelişmeler olgunlaşınca ilk çip fabrikasının ne zaman açılacağını açıklayacağız' ifadelerini kullandı.'Çip üretiminde en ekonomik teknoloji, silisyum'Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Başkanı Bahadır Tunaboylu da dünyada çip üretiminde tercih edilen silisyum, galyum nitrat ve galyum arsenitten olmak üzere 3 hammadde bulunduğunu ancak en yaygın kullanılanın silisyum olduğunu söyledi. Galyum nitratın en çok LED lamba ve sensör çiplerinde kullanıldığını belirten Tunaboylu, silisyumun ise bilgisayar, cep telefonu, hafıza çipi, dedektör ve amplifikatörler (yükselteç) gibi çok sayıda ürün çeşidinde kullanıldığını ifade etti.Tunaboylu, bu alanda Malezya'nın da entegre devre, paketleme ve elektronik endüstrisi bulunduğunu anlattı. Silterra'nın da bu konuda dünyada önemli oyunculardan olduğunu belirten Tunaboylu, 'Silisyum, dünyada çip üretiminde kullanılan en olgunlaşmış ve en ekonomik teknoloji. Dünyada üretilen çip, işlemci, hafıza ve cihazların yüzde 90 gibi çok büyük bir çoğunluğu silisyum tabanlı teknolojilerle üretiliyor. Türkiye'de bu konuda tasarımdan sonra aynı zamanda üretim konusunda da adımlarını atmak istiyor' değerlendirmesinde bulundu.Silterra ve MIMOSÇip Fabrikası Silterra, 1995'te kuruldu. Dünyanın 15. büyük silikon entegre devre üreticisi haline gelen Silterra, 2001-2013 yılları arasında 2 milyar dolarlık ihracat yaptı. Üretimin yüzde 99'unu ABD, Avrupa, Çin, Tayvan ve Kore'ye ihraç eden fabrika, ilk defa 2001'de silikon levha üretmeye başladı ve şu anda ayda 30 bin silikon levha imal ediyor.Bilgi İletişim Teknolojileri Ulusal Araştırma Merkezi MIMOS ise 1984'te kuruldu. Enformasyon teknolojileri üzerine çalışan MIMOS, Malezya'nın Milli Ar-Ge Merkezi olarak hizmet ediyor. Ülkelerindeki kurumların bilgi güvenliği açıklarını tespit ederek o yönde üretim yapan MIMOS, cihaz ve yazılım geliştiriyor.Mehtap Yılmaz, AA
Uzay-Zamanın Var Olamayacağı Boyutta Kara Delikler Oluşamaz
Herhalde kara deliklerin en bilinen özelliği kara delikten dönüşün olmaması ya da teknik olarak olarak olay ufkudur. Bir yıldız, bir nesne ya da bir insan bu sınırı geçerse devasa ışığın bile kaçamayacağı bir çekim yaratır. En azından bilindik kara delik modelleri genel görelilik tabanlı ve genelde olay ufku kara deliklerin çoğu tuhaf fenomeninden sorumludur. Interstellar filminde kara deliğe ilerleme sahnesi oldukça ilginç aslında. Tabi bu sahne belki daha da gerçekçi olabilirdi.Fizikçi Ahmed Farag Ali, Mir Faizal ve Barun Majunder tarafından yeni yayınlanan araştırmada, Einstein yerçekimi teorisinin ” yeni genelleştirilmesiyle,teorinin olay ufkunun pozisyonun rastgele duyarlılığını tanımlayamayacağını gösterdiler. Bu durumda olay ufku olmayan bir kare deliğin etkin olarak mevcut olması mümkün değil.“ uzan muhtemel minimum uzunluğun altında oluşamaz, zaman minimum zaman aralığının altında oluşamaz. Bu nedenle uzayda mevcut tüm cisimler belli bir uzunluk ve zaman aralığının altında olamazlar (Planck skalası). Olay ufku uzayda zamanın bir noktasında bulunabilir, ayrıca bu boyutun altında oluşamaz, “ diyor Zewail Bilim ve Teknoloji Şehri ve Benha Üniversitesi’nden fizikçi Ali .Ali tüm cisimler derken, biz dahil her şeyden bahsediyor. “Biz fiziksel olarak belli bir zaman aralığı ve uzunluğun altında olamayız. Buna rağmen evimiz, arabamız,telefonumuz vb. uzay ve zamanın herhangi bir noktasında biz var olmadıkça hiçbir şey ifade etmez. Öyle ki, zaten biz belli bir aralığın ötesinde varız. Buna rağmen olay ufku için bu önemlidir, hesaplamalarımızda çok büyük farklılıklara yol açabiliyor.Yerçekimin gökkuşağı aslında genel rölativite ve kuantum mekaniğinin birleştirmeye kalkışan bir teori. Kara deliklerle ilgili veya evrenin başlangıcına dair problemleri çözmek için fizikçilere kuantum yerçekimi teorisi gerekiyor.“Bu gibi bir teoriyi kimse oluşturamasa da, bazı adaylar mevcut. Bu fikirler uzay ve zamanı temelde ayırarak veya bazı matematiksel döngüler ve temel nicelikler kullanarak uzay –zamanı yeniden oluşturarak hatta bazı ufak sicimler ve bir çok egzotik fikirleri yerleştirebiliyorlar,” diyor Ali .“Bu modellerin çoğunda ortak nokta ise parçacığın enerjisi olabileceği kadar çok olabilir ama her zaman parçacığın ulaşabileceği bir maksimum var. Bu sınırlama kolayca Einstein’ın özel görelelik teorisiyle birleştirilerek, son olarak özel görelelik teorisinin iki misli yani DSR olarak adlandırılıyor.Fizikçilerin açıkladığı gibi DSR’ye yerçekimini de ekleyerek genelleştirmek mümkün. İşte bu teori yerçekiminin gökkuşağı teorisi olarak isimlendiriliyor.“Genel göreleliğin maddenin varlığındaki uzay-zaman eğrilerinin geometrisini tahmin etmesi yerçekimine neden oluyor. Yerçekimi gökkuşağının bu eğimi tahmin etmesi ise gözlemcinin ölçtüğü enerjiye bağlı. Bundan dolayı, yerçekimi gökkuşağında yerçekimi parçacıklara farklı davranarak farklı enerjilerde parçacıklar gibi davranır. Bu fark Dünya gibi maddelerde çok küçüktür ama kara deliklerde bu fark çok büyük önem kazanır,” diyor Ali.Bilgi ParadoksuBu çalışma sadece kara deliği tanımlayan özelliklerden birini ihlal etmekle kalmıyor, Stephen Hawking ’in 1970 ’lerde kara delik bilgi paradoksunu da yeniden çözebiliyor. Hawking o zamanlar kara deliklerin dönerek radyasyon yaydığını , bunun da onların kazandıklarından daha hızlı kütle kaybetmeleri nedeniyle, zamanla buharlaşarak herşeyle beraber yok olacağını öne sürmüştü.Hawking radyasyonu temelde kara deliğe düşen nesnelerin kütlelerinden kaynaklansa da, teoride bu radyasyon bu nesnelerin tüm bilgisini taşımaz. Sonunda bu radyasyonun kara deliğin tümüyle buharlaşmasına neden olması umulur. İşte burada bir soru ortaya çıkıyor : bütün bu nesnelerin bilgisi nereye gitti?Günlük hayatımızda bir belgeleri yırtarak veya yakarak bilgiyi yok ederken, kuantum teorisinde bilgi asla tümüyle yok edilemez. Prensip olarak bir sistemin başlangıç hali, her zaman son halindeki bilgi kullanılarak belirlenir. Fakat Hawking radyasyonu hiçbir şeyin başlangıç halini belirleyemiyor.Pek çok iddia bu paradoksu çözeceğini iddia ediyor, buna bir miktar bilginin zamanda yavaşça sızma ihtimali de dahil ki, bu bilgi kara deliği derinliklerinde depolanıyor ve Hawking radyasyonu gerçekten tüm bilgiyi içeriyor.Bu paradoksun en gelişmiş açıklamalarında biri de kara delik bütünleyiciliği adı verilen kara deliğe düşen gözlemcinin ve bunu uzaktan gözleyenin tümüyle farklı şeyler görmesine dayanıyor. Kara deliğe doğru giden gözlemci olay ufkunu geçerken kendi formunda bilgiyi görüyor fakat uzaktaki gözlemci kara deliğe doğru ilerleyen gözlemcinin genel görelilikteki garip etki yüzünden asla olay ufkuna ulaşamadığını görüyor. İşte uzak gözlemci olay ufkunda yansıyan radyasyon formundaki bilginin yansımasını gözlemliyor. Bundan dolayı bu iki gözlemci iletişim kuramıyor, burada paradoks yok (çoğu insan için bu çözüm paradoksun kendisinden bile tuhaf karşılanıyor)
Reklam
Güneş Enerjisinden Sıvı Yakıt Üretilecek
Bilim insanları, güneş enerjisinden sıvı yakıt üretilmesini sağlayacak yeni bir yöntem üzerinde çalışıyor.Harvard Üniversitesi araştırmacıları güneş enerjisinden sıvı yakıt üretilmesini sağlayacak bir yöntem geliştirdiklerini açıkladı. Bilim insanları yaşanan gelişmenin güneş enerjisine yapılacak yatırımları ciddi ölçüde artıracağına inanıyor.Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, güneş enerjisi fotovoltail hücreler kullanılarak hidrojene dönüştürülebiliyor. Gelecekte kullanılmak üzere depolanabilse bile, hidrojen sıvı yakıt ihtiyacını karşılayamıyor.Harvard'da yapılan yeni araştırmada, güneş ışığını kullanarak suyu hidrojen ve oksijene ayırmayı sağlayan yöntem geliştirildi. Geliştirilen yöntemde bir bakteriden yararlanan araştırmacılar, hidrojeni ve karbon dioksiti sıvı yakıt izopropanole dönüştürmeyi başardı.Araştırmada yer alan Pamela Silver, 'güneş enerjisini her zaman hasat edebileceğimiz ve sıvı yakıt olarak saklayabileceğimiz bir konsept geliştirdiklerini' belirtti.Elde edilen başarının özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük bir hızla yayılması ve sıvı yakıta bağlı altyapıların ihtiyacını sağlaması ümit ediliyor.Kaynak: Al Jazeera
Osmanlı Döneminde Yaşasaydın Mahlasın Ne Olurdu?
Hepimizin illaki bir nick'i vardır; peki bu zamanda değil de Osmanlı zamanında doğsaydın nick'in yani o zamanki adıyla mahlasın ne olurdu hiç düşündün mü? Karakterine göre Osmanlıca mahlasını öğrenmenin tek yolu bu test!
Reklam
Osmanlıdan bugüne Petrol ve Jeofizik
Öncelikle #AbdülhamidhanıRahmetleAnıyoruz..Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid Han bundan,108 yıl önce Türkiye üzerinde petrol bulunan yerlere tek tek gösteren birharita hazırlattı.
DSCOVR Roketi Ateşlendi
SpaceX tarafından ateşlenmesi üç defa ertelenen DSCOVR uydusu TSİ 01.03'te uzaya fırlatıldı. SpaceX'in Falcon 9 roketini indirme denemesi ise iptal edildi.Teknik arıza ve olumsuz hava şartları nedeniyle ateşlenmesi üç defa ertelenen DSCOVR uydusu, bu sabah yörüngeye ateşlendi. Güneş ile Dünya arasına konumlanacak olan uydu, elektrik şebekelerini ve uyduları tehdit edebilecek kozmik fırtınalara karşı erken uyarı sistemi görecek.Aynı zamanda Dünya'dan yayılan çeşitli dalga boylarını ölçecek olan DSCOVR, gezegenimizin değişen yapısı ve iklim modelleri hakkında bilim insanlarına yeni bilgiler sunacak. DSCOVR, alıcıları sayesinde yanardağ faaliyetlerinden sel ve yangınlara kadar doğadaki birçok gelişmeyi de takip edecek.
Reklam
Tarihte İran'ı Yönetmiş 10 Türk Devleti
Samanîler'den ayrılıp Afganistan'ın Gazne kentine yerleşen Alp Tegin'in 961 yılında kurduğu devlettir. Tam anlamıyla bağımsızlığı 977'de Sebük Tigin'in başa geçmesiyle gerçekleşmiştir. Daha sonraları İran üzerine yayılan Gazneliler, en parlak dönemini Sultan Mahmut ile yaşamıştır. Bu dönemde hem Hindistan'a 17 kez sefer yapılarak İslam bu bölgede yayılmış, hem de Abbasi Halifeliği Büveyhoğulları'ndan korunmuştur. Selçuklular'ın 1040 yılında yapılan Dandakan Savaşı ile güç kazanmasının ardından Gazneliler dağılmış, 1186'da Gurlular'ın son Gazneli sultanı Hüsrev Melik'i tutsak almasıyla devlet resmen son bulmuştur.
Gözlerimiz, Düşündüğümüzden Çok Şey Anlatıyor
Yeni tanıştığımız birinin karizmatik olduğunu düşünmemiz, büyük ölçüde bakışlarına ve bizimle kurduğu göz temasına bağlıdır. İletişimin sadece yüzde 7’si sözlü ifadelerden oluşurken, bakışlar da dahil olmak üzere beden dili yüzde 93’ünü kapsar. Ayrıca kişilerin söyledikleri ve jestleri birbirine zıt mesajlar içerdiğinde, karşılarındaki kişinin hareketlere söylenenlerden 5 kat daha fazla inandığı, yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Boston Dynamics Akıllı ve Dengeli Robot-Köpek Spot’u Tanıttı
İleri seviye akıllı robotlar tasarlayan Amerika merkezli Boston Dynamics köpeği andıran yeni robotunu tanıttı. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı Darpa ajansı için robot bilim alanında Ar-Ge çalışmaları yapan şirket, 2013 yılında Google tarafından satın alınmıştı. Şirket bu süreçten sonra yine kendi içinde özerk olarak projelerini geliştirmeye devam etmişti.
Reklam
Sürücüsüz Araçlar İngiltere Yollarında
Otonom yani kendi kendine giden otomobiller İngiltere şehirlerinde test edilmeye başlanıyor.Birçok firmanın üzerinde çalıştığı sürücüsüz otomobillerin testleri için İngiltere’de de hazırlıklar başladı. İlk olarak İngiltere’nin Greenwich, Bristol, Milton Keynes ve Coventry şehirlerinde başlayacak testlerde 3 farklı araç yola çıkacak.İlkbahar aylarında başlayacak testlerin amacı ise otonom araçların yollarda nasıl çalıştığını gözlemlemek ve olası sorunlar konusunda düzenlemeler yapmak. İngiltere Ulaştırma Bakanlığı’nın verdiği izinle başlayan testlerde araçlar gerçek yol şartlarında kullanılacak.Greenwich’te denenecek olan yüzde 100 elektrikli araç Gateway iki nokta arasında insan taşımak için ’shuttle’ olarak kullanılacak. Ulaştırma Bakanlığı bu araçlarla ilgili mevzuat düzenlemelerinin de 2017 yılına kadar yapılacağını açıkladı.Dünya devleri çalışıyorAralarında Google, Uber ve benzeri teknoloji firmalarının da bulunduğu birçok şirket otonom araçlar konusunda çalışmalar yapıyor. Ayrıca BMW ve Audi gibi otomobil üreticileri de bu tip araç ve özellikler konusunda çözümler sunuyor. Önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde yollarda kendi kendine gidebilen araçların sayısının artması bekleniyor. Birçok ülkede bu araçların kullanımı için deneme, test ve mevzuat değişiklikleri konusunda çalışmalar da yapılıyor.Kaynak: BBC
Erdoğan: '1915 Olayları Objektif Yazılmadı'
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kolombiya'da Bogoto Externado Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi'nce düzenlenen '1915: Osmanlı İmparatorluğu'nun En Uzun Yılı Sempozyumu'nda konuştu.Bu yıl 1915 olaylarının 100. yılı olduğunu hatırlatan Erdoğan, 100 yıl boyunca, Ermenilerin Türklere ve Türklerin Ermenilere yaptıklarının, sağlıklı şekilde konuşulmadığını, tartışılmadığını ve doğru şekilde kaleme alınmadığını söyledi.Propaganda, algı operasyonları ve kirli siyasetin 100 yıl boyunca tarihin ve tarihi gerçeklerin önünde olduğunu ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti:Tarih egemen güçlerce yazılmıştırTarih egemen güçlerce yazılmıştır. Tarihin, tarihçiler tarafından yazılması gerektiğini düşünüyoruz. Tarihe 1915 olayları olarak geçen hadiseler, egemenler tarafından yazılan olaylar olarak görüldü. 100 yıl boyunca Türklerin Ermenilere, Ermenilerin Türklere yaptıkları objektif olarak yazılamamıştır. Eğer Ermeni diasporası samimi ise biz bütün arşivlerimizi açıyoruz. İncelemesi yapılmış belge sayısı 1 milyonun üzerindedir. Ermenistan ve üçüncü ülkeler de varsa onlar da açsınlar. Tarihçiler, görevliler çalışsınlar sonra gelsin sunsunlar.Erdoğan, 1915 olaylarına ilişkin arşivleri daha da genişletmenin peşinde olduklarını dile getirerek, Ermenistan'a kendilerinin el uzattığını söyledi.'Elimiz havada kaldı'Geçen yıl 23 Nisan'da yazdığı mektubu, bu işi takip edenlerin gayet iyi bileceğini dile getiren Erdoğan, 'İlişkileri düzeltmenin, yeni bir sayfa açmanın gayreti içinde olduk. Ne yazık ki, Ermeni diasporasının da etkisiyle bizim elimiz her seferinde havada kaldı. Bu yıl, 100. yıl dönümünde, biz yine samimi, içten çağrılarımızı tekrarlıyoruz. Gelin, bu meseleyi siyasetin alanından çıkaralım, bilime ve bilim insanlarına havale edelim' diye konuştu.Bu yıl, 24 Nisan'da Çanakkale Savaşları'nın 100. yıl dönümünde, Türkiye’de büyük bir uluslararası merasim düzenleneceğini anımsatan Erdoğan, birçok ülkeye davet gönderildiğini, bazılarının şu ana kadar katılacaklarını teyit ettiklerini ve yeni teyitler de beklediklerini kaydetti.'Biz isterdik ki o atmosferi teneffüs etsinler'Ermenistan devletini de davet ettiklerini hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:'Biz isterdik ki gelsinler, 24 Nisan’da Çanakkale’de bulunsunlar, o atmosferi teneffüs etsinler, bizim oradaki yüz binlerce şehidimizin arasında yaşananları anlamaya çalışsınlar. Ama bunu yapmadılar. Nezaket kurallarını çiğneyen açıklamalarla, bir kez daha barışın, diyaloğun önünü kapattılar. Biz, 1915 olayları konusunda da barış ve diyalog çabalarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Biz propagandayla, algı operasyonlarıyla, uluslararası siyaseti çirkinleştirerek değil, tarih biliminin ışığında bu meseleyi ele almaya devam edeceğiz.''Biz kimseyi soykırımla suçlamıyoruz'Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde Balkanlar'da sayıları milyonlarla ifade edilen bir Müslüman nüfusun, çatışmalarda ve sürgün yollarında hayatını kaybettiğini hatırlatan Erdoğan, şunları söyledi:'Ama biz bundan hareketle kimseyi soykırımla suçlamıyoruz. Tarihi olayların kendi dönemleri ve kendi şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Kayıpları anmak, onların hatıralarını yaşatmak başka bir şeydir, bunun üzerinden siyasi ve diplomatik sonuçlar devşirmeye çalışmak başka bir şeydir. Biz, hatıralara saygı duyulmasına varız ama bunun üzerinden ülkemize ve milletimize yönelik bir düşmanlık kampanyası yürütülmesine asla izin veremeyiz.''Birinci Dünya Savaşı'nı iyi analiz etmek zorundayız''Eğer, bugünü anlamak, bugünün dünya siyasetini doğru yorumlamak istiyorsak, mutlaka ve mutlaka Birinci Dünya Savaşı'nı iyi incelemek, iyi analiz etmek zorundayız' değerlendirmesinde bulunan Erdoğan, şöyle devam etti:'Bugün, tüm dünyayı ilgilendiren birçok uluslararası meselenin kökeninde, Birinci Dünya Savaşı vardır. Filistin meselesi, bugün can alıcı bir noktada bulunan Irak ve Suriye meseleleri, Yemen, Mısır, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Balkanlar'daki sorunlar, Birinci Dünya Savaşı'nın sonucunda ortaya çıkmış, ne yazık ki 100 yıldır devam eden sorunlardır. Afganistan meselesi, Somali başta olmak üzere Afrika'daki yoksulluk, bugün bütün dünyayı tehdit eder hale gelen terör meselesi, aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı'nın ürettiği sorunlardır.''Terör denilince maalesef Ortadoğu akla geliyor'Cumhurbaşkanı Erdoğan, Osmanlı Devleti'nden geriye kalan topraklarda yapay şekilde çizilen sınırlarla etnik, dini ya da mezhebi unsurlara dikkat edilmeksizin, yeni ülkelerin ihdas edildiğini belirterek, 'Öyle tahmin ediyorum ki Kolombiya'daki dostlarımız, özellikle de genç arkadaşlarımız, öğrenci arkadaşlarımız, Ortadoğu'nun neden bu kadar çalkantılı bir bölge olduğunu merak ediyorlardır' yorumunu yaptı.Bölgeden, her gün çatışma ve savaş haberlerinin geldiğini kaydeden Erdoğan, 'Hemen hemen her gün bir katliamın, toplu kıyımın, bir saldırının haberi buralara kadar ulaşıyor. Terör denilince, maalesef en önce Ortadoğu akla geliyor' ifadesini kullandı.'Halklar arasında yapay sınırlar oluşturuldu'Erdoğan, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan düzenin iyi anlaşılması gerektiğine dikkati çekerek, şunları söyledi:'Ortadoğu ismi verilen bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, işte tam da böyle bir bölge olmak üzere kurgulanmıştır. Ortadoğu, bundan 100 yıl önce, savaşı kazananlar tarafından, bir çatışma, bir kriz bölgesi olarak tasarlanmış ve bu tasarım, 100 yıl boyunca tam da hedeflendiği şekilde muhafaza edilmiştir. Ortadoğu'daki sınırlara baktığınızda, sınırların cetvelle çizilmiş gibi dümdüz olduğunu görürsünüz. Araplar, aralarındaki hiçbir hassasiyet gözetilmeksizin, farklı ülkeler olarak parçalanmışlardır. Hatta akrabalar, aynı şekilde köylerinden geçen sınırlar nedeniyle birbirlerinden koparılmışlardır. Türkiye'nin sınırları dahi, köylerin, kasabaların içinden geçmiş, akrabalar, kardeşler iki farklı ülkenin vatandaşları olarak birbirlerinden ayrılmışlardır.'Cumhurbaşkanı Erdoğan, 'Sınırlar, sadece topraklara değil, aynı zamanda zihinlere, kültürlere, inançlara da zorla empoze edilmiş, halklar arasında yapay sınırlar oluşturulmuş, kardeşler, birbirlerine hasım hale getirilmişlerdir' dedi.Bugün, İsrail ve Filistin'in bulunduğu toprakların, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde olduğunu anımsatan Erdoğan, Osmanlı Devleti'nin, tesis ettiği mükemmel idare sistemiyle, bu bölgeyi adaletle yönettiğini, huzurlu ve güvenli bir bölge olarak muhafaza ettiğini dile getirdi.Cumhurbaşkanı Erdoğan, şu bilgileri verdi:'Birinci Dünya Savaşı yapıldı, Osmanlı Devleti bu topraklardan çekildi ve işte o andan itibaren, bu bölge kanla, gözyaşıyla, zulümle anılmaya başlandı. Filistin'e çok yoğun bir göçü oldu, demografi değişti. Biliyorsunuz, 1948 yılında da İsrail devleti kuruldu. Tabii, İsrail Devleti, 1948'de kurulduğu sınırlarda kalmadı. İsrail, bugün hala sınırlarını genişletmenin, Filistin topraklarını daha fazla işgal etmenin, Filistinlileri o coğrafyadan tamamen silmenin gayreti içinde.''İsrail, 1967 öncesi sınırlarına çekilmeli'Erdoğan, 'Biz Türkiye olarak, İsrail devletinin genişleme politikalarına ve bu yönde yaptığı ağır zulümlere, ağır katliamlara itiraz ettiğimizde, bunu dünyada çok farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar' diye konuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 'Bizim Türkiye olarak bu konuda tavrımız çok nettir. 'İsrail, 1967 öncesi sınırlarına çekilmeli, Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bir Filistin devletinin kurulmasına, Filistinlilerin egemenlik haklarına saygı göstermelidir' diyoruz. Bunu yapmadığı sürece İsrail, bölgenin zalim, terörist devleti olmaya, bütün bölgeyi kan gölüne çeviren bir sorun olmaya devam edecektir' değerlendirmesinde bulundu.'İsrail zulmü ve İsrail terörü devam ettikçe de hem Ortadoğu'da hem de tüm insanlığın vicdanında kanama hiçbir zaman durmayacaktır' yorumunu yapan Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:'Bakın biz, Türkiye olarak, Filistin-İsrail meselesinde, Suriye, Irak meselesinde, Mısır, Libya meselesinde insani ve vicdani bir duruş sergilediğimizde, dünyada bazıları bundan ciddi şekilde rahatsız oluyorlar. Mısır'da biz rahatsız olduk. Niye? Halkın oylarıyla seçilip iş başına gelmiş olan, yüzde 52'yle, Mursi'ye karşı, onun kabinesinde Milli Savunma Bakanı olan şu andaki Sisi, darbe yapmak suretiyle onu cumhurbaşkanlığından indirip hapse atıyor ve şu anda da maalesef naylon iddianamelerle onun hakkında idam kararı verdiriliyor. Burası anlamlıdır, eğer biz insani ve vicdani olarak bir şeye karar vereceksek, biz bu dünyada darbecilerin değil, sandıktaki iradenin yanında olmaya mecburuz. Türkiye'ye yönelik, son derece ağır, haksız ve gerçekten ahlak dışı ithamlarda bulunanlar işte bunu hazmedemeyenlerdir.'Kaynak: AA ve DHA
Reklam
Sigarayı Bırakmak Beyni Gençleştiriyor
Kanadalı bilim adamları, sigaranın bellek, dikkat, algısal idrak, düşünce, dil ve şuur konusunda kilit rol oynayan beynin en dışındaki 'gri madde' diye nitelendirilen merkezi sinir sisteminin ana içeriğinin daha hızlı kaybına yol açtığını, sigaranın bırakılmasından sonra bu olumsuz etkilerin ortadan kalkabildiğini belirtti.Araştırmaya 36'sı tiryaki, 223'ü sigarayı bırakmış 70'li yaşlardaki yaklaşık 500 kişi katıldı.Bilim adamları katılımcıların beyin görüntülerini inceledi.Sigara içenlerde beynin gri maddeyle kaplı kısmının daha hızlı inceldiğini saptayan bilim adamları, eski tiryakilerde ise bu bölgenin kısmen kendini topladığını gördü.Eski tiryakilerin 30 yıl boyunca günde 1 paket sigara içtiğini belirten bilim adamları, bu kişilerin beyninin hiç sigara içmeyenlerinki ile aynı duruma gelmesinin ise 25 yıl aldığına dikkati çekti.Bilim adamları sigarayı bırakmanın incelmeyi azalttığını, hatta uzun sürse de toparlanmasına yardımcı olduğunu vurguladı.Araştırmanın sonuçları 'Molecular Psychiatry' dergisinde yayımlandı.Daha önceki araştırmalar sigaranın bilişsel becerilerin hızla azalmasına yol açtığını göstermişti ancak bunun hızı ve giderilebileceğine ilişkin bilgi bulunmuyordu.Sabah
Dünya'nın Çekirdeğine Ait Yeni Keşif
Çinli ve Amerikalı bilim insanlarının ortaklaşa yaptığı araştırma, Dünya'nın merkezinde, iki farklı bölge olduğunu ortaya çıkardı. Keşif, Dünya'nın oluşumu ve tarihine ışık tutacak.Dünya'nın çekirdeğindeki kristallerin farklı yapıya sahip olduğu keşfedildi. Bilim insanları, Dünya'nın çekirdeğindeki demir kristallerinin iki farklı şekilde sıralandığını keşfetti. Keşif, gezegenin kristallerin oluşumu sırasında çok büyük değişime uğradığına işaret ediyor.‘Nature Geoscience’ dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Dünya'nın merkezindeki demir kristallerinin yapısı, çekirdeğin dış kısmındakilerden farklı.Bilim insanları, yeryüzünün 5 bin kilometre derinliğine inecek herhangi bir kazma işlemi yapılamadığı için çekirdeğin yapısını incelemek için depremlerin neden olduğu hareketleri araştırdı.Deprem dalgalarının yeryüzünün farklı katmanlarında nasıl değişiklik gösterdiği analiz ettiklerini kaydeden Illinois Üniversitesi'nden Prof. Dr. Prof Xiaodong Song, elde ettikleri verilerin Dünya'nın merkezinin iç ve dış çekirdek olarak iki parçadan oluştuğunu gösterdiğini belirtti.Prof. Dr. Song, şunları kaydetti:'Sismik dalgalarla elde edilen veriler, iç çekirdekteki kristallerin doğu-batı yönünde dizildiğini gösteriyor. Kuzey Kutbu'ndan aşağıya doğru bakmak mümkün olsaydı bu kristalleri kendi çevrelerinde dönüyormuş gibi görecektik. Dış çekirdekteki kristaller ise kuzey-güney yönünde sıralanmış ve aynı bakış açısında yatay görünüyorlar. Dünyanın merkezinde iki farklı bölgenin keşfi, Dünya'nın oluşumu ve tarihi hakkındaki bilgilerimize ışık tutacak.'Yer yüzeyinin 5 bin kilometre derinliğinde yer alan çekirdek, yaklaşık 1 milyar yıl önce katılaşmaya başlamıştı ve her yıl 0,5 milimetre büyümeye devam ediyor.Prof. Dr. Song, çekirdekteki kristallerin iki farklı şekilde dizildiğinin keşfinin, kristallerin farklı koşullar altında oluştuğuna ve gezegenin yaklaşık 500 milyon yıl önce çok büyük bir değişime uğradığına işaret ettiğini söyledi. Henüz ne olduğu bilinmeyen değişimin, Dünya'nın manyetik alanını da etkilediği ve ekvator ekseniyle kutup ekseninin yer değiştirmesine neden olduğu sanılıyor.Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin yer aldığı çekirdekteki demir-nikel karışımı, çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal halde bulunuyor. Yaklaşık bin 370 kilometre kalındığındaki çekirdeğin 4300 derece sıcaklığa sahip olduğu sanılıyor.AA
Reklam