onedio
Orhan Pamuk'a Aydın Doğan Ödülü
Orhan Pamuk, 19. Aydın Doğan Ödülleri'nde 'Roman' dalında ödüle layık görüldü.Doğan Hızlan Başkanlığında, Prof. Dr. İnci Enginün, Prof. Dr. Nüket Esen, Semih Gümüş, Prof. Dr. Handan İnci, Prof. Dr. Turan Karataş, Prof. Dr. Jale Parla, Ömer Türkeş ve Metin Celal Zeynioğlu'dan oluşan Seçici Kurul 6 Şubat 2015 Cuma günü, yaptığı toplantıda; Eserleri ile Türk edebiyatına romanın farklı türlerini getirdiği ve bu farklı türlerle kendisini izleyen genç romancılara yeni uygulama ufukları açtığı; burası ve ötesi, dünyevi ve uhrevi, Doğu ve Batı kutuplarını ustalıkla bir araya getirdiği; Türk romanını dünyada temsil eden ustalarımız arasında yer aldığından 2015 Aydın Doğan Ödülü'nün “Roman' dalında Orhan Pamuk'a verilmesine oy birliği ile karar verdi.Türk insanının kültür ve yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla veriliyorAydın Doğan Ödülü, ülkemizde kültür, sanat, edebiyat ve bilim eserlerini yaratıcılarının kişiliğinde, çeşitli dallar için verilen uğraşları, özveriyi, kaliteyi ve mükemmelliğinin yanı sıra emek verenlerin çalışma ve birikimleri ile ulusal ve uluslararası platformda övgü kazananları, mesleklerine başladıkları günden bugüne kadar gösterdikleri başarılar doğrultusunda ödüllendirerek, Türk insanının kültürünü ve yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla veriliyor.Orhan Pamuk'un özgeçmişiOrhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, Nişantaşı'nda büyüdü. Otobiyografik kitabı İstanbul'da anlattığı gibi çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul'daki Amerikan lisesi Robert Kolej'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.İlk romanı 'Cevdet Bey ve Oğulları' 1982'de yayımlandı ve Orhan Kemal Roman Armağanı'nı ve Milliyet Roman Ödülü'nü aldı. Pamuk ertesi yıl 'Sessiz Ev' adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991'de Prix de la Découverte Européenne'i kazandı. Venedikli bir köle ile bir Osmanlı âlimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), pek çok dile çevrilerek Pamuk'a uluslararası ününü sağlayan ilk romanı oldu. Aynı yıl karısıyla Amerika'ya gitti ve 1985-88 arasında New York'ta Columbia Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan 'Kara Kitap'ı 1990'da yayımladı. Fransızca çevirisiyle France Culture Ödülü'nü kazanan bu roman, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk'un ününü hem Türkiye'de hem de yurtdışında genişletti. 1991'de, Pamuk'un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. 1994'te, esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli bir genci hikâye ettiği 'Yeni Hayat' adlı şiirsel romanı yayımlandı.Osmanlı ve İran nakkaşlarını, Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği 'Benim Adım Kırmızı' adlı romanı 1998'de yayımlandı. Bu kitapla Fransa'da Prix du Meilleur livre étranger (2002), İtalya'da Grinzane Cavour (2002) ve İrlanda'da International Impac-Dublin (2003) ödüllerini kazandı. 1990'ların ortasından itibaren Pamuk, insan hakları ve düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türkiye devletine karşı eleştirel bir tavır takındı. Yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli gazete ve dergilere yazdığı edebi, kültürel makalelerden oluşturduğu geniş bir seçmeyi 1999 yılında 'Öteki Renkler' adıyla yayımladı.“İlk ve son siyasi romanım' dediği 'Kar' adlı kitabını 2002'de yayımladı. Kars şehrinde, siyasal İslamcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap, New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi. Pamuk'un 2003 yılında yayımladığı 'İstanbul', yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarını aktardığı bir hatıra kitabı, hem de kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş, İstanbul üzerine bir denemedir.Kitapları 62 dile çevrilmiş, bütün dünyada on iki milyon satmış olan Pamuk, pek çok üniversiteden şeref doktorası aldı. Alman Kitapçılar Birliği tarafından 1950 yılından beri verilmekte olan, Almanya'nın kültür alanındaki en seçkin ödülü olarak kabul edilen Barış Ödülü, 2005'te Orhan Pamuk'a verildi. Ayrıca 'Kar' Fransa'da her yıl en iyi yabancı romana verilen Le Prix Médicis étranger ödülünü aldı. Aynı yıl Prospect dergisi tarafından dünyanın 100 entelektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. American Academy of Arts and Letters'ın ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nin şeref üyesi olan Pamuk, senede bir dönem Columbia Üniversitesi'nde ders veriyor.Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk TürkOrhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alarak bu ödülü kazanan ilk Türk oldu. Pamuk 2008'de aşk, evlilik, dostluk, mutluluk gibi konuları bireysel ve toplumsal boyutlarıyla işlediği 'Masumiyet Müzesi' adlı romanını; 2010 yılında ise çocukluğundan başlayarak hayatını ve edebiyatla ilişkisini eksen alan yazı ve röportajlarından oluşan 'Manzaradan Parçalar'ı yayımladı. Pamuk, 2009'da Harvard Üniversitesi'nde verdiği Norton derslerini 2011 yılında Saf ve Düşünceli Romancı adıyla kitaplaştırdı. 2012'de İstanbul'da Masumiyet Müzesi'ni açtı ve müzenin kataloğu 'Şeylerin Masumiyeti'ni yayımladı.Aynı yıl Avrupa kültürüne olağanüstü katkılarından dolayı Danimarka'da Sonning Ödülü'nü aldı. 2013'te ise kitaplarından seçtiği en güzel parçalardan oluşan 'Ben Bir Ağacım' ı yayımladı. Masumiyet Müzesi, Avrupa Müzeler Forumu tarafından 2014 yılında Avrupa'nın en iyi müzesi seçildi.Geçmişten bugüne Aydın Doğan ödülleri1) 1997 Aydın Doğan Ödülü: Roman / Adalet Ağaoğlu2) 1998 Aydın Doğan Ödülü: Soysal ve Beşeri Bilimler / Prof. Dr. Doğan Kuban ve Prof. Dr. Emre Kongar3) 1999 Aydın Doğan Ödülü: Görsel Sanatlar/ Ara Güler4) 2000 Aydın Doğan Ödülü: Şiir/ Melih Cevdet Anday5) 2001 Aydın Doğan Ödülü: Tarih/ İlber Ortaylı6) 2002 Aydın Doğan Ödülü: Klasik Batı Müziği Ankara Devlet Konservatuarı7) 2003 Aydın Doğan Ödülü: Arkeoloji/ Ord. Prof. Dr. Sedat Alp ve Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu, Hizmet Ödülü: Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü ve Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araşt. Enstitüsü8) 2004 Aydın Doğan Ödülü: Türk Halk Müziği/ Yücel Paşmakçı, Hizmet Ödülü: İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı ile Folklor Kurumu9) 2005 Aydın Doğan Ödülü: Kent Mimarisi, Kent Dokusu/ İzmir Konak Meydanı Düzenlemesi ve Kastamonu Tarihi Kent Dokusu İyileştirme Projeleri10) 2006 Aydın Doğan Ödülü: Resim / Adnan Varınca11) 2007 Aydın Doğan Ödülü: Moda Tasarımı /Özlem Süer ve Ümit Ünal12) 2008 Aydın Doğan Ödülü: Heykel /Seyhun Topuz13) 2009 Aydın Doğan Ödülü: Tiyatro/ Genco Erkal14) 2010 Aydın Doğan Ödülü: Sinema/ Nuri Bilge Ceylan15) 2011 Aydın Doğan Ödülü: Türk Halk Müziği/ Mehmet Özbek Hizmet Ödülü: Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuarı16) 2012 Aydın Doğan Ödülü: Öykü/ Selim İleri17) 2013 Aydın Doğan Ödülü: Türk Müziği/ Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Türk Musikisi Vakfı18) 2014 Aydın Doğan Ödülü: Fotoğraf / Ozan Sağdıç, Hizmet Ödülü: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf BölümüAA
8 Maddede Theremin (Teremin)
Teremin, çalarken temas gerekmeyen müzik aletidir.Dünya'nın ilk elektronik müzik aletlerinden biri olarak kabul edilir.İlk elektronik müzik aletidir diyenler de vardır. İsmini mucidi olan Rus Profesör Leon Theremin'den alır, 1928'de mucidi tarafından patenti de alınmıştır. Orijinal adı Termenvox veya Aetherphone'dur. Daha sonra ingilizceleşerek zamanla 'Theremin' adını almıştır. Kontrolü iki metal anten arasında sağlanır, bu antenler aleti çalan kişinin ellerinin pozisyonunu algılarlar. Bir el ile titreşim dalgaları gönderilir diğer el ile de sesin şiddeti ayarlanır. Teremin ürkütücü sesler ile birleşik bir alettir. Elektrik sinyalleri teremin uzerinde büyütülür ve bağlı olan hoparlörlere gönderilir.Bilim-kurgu ve Korku filmlerinde sıkça kullanılmıştır.Yapılışından bu yana ilginç ve kendine özgü bu enstrümanla birçok müzisyen ve fizikçi ilgilenmiştir. Jerry Lewis, Cary Grant, Vladamir Lenin, Albert Einstein, Igor Stravinsky teremin çalmış ya da çalmayı denemiş kişilerdendir.  1960´lı yıllarda sıkça kullanılmaya başlanan Synthesizer´in babası Robert Moog, küçük bir çocukken duyduğu tereminin sesinden etkilenip hobi olarak elektronik müzikle ilgilemeye başlamış ve kendi kendine teremin yapmaya çalışmıştır. Rober Moog Synthesizer´ın tasarımında büyük ölçüde tereminden esinlenmiştir.Theremin sanat müziklerinde ve rock gibi popüler müziklerde de kullanılır.
'Yağışlı Havalar Üretkenliği Artırıyor'
Yeni bir araştırma, yağışlı havalara kıyasla güneşli havaların ofis ortamında dikkati dağıttığını ve disiplini azalttığını ortaya koydu.Harvard ve North Carolina üniversiteleri tarafından yapılan araştırma, iş günlerinde ne kadar fazla yağmur yağarsa çalışanların da o kadar işlerine motive olduklarına işaret etti. Güneşli havaların ise kapalı havalara zıt bir etki oluşturduğu ifade edildi.Araştırmada yer alan Harvard Law School öğretim üyesi Jooa Julia Lee, 'yağmur etkisiyle ortaya çıkan çalışkanlığın kar için de geçerli olduğunu' söyledi.Applied Psychology dergisinde yayımlanan araştırmada, Tokyo'daki orta ölçekli bir bankadan 2.5 yıl boyunca elde edilen verile kullanıldı. Çalışanların ve diğer personelin görevleri hakkında girdikleri veriler analiz edilerek, bir işi ne zaman tamamladıkları ve diğerine ne zaman başladıkları kontrol edildi.Sonuçlar, Tokyo'nun hava şartlarıyla çalışanların iş düzeni hakkında net bir bağlantı ortaya çıkardı. Yağışlar arttıkça, işleri tamamlama süresi kısaldı. Veriler, yağmurlu havalarda üretkenliğin ortalama yüzde 1.3 arttığını gösterdi. Çalışan başına çok yüksek bir artışa işaret etmese de, kötü havaların yıllık 937 bin dolar kar artışı sağlayabildiği belirtildi.İkinci denemede doğrulandıNew York Times'da yer alan habere göre, bilim insanları Tokyo'da elde edilen sonuçları desteklemek için ikinci bir araştırma gerçekleştirdi. çevrimiçi bir anket düzenledi. ABD'nin farklı eyaletlerinden ankete katılan 329 kişiye, bir makaledeki hataları bulup düzeltmeleri için 30 dakika verildi.Katılımcıların performanslarını bulundukları bölgelerdeki hava koşullarıyla karşılaştıran bilim insanları, en fazla düzeltmeyi yapan katılımcılar ile kötü hava arasında doğrudan bağlantı olduğunu belirledi.Öte yandan, kapalı ve yağmurlu havanın geçerli olduğu bölgelerde ankete katılanlar güneşli havalarda çekilen etkinliklere ait fotoğraflara baktıklarında performans düşüklüğü yaşadı. Dr. Lee, bu durumun güneşli havanın dikkat dağıtıcı özelliğini ortaya koyduğunu ifade etti.Lee, araştırmada elde edilen sonuçların yaratıcılık gerektiren işlerden çok fiziksel işlerde daha geçerli olduğuna dikkat çekti.Al Jazeera Turk
AKP'li Yönetici İçin 192 Bin Ağaç Kesilecek
CHP’li Yalova Belediyesi’nin Karayolları’nın talimatıyla kavşak yapımı için 158 ağacı kesmesi üzerine ayağa kalkan AKP, kendi parti yöneticisi için 192 bin ağacın kesilmesine bakanlık eliyle onay verdi. AKP’nin Yalova il yöneticisi Muğlim Bağatar’a ait taşocağının kapasitesinin 8 kat artırılmasına ilişkin ÇED başvurusuna Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olumlu rapor verdi.Cumhuriyet'ten Faruk Kırtay'ın haberine göre; Yalova’nın Güney köyünde AKP’li il yöneticisi Muğlim Bağatar’a ait Bahadır Madencilik Şirketi’ne ait taşocağının kapasitesinin 8 kat artırılmasına ilişkin ÇED başvurusu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanarak ÇED olumlu raporu verildi. Projeyle 485 dönümlük ormanlık alanda 192 bin ağaç kesilecek. Proje Yalova’yı ayağa kaldırırken dün protesto eylemleri yapıldı.CHP’li Yalova Belediyesi’nin kavşak yapımı için Karayoları’nın talimatıyla 158 ağacı kesmesine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan Başbakan Ahmet Davutoğlu’na birçok AKP’li tepki gösterirken 192 bin ağacın kesilmesine AKP’lilerin ne diyeceği merak konusu oldu.Güney köyünde taşocağı bulunan AKP’li il yöneticisi Bağatar’a ait Bahadır Madencilik Şirketi, taşocaklarının kapasitesinin 8 kat artırılması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurdu. Bakanlığın projeye ÇED olumlu raporu vermesiyle 485 dönümlük alanda 192 bin ağacın kesilmesi gündeme geldi. Karar Yalova’yı ayağa kaldırdı.Yalova Platformu üyeleri, dün GazipaşaCaddesi’nden Uğur Mumcu Kültür  Merkezi’ne kadar yürüdü. “Yolumuza taş koyanlara direnişle baş koyduk”, “Yalova’da taşocağı istemiyoruz”, “Şirketlere verecek ağacımız, suyumuz yok” sloganları attı.Kararın iptali için dava açıldıYalova Platformu Sözcüsü Arif Ekim, “Bilim insanları yıllardır taşocaklarının yeraltı sularını yok ettiğini, çıkardığı toz ile ağaçların ve balıkların ölümüne neden olduğunu anlatıyor. Bu uyarılara karşın siyasi irade ısrarla yeni taşocaklarının açılmasına, mevcutların kapasitelerinin artırılmasına izin veriyor. Son alınan kararla 192 bin ağaç katledilecek” dedi.Yalova Barosu’ndan avukat Zeki Öcal da, “Bizler, Bursa İdare Mahkemesi’ne ‘ÇED olumlu’ raporunun iptali için dava açtık ve yürütmeyi durdurma talep ettik. Sonuna kadar mücedelemizi sürdüreceğiz” dedi.'Tahribat büyük olacak'Y alova Tema Vakfı Başkanı Faruk Tezcan yaptığı açıklamada, “Taşocakları ormanlarımızı hiç doymayacak gibi kemiriyor. Bugüne kadar yaptığı zarar yetmiyormuş gibi bugünden sonra da 8 kat büyüyerek, 485 dönüm orman alanını yok edecek” dedi. Patika Ekoloji Kolektifi ise yaptığı açıklamada, “Haftada 3 patlatma yapılacak ve toplam 1694 kilo patlayıcı kullanılacak, 220 kamyon köy yollarını kullanarak taş taşıyacak. Günde 54 ton su köylerin şebekelerinden çekilerek taşocağı için kullanılacak. Bu veriler sadece bir şirketin yaratacağı tahribatı anlatıyor. Orada bulunan, üç büyük taşocağı göz önüne alınırsa rakamlar daha da vahim hale geliyor” denildi.
1600 Kalp Dijital Ortamda
İngiliz doktorlar, tıbbı araştırmalarda kullanmak amacıyla 1600 insan kalbine ait veriyi dijital ortama aktardı.Büyük Veri alanında bir ilke atan İngiliz doktorlar, 1600 hastaya ait kalp verisini dijital ortama aktarmayı başardı. Doktorlar bu şekilde kapler hakkında elde ettikleri detaylı bilgiyi hastaların genleriyle karşılaştırmayı ve böylece yeni tedaviler geliştirmeyi umuyor.Londra'nın Hammersmith Hastanesi'nde yapılan çalışmada, 1600 hastanın kalbine ait detaylı 3D görüntüler elde edildi ve gönüllü olan hastalardan genetik bilgiler alındı.Araştırmada yer alan Dr. Declan O'Regan, yapılan çalışmayla hastaların sağlık durumları hakkında yıllar süren tetkiklere kıyasla çok daha fazla bilgi edebileceklerini belirtti.İnsanların genleriyle kalp hastalıkları arasında çok karmaşık bir ilişki olduğunu belirten O'Regan, atmakta olan kaplere ait detaylı görüntüleri inceleyerek bu ilişki hakkında daha fazla bilgi edebileceklerini söyledi. Doktorlar bu sayede hastalara doğru zamanda doğru tedaviyi sunma ihtimalinin artacağına inanıyor.BBC'nin haberine göre, geliştirilen yöntem bilgisayar yardımıyla hastalıkların teşhisinde yeni bir dönem açabilir. O'Regan, 'doğru teşhise yakın olsalar bile hastalıkların izini elde etmenin kolay olmadığını ancak bilgisayarların hastalık ortaya çıkmadan sinyalini almak konusunda daha başarılı olacağını' söyledi.O'Regan ve meslektaşları, Büyük Veri'ye dayalı tıbbi analizlerin gelecekte norm haline gelmesini beklediklerini ifade etti.Al Jazeera Turk
Heidi'nin Ayakları Neden Çıplak? İsviçre'nin Karanlık Yüzü
etiket
Heidi, tüm dünyada sevilen bir çocuk kitabı. TRT'de de uzun yıllar çizgi dizisi yayınlandı. Peki hiç dikkat ettiniz mi, Heidi'nin ayakları neden hep çıplak? Evrensel Kültür dergisinin şubat sayısında Sevim Akyürek, Johanna Spyri'nin 53 yaşında yazdığı Heidi'nin ayakları ile ilgili bu sırrı ve İsviçre'nin karanlık yüzünü yazdı.Verdingkinder… Bu kelimeyi, “Sözleşmeli Çocuk” diye çevirsek de Türkçeye, kapsadığı karanlık ve acı öyküyü bilmeden anlamını açıklayamayız. Bu yazıda onlardan “çıplak ayaklı çocuklar” olarak söz edeceğiz. Karlı dağlarla çevrili yemyeşil çimenlerin üzerinde, sardunyalarla süslü ahşap çiftlik evlerini gösteren kartpostal resimlerinden tanırız İsviçre’yi.Alp’ler, peynir ve çikolatadan sonra İsviçre’nin simgelerinden biri sayılan Heidi’yi hatırlayın. Kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan bu kız çocuğu, hep çıplak ayaklarıyla geçer öykülerin içinden. Onun büyükbabası olarak izlediğimiz yaşlı çiftçiyle arkadaşı Peter’in ayakkabıları varken Heidi, keskin taşların üzerinde ve soğuk havalarda bile hep çıplak ayak koşar keçilerin peşinden.Yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşında yazdığı Heidi aracılığıyla, çıplak ayaklı çocuklar gerçeğinin üzerindeki toplumsal sır örtüsünün bir ucunu kaldırmıştır. Küçük kahramanı aracılığıyla, doğaya, insanlara, hayata Alpler’in öksüz kızının gözüyle bakarken, bütün Verdingkinder’lerin çocuk dünyalarına ve duygularına dikkat çekmeye çalışmıştır. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir ve onun çıplak ayakları bugün çocuklara karşı işlenmiş bir suçun yarattığı utancın üzerinde koşuyor. Heidi çıplak ayaklıydı; çünkü çıplak ayaklar, erkek ya da kız bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran keskin uçurumun simgesiydi.İsviçre’de 1789 yılında 14 yaşından küçük çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ama çocuk sömürüsü için yeni bir kapı açıldı ve İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yılların başına kadar çocuk emeği sömürüsünün örneğine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı. Bu andan itibaren, çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı!Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü.YÜZLEŞMEBirkaç yıldır İsviçre toplumu bu gerçekle yüzleşmeye çağrılıyor. Çünkü köle çocuklardan bugün hayatta olanlar bu tarihsel utanca tanıklık ederek o dönemin hiç olmazsa vicdanlarda yargılanması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturdular.Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.Konunun toplumda ilgi görmesi, ses getirmesi üzerine sergi 2016 yılına kadar uzatıldı. Bu etkinlikler sonucunda 11 Nisan 2013’ de devlet resmi olarak özür diledi. Verdingkinderler bir zamanlar çocukluklarının çalındığı bu yerde konuşarak tüm çiftliklerden hesap sorarcasına yaşadıklarını anlatıyorlar, İsviçre’ye ve dünyaya. Basel Üniversitesinden Veli Mäder açılışta şimdiye kadar yapılanların ses getirdiğini açıkladı. Toplumun konuya duyarlılığını arttırdığını, çok sayıda okulu ziyaret ettiğini ve şimdi bir adım öteye geçerek 30 Mart 2014 yılında parlamentonun önünde yapılan protesto gösterisinde verdingkinder ve yakınlarının maddi tazminat istemelerinin sevindirici olduğunu açıkladı.SANAT VE EDEBİYATTA KÖLE ÇOCUKLARPeki, bu dönemde hiç tepki gösteren yok muydu? Vardı kuşkusuz. Örneğin, bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için sık rastlanılan bir durum değildi. Ama bu tutumundan dolayı dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Aynı zamanda kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Örneğin kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti. Bu yüzden düşmanı da çok oldu.Onun “evlilik dışı çocuk” olmasından dolayı devlet ve kilise tarafından kendisine layık görülen yaşamı, İsviçre’nin “karanlık bir dönemine” tanıklık eder. Çocuğun eğitim yerinin cezaevi olmadığını söylemiş ama tüm bunlar yaşadığı dönem için aykırı düşünceler olarak nitelendirilip dışlanmıştır. Her şeye rağmen, İsviçre Yazarlar Derneği ve İsviçre Ressamlar, Heykeltıraşlar Derneği ve Mimarlık Derneği gibi kuruluşların ortaya çıkmasına önderlik etmiştir.Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi.103 dakika süren film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider.Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.Örneğin; Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde ‚ “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu yazı sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabildi. İsviçre Çiftçiler Birliği, o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.DÖVÜLDÜLER, AŞAĞILANDILAR, TECAVÜZE UĞRADILAR13 Şubat 2012. Biel’e yıllardır görülmeyen yoğunlukta kar yağıyor. Yerel gazeteye verilen küçük bir ilanda; Biel Şehir Kütüphanesi’nde yapılacak söyleşi haberi var. İsviçre’nin karanlık dönemini simgeleyen ‘Verdingkinder’ tanıkları yaşamlarını anlatacak.Salon saat 19 ‘da gençlerin ağırlıkta olduğu dinleyicilerle doldu. Verdingkinder Derneği Başkanı Walter Zwahlen, dinleyicilere, bu soğukta kendilerine zaman ayırıp dinlemeye geldikleri için teşekkür ederek oturumu başlattı. Katılımcılardan Dora Stettler, Emmental’de yaşadıklarını bir kitapta toplamış. Yaşamını anlatacak ve soruları cevaplayacaktı. Ama ne yazık ki kendisi düşüp dizini incittiği için katılamadı. Onun yerine Dernek Başkanı, onun kitabından bazı anıları okudu.Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşında ki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra bu kitabı yazar.Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.Walter Zwahlen yaptığı açıklamalarda verdingkinder konusunda en çok kitabın İsviçre’de basılmış olduğunu açıkladı. Yalnız İsviçre’de değil, Almanya ve Ukrayna’ya kadar olan bölgelerde de çocuk köleliği resmi olarak uygulanmış. İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş.Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”Bugün dernek, yaptığı çalışmalarla devletten tazminat ve özür bekliyor. Çünkü bu çocukların sömürülmesiyle hem devlet hem de çiftlikler zengin olmuş. Şimdiye kadar tek resmi özür sadece Luzern Katolik Kilisesi’nden gelmiş. İsviçre Bilim Vakfı’nın 2004 yılında bu çocuklar için maddi ve manevi özür teklifi ise Federal Meclis tarafından reddedilmiş. Geçen yaz Bodensee ve çevresindeki çiftliklerde araştırmalar yapılmış. Amaç daha çok çocuğa ulaşmak ve bu yaşamları belgelemek… Gelecek yaz Solothurn ve Luzern’deki çiftliklerde de araştırmalar yapılacak.Aslında çok aramaya gerek yok! Onlar gündelik hayat içinde yanı başımızdalar. Aynı köyden bir tanıdık kadın da o gece oradaydı. Yan yana oturduk. Onunla hep selamlaştığımız için sevindim ve şimdi de yan yana oturduğum için de gurur duydum. O da gelmeme memnun olduğunu söyledi. Tek isteği vardı. Devletin artık resmi olarak özür dilemesi!
Reklam
İsveçli Bilim İnsanlarının Üşenmeyip Yaptığı Garip Ama Faydalı 7 Araştırma
'İsveçli bilim kadınları şu konuda uyardı, İsveçli bilim insanları bu konuda aman ha dedi, İsveçli bilim adamları hooopp birader napıyorsun hayırdır dedi' gibi yüzlerce habere denk gelince işin kaynağına gittim. İsveç'te bulunan Nobel Ödüllü araştırmaları da olan Krolinska Enstitüsü, İsveç Üniversitesi ve diğer üniversitelerde çalışanlar yemeyip içmeyip bizim için araştırmalar yapıyor sayın okur. O araştırmaların hepsi işimize yarar mı tartışılır, özellikle bilmem kaç açılı diş fırçası yapma fikri. Tartışılmayacak olan ise adamlar 10 yıl boyunca çikolata yiyenlerin lokmalarını sayacak kadar işlerini ciddi yapıyorlar.
Sevgililer Gününde İzleyebileceğiniz Romantik Film Sevmeyenlerin Bile Bayılacağı 33 Film
Sevgililer gününde güzel bir restoranda yer ayırtmayı unuttuysanız, hiç üzülmeyin. Romantizm yaratmanın pek çok yolu mevcut. Sevdiğiniz kişiyle birlikte güzelce yemek yapıp sonra da film izleyebilirsiniz. ''The Notebook'' filminden sıkılmış olma ihtimaline karşın sizin için hazırladığımız, sevgililer gününüzü eğlenceli geçirebileceğiniz 33 filmi listeledik. Tabi ki de nedenlerini de beraberinde verdik.
Reklam
Müzik Yaşlılarda Hafızayı Köreltiyor
Yeni bir araştırma, bazı kişilerin rahatlamasını sağlayan müziğin yaşlılarda odaklanma becerisini azalttığı, dolayısıyla isim ve yüzlerin hatırlanmasını zorlaştırdığı ortaya çıktı.ABD'de Georgia Üniversitesi'nden bilim insanları, farklı yaşlardan gönüllülere altında isimleri yazan birçok kişiye ait fotoğraflar gösterdi.Bilim insanları, birkaç dakika sonra fotoğrafların üzerine yazan isimlerin bazılarını değiştirerek sessiz bir ortamda, sözsüz rock parçaları, Eric Clapton, Jefferson Airplane ve Rush gibi şarkıcı ve grupların çok bilinmeyen şarkıları eşliğinde katılımcılara hangi eşleşmelerin doğru olduğunu sordu.Araştırmaya katılan üniversite öğrencileri müzikten biraz rahatsız olduklarını belirtse de yüz ve isim eşleştirme başarılarının bundan etkilenmediği görüldü. Ancak yaşlılarda dinletilen müziklerin hatırlamayı zorlaştırdığı, bu kişilerin isim ve yüzleri anımsamada daha az başarılı olduğu belirlendi.Bilim insanları yaşlıların ortamla ilgisi bulunmayan sesleri önemsememek ve odaklanmak konusunda gençlerden daha fazla zorlandığını belirtti.Bakım evlerinde çalışanların, yaşlılarla öğrenme çalışmaları yaparken ortamda müzik olmamasına dikkat etmesi ya da çalışan yaşlıların toplantıları sessiz bir yerde yapması önerisinde bulunan bilim insanları, ayrıca araba kullanırken kaybolunduğunda radyonun kapatılmasının yön bulmaya yardım edebileceğini vurguladı.Araştırmanın sonuçları ‘The Gerontologist’ dergisinde yayımlandı.AA
Türkiye Yerli Çip Üretiminde Kararlı
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, 'Yerli çip üretimi konusunda kararlıyız, bu konudaki çalışmaları başlattık' dedi.ASELSAN ve Bilkent Üniversitesi ortaklığında temeli atılan, ülkenin ilk galyum nitrat temelli çip üretimi yapacak fabrikasından sonra Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı önderliğinde Türkiye'nin ilk büyük ölçekli seri üretim kapasitesine sahip silisyum temelli çip fabrikası için çalışmalar başladı.Işık, çeşitli temaslarda bulunmak üzere gittiği Malezya'da AA muhabirine, Türkiye olarak, çip tasarımı yaptıklarını ancak şu ana kadar seri çip üretimi gerçekleştirilmediğini ifade etti. TÜBİTAK laboratuvarlarında çip üretildiğini vurgulayan Işık, 'Fakat seri üretim yapabilecek bir altyapımız yok. Malezya ileçip üretimi konusunda işbirliği yapmak istiyoruz. Bundan dolayı Silterra ve MIMOS'u ziyaret ettik. Yerli çip üretimi konusunda kararlıyız, bu konudaki çalışmaları başlattık' diye konuştu.Bu konuda yoğun çalışma yürüttüklerinin, açılacak fabrika için en doğru ölçeği belirlemek açısından Malezya'daki tesis gezilerini çok önemsediğinin altını çizen Işık, başka ülkelerde de incelemelerde bulunacaklarını dile getirdi.Işık, hazırlık sürecinde yerli silisyum temelli çip fabrikası için en iyi ve uygun teknolojinin hangisi olduğuna karar vereceklerine belirterek, 'Bundan sonra da inşallah ilk çip fabrikasını Türkiye'ye kazandırmış olacağız. Şu an için hazırlıklar sürüyor, gelişmeler olgunlaşınca ilk çip fabrikasının ne zaman açılacağını açıklayacağız' ifadelerini kullandı.'Çip üretiminde en ekonomik teknoloji, silisyum'Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Başkanı Bahadır Tunaboylu da dünyada çip üretiminde tercih edilen silisyum, galyum nitrat ve galyum arsenitten olmak üzere 3 hammadde bulunduğunu ancak en yaygın kullanılanın silisyum olduğunu söyledi. Galyum nitratın en çok LED lamba ve sensör çiplerinde kullanıldığını belirten Tunaboylu, silisyumun ise bilgisayar, cep telefonu, hafıza çipi, dedektör ve amplifikatörler (yükselteç) gibi çok sayıda ürün çeşidinde kullanıldığını ifade etti.Tunaboylu, bu alanda Malezya'nın da entegre devre, paketleme ve elektronik endüstrisi bulunduğunu anlattı. Silterra'nın da bu konuda dünyada önemli oyunculardan olduğunu belirten Tunaboylu, 'Silisyum, dünyada çip üretiminde kullanılan en olgunlaşmış ve en ekonomik teknoloji. Dünyada üretilen çip, işlemci, hafıza ve cihazların yüzde 90 gibi çok büyük bir çoğunluğu silisyum tabanlı teknolojilerle üretiliyor. Türkiye'de bu konuda tasarımdan sonra aynı zamanda üretim konusunda da adımlarını atmak istiyor' değerlendirmesinde bulundu.Silterra ve MIMOSÇip Fabrikası Silterra, 1995'te kuruldu. Dünyanın 15. büyük silikon entegre devre üreticisi haline gelen Silterra, 2001-2013 yılları arasında 2 milyar dolarlık ihracat yaptı. Üretimin yüzde 99'unu ABD, Avrupa, Çin, Tayvan ve Kore'ye ihraç eden fabrika, ilk defa 2001'de silikon levha üretmeye başladı ve şu anda ayda 30 bin silikon levha imal ediyor.Bilgi İletişim Teknolojileri Ulusal Araştırma Merkezi MIMOS ise 1984'te kuruldu. Enformasyon teknolojileri üzerine çalışan MIMOS, Malezya'nın Milli Ar-Ge Merkezi olarak hizmet ediyor. Ülkelerindeki kurumların bilgi güvenliği açıklarını tespit ederek o yönde üretim yapan MIMOS, cihaz ve yazılım geliştiriyor.Mehtap Yılmaz, AA
Uzay-Zamanın Var Olamayacağı Boyutta Kara Delikler Oluşamaz
Herhalde kara deliklerin en bilinen özelliği kara delikten dönüşün olmaması ya da teknik olarak olarak olay ufkudur. Bir yıldız, bir nesne ya da bir insan bu sınırı geçerse devasa ışığın bile kaçamayacağı bir çekim yaratır. En azından bilindik kara delik modelleri genel görelilik tabanlı ve genelde olay ufku kara deliklerin çoğu tuhaf fenomeninden sorumludur. Interstellar filminde kara deliğe ilerleme sahnesi oldukça ilginç aslında. Tabi bu sahne belki daha da gerçekçi olabilirdi.Fizikçi Ahmed Farag Ali, Mir Faizal ve Barun Majunder tarafından yeni yayınlanan araştırmada, Einstein yerçekimi teorisinin ” yeni genelleştirilmesiyle,teorinin olay ufkunun pozisyonun rastgele duyarlılığını tanımlayamayacağını gösterdiler. Bu durumda olay ufku olmayan bir kare deliğin etkin olarak mevcut olması mümkün değil.“ uzan muhtemel minimum uzunluğun altında oluşamaz, zaman minimum zaman aralığının altında oluşamaz. Bu nedenle uzayda mevcut tüm cisimler belli bir uzunluk ve zaman aralığının altında olamazlar (Planck skalası). Olay ufku uzayda zamanın bir noktasında bulunabilir, ayrıca bu boyutun altında oluşamaz, “ diyor Zewail Bilim ve Teknoloji Şehri ve Benha Üniversitesi’nden fizikçi Ali .Ali tüm cisimler derken, biz dahil her şeyden bahsediyor. “Biz fiziksel olarak belli bir zaman aralığı ve uzunluğun altında olamayız. Buna rağmen evimiz, arabamız,telefonumuz vb. uzay ve zamanın herhangi bir noktasında biz var olmadıkça hiçbir şey ifade etmez. Öyle ki, zaten biz belli bir aralığın ötesinde varız. Buna rağmen olay ufku için bu önemlidir, hesaplamalarımızda çok büyük farklılıklara yol açabiliyor.Yerçekimin gökkuşağı aslında genel rölativite ve kuantum mekaniğinin birleştirmeye kalkışan bir teori. Kara deliklerle ilgili veya evrenin başlangıcına dair problemleri çözmek için fizikçilere kuantum yerçekimi teorisi gerekiyor.“Bu gibi bir teoriyi kimse oluşturamasa da, bazı adaylar mevcut. Bu fikirler uzay ve zamanı temelde ayırarak veya bazı matematiksel döngüler ve temel nicelikler kullanarak uzay –zamanı yeniden oluşturarak hatta bazı ufak sicimler ve bir çok egzotik fikirleri yerleştirebiliyorlar,” diyor Ali .“Bu modellerin çoğunda ortak nokta ise parçacığın enerjisi olabileceği kadar çok olabilir ama her zaman parçacığın ulaşabileceği bir maksimum var. Bu sınırlama kolayca Einstein’ın özel görelelik teorisiyle birleştirilerek, son olarak özel görelelik teorisinin iki misli yani DSR olarak adlandırılıyor.Fizikçilerin açıkladığı gibi DSR’ye yerçekimini de ekleyerek genelleştirmek mümkün. İşte bu teori yerçekiminin gökkuşağı teorisi olarak isimlendiriliyor.“Genel göreleliğin maddenin varlığındaki uzay-zaman eğrilerinin geometrisini tahmin etmesi yerçekimine neden oluyor. Yerçekimi gökkuşağının bu eğimi tahmin etmesi ise gözlemcinin ölçtüğü enerjiye bağlı. Bundan dolayı, yerçekimi gökkuşağında yerçekimi parçacıklara farklı davranarak farklı enerjilerde parçacıklar gibi davranır. Bu fark Dünya gibi maddelerde çok küçüktür ama kara deliklerde bu fark çok büyük önem kazanır,” diyor Ali.Bilgi ParadoksuBu çalışma sadece kara deliği tanımlayan özelliklerden birini ihlal etmekle kalmıyor, Stephen Hawking ’in 1970 ’lerde kara delik bilgi paradoksunu da yeniden çözebiliyor. Hawking o zamanlar kara deliklerin dönerek radyasyon yaydığını , bunun da onların kazandıklarından daha hızlı kütle kaybetmeleri nedeniyle, zamanla buharlaşarak herşeyle beraber yok olacağını öne sürmüştü.Hawking radyasyonu temelde kara deliğe düşen nesnelerin kütlelerinden kaynaklansa da, teoride bu radyasyon bu nesnelerin tüm bilgisini taşımaz. Sonunda bu radyasyonun kara deliğin tümüyle buharlaşmasına neden olması umulur. İşte burada bir soru ortaya çıkıyor : bütün bu nesnelerin bilgisi nereye gitti?Günlük hayatımızda bir belgeleri yırtarak veya yakarak bilgiyi yok ederken, kuantum teorisinde bilgi asla tümüyle yok edilemez. Prensip olarak bir sistemin başlangıç hali, her zaman son halindeki bilgi kullanılarak belirlenir. Fakat Hawking radyasyonu hiçbir şeyin başlangıç halini belirleyemiyor.Pek çok iddia bu paradoksu çözeceğini iddia ediyor, buna bir miktar bilginin zamanda yavaşça sızma ihtimali de dahil ki, bu bilgi kara deliği derinliklerinde depolanıyor ve Hawking radyasyonu gerçekten tüm bilgiyi içeriyor.Bu paradoksun en gelişmiş açıklamalarında biri de kara delik bütünleyiciliği adı verilen kara deliğe düşen gözlemcinin ve bunu uzaktan gözleyenin tümüyle farklı şeyler görmesine dayanıyor. Kara deliğe doğru giden gözlemci olay ufkunu geçerken kendi formunda bilgiyi görüyor fakat uzaktaki gözlemci kara deliğe doğru ilerleyen gözlemcinin genel görelilikteki garip etki yüzünden asla olay ufkuna ulaşamadığını görüyor. İşte uzak gözlemci olay ufkunda yansıyan radyasyon formundaki bilginin yansımasını gözlemliyor. Bundan dolayı bu iki gözlemci iletişim kuramıyor, burada paradoks yok (çoğu insan için bu çözüm paradoksun kendisinden bile tuhaf karşılanıyor)
Reklam
Güneş Enerjisinden Sıvı Yakıt Üretilecek
Bilim insanları, güneş enerjisinden sıvı yakıt üretilmesini sağlayacak yeni bir yöntem üzerinde çalışıyor.Harvard Üniversitesi araştırmacıları güneş enerjisinden sıvı yakıt üretilmesini sağlayacak bir yöntem geliştirdiklerini açıkladı. Bilim insanları yaşanan gelişmenin güneş enerjisine yapılacak yatırımları ciddi ölçüde artıracağına inanıyor.Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, güneş enerjisi fotovoltail hücreler kullanılarak hidrojene dönüştürülebiliyor. Gelecekte kullanılmak üzere depolanabilse bile, hidrojen sıvı yakıt ihtiyacını karşılayamıyor.Harvard'da yapılan yeni araştırmada, güneş ışığını kullanarak suyu hidrojen ve oksijene ayırmayı sağlayan yöntem geliştirildi. Geliştirilen yöntemde bir bakteriden yararlanan araştırmacılar, hidrojeni ve karbon dioksiti sıvı yakıt izopropanole dönüştürmeyi başardı.Araştırmada yer alan Pamela Silver, 'güneş enerjisini her zaman hasat edebileceğimiz ve sıvı yakıt olarak saklayabileceğimiz bir konsept geliştirdiklerini' belirtti.Elde edilen başarının özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük bir hızla yayılması ve sıvı yakıta bağlı altyapıların ihtiyacını sağlaması ümit ediliyor.Kaynak: Al Jazeera
Osmanlı Döneminde Yaşasaydın Mahlasın Ne Olurdu?
Hepimizin illaki bir nick'i vardır; peki bu zamanda değil de Osmanlı zamanında doğsaydın nick'in yani o zamanki adıyla mahlasın ne olurdu hiç düşündün mü? Karakterine göre Osmanlıca mahlasını öğrenmenin tek yolu bu test!
Osmanlıdan bugüne Petrol ve Jeofizik
Öncelikle #AbdülhamidhanıRahmetleAnıyoruz..Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid Han bundan,108 yıl önce Türkiye üzerinde petrol bulunan yerlere tek tek gösteren birharita hazırlattı.
Reklam
DSCOVR Roketi Ateşlendi
SpaceX tarafından ateşlenmesi üç defa ertelenen DSCOVR uydusu TSİ 01.03'te uzaya fırlatıldı. SpaceX'in Falcon 9 roketini indirme denemesi ise iptal edildi.Teknik arıza ve olumsuz hava şartları nedeniyle ateşlenmesi üç defa ertelenen DSCOVR uydusu, bu sabah yörüngeye ateşlendi. Güneş ile Dünya arasına konumlanacak olan uydu, elektrik şebekelerini ve uyduları tehdit edebilecek kozmik fırtınalara karşı erken uyarı sistemi görecek.Aynı zamanda Dünya'dan yayılan çeşitli dalga boylarını ölçecek olan DSCOVR, gezegenimizin değişen yapısı ve iklim modelleri hakkında bilim insanlarına yeni bilgiler sunacak. DSCOVR, alıcıları sayesinde yanardağ faaliyetlerinden sel ve yangınlara kadar doğadaki birçok gelişmeyi de takip edecek.
Reklam
Tarihte İran'ı Yönetmiş 10 Türk Devleti
Samanîler'den ayrılıp Afganistan'ın Gazne kentine yerleşen Alp Tegin'in 961 yılında kurduğu devlettir. Tam anlamıyla bağımsızlığı 977'de Sebük Tigin'in başa geçmesiyle gerçekleşmiştir. Daha sonraları İran üzerine yayılan Gazneliler, en parlak dönemini Sultan Mahmut ile yaşamıştır. Bu dönemde hem Hindistan'a 17 kez sefer yapılarak İslam bu bölgede yayılmış, hem de Abbasi Halifeliği Büveyhoğulları'ndan korunmuştur. Selçuklular'ın 1040 yılında yapılan Dandakan Savaşı ile güç kazanmasının ardından Gazneliler dağılmış, 1186'da Gurlular'ın son Gazneli sultanı Hüsrev Melik'i tutsak almasıyla devlet resmen son bulmuştur.
Gözlerimiz, Düşündüğümüzden Çok Şey Anlatıyor
Yeni tanıştığımız birinin karizmatik olduğunu düşünmemiz, büyük ölçüde bakışlarına ve bizimle kurduğu göz temasına bağlıdır. İletişimin sadece yüzde 7’si sözlü ifadelerden oluşurken, bakışlar da dahil olmak üzere beden dili yüzde 93’ünü kapsar. Ayrıca kişilerin söyledikleri ve jestleri birbirine zıt mesajlar içerdiğinde, karşılarındaki kişinin hareketlere söylenenlerden 5 kat daha fazla inandığı, yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Boston Dynamics Akıllı ve Dengeli Robot-Köpek Spot’u Tanıttı
İleri seviye akıllı robotlar tasarlayan Amerika merkezli Boston Dynamics köpeği andıran yeni robotunu tanıttı. ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı Darpa ajansı için robot bilim alanında Ar-Ge çalışmaları yapan şirket, 2013 yılında Google tarafından satın alınmıştı. Şirket bu süreçten sonra yine kendi içinde özerk olarak projelerini geliştirmeye devam etmişti.
Sürücüsüz Araçlar İngiltere Yollarında
Otonom yani kendi kendine giden otomobiller İngiltere şehirlerinde test edilmeye başlanıyor.Birçok firmanın üzerinde çalıştığı sürücüsüz otomobillerin testleri için İngiltere’de de hazırlıklar başladı. İlk olarak İngiltere’nin Greenwich, Bristol, Milton Keynes ve Coventry şehirlerinde başlayacak testlerde 3 farklı araç yola çıkacak.İlkbahar aylarında başlayacak testlerin amacı ise otonom araçların yollarda nasıl çalıştığını gözlemlemek ve olası sorunlar konusunda düzenlemeler yapmak. İngiltere Ulaştırma Bakanlığı’nın verdiği izinle başlayan testlerde araçlar gerçek yol şartlarında kullanılacak.Greenwich’te denenecek olan yüzde 100 elektrikli araç Gateway iki nokta arasında insan taşımak için ’shuttle’ olarak kullanılacak. Ulaştırma Bakanlığı bu araçlarla ilgili mevzuat düzenlemelerinin de 2017 yılına kadar yapılacağını açıkladı.Dünya devleri çalışıyorAralarında Google, Uber ve benzeri teknoloji firmalarının da bulunduğu birçok şirket otonom araçlar konusunda çalışmalar yapıyor. Ayrıca BMW ve Audi gibi otomobil üreticileri de bu tip araç ve özellikler konusunda çözümler sunuyor. Önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde yollarda kendi kendine gidebilen araçların sayısının artması bekleniyor. Birçok ülkede bu araçların kullanımı için deneme, test ve mevzuat değişiklikleri konusunda çalışmalar da yapılıyor.Kaynak: BBC
Reklam