Yeni Şafak Haberleri

Yeni Şafak ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Yeni Şafak ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Osmanlı Hanedan Evlilikleri Üzerine Bazı Notlar
Siyasi evlilikler, ilkçağlardan günümüze birçok devletin başvurduğu önemli bir vasıtaydı. Bu uygulamayı yapan devletlerden biri de Osmanlılar idi. Erken dönemden itibaren yerli ve yabancı hanedanlarla akrabalık kuran Osmanlılar için politik evlilikler önemli bir aracı anlamına gelmekteydi. Bu vasıta, bazen Osmanlıların rakiplerine karşı bir başka devletle müşterek hareket edebilmesini sağlayan bir aracı, devletler arasında haberleşmeyi sağlayan bir vasıta, bazen de gelecekte olabilecek büyük musibetlerin engelleyicisi fonksiyonunu ihtiva etmiştir. Osmanlıların da akrabalık bağlarının önemini çok iyi kavrayan bir devlet olduğunu tarih sahnesi ortaya çıkarmıştır. Bu çalışma ile Osmanlıların yapmış oldukları politik evliliklere dayanarak kurdukları siyasi rabıtaların etkilerini, iç ve dış politikadaki yansımalarını ortaya koymak amaçlanmaktadır.Selim PARLAZ Arş. Gör. Dr., Pamukkale Üniversitesi Tarih Bölümü. Tarih Okulu Dergisi (TOD) 1. Giriş Tarih boyunca kurulan siyasi ilişkiler ve yapılan mücadeleler, devletler ve toplumlar arasında siyasi evlilikler olarak nitelendirdiğimiz birliktelikleri ortaya çıkarmıştır. Eskiçağda kurulan Babil, Akad ve Asur devletlerinde görülen bu uygulama1 ortaçağda da aynı şekilde devam etmiştir. Nitekim, ortaçağda hanedanlar arası siyasi evliliklerin yapılması bu dönemin genel karakteristik özelliklerinden biridir. Bu evliliklerde ana rolü oynayan kadınlar ise iki ülkenin müttefik kuvvetler olmasını, yapılan mücadelelerin durdurulması ve barış yapılmasını, devletler arasında haberleşmenin sağlanması ve devletlerin nüfuzlarının artmasına aracı olmaktadırlar. Siyasi izdivaçlara sadece Türkler başvurmamış, Bizans2, Avusturya-Macaristan, Sırbistan ve Ceneviz3 gibi yabancı hanedanlar da menfaatleri doğrultusunda bu tür evlilikler yapmışlardır. Bu işlevsel vasıtaya başvuran hanedanlardan birisi de Osmanlılardı. Osmanlılarda erken dönemlerden itibaren siyasi evlilikler yapılmıştır. Bu evlilikleri özelliklerine göre ayırmamız gerekirse yerli hanedanlarla, yabancı hanedanlarla ve aristokrat ailelerle yapılanlar şeklinde sınıflandırabiliriz. Bu çalışmada yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde Osmanlı hanedanının siyasi evliliklere başvurma sebepleri üzerinde durulacaktır. Bu hususta cevaplandırılması gereken birçok soru bulunmaktadır: Osmanlıların siyasi izdivaçlardan beklentileri neydi? Yaptıkları evlilikler beklentileri karşılamış mıdır? Beklentileri zamanla gerçekleşti mi? Gerçekleşmedi ise sebepleri nelerdir? 2. Yerli Hanedanlarla Yapılan Evlilikler Osmanlıların erken dönemde yaptıkları siyasal evliliklerin genelde hanedanlar arası bir özellik taşıdığını görmekteyiz. Bunlar içerisinde özellikle XIV. ve XV. yüzyıllarda yerli hanedanlar ile yapılan evliliklerin sayısı oldukça fazladır. Osmanlı sultanları Anadolu'nun Müslüman güçlerinin kızlarını hanedana gelin yaptığı gibi Anadolu beyliklerine sultan kızları da gelin olarak verilmiştir. Nitekim, Karamanoğullarından I. Alaeddin Ali Bey, I. Murad'ın kızı Sultan Hatun ünvanlı Melek Hatun'la evlenerek Osmanlılarla akrabalık tesis etmiştir. Henüz kuruluş aşamasında olan Osmanlılar için Karamanoğulları gibi güçlü bir beylikle akrabalık kurmak önemli bir gelişme idi. II. Murad zamanında Karamanoğulları ile bir başka siyasi izdivaç daha yapılmıştır. Karamanoğullarının içişlerine karışma fırsatı veren bu evlilik Sultan Murad'ın üç kız kardeşiyle Karamanoğullarından İbrahim, İsa ve Alaeddin Ali Bey arasında gerçekleşmiştir. İsa ve Alaeddin Ali Bey'ler Osmanlı Devleti hizmetinde alıkonarak kendilerine Rumeli'nden birer sancak verildi. İbrahim Bey'e de yardımcı kuvvet verilerek Karaman'a gönderildi. Osmanlı Devleti, böylece siyasi evlilikler yoluyla Karamanoğullarının içişlerine karışma fırsatı bularak taht kavgasında belirleyici rol oynamıştır. Ayrıca, Osmanlı Devleti aynı zamanda daha önce kendilerinde olan ancak Timur tarafından Karamanoğullarına verilmiş olan Isparta ve Eğridir taraflarını ve Otluk'u geri alarak toprak kazanıyor ve sınırlarını genişletiyordu. Yani, Osmanlılar bu dönemde yapmış olduğu siyasi izdivaçlar aracılığıyla amacına ulaşmıştır. Karamanoğulları ile yapılan bazı izdivaçlar daha önce yapılan evliliklere nazaran farklı özellikler taşımaktaydı. Karamanoğulları açısından değerlendirdiğimizde bazı izdivaçların siyasi yönden etkisinin sınırlı olduğu görülmektedir. Nitekim, sultan II. Mehmed'in oğlu II. Bayezid ile Karamanoğullarından Nasuh Bey'in kızı Hüsnüşah Hatun'un evlilikleri bu özelliği taşımaktadır. Karamanoğlu Nasuh Bey, kurulan akrabalığa rağmen hiçbir zaman Karaman beyliğinin başına geçememiştir. Osmanlıların akrabalık tesis ettiği devletlerden bir diğeri Dulkadir beyliğiydi. Osmanlılar, Memlüklerle Dulkadiroğullarının çarpışmasından istifade ederek Dulkadir Beyliği ile akrabalık bağını tesis etmişlerdir. Dulkadir Beyliği'nin ise bu evlilikten beklentisi, Memlüklere karşı vermiş oldukları mücadelede kendilerine güçlü bir müttefik bulmaktı. Çünkü, Dulkadir Beyliği kuruluş tarihi olan 1337'den beri Memlüklere tabii idi ve bağımsızlığını kazanmak istiyordu. Bu nedenle Osmanlı Devleti'yle siyasi nedenlerden dolayı akrabalık bağı kurmayı çıkarlarına uygun bulmuştur. Ancak, Şa'ban Süli Bey zamanında da Dulkadir Beyliği Memlüklülerin himayesinden çıkamamıştır. Bu durumdan ancak 1399 yılında kurtulabilmişlerdir ve böylece tabiiyetleri yaklaşık altmış iki sene devam etmiş oldu. Siyasi evlilik açısından dikkatimizi çeken bir başka konu ise 1399'da Yıldırım Bayezıd'ın yardımıyla amcasının oğlu Sadaka'yı tahttan indirerek beyliğin başına geçen Nasırüddin Mehmed Bey'in zamanında yaşanmıştır. Nasırüddin Mehmed Bey, Osmanlılarla dostluk münasebeti kurma amacını taşıyordu. Bu sırada Osmanlı Devleti de Timur felaketinden sonra I. Bayezıd'ın oğulları arasında yaşanan taht mücadelesine sahne olmaktaydı. Bu mücadeleye müdahale eden Nasırüddin Mehmed Bey, Çelebi Mehmed'in, kardeşi İsa Bey'i yenmesinden sonra tebrik etmek için elçilik heyeti göndermiştir4. Asıl önemli olan husus ise bu dostluk münasebetinin akabinde 1403 yılında meydana gelen Çelebi Mehmed'in Nasırüddin Bey'in kızı Emine ile evlenmesidir5. İki hanedan arasında akrabalık bağının kurulması sayesinde Çelebi Mehmed kardeşlerine karşı yapmış olduğu taht mücadelesinde bir müttefik bulmuş oluyordu. Nitekim Çelebi Mehmed, 1412'de İnceğiz'de kardeşi Musa'ya yenilerek Bursa'ya çekilince kayınpederi Nasırüddin Mehmed Bey'den yardım istemiştir6. Nasırüddin Mehmed Bey de oğlu Süleyman'ı maiyetindeki Türkmenlerle göndererek damadının isteğini yerine getirmiş ve Çelebi Mehmed kardeşi Musa ile Rumeli'de yaptığı mücadeleyi kazanarak devletin başına geçmiştir. Ayrıca, bu evlilikle akrabalık bağı kuran Nasırüddin Mehmed Bey, damadı Çelebi Mehmed'in ölümünden sonra onun oğlu olup Osmanlı Devleti'nin başına geçen II. Murad'dan Karamanoğullarına ve Memlüklere karşı yapmış olduğu mücadelede destek görmüştür. Osmanlı Devleti'nin bu yardımı sayesinde Karamanoğullarından Kayseri şehrini geri almıştır. Görüldüğü üzere yapılan bu evlilik tamamen siyasi bir özellik arz etmektedir. Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlılar ile Dulkadirliler arasında başlayıp sonraki devirlerde de devam eden bu siyasi evliliklere II. Murad zamanında da rastlanmaktadır. II. Murad, 1448'de ikinci Kosova zaferini kazandıktan sonra Karamanoğullarının muhtemel bir hıyanetini önlemek için Dulkadiroğulları ile akrabalık kurma kararı almıştır. Bu doğrultuda oğlu Mehmed'i 1450 yılında Dulkadiroğlu Süleyman Bey'in kızı Sitti Mükerreme Hatun ile evlendirmiştir7. Osmanlı Devleti böylelikle hem Karamanoğullarına hem de Karakoyunlulara karşı bir müttefik bulmuş oluyordu8. Bununla birlikte Fatih, Dulkadir beyliği ile kurduğu akrabalık neticesinde beyliğin içişlerine yani taht mücadelelerine karışma fırsatını da bulmuş oluyordu. Bunun örneğini de Süleyman Bey'in oğulları arasında yaşanan mücadelede kayını Şehsüvar Bey'i diğer kayını Melik Arslan'ın yerine beyliğin başına geçirmesinde görüyoruz. Dulkadir beyliği ise bu evlilik sayesinde batıda Karamanoğullarından gelecek tehlikeye karşı Dulkadirli ülkesini koruyacak olan devrin güçlü devletinin dostluk ve ittifakını garanti etmiş oluyordu9. Bu evlilik aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin Memluk Devleti'ne karşı da Dulkadirli Beyliği'ni himaye etmesine vesile oldu. Bir diğer hanedanlar arası evliliğe yine Fatih döneminde şahid olmaktayız. Fatih'in oğlu şehzade II. Bayezid ile Dulkadiroğullarından Alaüddevle'nin (Bozkurt) kızı Ayşe Hatun, 1467'de Amasya'da evlenmişlerdir. Kurulan bu rabıta sayesinde Alaüddevle Bey, dünürü Fatih'in yardımıyla kardeşi Şahbudak'ı yenerek 1480 yılında Dulkadirli tahtını ele geçirmiştir. Osmanlı Devleti ise bu evlilik sayesinde 1468'de Akkoyunlulara karşı girişeceği doğu seferine hazırlık olarak Dulkadiroğullarının tarafsızlığını güvence altına almış oluyordu10. II. Bayezid ile Ayşe Hatun'un izdivaçlarıyla birlikte iki devletin rakiplerine karşı ortak hareket ettiğini görmekteyiz. Bunlardan birinde Osmanlı tahtını kardeşi sultan II. Bayezıd'ın elinden almak isteyen Cem'e karşı Alaüddevle Bey damadının yardım çağrısına olumlu cevap vermiş ve yardımda bulunmuştur. Memlüklere karşı da ortak hareket edilmesinin neticesinde 1484'te Memlük ordusu yenilgiye uğratıldı. Ayrıca Alaüddevle Bey, damadı II. Bayezıd'ın Modon seferine de yardımcı kuvvet göndererek dostluğunu devam ettirmiştir. Evliliğin getirmiş olduğu en önemli gelişmelerden birisi de bu izdivaçtan, ileride Osmanlı Devletinin dokuzuncu padişahı olacak olan ve yapmış olduğu doğu seferleriyle Memlükleri ve Dulkadir beyliğini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in dünyaya gelmesidir11. Osmanlı hanedan evliliklerinin bir diğer örneklerini Memlüklüler ile yapılan izdivaçlar oluşturmaktadır. Süleyman Çelebi'nin oğlu Orhan Çelebi'nin kızı Fatma Hundi12 Hatun ile Memlüklerden Sultan Barsbay 1438 yılında evlenmişler ve evlilikleri birkaç ay gibi kısa bir sürede sona ermiştir. Fatma Hatun ikinci evliliğini de 1438'de yine Memlüklerden Sultan Çakmak ile yapmış ve izdivaçları dört yıl sürmüştür. İki devlet arasında yapılan son evlilik sultan Cem'in kızı Gevher-melik sultan ile Memlük sultanı Kayıtbay'ın oğlu Nasirüddin Muhammed13 arasında yapılan izdivaçtır. 1495 yılında Kahire'de yapılan düğünle başlayan evlilikleri üç yıl sürmüştür. İki devlet arasında yapılan üç evlilikten birincisi kısa sürmesi nedeniyle ilişkilerin üzerinde pek tesiri olmamıştır. İkinci evlilik birincisine nazaran daha uzun sürse de iki devlet arasındaki mücadeleye yol açan sebeplerin ilişkiler üzerinde belirleyici olması nedeniyle mücadeleleri geçici bir süreliğine durdursa da tamamen sona erdirememiştir. Son evlilik ise yine kısa sürmesi ve Cem Sultan'ın Osmanlı Devleti üzerinde etkisinin olmaması nedeniyle iki hanedan arasındaki ilişkilere olumlu yönde tesir edememiştir. Görüldüğü üzere yapılan siyasi evlilikler her zaman ileride zuhur edebilecek musibetleri önleyememiştir. Osmanlı hanedanlığının akrabalık kurduğu devletlerden biri de Akkoyunlular idi. Osmanlı Devleti'nin Doğu Anadolu'da hâkimiyet mücadelesine girdiği Akkoyunlu devletinin en önemli şahsı hiç şüphesiz otuz sene yönetimde bulunan Uzun Hasan'dır. Onun zamanında Osmanlıların Anadolu'daki işlerine karışmaya başlanılması, Candaroğullarından Kızıl Ahmed'i ve Karaman beylerini Osmanlılara karşı himaye etmeleri iki hanedan arasındaki ilişkilerin bozulma sebebidir. Bu nedenlerden dolayı gerginleşen ilişkiler 1473 yılında Otlukbeli savaşının çıkmasına neden olmuştur. Yapılan bu savaşı Osmanlılar kazanmış ve Uzun Hasan elini batıdan çekmek zorunda kalmıştır14. Bizim için asıl önemlisi ise bu savaştan sonra meydana gelen izdivaçtır. Akkoyunlu Uğurlu Mehmed Bey, babası Uzun Hasan'la kavga edip Osmanlı Devleti'ne iltica edince Fatih'in Gülbahar Hatun'dan doğan kızı Gevherhan Sultan ile 1474 yılında evlenmiştir. Böylece iki hanedan arasında kurulan akrabalık bağı sayesinde Fatih, damadı vasıtasıyla Akkoyunlu devletinin içişlerine karışma fırsatı bulmuştur. Belki de oğlunu babası Uzun Hasan'a karşı bir koz olarak kullanarak Akkoyunlu yönetiminde söz sahibi olmayı düşünmüş olabilir. Tabii ki aynı zamanda Osmanlı kuvvetlerini yenen ve başarılı gördüğü birinden de istifade etmeyi uygun görmüştür15. Uğurlu Mehmed Bey sultanın kızı ile evlenerek ileride Akkoyunlu yönetimine geçmeyi tasavvur etmiş olabilir. İleride yaşanacak bir taht mücadelesinde arkasına Osmanlılar gibi bir desteği alması ona şüphesiz büyük bir avantaj sağlayacaktı. Fatih de damadını Sivas beylerbeyliğine tayin etmiş bulunmaktaydı. Ancak izdivaçtan daha üç yıl geçmişti ki Uğurlu Mehmed Bey 1477'de İran'da öldürülmüştür. Bu nedenle belki de yapmış olduğu evlilikten dolayı girmiş olduğu beklentileri beyhude çıkmıştır. Gevherhan Sultan ile Uğurlu Mehmed'in evliliklerinden Göde Ahmed Bey dünyaya gelmiştir. O da dayısı II. Bayezid'in kızı Aynişah Sultan ile 1490 yılında evlenerek iki hanedan arasındaki ikinci izdivacı yapmıştır. Göde Ahmed Bey, Aynişah Sultan'la evlenerek Osmanlıların desteğini arkasına alma fırsatına ulaşmış ve nitekim dayısı aynı zamanda kayınpederi II. Bayezid'in desteğiyle 1496'da Akkoyunlu hükümdarı olmuş ancak bu durum sadece bir yıl sürmüştür. Tahttan indikten bir sene sonra da vefat etmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere Akkoyunlu devletinin yöneticilerini artık akrabaları Osmanlılar belirliyordu. Osmanlı sultanının destek verdiği kişi saltanatı ele geçiriyordu. Yine görüyoruz ki Ahmed Bey'in ölümünden sonra da Akkoyunlu Murad Bey, Osmanlılara iltica etmiş ve Yavuz'un İran seferine katılmıştır. Çaldıran muharebesinden sonra Yavuz'un verdiği kuvvetle Diyarbekir'i ele geçirmeye çalışmış ancak bu mücadelede maktul düşmüştür. Bu olay da gösteriyor ki Osmanlılar Akkoyunlu hanedanıyla kurmuş oldukları ilk sıhriyetten itibaren Akkoyunluların hemen hemen her olayına müdahil olmuşlar ve belirleyici bir rol oynamışlardır. Akkoyunluların yanı sıra Osmanlılarla akrabalık kuran devletlerden bir diğeri de Kırım Hanlığı idi. İki hanedan arasında kurulan akrabalık bağının Osmanlı Devleti'nin iç meselelerinden birinde belirleyici bir rol oynadığı görülmektedir. Osmanlı sultanı II. Bayezid'in saltanatının sonlarına doğru oğulları arasında taht için mücadele baş göstermişti. Ahmed, Korkud, Şehinşah ve Selim adında dört oğlu vardı ve bunlardan Şehinşah bu mücadeleye katılmamıştı. II. Bayezıd'ın son zamanlarında Korkud Saruhan, Ahmed Amasya ve Selim Trabzon sancakbeyi olarak görev yapmaktaydılar. Oğullardan Korkud taht için ilk harekete geçen şehzade olmakla birlikte Ahmed de Amasya'da Anadolu'nun felakete sürüklenmesine neden olacak Kızılbaş tehlikesini göremeyerek Şahkulu isyanının çıkmasına neden olmuşlardır16. Selim ise olayların ciddiyetinin farkındaydı ve harekete geçerek oğlu Süleyman'ın Kefe'ye sancakbeyi olmasıyla 1510 yılında onun yanına giderek bir faaliyet merkezine ulaşmış oluyordu. Ancak onun asıl amacı oğlu Süleyman'ı görmekten ziyade kardeşleri ile yaptığı taht mücadelesinde kayınpederi Mengli Giray Han'dan yardım almaktı17. Selim'in Kefe'ye geçtiğini öğrenen Ahmed, Kırım Hanına ve babasına mektuplar yazarak onun Trabzon'a geri gönderilmesini istemiştir. Selim ise daha da ileriye giderek Kırım Hanının oğlu Saadet Giray ve Tatar askerleriyle birlikte Kefe'den yola çıkarak babasıyla görüşmeye gitmiştir. Babasının Ahmed'in tahta geçirilmeyeceğine dair söz vermesine rağmen onu saltanatın başına getirmek istemesi nedeniyle Selim babasıyla çarpışmış ve mücadeleyi kaybederek 1511'de Kefe'ye geri dönmek zorunda kalmıştır. Böylece şehzade Selim kayınpederinin desteğini alarak kardeşleri ile yaptığı taht mücadelesini18 kazanmış ve yapmış olduğu izdivacın siyasi açıdan faydalarını en iyi şekilde kullanmıştır. 3. Yabancı Hanedanlarla Yapılan Evlilikler Osmanlı Devleti'nin XIV. ve XV. yüzyılda yaptığı hanedanlar arası evlilikler düşman devletlerin tehditlerine karşı koyma stratejileriyle uyum içindeydi. Bu doğrultuda yerli hanedanlar ile olduğu gibi yabancı hanedanlarla da izdivaçlar yapıldı. Osmanlılar evlilik ittifaklarını iktidar için yarıştıkları Rumeli ve Anadolu devletleriyle sınırlamayı kendileri için uygun görmüşlerdi. Çünkü bunlar bir sonraki dönemeçte müttefik kuvvetler de olabilecek potansiyel düşmanlardı. Osmanlıların bu doğrultuda özellikle XIV. yüzyılda evlilik bağı kurduğu yabancı hanedanlar arasında Hıristiyan Bizans, Sırp ve Bulgar hanedanları vardı. Osmanlı hanedanı sultanlarının ve oğullarının yabancı hanedanlar ile izdivaç yaptığını görmekteyiz. Bunun nedeni tamamen taktik amaçlardı, çok kaygan bir ortamda devletin askeri ve diplomatik konumunu güçlendirmeye elverişli ittifakları sürdürmek temel amaçtı. Aynı zamanda bu evlilikler karşı tarafın boyun eğişinin de bir göstergesi durumundaydı. Osmanlıların yabancı hanedanlarla kurdukları akrabalığın çoğunluğunu Bizans İmparatorluğu ile yapılan evlilikler oluşturuyordu. Osmanlı'nın beylikten devlet sürecine geçiş aşamasındaki mücadelelerin yanı sıra Avrupa'ya geçiş için de devamlı rekabet içerisinde olduğu Bizans ile ilişkiler bazı dönemlerde müttefik kuvvetler olarak kendini gösterdi. Bu müttefikliğin temelinde de aralarında kurmuş oldukları akrabalığın etkisi vardı. Siyasi evlilikler yoluyla her iki devlet de ortak rakiplerine karşı birlikte hareket etme zemini bulmuşlardı. Osmanlılar ile Bizans arasındaki ilk akrabalığın sultan Osman Gazi zamanında kurulduğunu görmekteyiz. Osman Gazi'nin oğlu şehzade Orhan Hıristiyanlarla evlilik yapan ilk padişah çocuğudur. Yarhisar tekfurunun kızı olup adı Holofira olan Nilüfer19 Hatun ile Orhan Bey evlenmişlerdir. Evliliğin altında yatan siyasi sebep ise bu izdivaçla beraber Nilüfer'in babasının sahip olduğu yerlerin Osmanlılara ilhakının bir göstergesi olmuş oluyordu. Bu durum ise Anadolu'daki beyliklere ve Bizans'a karşı Osmanlı'nın saygınlığının daha da artmasına vesile olmuştur. Orhan Bey'in şehzadeliği döneminde Bizanslılarla kurulan evliliklerin devam ettiğine şahid olmaktayız. Orhan Bey, Bizans imparatoru III. Andronikos ile Fransız eşi Anna'nın kızı Asporça Hatun'la ikinci evliliğini yapmıştır. Asporça Hatun'la hangi tarihte evlendiği kesin olmamakla birlikte Nilüfer Hatun'dan sonra izdivaçlarının gerçekleştiği belirtilir. Böylece Orhan Bey, Paleolog hanedanına damad olarak Bizans'ın içişlerine müdahil olma fırsatını yakalamış ve onların iç politikalarının ana belirleyicisi unsurlarından biri haline gelmiştir. III. Andronikos, kızı Asporça'yı Osmanlılara gelin ederek bir takım beklentiler içerisine girmişti. Henüz kuruluş aşamasında olan ancak hızla büyüyen Osmanlıların desteğini alarak Sırplara ve Bulgarlara karşı mücadelesinde onların desteğini almak istemiştir. Ancak şehzade Orhan'ın babası Osman'ın yerine tahta geçmesiyle Osmanlı ile Bizans arasındaki ilişkiler gerginleşmeye başladı. Bursa'nın ele geçirilmesi ve İznik'in muhasara edilmesi üzerine Bizans Osmanlılara savaş açmıştır. Ancak 1329'da Pelekanon'da yapılan mücadeleyi damad Orhan Bey kayınpederi III. Andronikos'a karşı kazanmıştır. Burada görüldüğü üzere yapılan siyasi evliliklerin bazen istenilen sonucu vermediğine şahid olmaktayız. Osmanlılar, Orhan Bey ile Asporça arasındaki evlilikten dolayı bir takım beklentiler içerisine girdi. Beklentilerden biri de kurulan akrabalık bağı sayesinde Rumeli'ye geçişin imkân dahiline alınmasıydı. Nitekim bu beklenti boşa çıkmadı ve ileride gerçekleşti. Ayrıca Bizans tahtına karışma amacına da yönelik bir politika takip edilmeye başlandı. Osmanlı Devleti ile Bizans Devleti arasındaki üçüncü siyasi evlilik olayı Sultan Orhan ile İmparator VI. İoannes Kantakuzen ve eşi İmparatoriçe (Bulgaristan prensesi) İrene'nin kızları olan Theodora (Maria) arasında meydana gelmiştir. XV. yüzyılda Bizans Devletini yöneten en köklü ve nüfuzlu ailelerden biri olan Kantakuzenoslardan VI. İoannes imparatorluk mücadelesi için önce Aydınoğlu Gazi Umur Bey'den yardım istemişti. Gazi Umur Bey ise VI. İoannes'i Orhan Bey'e müracaat etmesi için yönlendirmiştir. Bu gelişmelerin sonucunda İmparator, Orhan Bey'den aldığı yardım sayesinde Karadeniz bölgesindeki bir çok yeri ele geçirdiği gibi bütün sahil bölgesini de rakibi küçük imparatorun annesi ve vasisi Anna de Savoie'nin elinden almıştır20. Yine Osmanlı'nın gönderdiği yardımcı kuvvetlerle Edirne'yi zabt etmiştir. Bir rivayete göre de Kantakuzen, Orhan Gazi'yi kendisine bağlamak için kızını ona vermeyi vaad etmiş ve bunun karşılığında 5000 kişilik bir kuvvet almış idi21. Gerçekten de bütün bu yardımların karşılığı olarak 1346 yılında kızı Theodora'yı Orhan Bey'e vererek yapmış olduğu antlaşmayı mühürlemiştir. Orhan Bey ile Theodora'nın evlenmelerinden sonra Osmanlı Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasındaki ilişkilerin dostane devam ettiğini ve müttefik kuvvetler olarak hareket ettiklerine şahid olmaktayız. Kantakuzen, 1347'de damadı Orhan Bey'in verdiği yardımcı kuvvetler ile İstanbul'u almaya teşebbüs etmiş, Bizans'taki iç savaşa son vermiş ve Trakya ile Makedonya'daki hakimiyetini kuvvetlendirmiştir. Böylelikle, imparatorluğun Anadolu'da kalan son yerleri olan Ereğli ve Amasya Türk akınlarına karşı güvence altına alınmıştır. Bizans, böylece bu evlilikteki amaçlarından biri olan Osmanlıları güvenli bir mesafede tutmayı başarmıştır. Ayrıca Orhan Gazi'nin bir donanma ve zevcesi Theodora'yla birlikte Üsküdar'a gelerek kayınpederi ile görüştüğünü ve Sırplara karşı hareket etmek üzere Bizans ordusuna 6000 kişiden mürekkeb bir kuvvet göndermeyi vaad ettiğini ve bunu da yerine getirdiğini görüyoruz22. Kantakuzen, başı daraldıkça damadı Orhan Bey'e başvurarak zor durumundan kurtuluyordu. Nitekim 1349'da Sırbistan kralı Stefan Duşan, Selanik şehrini ele geçirmek üzere iken Kantakuzen, Orhan Bey'e müracaat ederek oğlu Süleyman Paşa'nın kumandasında 20000 kişilik bir kuvvet ve Osmanlı deniz kuvvetleri sayesinde vaziyeti kurtarabilmiştir. Yine VI. İoannes Kantakuzen'un V. İoannes Kantakuzen ile mücadelesinde de yardımcı kuvvetler göndererek onun Edirne'de muhasara altında bulunan oğlu Mateos'u kurtarmış diğer taraftan da Dimetoka'da Sırp ve Bulgarlara karşı mühim bir galibiyet elde edilmiştir. Görüldüğü gibi VI. Kantakuzen, Osmanlılarla kurmuş olduğu akrabalık bağı neticesinde bu evlilikten azami şekilde yararlanmayı bilmiştir. Osmanlı Devleti sultanı Orhan, Bizans ile kurmuş olduğu akrabalık bağının meyvelerini toplamaya başlamıştı. Osmanlı Devleti, 1345'ten beri Bizans'taki taht ve saltanat mücadelelerine karışarak içişlerinde söz sahibi olmaya başlamış ve başa geçecek kişinin belirleyicisi olmuştur. Kantakuzen, 1353'te kendisine yapılan yardımlara mukabil Gelibolu yarımadasındaki Çimpe Kalesini akrabası olan Osmanlılara vermiştir. Osmanlı Devleti, böylece Rumeli'ye geçişlerde kendilerine önemli bir üs kazandığı gibi buraya yerleşmeye başlamış ve ileride kendi hesaplarına yapacakları fetihler için tecrübe kazanmışlardır. Orhan Bey ile Theodora arasındaki evliliğin bir diğer önemli sonucu da şehzade Halil'in dünyaya gelmesidir. Halil ise ileride Bizanslılarla bir başka akrabalığın aracısı olmuş ve V. İoannes Kantakuzen ve imparatoriçe Eleni Kantakuzina'nın kızı İrene ile evlenmiştir. İrene'nin henüz 11 yaşlarında iken yapılan bu izdivaç kızın yaşından da anlaşılacağı üzere siyasi bir evlilik özelliğine haizdir. Babası V. İoannes, kurmuş olduğu bu aile bağı ile hükümdarlığı için barış dolu bir geleceği güvence altına almayı düşünmüştür. Onun beklentisi Orhan Bey'den sonra tahta damadı Halil'in geçeceği ve akrabalıktan dolayı da Osmanlıların Bizanslılarla dostça geçinerek kendi topraklarına saldırmayacağını ve böylelikle rahat bir ortamda ülkesini yöneteceğini düşünüyordu. Ancak, evliliğin üç yıl gibi kısa bir sürede sona ermesi ve tahta da Halil'in yerine ağabeyi I. Murad'ın geçmesi nedeniyle beklentilerine ulaşamamıştır. Osmanlı Devleti'nde fetret devrinin yaşandığı dönemde Bizans ile akrabalık bağlarının kurulmasına devam edilmiştir. Yıldırım Bayezıd'ın oğlu şehzade Süleyman Çelebi, evlilik olayı olmadan önce Bizans imparatoru II. Manuel Paleologos ile anlaşarak rehin olarak kardeşleri Kasım, Yusuf ve Fatma'yı İstanbul'da bırakmıştı. Bu olaydan bir sene sonra 1403'te Mora despotu Theodoros ile Nerio I Acciajuoli'nin kızı Bartholomea'nın23 evliliklerinden doğan kızlarıyla Süleyman Çelebi izdivaç yapmışlardır. Süleyman Çelebi, böylece arasının iyi olduğu imparatorla ilişkilerini daha da sağlamlaştırarak kardeşlerine karşı yaptığı taht mücadelesinde onun desteğini almayı düşünmüştür. Ancak, Süleyman Çelebi Osmanlı tahtına geçemeden 1411 yılında vefat etmiştir. II. Murad'ın yerine tahta geçen oğlu sultan II. Mehmed zamanında Bizans'la yapılan evliliklere devam edilmiştir. II. Mehmed, 1454 yılında Edirne'de Paleologoslarla akraba olan Enez, Semadirek ve İmroz beyi I. Dorino Gattilusio'nun adı bilinmeyen bir kızıyla evlenmiştir24. Bu izdivaçtan sonra kayınpederi Fatih'e Enez bölgesini bırakmıştır. Böylece Fatih, hâkim olduğu alanların sınırını biraz daha genişletmiştir. Bizanslılarla yapılan ikinci evlilik, Mora despotu Demetrius Paleologos ile Bulgar prensesi Zoe Asan'ın kızları olan Helen ile yapılan izdivaçtır. Fatih, 1458'de çıkmış olduğu Mora seferinden Tebai'ye dönerken Helen'i haremine göndermiştir25. 1458 yılında gerçekleşen bu evlilikle26 Dimitrios hızla güçlenen ve İstanbul'u da ele geçirerek Bizans Devletine son veren Fatih'e karşı kendini güvence altına almayı amaçlamış olabilir. Ancak Fatih, kayınpederinin sahip olduğu Mora bölgesini 1460'ta Osmanlı toprakları içerisine katarak onun beklentilerini boşa çıkarmıştır. Görüldüğü üzere Osmanlılar ile Bizanslılar çağın şartlarına ve gereklerine göre hareket etmişler ve aralarında akrabalık tesis etmişlerdir. Osmanlılar, uluslar arası ve gerçek politikanın esnekliğini göze alarak bir başka Hıristiyan devlete karşı yabancı bir hanedanla ittifak yapmaktan çekinmemiştir. Osmanlılar, her iki hanedan için de ayrı ayrı gerekçeleri ve beklentileri olan bu evliliklerden istifade edebilme konusunda Bizans'a göre daha başarılı olmuşlar ve menfaatleri doğrultusunda kullanmışlardır. Osmanlıların akrabalık kurduğu bir diğer yabancı hanedanlık Bulgarlar idi. Osmanlı Devleti ile Bulgarlar arasında yapılan ilk evlilik sultan I. Murad ile Bulgaristan kralı İvan Aleksandr ve Braide'nin kızları Mara Tamara arasında yapılan izdivaçtır. Çar Tırnova'lı Şişman'ın kız kardeşi olan ve tam tarihi belli olmayan bir zamanda27 yapılan evlilikle birlikte Bulgar çarlığı Osmanlı Devleti'nin vasalı durumuna gelmiştir. Tamara Şişman'ın yaptığı bu evlilik kardeşi Şişman namına yeni bir hamiye yapılmış sadakat yemini niteliğindeydi. I. Murad ise yapmış olduğu izdivaç vasıtasıyla Şişman'ı vasal statüsüne indirerek kendisine bağımlı kılmakla evliliği bir tahakküm aracı haline getirmiştir. Aynı zamanda Sultan I. Murad, kendi ordusuna asker temin ederek kuvvetlerini arttırma imkânına da ulaşmış oluyordu. I. Murad Han'ın Bulgar Kralı Şişman'ın kız kardeşi Tamara (Maria) ile evlenmesi ise bu krallığın, tabiiyet altında tutulabilmesinin bir gereği olarak görülebilir. Zira Sultan Murad 1368'den sonra sırasıyla Bulgarlardan Aydos, Karinabad, Süzeboli, Pınarhisar ve Vize'yi zapt etmişti. Kral Şişman mukavemete muvaffak olamayınca sulh yaparak vergi vermeyi kabul ederek kız kardeşini de Osmanlı hükümdarına vererek dostluğunu pekiştirmek istemişti. İki hanedan arasında akrabalık bağının oluşmasından sonra ilişkiler bir süreliğine dostane devam etmiştir. Ancak I. Murad'ın Balkanlarda Bulgaristan aleyhine genişlemeye devam etmesi ve Osmanlıların 1387'de Anadolu'da Karaman Beyi Alaaddin Ali ile uğraşmasını fırsat bilerek Murad'ın kayını III. İoannes Şişman'ın da içinde bulunduğu Bulgar vasalları Osmanlı hükümranlığından bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bunun üzerine ilişkiler tekrar bozulmaya başlamış ve I. Murad, vezir Çandarlı Ali Paşa'yı ve ordusunu Şişman'ın üzerine göndererek Kuzey Bulgaristan'daki Şumnu, Silistre ve Tırnova'yı ele geçirmiştir. Fakat, bu yerler Şişman'a geri verilmiş ve 1388 yılında artık kendisinin Murad'ın vasalı olduğu bir kez daha teyit ettirilmiştir. Osmanlıların akrabalık kurduğu bir diğer yabancı hanedanlık Sırplar idi. Kosova savaşının neticesinde bağımsızlığını kaybeden Sırplarla ilk evlilik sultan I. Bayezıd zamanında gerçekleşti. I. Bayezıd, Anadolu'ya geçmeden evvel Rumeli işlerini düzeltmeye girişmiştir. Bu nedenle, Sırp Kralı Lazar'ın oğlu Stefan ile müzakereye girişerek harac vermek, muharebelerde bütün askerleri ile birlikte padişahın maiyetinde bulunmak ve kardeşi Maria Olivera Despina Hatun'u sultana tezvic etmek şartı ile Sırplarla bir muahede yapılmış ve Stefan sadakat yemini etmiştir28. Osmanlı Devleti'nin Sırplarla yapmış olduğu evlilikten birtakım beklentileri vardı. Böylelikle Osmanlıların şöhreti daha da yükselme fırsatı bulduğu gibi, kendilerine Rumeli'de yapacağı fetihler için de müttefik bir kuvvet bulmuş oluyorlardı. Nitekim bu evlilik 1402 Ankara savaşında Sırp askerlerinin hazır bulunmasının da garantisiydi. Sırbistan'ı ele geçirerek Sırbistan'ın kuzeyinde bulunan Macar Krallığıyla mücadele ederek bu devleti de hâkimiyeti altına almak istemiştir. Sırplar'ın da Osmanlılarla kurmuş olduğu akrabalıktan farklı beklentileri vardı. Onlar, Çar Stefan Duşan'ın hâkimiyeti devrinde zirvesine ulaştıkları ve şimdi gerilemeye yüz tutan devletlerini Osmanlı'nın yardımıyla tekrar eski parlak günlerine ulaştırmayı hedeflemişlerdir. Bununla beraber topraklarına göz diken ve mücadele içerisinde oldukları Macarlara karşı da Osmanlıların desteğini sağlamak arzusunda idiler. Sırbistan I. Kosova meydan muharebesinden sonra sınırlarını tehdit eden iki düşmanla karşı karşıya kalmıştı. Biri kuzeyde Macaristan krallığı diğeri de güney ile doğuda Osmanlı Devleti'ydi. Birinden destek sağlamak için ötekinin metbuluğunu kabul etmesi gerekiyordu. Bu yüzden Lazar'ın oğlu Stefan Lazareviç de Bayezid'i Macaristan kralı Sigusmund yerine tercih ediyordu. Varılan antlaşmaya resmiyet kazandırmak için de kardeşi Olivera'yı29 Bayezid'e vererek, Osmanlı hünkârının vasalı olmuştur ve hayatının sonuna kadar da sadık bir müttefik olarak kalmıştır. Böylece Stefan, Osmanlı sultanının yapacağı seferlere asker göndermek ve vergi vermekle mükellef olmuştur. Sırp kızı Olivera ile ilgili belirtilmesi gereken önemli bir başka husus Osmanlı kroniklerine konu olmasıdır. Bu eserlerin çoğunda Hıristiyan kızlardan sadece Olivera ile yapılan izdivaçtan bahsedilmektedir. Osmanlı tarihçileri, Olivera'nın Bayezıd'ı içkiye, zevk-ü sefaya alıştırdığını bunda vezir-i azam Çandarlı Ali Paşa'nın da büyük rolü olduğunu yazarlar30. Diğer Hıristiyan hanedanlarla yapılan evlilikler hakkında kaynaklar suskun kalmaktadır. Osmanlılar ile Sırplar izdivacın hâsıl olmasıyla birlikte 1390'dan 1402 yılına kadar iyi münasebetler içerisinde bulunmuşlardır. Sırp prenses Miliça ve oğlu prens Stefan Lazareviç, muhalifleri olan Sırp derebeylerinden Vuk Brankoviç'i Bayezıd'ın yardımları sayesinde mağlup etmişlerdir. Buna karşılık Timur'a karşı yapılan Ankara savaşında prens Stefan Osmanlı Devleti'nin vasalı olduğunu göstererek askerleriyle Bayezıd'ın yanında yer alarak Balkan yarımadasının kuzeyinde sadık bir vasal olduğunu göstermiştir. Hatta prens Stefan'ın bir Türk vasalı olduğu halde Kosova savaşından önceki Sırbistan'dan daha geniş bölgelere hükmettiği belirtilir31. Ayrıca bu evlilikle birlikte Sırp Devleti, Osmanlı'nın Balkanları fethetmeye başladıkları bir dönemde bir süre daha müstakil kalma fırsatına sahip oldu. Osmanlı Devleti ile Sırplar arasındaki ilişkiler aradaki evlilik bağının da etkisiyle bir süre iyi giderken tahta çıkan II. Murad'ın ilk yıllarında bozulduğunu görmekteyiz. Sırbistan bölgesine kimin hâkim olacağı konusu Osmanlı Devleti ile Macar krallığı arasındaki mücadelenin asıl sebebiydi. Son dönemlerini yaşayan prens Stefan ise akraba oldukları Osmanlılar yerine Macar kralı Sigismund'a bağlı olduğunu bildirmiş ve ayrıca Tuna üzerindeki Golubats (Güvercinlik) kalesini ona bırakmaya söz vermiştir. Bunun üzerine II. Murad harekete geçmiş fakat bu sırada 1427'de Stefan vefat etmiştir. Bu olayla birlikte Osmanlılar ile Macarlar arasında savaş patlak vermiş ve Sigismund Belgrad'ı ele geçirmiştir. Sigismund, bu fethi Macaristan'ın sınırlarını güvence altına almak ve Sırp Devletini korumak için yaptığını belirtmiştir32. Bunun üzerine II. Murad da misilleme olarak Golubats kalesini zapt etmiştir. Bu yüzden yeni Sırp despotu George Brankoviç iki devlet arasında sıkışıp kalmıştır. George Brankoviç, Osmanlı Devleti ile Macar Krallığı arasındaki zor durumundan siyasi evlilik yoluyla kurtulmayı düşünmüş ve bu doğrultuda kırk beş yıl önce başvurdukları taktiğe dönerek 1435'te kızı Mara'yı Sultan II. Murad'a zevce olarak vermiştir33. Böylelikle kendisini Osmanlı Devleti ile Macaristan'ın baskısından kurtarmayı düşünmüş ancak tarih tekerrür etmeyerek herhangi bir başarı elde edememiştir. George Brankoviç'in Osmanlıların akınlarını önlemek için yaptığı bu girişim sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı Devleti, Arnavutluk bölgesini ele geçirdikten sonra hâkimiyetini daha da genişleterek Sırbistan bölgesine de yaymak istemiştir. Ancak bunu ilk aşamada Sırbistan'la mücadele ederek değil izdivaç yoluyla yapmayı uygun görmüştür. II. Murad, George Brankoviç'in kızı Mara'yla evlenmiş ve babasını da vasalı yapmıştır. Bu evlilik sayesinde Sırbistan'ın ele geçirilmesi doğrultusunda önemli bir adım daha atılmış oluyordu. Sırp Devleti, Osmanlılarla kurmuş olduğu akrabalık bağından beklediği faydayı görememiştir. Daha önce Despina'nın evliliği vasıtasıyla Osmanlılarla kurulan akrabalığın getirdiği neticelerle karşılaştırıldığında istenilen neticeyi vermediği görülmektedir. George Brankoviç'in sahip olduğu ve tek güvencesi olan 'sultanın harac veren devletler Osmanlı için onları ilhak etmekten daha kârlıdır' inancı da boşa çıkmıştır34. Nitekim, II. Murad, izdivaçtan üç yıl sonra 1438 yılında Sırbistan üzerine sefer yaparak, Sırbistan'ın kuzeyindeki Boraç şehrini, Transilvanya'yı, Bosna sınırındaki İzvornik ve Serebrenica'yı ve en önemlisi de 1439 yılında Tuna kıyısındaki Sırpların son başkenti ve savunma hattı durumunda olan Semendire'yi alarak kuzey Sırbistan'ın fethini tamamlamıştır. Görüldüğü gibi yapılan bu evlilik, Osmanlıların Sırbistan bölgesini ele geçirme düşüncesine, onların takip ettikleri siyasetin gereklerini yapmasına engel olamamıştır. Kızını II. Murad ile evlendiren George Brankoviç, ona Osmanlılarla bağlantı kurabilmesini sağlayacak güven veren faydalı bir aracı olarak görüyordu. Nitekim, bu beklentisi de Macarlarla yapılan 1444 Edirne Segedin antlaşmasında kızının önemli bir görev ifa etmesiyle gerçekleşmiştir. Macar kralı Hunyadi Yanoş'un Sırbistan'a girmesi nedeniyle yapılan savaşta Osmanlılar İzladi Derbendinde Macarları durdurmayı başarmıştı. Ancak her iki taraf da ağır kış şartlarından dolayı Mara'nın da katılıp antlaşmanın şartlarının belirlendiği Edirne Segedin muahedesini yaparak savaşa son vermişlerdir. Buna göre Golubats, Semendire ve diğer kaleler George Brankoviç'e bırakılmıştır. Bu antlaşmanın imzalanmasında babasına bir Rum keşişi göndererek müzakerelerin devam etmesini sağlayan Mara önemli bir rol oynamıştır35. Bu antlaşmanın bizi ilgilendiren asıl özelliği Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda zor duruma düştüğü bir dönemde Mara'nın aracılığıyla barışın sağlanması ve böylece II. Murad'a toparlanma imkânı kazandırmasıdır36. Sultan II. Murad ile Mara'nın izdivaçları önemli bir özelliğe de haizdi. Bu evlilik, bir Osmanlı sultanı tarafından yapılan son hanedanlar arası evlilik olmasıyla da önemlidir. 1435 yılında yapılan bu izdivaçtan sonra hanedanlar arası evliliklere devam edildiyse de bunlar padişahın kendisi için değil, Anadolu beylikleriyle yapılan evliliklerde belirtildiği gibi şehzadeler için yapılmıştır. 4. Aristokrat Ailelerle Yapılan Evlilikler Osmanlı Devleti'nin ilk iki yüz yıllık sürecinde yerli ve yabancı hanedanlar ile evlilikler yapılmıştı. Bununla beraber önde gelen ailelerle de siyasi akrabalıklar kurulmuştu. Ancak XVI. yüzyıla gelindiğinde evlilikler açısından Osmanlı Devleti'nde farklı bir tablonun ortaya çıktığı görülmektedir. Yerli ve yabancı hanedanlarla yapılan evlilikler yerini cariyelerle yapılan evliliklere ve sultan kızlarının padişahın kulları olan devlet adamlarıyla evlendirilmesine bırakmıştır. Osmanlılar, devlet yönetiminde nasıl büyük dikkat ve ihtiyat gösteriyorlarsa hanedan kadınlarının evliliklerinde de aynı durum geçerli idi. Çünkü kendileri yönetemedikleri halde gücün onlar kanalıyla dışarı akabileceği kabul ediliyordu. Bu durum ise XV. yüzyılın sonuna doğru sultan kızlarını ve torunlarını, devlet adamlarıyla evlendirme politikasının benimsenmesiyle çözümlenmiş görünmektedir. Hanedan ata mirasının dağılıp yok olmasını ve kadınlar aracılığıyla denetimin ele geçirilmesini engelleme gereği hep mevcuttu. Bu yüzden kadınlar üzerindeki denetim ve kontrol mekanizması devamlı işlemiştir. Kadınlar üzerindeki bu denetimin sağlanması da onların hangi erkeklerle evlenmeleri gerektiği ve dışardan kimlerin damad olarak aileyle birleşmesi gerektiği konularıyla ilgili kararların alınmasıyla ilgilidir. Osmanlı hanedanının henüz Anadolu'daki beyliklerden kız alıp vermediği bir dönemde akrabalık tesis ettiği kişilerin önde gelen ailelere mensup olduğu görülmektedir. Beyliğin kuruluş döneminde rol oynayan ve Vefaiyye halifesi olan Şeyh Edebali de en nüfuzlu Ahi reislerinden olup Eskişehir ile Söğüd arasındaki İtburnu mevkiinde tekkesi bulunmakla beraber o havalinin en itibarlı ve sözü geçen ulularındandı. Özellikle F. Giese'nin belirttiği gibi Osmanlı Devleti'nin kuruluşu sırasında yani XIV. yüzyılın ilk yarısında Anadolu şehir ve kasabalarında mühim nüfuzları olan Ahilerin bu devletin teessüsünde önemli rolleri vardı37. Osmanlı Beyliği'nin kuruluş döneminde hükümdarlar dervişleri kendi patrimonyal devlet sistemiyle bütünleştirmeye çabalamışlardır. Dervişler, hanedanın halk gözünde otorite ve egemenliğini meşrulaştıran en etkin aracılar konumundaydılar. Babaiyye/Vefaiyye halifesi olan Şeyh Edebali'nin de Osman Gazi ve ailesine sağladığı ilahi meşruiyet hanedanın kurulmasında en önemli faktör olarak anılmıştır38. Bunun halk rivayetinde aldığı folklorik ifade biçimi olan rüya hikâyesi bu ilişkinin gerçek tarihi olgu niteliğini değiştirmez. Konumuz itibariyle bizim için önemli olan husus Şeyh Edebali'nin kızı ile Osmanlı Beyliği'nin kurucusu ve ilk hükümdarı Osman Gazi'nin yapmış oldukları izdivaçtır39. Osmanlı tarihleri Osman Gazi'nin oğlu Orhan Bey'in annesinin Şeyh Edebali'nin kızı Malhun Hatun olduğunu belirtirler40. Osman Bey ile ahilerin namlı şeyhi Edebali'nin kızı Malhun'un (Rabia ya da Bala Hatun) evlendikleri tarih belli olmamakla birlikte41 bu izdivacın tamamen siyasi bir kazanç elde etmek için yapıldığı aşikârdır. Hanedan bu evlilik sayesinde kutsal adamlarla bağlarını ilk defa özenle sağlamlaştırma imkânı buldu. Aynı zamanda Osman Bey için kuvvetli dini zümrelerden biri olan ahi teşkilatının en nüfuzlu kişilerinden olan Şeyh Edebali'nin kızı ile evlenmek şüphesiz ona Anadolu'da yaşayan halk nazarında önemli bir meşruiyet kazandırmıştır. Aynı zamanda henüz yeni teşekkül etmiş olan beyliğinin büyümesinde de kendisine destek verecek bir teşkilatın yardımlarını elde etme imkânına kavuşmuş ve yapacağı işlerde kayınpederine danışarak onun nüfuzundan önemli ölçüde istifade etmiştir. Şeyh Edebali ise damadı tarafından verilen Bilecik'in yönetimi görevini üstlenmiştir. İlki Osmanlı'nın kuruluş döneminde yapılan ulema ile evliliklerden bir diğerine de 1396 yılında rastlamaktayız. Osmanlı sultanı I. Bayezid'in kızı Hundi Hatun ile devrin büyük din bilginlerinden Şeyh Emir Buhari Niğbolu zaferinden sonra evlenmişlerdir42. Bu evliliğe Yıldırım Bayezid başta karşı çıkmışsa da ileriki günlerde kızını vermeye razı olmuştur. Bu izdivaçtan Emir Buhari ile iki kızları doğmuş olmakla birlikte onlar da annelerinden önce vefat etmişlerdir. XVI. yüzyıldan itibaren Anadolu'daki beyliklerin tamamen ortadan kalkması ve harem-i hümayunun iyice kurumlaşması ile beraber padişah ve şehzadelerin sadece cariyelerle evlenmesi adet haline gelmiştir. Bu durumu ilk defa bozan ise Şeyhülislam Esad Efendi'nin karşı çıkmasına rağmen kızı ile evlenen II. Osman olmuştur. II. Osman'ın reformist bir padişah olmasına paralel yapmış olduğu bu evlilik yani padişahın saray dışından, cariye olmayan ve hür doğmuş bir Türk kızıyla evlenmesi halk ve devlet adamları tarafından hoş karşılanmamıştır43. O, bu davranışı ile padişahın sadece cariyelerle evlenme geleneğini yıkıyordu. Oysa Osmanlı İmparatorluğu gelenekçi bir devlet idi ve gelenek haline gelmiş bir durumun değişmesine iyi gözle bakılmazdı. Osmanlı Devleti'nde hanedanlar arası evlilik artık yararlı bir politika olarak görülmekten çıktığı zaman hanedan, kızlarına uygun eşler bulmak için kendi yönetici sınıfına dönmüştü. Ancak yine de hanedan kendi sınırları içindeki hanedanlardan uzak durmaya çalışmıştı. Evrenosoğulları, Mihailoğulları ve Turahanoğulları gibi askeri hanedanlardan ya da ulema-idareci sınıftan gelenlerden uzak durularak evlilik ittifakından kaçınıldığı görülüyor44. Ancak bu durumun dışında birkaç istisnanın yaşandığına da şahid olmaktayız. Bunlardan biri I. Mehmed'in kızı Hafsa Hatun'un yönetici elit tabakadan Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa'nın oğlu Mahmud Bey ile evlendirilmesiyle yaşanmıştır. Çandarlılar, Orhan Gazi döneminden başlayarak II. Selim'in tahta çıkışına kadar birçok ilmiye ricali ve devlet adamı yetiştirmiş bir Türk ailesidir. Ailenin reisi Halil Hayreddin Paşa45 ilk Osmanlı sultanı Osman Gazi'nin kayınpederi Şeyh Edebali ile akraba olup Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunda ve büyümesinde önemli rol oynayan ahi teşkilatına mensuptu. Daha o devirde aile seçkin şahsiyetlere sahip olmakla beraber tanınmış ailelerle akrabalık tesis etmiştir46. Nitekim Osmanlı Devleti'nde önemli bir mevki iştigal eden Çandarlı vezir ailesinden Çandarlızade I. İbrahim Paşa'nın küçük oğlu ve aynı zamanda vezir-i azam Çandarlı Halil Paşa'nın kardeşi olan Mahmud Çelebi ile II. Murad'ın kız kardeşi Hafsa Hatun evlenmişlerdir. Sultan II. Murad 1423 yılında Candaroğulları'ndan İbrahim Bey'in kızını aldığı zaman Çelebi Mehmed'in kızı ve kız kardeşi olan Hafsa Hatun'u47 da Mahmud Çelebi'ye vermiştir. Mahmud Bey, o sırada Osmanlı Devleti ümerasından biriydi ve sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Mahmud Bey, Bolu sancakbeyliğinde bulunduğu sırada Macarlarla 1444 yılında yapılan mücadele sırasında esir düşmüştür. Daha sonra Macarlar tarafından Osmanlıların evlilikler yoluyla akraba oldukları Sırplara teslim edilmiştir. Sırp despotu George Brankoviç tarafından harp müzakereleri yapılmak üzere Edirne'ye gelen Macar temsilcilerle birlikte gönderilmiştir. Sultan II. Murad Haçlılarla Edirne-Segedin muahedesini imzaladığı sırada kabul edilen maddelerden birisi de eniştesi Mahmud Bey'in esaretten kurtulmasına mukabil verilecek fidye-i necat idi48. II. Murad Mahmud Bey için yetmiş bin duka altın vermek suretiyle de bu sorunu çözmüş ve kardeşinin eşini esaretten kurtarmıştır. Osmanlı Devleti'nde hanedanlar arası evliliğin nihayete ermesiyle sultan kızları, kardeşleri ya da torunları önemli devlet adamlarına eş olarak verilmeye başlamıştı. Bu uygulamanın örneklerinden birine de Osmanlı tarihinde Çandarlılarla birlikte en çok sadrazamı çıkaran Köprülü ailesiyle yapılan evliliklerde görüyoruz. Osmanlıların akrabalık kurduğu önde gelen ailelerden biri de Köprülüler idi. Sultan IV. Mehmed'in kızı Emetullah Ümmi Küçük Sultan'la Köprülülerden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ilk izdivaca imza atmışlardır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa aynı zamanda Köprülü Mehmed Paşa'nın kızı Saliha Hanım ile evlenerek damadı olmuştu. Daha sonra ise IV. Mehmed'in kızı Emetullah Ümmi Küçük Sultan'la evlenerek Osmanlı hanedanına damad olmuştur. 1675 yılında Edirne'de onu taltif için yapılan bu izdivaçtan sonra kayınpederi IV. Mehmed tarafından sadrazamlık görevine tayin olmuştur. Böylece sultan başarılı olarak addettiği Köprülüler sülalesinden bir kişiyi daha atayarak aynı zamanda onların nüfuzundan yararlanmayı düşünmüştür. Köprülüler sülalesiyle yapılan ikinci evlilik sultan II. Mustafa'nın kızı Ayşe Sultan ile Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa'nın oğlu Hacı-Fazıl Numan Paşa arasında meydana gelmiştir. Bu izdivacın çok önceden kararlaştırılmasına rağmen uzun bir zamandan sonra yapılması gibi bir özelliği vardır. 1703 senesinde yapılması planlanan düğün Edirne vak'asının ortaya çıkması nedeniyle ertelenmiştir49. Düğün tarihleri kesin olmamakla birlikte 1710 olarak kabul edilir ve izdivaçları yedi yıl sürmüştür50. İzdivaçlarından sonra kısa bir süre de olsa iki aylığına sadrazamlık yapmıştır. Son görevi olan Girit valiliği sırasında vefat etmiştir. Köprülü vezir ailesi ile yapılan son evlilik yine II. Mustafa'nın kızlarından Safiye Sultan ile damad Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın oğlu Ali Paşa arasında yapılmıştır. Düğünleri II. Mustafa'nın tahttan indirilmesiyle gecikmeli de olsa 1710 yılında mutantan bir şekilde yapılmıştır51. Yaklaşık olarak on üç yıl süren evliliklerinden Ebu-Bekr Bey ve Zahide Sultan dünyaya gelmiştir. Zahide Hanımsultan Hacı Süleyman Paşa ile evlenmiş ve 1790 yılında vefat etmiştir. Ebu-Bekr'in akıbeti hakkında ise yeterli bilgimiz yoktur. Osmanlı hanedanı içerisinde yapılan ve genelde sultan kızlarının veya torunlarının başarılı devlet adamlarıyla yaptıkları evliliklerdir. Devletin ilk iki yüzyılı içerisindeki evlilikleri genelde yerli ve yabancı hanedanlarla yapılan siyasi izdivaçlardan müteşekkildi. Bu süre içerisinde sultan kızları veya torunlarının devlet adamlarıyla yaptıkları evliliklerin sayısı oldukça azdı. Ancak XVI. yüzyıla doğru devlet adamlarıyla yapılan evliliklerin sayısının artmaya başladığı gözlemlenmektedir. Osmanlıların Anadolu'da birliğini temin etmesinden sonra etrafta kızlarını verecek hanedan kalmadığından sultanları büyük devlet adamlarıyla evlendirmeye başlamışlardı. Bu evliliklerde de siyasi çıkarlar gözetilmeye ve güçlü devlet adamlarını böylece hanedana bağlamaya devam edilmiştir. Damad ünvanı vererek sevdiği devlet adamını taltif etmek padişahların sık başvurduğu bir yoldu. Devlet adamları ise hanedana damad olarak nüfuzlarını arttırma imkânına sahip olmuş oluyorlardı. II. Mehmed döneminden önce sultan kızları ile devlet adamları arasında birkaç evlilik olsa da asıl artış bu dönemle birlikte yaşanmaya başlamıştır. Çünkü Fatih'le birlikte imparatorluğun sonuna kadar sürecek yeni bir ittifaklar örüntüsü yani devletin en üst görevlilerinin Osmanlı hanedanına evlilik yoluyla bağlanışı başlamıştır. Bu uygulamanın ortaya çıkmasında Bizans ve Sırbistan devletleriyle Karaman, Germiyan, Candaroğlu gibi Anadolu beyliklerinin Osmanlı ülkesine katılması yani devletler havuzunun kurumasının etkisi vardır. Böyle olunca padişahlar ve onların aile üyeleri için uygun eş adayları azalmıştır. II. Mehmed'in şehzadeliği döneminde yapılan sultan kızı devlet adamı evliliklerinden biri II. Murad'ın kızı Fatma Sultan ile Zağanos Mehmed Paşa arasında meydana gelmiştir. Zağanos Mehmed Paşa II. Murad'ın kızı ile evlenmek suretiyle onun damadı, kızı Hadice Hatun'u da şehzade Mehmed'e vererek onun kayınpederi olmuş ve böylelikle Osmanlı hanedanıyla çift başlı bir akrabalık kurmuştur. Fatma sultan ile evliliklerinden Ahmed Çelebi ve Hamza Bey adlarında iki oğulları olmuştur. Ahmed Çelebi Osmanlıların hizmetinde defterdarlık yapmıştır. Hamza Bey ile ilgili ise yeterli bilgimiz yoktur. Zağanos Mehmed Paşa, 1443 yılında vezir olarak Osmanlı Devleti'nde önemli görevler ifa etmiş ve Fatih'in lalalığı görevinde bulunarak da onun yetişmesinde rol almıştır. İstanbul'un fethinde önemli görevler üstlenmiş ve fethin gerçekleşmesinde damadı Fatih'e yardımcı olmuştur. Aynı zamanda Mora isyanının bastırılmasında ve Fatih'in Trabzon Rum İmparatorluğu üzerine yaptığı seferde yer almıştır. Böylece II. Murad'ın kızını vererek kendisine damad yaptığı ve daha sonra da Fatih'in kayınpederi olan Zağanos Mehmed Paşa hanedana önemli hizmetlerde bulunmuştur. Padişah da önemli ve güçlü bir devlet adamını kendi ekibinin içerisine dahil ederek yapacağı işlerde yardımcı olacak bir görevliyi kazanıyordu. XVI. yüzyıla geldiğimizde artık hanedanlar arası evlilikten ziyade sultan kızlarının devlet hizmetinde bulunan askeri ve mülki ricalden kişilerle izdivaçlar yaptığını görmekteyiz. Bu evliliklerden biri de II. Bayezid'in Bülbül Hatun'dan doğan kızı Hundi Sultan ile Hersekzade Ahmed Paşa arasında yapılmıştır52. Hersekzade Ahmed Paşa'nın Anadolu beylerbeyi iken 1484 yılında yapılan evlilik yaklaşık olarak otuz yıl sürmüştür. Hundi Sultan'ın eşi bu süre zarfında şehzadeler mücadelesinde taraf tutmasından dolayı sık sık sadrazamlıktan atılmıştır. Bu durum da Hundi Sultan'ın Bursalılarla arasının açılmasına neden olmuştur. Yavuz Sultan Selim döneminde de sultan kızları ile devlet adamları arasındaki evliliklerin devam ettiğine şahit olmaktayız. Yavuz'un kızlarından Hatice Sultan ile ilk eşi Ağrıboz sancakbeyi İskender Paşa 1509 yılında evlenmişlerdir. Bu birliktelikten Mehmed, Süleyman, Ali, Kara Osmanşah ve Nefise adlarında beş çocukları olmuştur. Kanuni 1520'de tahta çıkınca Osmanşah'a kayd-ı hayat ile Mora, İnebahtı ve Teselya sancaklarını vermiş ve o da ölünceye dek buraları idare etmiştir53. Hatice Sultan ikinci evliliğini 1524'te meşhur vezir-i azam Makbul İbrahim Paşa ile yapmıştır. Düğünleri İstanbul'da İbrahim Paşa sarayında 15 gün süreyle devam etmiş ve çok mutantan bir şekilde yapılmıştır54. Evlilikleri on iki yıl sürmekle birlikte Mehmet Şah, Hanım Sultan ve adı bilinmeyen bir kızları olmak üzere üç çocukları olmuştur. Osmanlı tarihinde seçkin bir devlet adamı olan Makbul İbrahim Paşa özellikle Kanuni zamanında önemli vazifelerde bulunmuştu. Daha Hatice Sultan55 ile evlenmeden önce Kanuni Manisa'da sancakbeyi iken onunla tanışma imkânına nail olarak onun nedimi olmuştu. Zamanla mesleğinde yükselmiş ve Enderun'da görev yaparken 1523 yılında Kanuni tarafından vezir-i azamlık görevine atanmıştır56. Vezir-i azamlık göreviyle beraber Rumeli Beylerbeyliğinin de bahşedilmesi İbrahim Paşa'ya muazzam bir güç sağlamıştı. Sefer-i hümayunlara katılarak da bu gücün daha da artmasını sağlamıştır. Mohaç savaşında Budapeşte'nin, 1534-1535 doğu seferinde Safevilerle yapılan mücadelede Tebriz'in ve Bağdad'ın alınmasında Kanuni'ye refakat etmiştir. Ancak artan nüfuzu ve iktidarı tekeline almaya başlaması, her istediğinin yerine getirilmesi ve onun oluru alınmadan hiçbir şeyin yapılmaması yani kendisinin bir nevi padişah gibi hareket etmesi sonunu hazırlamaya yeterli olan etkenlerden biridir. İbrahim Paşa'nın yavaş yavaş kariyerinin sonuna gelmesinde hanedan içerisinde meydana gelen iktidarı ele geçirme kavgasının etkisi olmuştur. İbrahim Paşa'nın özellikle şehzade Mustafa ve annesi Mahidevran ile arasının iyi olduğunu yazışmalarından görebiliyoruz. Bu durum ise aralarının açık olduğu sultanın nikahlı hasekisi Hurrem Sultan'ın hoşnutsuzluğunu daha da arttırmıştı. Hurrem'in de amacı sultan öldükten sonra kendi oğullarından birini Mehmed veya Bayezid'i tahta çıkartmaktı. Bu yüzden İbrahim Paşa'ya karşı sultanı etki altına alarak onun idam edilmesinde rol oynamış olabilir. İbrahim Paşa'nın57, kaynanası Hafsa Sultan'ın 1534 yılında ölümünden hemen sonra ilk fırsatta doğu seferinden döner dönmez 1536'da idam edilmesi de bunu doğrular niteliktedir. Çünkü Hafsa Sultan'ın kızı ve damadı ile doğal olarak yakın bağları vardı. Yani İbrahim Paşa'nın düşüşünde en büyük âmilin Hurrem Sultan olduğu görülmektedir. Hurrem de böylece Mustafa'ya yakın olan güçlü sadrazamı ortadan kaldırarak kendi oğullarından birinin tahta geçmesi için zemin hazırlamaya başlamıştır. Yavuz'un kızı Şah Sultan ile sancakbeyi Lütfi Paşa bir başka sultan kızı ve devlet adamı evliliğine imza atmışlardır58. Lütfi Paşa Yavuz'un Çaldıran ve Mısır seferlerine katılmış, görevinde zamanla yükselerek sancakbeyliğinden vezir-i azamlık mertebesine ulaşmıştır. Ancak zamanla eşiyle arası açılmış ve 1541 yılında on dokuz yıl süren izdivaçları boşanma suretiyle sona ermiş, vezir-i azamlık görevinden de azledilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında sultan kızlarının önde gelen devlet adamları ile izdivaçlarına devam edilmiştir. Kanuni'nin Hurrem Sultan'dan doğan kızı Mihrimah Sultan ile Diyarbakır Beylerbeyi Rüstem Paşa 1539 yılında evlenmişlerdir59. Düğünleri Şehzade Bayezid ile Cihangir'in sünnet düğünleriyle birlikte tantanalı bir şekilde yapılmıştır. Yirmi iki yıl süren izdivaçlarından Ayşe Hümaşah ile Osman Bey doğmuştur. Ayşe Hümaşah önce sadrazam Semiz Ahmed Paşa ile daha sonra da Nişancı Feridun Paşa ile evlenmiş ve 1594 yılında kardeşi Osman Bey de 1576 yılında vefat etmiştir. Damad Rüstem Paşa, Kanuni döneminin önemli şahsiyetlerinden biri olup hanedan içerisinde oldukça etkili olmuştur. Diyarbakır Beylerbeyi iken hanedana damad olmuş ve ilerleyen zamanda 1544 yılında vezir-i azam olarak etkisini arttırmaya başlamıştır. Bu yükselişinde ise kaynanası Hurrem Sultan'ın büyük desteğini görmüştür. Hurrem Sultan, kızı Mihrimah ve damadı Rüstem Paşa üçlü ittifakı Kanuni'nin diğer eşi Mahidevran ve oğlu Mustafa'yı tasfiye etmeye çalışmışlar ve entrikaları neticesinde 1553 yılında şehzade Mustafa'nın öldürülmesine neden olmuşlardır. Yeniçeriler çok sevdikleri60 Mustafa'nın öldürülmesinden Hurrem ve Rüstem'i sorumlu tutmuşlar, bunun üzerine de Kanuni damadını görevinden azletmiştir. Ancak Rüstem Paşa iki yıl süren bu durumun sonucunda 1555 yılında tekrar vezir-i azamlık görevine dönmüştür. Bu gelişmede de yine Hurrem Sultan'ın etkisi olmuştur. Rüstem Paşa'nın görevden alınmasından sonra Hurrem, sultana yazarak onun için şefaatte bulunmuştur61. Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da sultan kızı damad evliliğinden sadece sultanların değil anneleri ve hasekilerinin de büyük yarar sağlamasıdır. Bunun ilk örneğini de sultan Süleyman'ın eşi Hurrem ile Rüstem Paşa'nın ittifaklarında görmekteyiz. Böylece Hurrem şehzade Mustafa'yı ortadan kaldırtarak kendi oğullarının tahta geçmesi için bir adım öne geçmiştir. Kanuni'den sonra tahta geçen II. Selim, kızlarını devlet adamlarıyla evlendiren bir diğer sultandır. Nurbânû Sultan'dan doğan İsmihan adlı kızını Sokullu Mehmed Paşa'ya vermiştir. Şehzade Selim ile Bayezid mücadelesinde Selim'in üstünlüğünü temin eden Sokullu'ya başarısına mükâfaten 1562 yılında nikâh edilmiştir. Ancak bu sırada iki hanımla evli bulunan Sokullu, eşlerini boşamak zorunda kalmıştır. İsmihan Sultan ile evliliklerinden İbrahim Han dünyaya gelmiştir. Damad Sokullu Mehmed Paşa Kanuni tarafından 1565 yılında vezir-i azamlık görevine getirilmiş ve II. Selim'in saltanatı boyunca ve III. Murad'ın hükümdarlığının ilk beş yılında görevine devam etmiş ve 1579 yılında suikast sonucu öldürülmüştür. Osmanlı sultanlarından I. Ahmed hükümdarlığı süresince kızlarını devlet adamlarıyla evlendiren padişahlardan biridir. Özellikle kızlarından Ayşe Sultan'ın vezir İbşir Mustafa Paşa ile yaptığı evlilik oldukça ilginçtir. İbşir Mustafa Paşa, 1655 yılında Ayşe Sultan ile kısa süreliğine de olsa izdivaç yapmıştır. Evlenmeden önce İbşir Mustafa Paşa devrinin kötü geçmişli vezirlerinden biri olarak ün yapmıştı. Ancak Ayşe Sultan ile evlenmesinden sonra onun ısrarlarıyla belalı bir soyguncu ve eşkıya olan vezir sadrazam yapılmıştır62. IV. Mehmed ve Valide Turhan Sultan onu damad yapmak ve sadrazam tayin etmek stratejisini benimsediler. Bu göreve gelmesinde eşinin telkinleri etkili olsa da asıl neden onun eşkıyalıklarına ve soygunlarına son vermektir. Hanedan böylece bir paşayı damad olarak sultan ailesi içerisine dahil ederek fesadı kontrol altına almayı amaç edinmiştir. Paşa'nın İstanbul'a gelmesi ve orada karısının sarayında yaşaması gerekeceğinden yeri sabitleşecekti ve devlet onu denetim altında tutabilecekti. İstanbul'a gelişinden henüz kısa bir zaman geçmişti ki burada çıkan bir ayaklanmada öldürülmüştür. Bu evlilik aynı zamanda hoşnutsuz paşayı onurlandırma ve hükümdar hanesiyle birleştirme işlevi görmüştür. Sultan İbrahim döneminde özellikle küçük yaştaki sultan kızları devlet adamlarıyla evlenmeye başlamışlardır. Onlardan biri de henüz üç yaşında Silahdar Yusuf Paşa ile evlenen İbrahim'in kızı Fatma Sultandır. İlk evliliği kocasının idamı nedeniyle bir sene sürmüş ve dört yaşında musahib Fazlı Paşa'ya verilmiştir. Fazlı Paşa sultan kızı ile evliliğinden sonra kaptan-ı derya olmuştur. Ancak bu görevinde uzun kalamamış, azledilerek dış vazifelere tayin edilmiştir. Burada bizim için önemli olan husus niçin küçük yaştaki sultan kızlarının devlet adamlarıyla erken bir dönemde evlendirilmesine ihtiyaç duyulduğudur. Sultan kızı vezir birleşmesiyle yaratılan iktidar bağları sultan kızının yaşamı süresince birden fazla evlilik yapılabilmesiyle güçleniyordu. Kendilerinden yaş itibariyle oldukça büyük olan vezir, sadrazam ve kaptan-derya gibi devlet görevlisi eşlerinin devamlı sefer-i hümayunlarda olmaları, her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmaları, idam ve doğal nedenlerden dolayı ölmeleri gibi durumlarda sık sık eş değiştirmek zorunda kalıyorlardı. Bu nedenle bir sultan kızının ölene kadar en az beş veya altı kez evlendiği görülüyordu63 IV. Mehmed'in hükümdarlığı döneminde sultan kızlarının evliliklerine devam ettiklerini görmekteyiz. Kızlarından Hatice Sultan, 1675 yılında ikinci vezir Mustafa Paşa ile evlenmiştir. Edirne'de yapılan düğünleri yirmi gün sürmüş ve debdebeli bir şekilde yapılmıştır. Düğün esnasında Hatice Sultan'ın kardeşi Ümmi Sultan ile Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın da nikâhları kıyılmıştır. On bir yıl süren izdivaçlarından Mehmed, Hasan, Vasıf, Abdullah ve Ayşe adlarında beş çocukları olmuştur. Çocuklar hakkında yeterli bilgimiz bulunmamaktadır. Hatice Sultan ikinci evliliğini 1691 yılında yapmış ve II. Ahmed kız kardeşini Silahdar Moralı Hasan Paşa'ya vermiştir. Hasan Paşa hanedana damad olmasının nimetlerinden faydalanmış ve 1703'te vezir-i azamlık görevine atanmıştır. Ancak, kısa süren bu görevinden sonra İzmit'e sürülmüştür. Eşi Hatice Sultan ise sultanların taşraya çıkmaları yasak olduğu halde padişah III. Ahmed'ten izin alarak kocasının yanına gitmiştir. Hasan Paşa'nın 1713'te ölümü üzerine izdivaçları sona ermiştir. Burada üzerinde durmamız gereken önemli konulardan biri önceki dönemlere nispeten neden XVII. yüzyılda sultan kızı damad evliliklerinde bu kadar fazla artış yaşanmıştır. Bu durumun ortaya çıkmasında en büyük amilin valide sultanların çabalarının olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evli sultan kızları anne ve babalarının yaşadığı hareme kolay ulaşma imkânına sahiptiler ve bilgi verme, kuryelik yapma ve politik strateji belirleme görevi yapabiliyorlardı. Valide sultanlar evli kızlarının sahip oldukları bu özellikleri göz önünde bulundurarak onların yapacakları evliliklere karışıp kiminle izdivaç yapacaklarına karar veriyorlardı. Sultan kızları ile annelerinin çıkarları genelde birbiriyle örtüşüyordu. Sultan kızlarının hedefi eşlerinin politik kariyerlerini ve buna bağlı olarak ömürlerini uzatmak, annelerininki ise harem dışından kendilerine sadık ve politik müttefikler bulunmasını garanti altına almaktı. Bu nedenlerden dolayı sultan kızlarının evlilikleri aracılığıyla kurulan ilişki ağları büyük önem taşıyordu. Valide sultanlar bütün bunları hesaba katarak gerek sultan kızlarının gerekse de torunlarının izdivaçlarında belirleyici bir rol oynamışlardır. Osmanlı hanedanına XVIII. ve daha sonraki dönemlerde devlet adamları damad olmaya devam etmişlerdir. Ancak bu yapılan evlilikler daha önce yapılan izdivaçlara nazaran siyasi yönden geri planda kalmıştır. Çünkü, önceki yüzyıllarda yapılan evliliklerde sultan kızlarının evlenecekleri kişiler hakkındaki kararı valide sultan ve padişah belirliyorken artık sultan kızları istedikleri kişilerle evlenmeye başlamışlardır. Evliliklerde daha titiz ve seçici olunurken bu durumun giderek kaybolduğunu görüyoruz. Tabi ki bunda güçlü valide sultanların devrinin sona ermesi de önemli bir etkendir. Bu da gösteriyor ki hanedanın siyasi menfaatlerinden önce başka istekler devreye girmeye başlamıştır. 5. Sonuç Osmanlı Devleti'nin kurulduğu dönemde Anadolu'da birçok beyliğin ve devletin varlığını görmekteyiz. Osmanlıların onlarla mücadele etmesi ve Anadolu'da hâkimiyeti ele geçirmesi şüphesiz kolay bir iş değildi. Ancak küçük bir beylikten cihan devletine giden yolda takip ettiği politikalar o zamanın şartlarına göre oldukça mükemmeldi. Bu politikalardan biri de Anadolu'daki beyliklerle ve Rumeli'deki Hıristiyan devletlerle kurmuş olduğu sıhriyet ilişkileriydi. Özellikle evlilik olayını kendi lehine çevirme konusunda son derece başarılı olduklarını yapmış oldukları izdivaçlarla göstermişlerdir. Her bir devletin siyasi evlilikler yoluyla elde etmek istediği amaçlar görülmektedir. Bu yola başvuran devletlerden biri olarak Osmanlı Devleti'nin de kendi menfaatleri doğrultusunda farklı beklentileri vardı. Bazı evlilikler, Anadolu ve Rumeli'de hâkimiyetini tesis etmek için müttefik kuvvetler bularak kuvvetini arttırmak, yani ittifak ilişkilerinin göstergesi diğerleri de Anadolu'nun farklı bölgelerinden gelebilecek tehlikelere karşı bertaraf edici bir özellik taşıyordu. Görüldüğü üzere de siyasi evliliklerden azami şekilde faydalanmasını bilen taraf da Osmanlı Devleti olmuştur. Bu makale, Osmanlı hanedanının erken dönemden itibaren yapmış oldukları politik evliliklerin iç ve dış politikaya yansımaları hakkında dikkate değer bilgiler sunarak katkıda bulunmaktadır. Onların yerli ve yabancı hanedanlar ile aristokrat ailelerle yaptıkları evlilikler örnekler üzerinden anlatılmaktadır. Erken dönemde yerli ve yabancı hanedanlarla yapılan evliliklerin XVI. yüzyılla beraber şekil değiştirerek aristokrat önde gelen nüfuzlu ailelerle yapılan evliliklere dönüşümünü ortaya koymaktadır. DİPNOTLAR 1 Eskiçağda Doğu'da yapılan siyasi evlilikler hakkında daha tafsilâtlı bilgi için bkz. H. H. Duymuş, Antik Doğu'da Siyasi Evlilikler, Cinius Yayınları, İstanbul 2009. 2 Bizanslıların yapmış oldukları siyasi evlilikler hakkında daha geniş bilgi için bkz. Sandra Origone, 'Marriage connections between Byzantium and the West in the age of the palaiologoi', Mediterranean Historical Review, Volume 10, Issue 1-2, June 1995, pp. 226-241. 3 Cenevizlilerin akrabalık kurduğu devletlerden biri de Bizanslılar idi. Nitekim, Bizans yönetiminde bulunan Midilli adası 1335 yılında Bizans İmparatoru V. Paleologos tarafından kız kardeşi Maria'nın çeyizi olarak Cenevizli Francesco Gattilusio'ya bırakıldı. Cenevizli ailenin adadaki egemenliği de 1462'ye kadar devam etti. Wilhelm Heyd, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, C.I, Çev. Enver Ziya Karal, TTK Basımevi, Ankara 2000, s.571-572. 4 Mehmet Neşri, Kitab-ı Cihannüma, C. I, Haz. Faik Reşit Unat, Mehmet Altay Köymen, T.T.K. Yay., Ankara 1995, s.445, Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih, C. I, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999, s.232. 5 Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, TTK Yay., Ankara 1989, s.41, Faruk Söylemez, 'XVIII. Yüzyıl Başlarından XIX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Maraş ve Çevresinde Eşkıyalık Hareketleri', Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.22, 2007, s.70. 6 Mehmet Neşri, a.g.e., s.501. 7 Bu evlilik hakkında daha tafsilâtlı bilgi için bkz. Feridun M. Emecen, Fetih ve Kıyamet 1453, İstanbul 2012, s.133-134, 163-164. 8 Halil İnalcık'a göre II. Murad, 1450'deki ikinci Arnavutluk seferinin mağlubiyetini unutturmak için Şehzade Mehmed için muazzam bir düğün tertip ettirmiştir. Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, TTK Yay., Ankara 1987, s.108. 9 Refet Yinanç, 'Dulkadiroğulları', İslam Ansiklopedisi, C. IX, DİA Yay., İstanbul 1994, s.555. 10 Leslie P. Peirce, Harem-i Hümayun Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar, Çev. Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2002, s. 36. 11 Çağatay Uluçay, 'II. Bayezid'in Ailesi', Tarih Dergisi, S. 14, 1959, s.105-110. 12 Hundi, Memlük sultanlarının nikahlı eşleri haseki sultanlara verilen ünvanın adıdır. Öztuna, a.g.e., s.1149. 13 Jorga, Memlük sultanı Kayıtbay'ın oğlunun adını Mehmed olarak belirtmiştir. Nicolae Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Çev. Nilüfer Epçeli, C. II, Yeditepe Yay., İstanbul 2005, s.212 14 Uzun Hasan hakkında daha geniş bilgi için Bkz. Şehabeddin Tekindağ, Uzun Hasan, İslam Ansiklopedisi, C. XIII, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.91-96. 15 Öztuna, Uğurlu Mehmed Bey'in Otlukbeli savaşından 38 gün önce yapılan mücadelede vezir Has Murad Paşa idaresindeki Osmanlı öncü kuvvetlerini yendiğini belirtir. Öztuna, a.g.e., 132. 16 Şahkulu isyanı hakkında geniş bilgi için Bkz. Çağatay Uluçay, 'Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu?', İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, C. VI, S. 9, 1954, s.55-74. 17 Yılmaz Öztuna, Yavuz Sultan Selim, Babıali Kültür Yay., İstanbul 2006, s.28. 18 II. Bayezıd'ın oğullarının saltanat mücadelesi için Bkz. Uluçay, a.g.m., S. 9-12, s.53-90, 117-142, 185-200 19 Aşıkpaşazade'de Ülüfer Hatun ve Neşri'de Lülüfer Hatun olarak geçmektedir. Aşıkpaşazade, a.g.e., s.17., Mehmet Neşri, a.g.e., s.104. Ünlü Arap seyyah İbn Batuta Sultan Orhan'ın eşi Nilüfer Hatun'u ziyaret etmiş ve onun kendisine ikramlarda bulunup yardım ettiğini belirtmiştir. İbn Battuta, İbn Battuta Seyahatnamesi I, Çev. A. Sait Aykut, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2004, s.430, vd. 20 Bizans imparatoriçesi Anna tahtını gasp eden İoannes Kantakuzenos'a karşı 1340'ların başında Orhan'dan yardım istemişti. Ancak Orhan Gazi ile ittifak girişimi başarısızlığa uğramıştır. L. Peirce, a.g.e., s.46. Anna aynı zamanda Osman ile ittifak halinde olan Kantakuzenos'a karşı Anadolu Türk Beyliklerinden Saruhanoğulları ile ittifak yapmıştır. Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Kitabevi Yay.,İstanbul 2003, s.111, 118. 21 M. Tayyib Gökbilgin, 'Orhan', İslam Ansiklopedisi, C. IX, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.402. 22 Uzunçarşılı, a.g.e., s.136. Kantakuzenos'a karşı Anadolu Türk Beyliklerinden Saruhanoğulları ile ittifak yapmıştır. Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Kitabevi Yay., İstanbul 2003, s.111, 118. 21 M. Tayyib Gökbilgin, 'Orhan', İslam Ansiklopedisi, C. IX, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.402. 22 Uzunçarşılı, a.g.e., s.136. 23 Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Çev. Fikret Işıltan, T.T.K. Yay., Ankara 1995, s.533. 24 Alderson, Fatih'in bu kızdan başka I. Dorino Gattilusio'nun Maria adında bir başka kızıyla da evlendiğini belirtir. Alderson, a.g.e., s.239. 25 Uzunçarşılı, a.g.e., s.188-189. 26 Uluçay, Fatih'in Helen'le kendisini zehirleme korkusundan dolayı evlenmediğini belirtir. Uluçay, Padişahların Kadınları, s.20. 27 Öztuna 1370 yılında, Uluçay 1376 yılında, İmber 1371'den sonra olduğunu belirtir. Öztuna, a.g.e., s.107, Uluçay, Padişahların Kadınları, s.6, Imber, a.g.e., s.121. 28 M. H. Yinanç, 'I. Bayezid', İslam Ansiklopedisi, C.II, MEB Yayınları, Eskişehir 1997, s.370. 29 Yorga eserinde bu kızın adını Maria veya Milevas olarak belirtir. Jorga, a.g.e., s.248. 30 'Laz (Lazar) kim gitti vilayetine Bayazıd Han: 'Benümdür' dedi. Vılk oğlu dahi Bayazıd Han'a elçi gönderdi mübalağa armağanlar ile ve hem tahtı kutlu olsun dedi. Ve hem anası ağzından dahi bir mektup yazdı. Ve anasının bir küçük kızkardeşi vardı hem o da Laz'ın kızıydı: Bayazıd Han'a vermeğe ahdetmişlerdi. Bayazıd Han'a Cariyeni al, varsun hizmetin etsün' dedi. Bayazıd Han da elçi gönderdi, kızı götürdüler. Kız kim geldi, Han ile buluştu, maksut ne ise hasıl oldu. Kız kendü töresince duru geldi, hizmeti ne ise etti. Ayıttı kim kız: 'Kardeşim halayıkına Semendre'yi sadaka et' dedi. Han dahi kabul etti. Güvercin'liği (Golubats) bile verdiler. Niğbolı'yı (Novobırdo) vermediler. Ve bu kavl-i karar üzerine mukarrer olundu. Ta Timur vartasına değin Bayazıd Han sohbet esbabını Laz kızından öğrendi Ali Paşa muavenetilen', Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Haz. Nihal Atsız, MEB Yayınları, İstanbul 1992, s.62-63, Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihan-nümâ Neşrî Tarihi, Haz. Faik Reşit Unat-Mehmet A. Köymen, C. I, Ankara 1995, s.331-333. 31 Olga Ziroyeviç, 'İki Osmanlı Padişahı İle Evlenen İki Sırp Prensesi', Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 1968, S.II/9, s.52. 32 Jorga, a.g.e., s.348. 33 Jorga eserinde kayınpederin damadına çeyiz olarak 400.000 altın değerinde bir arazi ile 200.000 altın değerinde eşya hediye ettiğini belirtir. N. Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. I, s.349. Kenneth Meyer Setton, The Papacy and The Levant (1204-1571), Volume II, The American Philosophical Society, Philadelphia 1978, s.184 34 A. D. Alderson, Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı, Çev. Şefaettin Severcan, İstanbul 1999, s.142. 35 İnalcık, a.g.e., s.8-11 vd. 36 Uluçay, Padişahların Kadınları, s.16. 37 Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, TTK Yay., Ankara 1999, s.13. 38 Halil İnalcık, 'Otman Baba ve Fatih Sultan Mehmed', Makaleler I, Doğu Batı Yay., Ankara 2005, s.142. 39 Şeyh Edebalı'nın kızı ile Osman Gazi'nin evlilikleri ile ilgili menkıbe şöyledir.'Osman Şeyh Edebalı'nın kızını ister, Şeyh iki sene buna muvafakat vermez. Osman bir gece Şeyh'in evinde uyurken bir rüya görür: Edebalı'nın koynundan bir ay çıkarak Osman'ın göğsüne girer. Bunun üzerine Osman'ın göbeğinden bir ağaç çıkar. Dallarının gölgesiyle bütün dünyayı örter. Edebalı, rüyayı tabir ederek Osman sülalesinin dünyaya hakim olacağını söyler ve kızını ona verir.' Osmanlı sülalesine Küçük Asya'daki diğer Türk devletleri üzerinde hegemonyasını kurmak için ilahi bir meşruiyyet vermek arzusu görülebilir. Köprülü, a.g.e., s.6. 40 Aşıkpaşazade, Neşri ve Müneccimbaşı Tarihi'nde Malhun Hatun, Oruç Bey tarihinde ise Rabia Hatun olarak geçer. Atsız, Aşıkpaşaoğlu, s.16, 37; Mehmet Neşri, a.g.e., s.82, 83, Müneccimbaşı Ahmet Dede, Müneccimbaşı Tarihi, Çev. İsmail Erünsal, C. I, Tercüman Yay., Ankara 1978, s.61; Oruç Beğ, (1972), a.g.e., s.25, 28. 41 Öztuna, emin olmamakla birlikte 1289 yılını verir. Öztuna, a.g.e., s.101. 42 Öztuna Hundi Hatun'un Erhondu Hatun ile aynı kişi olabileceğini Erhondu Hatun'un önce Yakup Bey ile evlendiğini ikinci olarak da Emir Buhari ile evlenmiş olabileceğini belirtir. Uluçay ise Hundi Hatun ile Erhondu Hatun'un farklı kişiler olduğunu belirtmiştir. Öztuna, (1990), a.g.e., s.112, Uluçay, (1992), a.g.e., s.9-10 43 Reşad Ekrem Koçu, II. Osman'ın saray geleneklerine aykırı olarak 600.000 altın üzerine nikâh kıyarak İstanbul âdetlerince bir düğün yaptığını belirtir. Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, Doğan Kitapçılık Yay, İstanbul 2002, s.250. 44 Caroline Finkel, bu uç beylerinin Osmanlı hanedanının üstünlüğüne meydan okuma cesaretini kendilerinde bulabilecek olmalarından dolayı onlarla akrabalık kurulmadığını belirtir. Caroline Finkel, Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı, Osmanlı İmparatorluğu'nun Öyküsü 1300-1923, Çev. Zülal Kılıç, Timaş Yay., İstanbul 2007, s.20.45 Geniş bilgi için Bkz. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 'Çandarlı (Cenderli) Kara Halil Hayreddin Paşa, Menşe'i-Tahsili-Kadılığı-Kazaskerliği-Vezirliği ve Kumandanlığı', Belleten, XXIII/91, Ankara 1959, s.457-477. 46 Münir Aktepe, 'Çandarlı', İslam Ansiklopedisi, C. VIII, DİA Yay., İstanbul 1993, s.210. 47 Alderson ismini Hace olarak vermiştir. Alderson, a.g.e., s.236. 48 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Çandarlı Vezir Ailesi, TTK Yay., Ankara 1974, s.97, Mehmet Neşri, Kitab-ı Cihannüma, C. II, Haz. Faik Reşit Unat, Mehmet Altay Köymen, TTK. Yay., Ankara 1995, s.647 49 Edirne olayı ile ilgili daha tafsilâtlı bilgi için Bkz. Orhan Fuad Köprülü, 'Feyzullah Efendi', İslam Ansiklopedisi, C. IV, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.593-600. 50 Uluçay nişanlandıklarını ancak II. Mustafa'nın tahttan indirilmesi nedeniyle düğünün gerçekleşmediğini belirtir. Uluçay, (1992), a.g.e., s.75, Tayyip Gökbilgin ise nikah ve düğün merasimlerinin 1708'de yapıldığını belirtir. M. Tayyib Gökbilgin, 'Köprülüler', İslam Ansiklopedisi, C. VI, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.906. 51 Bu düğün töreni hakkında daha geniş bilgi için Bkz. Çağatay Uluçay, 'Fatma ve Safiye Sultanların Düğünlerine Ait Bir Araştırma', İstanbul Enstitüsü Mecmuası, S. 4, İstanbul 1958, s.148-152. 52 II. Bayezid, babası II. Mehmed'in ölümünden sonra çıkan taht mücadelesinde kardeşi Cem'e karşı kendisini destekleyen Hersekzade Ahmed Paşa'yı kızıyla evlendirerek onu taltif etmiştir. C. Finkel, a.g.e., s.74. 53 Öztuna, a.g.e., s.151. 54 Uluçay, bu düğünü Osmanlı hanedanının İstanbul'da yaptırdığı ilk muhteşem düğün şeklinde tavsif etmektedir. Uluçay, Padişahların Kadınları, s.32. 55 İbrahim Paşa'nın eşinin adı Hatice Sultan ile Muhsine Hatun arasında münakaşa konusu olmuştur. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, yayınlamış olduğu makalede Kanuni'nin veziriazamı Makbul İbrahim Paşa'nın padişah damadı olmadığını belirtmiştir. Buna gerekçe olarak da muasır tarihçilerden Celalzade, Lütfi Paşa ve Ali'nin karısının adından bahsetmemelerini, Hatice Sultan'ın kocasının İskender Paşa ve oğulları Osmanşah Bey olmasını, İbrahim Paşa'nın eşine yazdığı mektuplardaki elfazın Sultanlara yazılması icap eden kelimeler olmamasını gösterir. Ayrıca İbrahim Paşa'nın eşinin adının Muhsine olduğunu gösteren bir mektup da ortaya çıkmıştır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 'Kanuni Sultan Süleyman'ın Vezir-i Azamı Makbul ve Maktul İbrahim Paşa Padişah Damadı Değildi', Belleten, XXIX/114, Ankara 1965, s.355-361, Çağatay Uluçay ise bu duruma farklı bir bakış açısı getiriyor. Hükümdarın ve ailesinin nefretini kazanmış ve Kanuni hanedanı arasında lanetle anılan birinin eşinin sultan olduğunu yazmaya kimsenin cesaret edemediğini ve bu yüzden de gerek Celalzade'nin gerekse Lütfi Paşa'nın düğünü etraflıca anlattıkları halde gelinin adını veremediklerini belirtmiştir. Oysa Peçevi ve Müneccimbaşı açık olarak İbrahim Paşa'nın padişah kızıyla evlendiğini yazarlar. Uluçay'a göre debdebeli bir düğün ancak bir sultan kızı ile yapılan düğünlerde yapılabilirdi. Diğer gerekçeleri de açıklayarak İbrahim Paşa'nın Hatice Sultan ile evlendiğini belirtmiştir. Çağatay Uluçay, 'Kanuni Sultan Süleyman ve Ailesi İle İlgili Bazı Notlar ve Vesikalar', Kanuni Armağanı, TTK Yay., Ankara 1970, s.233-237 56 Peirce, vezirliğe yükselmenin belirlenmiş bir kariyer sıralaması sonucunda oluştuğunu yani sarayın Enderun bölümünde görev yapan birinin daha sonra birun bölümüne gerçek yeniçeri ağası, miralem veya mirahur olarak görevine devam ettiğini buradan sancakbeyliğine sonra da Rumeli ve Anadolu beylerbeyliklerinin birine en sonunda da vezirlik payesini alarak dördüncü vezirlikten sadrazamlığa kadar devam eden bir hiyerarşinin olduğunu belirtmiştir. Oysa İbrahim Paşa, bu hiyerarşik sıralamaya uymamış, doğrudan Enderun'dan sadrazamlığa yükseltilmiştir. Peirce, a.g.e., s.97. 57 İbrahim Paşa hakkında geniş bilgi için Bkz. M. Tayyib Gökbilgin, 'İbrahim Paşa', İslam Ansiklopedisi, C. V/II, MEB Yay., s.908-915.58 Gökbilgin bu evlenmenin Lütfi Paşa'nın vezir-i azamlığı esnasında olduğunu yazsa da bu bilginin doğru olmaması gerekir. Çünkü, bu izdivacın 1523 yılından önce olduğu bilinmektedir. Lütfi Paşa ise 1539'da vezir-i azam olmuştur. Tayyib Gökbilgin, 'Lütfi Paşa', İslam Ansiklopedisi, C. VII, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.99. 59 Kanuni kızını Rüstem Paşa'ya vermek istediğinde onu sevmeyenler cüzzamlı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kanuni bunun üzerine hekimbaşını Diyarbakır'a göndermiş ve hekimbaşının cüzzamlı birinde bit olmayacağını ama Rüstem Paşa'da bit gördüğünü bu yüzden cüzzamlı olmadığını belirtmesi üzerine kızını ona vermiştir. Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi I, Haz. Bekir Sıtkı Baykal, Kültür Bak. Yay., Ankara 1999, s.23. 60 Peçevi'nin deyişiyle Mustafa 'şan ve unvan sahibiydi, bilgisi, serbest fikirliliği, adilliği ve cömertliği ile tüm şehzadeleri kıskandırıyordu, askerlerin de hemen hemen hepsi onu tek vücut, tek yürek gibi seviyorlardı', Peçevi, a.g.e., s.300. 61 'Rüstem Paşa kölenizdir. Asil teveccühünüzü ondan esirgemeyin bahtı güzel sultanım. Kimsenin sözlerine kulak asmayın. Bu defalık, köleniz Mihrimah'ın başı için bırakın, benim bahtı güzel hünkârım, kendi başınız ve benim başım için de yüce sultanım' M. Çağatay Uluçay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, Tarih Dünyası Mecmuası Yayını, İstanbul 1950, s.43. 62 Uluçay, Padişahların Kadınları, s.51. 63 Küçük çocukları nişanlama ya da evlendirmek sadece sultan ailesine mahsus değildi. Bu tür evlilikler XVI. yüzyıl Anadolu kayıtlarında da görülmektedir. İlber Ortaylı, 'Anadolu'da XVI. Yüzyılda Evlilik İlişkileri Üzerine Bazı Gözlemler', Osmanlı Araştırmaları, S. I, İstanbul 1980, s.33-40. KAYNAKÇA Alderson, A. D., Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı, Çev. Şefaettin Severcan, Yeni Şafak Yayınları, İstanbul 1999. Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Haz. Nihal Atsız, MEB Yayınları, İstanbul 1992. Duymuş, H. H., Antik Doğu'da Siyasi Evlilikler, Cinius Yayınları, İstanbul 2009. Emecen, Feridun M., İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Kitabevi Yay., İstanbul 2003. Fetih ve Kıyamet 1453, İstanbul 2012. Finkel, C., Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı, Osmanlı İmparatorluğu'nun Öyküsü 1300-1923, Çev. Zülal Kılıç, Timaş Yayınları, İstanbul 2007. Gökbilgin, T., 'Lütfi Paşa', İslam Ansiklopedisi, C. VII, MEB Yay., Eskişehir 1997. 'İbrahim Paşa', İslam Ansiklopedisi, C. V/II, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.908-915. 'Köprülüler', İslam Ansiklopedisi, C. VI, MEB Yay., Eskişehir 1997. Heyd, Wilhelm, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, C.I, Çev. Enver Ziya Karal, TTK Basımevi, Ankara 2000. Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih, C. I, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999. Imber, C., Osmanlı İmparatorluğu 1300-1650, Çev. Şiar Yalçın, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006. İbn Battuta, İbn Battuta Seyahatnamesi I, Çev. A. Sait Aykut, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2004. İnalcık, H., Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, 2. Baskı, TTK Yay., Ankara 1987. 'Otman Baba ve Fatih Sultan Mehmed', Makaleler I, Doğu Batı Yay., Ankara 2005. Jorga, N. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Çev. Nilüfer Epçeli, C. I-II, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2005. Köprülü, Fuad, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, TTK Yay., Ankara 1999. 'Feyzullah Efendi', İslam Ansiklopedisi, C. IV, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.593-600. Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihan-nümâ Neşrî Tarihi, Haz. Faik Reşit Unat-Mehmet A. Köymen, C. I-II, Ankara 1995. Müneccimbaşı Ahmet Dede, Müneccimbaşı Tarihi, Çev. İsmail Erünsal, C. I, Tercüman Yay., Ankara 1978. Origone, Sandra, 'Marriage connections between Byzantium and the West in the age of the palaiologoi', Mediterranean Historical Review, Volume 10, Issue 1-2, June 1995, pp. 226-241. Ortaylı, İ., 'Anadolu'da XVI. Yüzyılda Evlilik İlişkileri Üzerine Bazı Gözlemler', Osmanlı Araştırmaları, S. I, İstanbul 1980, s. 33-40. Ostrogorsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, Çev. Fikret Işıltan, T.T.K. Yay., Ankara 1995. Öztuna, Y, Devletler ve Hanedanlar Türkiye (1074-1990), C. II, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990. Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi I, Haz. Bekir Sıtkı Baykal, 3. Baskı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999. Peirce, L. P., Harem-i Hümayun Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar, Çev. Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2002. Setton, Kenneth M., The Papacy and The Levant (1204-1571), Volume II, The American Philosophical Society, Philadelphia 1978. Söylemez, Faruk, 'XVIII. Yüzyıl Başlarından XIX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Maraş ve Çevresinde Eşkıyalık Hareketleri', Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.22, 2007, s.69-85. Tekindağ, Şehabeddin, Uzun Hasan, İslam Ansiklopedisi, C. XIII, MEB Yay., Eskişehir 1997, s.91-96. Uluçay, M. Çağatay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, Tarih Dünyası Mecmuası Yayını, İstanbul 1950. 'Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu?', İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, C. VI, S. 9-12, 1954, s.53-90, 117-142, 185-200. 'Fatma ve Safiye Sultanların Düğünlerine Ait Bir Araştırma', İstanbul Enstitüsü Mecmuası, S. 4, İstanbul 1958, s.148-152. 'II. Bayezid'in Ailesi', Tarih Dergisi, S. 14, 1959, s.105-110. 'Kanuni Sultan Süleyman ve Ailesi İle İlgili Bazı Notlar ve Vesikalar', Kanuni Armağanı, TTK Yay., Ankara 1970, s.233-237. Padişahların Kadınları ve Kızları, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, 'Çandarlı (Cenderli) Kara Halil Hayreddin Paşa, Menşe'i-Tahsili-Kadılığı-Kazaskerliği-Vezirliği ve Kumandanlığı', Belleten, XXIII/91, Ankara 1959, s.457-477. 'Kanuni Sultan Süleyman'ın Vezir-i Azamı Makbul ve Maktul İbrahim Paşa Padişah Damadı Değildi', Belleten, XXIX/114, Ankara 1965, s.355-361. Çandarlı Vezir Ailesi, TTK Yay., Ankara 1974. Yinanç, M. H., I. Bayezid, İslam Ansiklopedisi, C. II, MEB Yayınları, Eskişehir 1997. Yinanç, Refet, Dulkadir Beyliği, TTK Yay., Ankara 1989. Ziroyeviç, O., 'İki Osmanlı Padişahı İle Evlenen İki Sırp Prensesi', Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, C. II, S. 9, 1968, s.52-56.
Şefkat Tepe'den Gündeme Oturan Peygamber Sahnesi
Samanyolu TV’de yayınlanan Şefkat Tepe'nin 136. bölümünde Hz. Muhammed'i ışık halesi şeklinde ekrana gelmesi tepkilere neden olduGülen cemaati bünyesindeki yayınlardan Samanyolu TV'de yayınlanan 'Şefkat Tepe'nin 136.bölümde olay yaratan bir sahne yayınlandı. Hz. Muhammed'i bir ışık halesi halinde ekranda getirdi. Söz konusu sahnede dizinin karekterleri salavat getirerek Hz.Muhammed'in yanlarına çağırdı. Kısa bir süre sonra Hz. Muhammed’in bir ışık halesi şeklinde yanlarına geldiği görüldü. Radikal.com.tr'de yer alan habere göre bu sahne, gerek sosyal medyada gerekse yazılı ve görsel medyada çeşitli tepkilere neden oldu. Hükümete yakınlığıyla bilinen gazeteler yayınlarında konuyu geniş bir şekilde ele alan eleştirilere ve haberlere yer verdi.T24
Sarıgül Vatandaşa Yumruk Attı mı?
CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül, Feshane'de düzenlenen 'Trabzon Günleri'ne katıldı. Konuşması sırasında protestoyla karşılaşan Sarıgül, salonda çok çirkin bir davranışta da bulunarak bir kişiyi yumrukladı.CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül'den çirkin hareket... O ADAM KONUŞTU Sarıgül'ün yumruk attığı emekli Mustafa Suver: CHP'li bir kadın bana küfretti, sonraysa... Mustafa Sarıgül'ün darp ettiği emekli Mustafa Suver isimli vatandaş, ilk önce CHP'li bir kadının kendisine küfür ettiğini sonrasında ise Mustafa Sarıgül'ün yumruk attığını söyledi. CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül, Trabzon Günleri'nde konuşurken Başbakan'ı eleştirince yuhalandı. Buna öfkelenen Sarıgül, kendisine tepki gösteren Mustafa Suver isimli bir emekliyi yumrukladı. Öfkesine hakim olamayan Sarıgül, bu hareketi gerçekleştirirken karşısında kalp hastası bir emekli olduğunu hesaba katmadı. ÖNCE CHP'Lİ KADIN SONRA SARIGÜL Sarıgül, düşünmeden yaptığı bu kalp hastası olduğunu ve kısa bir süre önce by-pass operasyonu geçirdiğini belirten Suver yaşadıklarını bir bir Yeni Şafak'a anlattı. İlk önce CHP'li bir kadının kendisine hakaret ettiğini daha sonra Sarıgül'le karşılaştığını söyledi. İŞTE SARIGÜL'ÜN SALDIRISINA MARUZ KALAN EMEKLİNİN ANLATTIKLARI CHP'liler Feshane'ye girdikten sonra 'Başbakan Sarıgül, Hırsız Tayyip' şeklinde slogan attı. Ben de tepki gösterince CHPli bir bayan bana hakaret etti. Bayan bana hakaret edince polis beni geri çekti. Diğer standın arkasından dolaştım. Bu sefer Sarıgül'le karşı karşıya geldik. O'na 'Esas hırsız sizsiniz. Siz benim liderime hırsız diyemezsiniz. Senin liderin sana hırsız dedi sen şimdi el aleme saldırıyorsun' diye tepki gösterdim. Sarıgül önce elimi tutarak sıkmaya başladı.Sonra kafama vurdu. İşte izi belli. Sonra da korumaları da saldırdı. İki koruması benim ellerimi arkaya doğru bağlayarak biz memuruz dedi. Onların memur olmadığı belliydi. Daha sonra polisler araya girdi. Olayın ardından polisler beni çembere aldı. Davayıcım dediğim halde beni karakola götürmediler. Sarıgül'le bir derdim yok. Ancak Başbakan'a hırsız diye slogan atılınca kendimi tutamadım. Sarıgül‘e ‘Erdoğan‘ şoku! Akşam
Türkiye'de Yılın Oscar Ödülleri  #TürkiyeninOscarları
Akademinin verdiği Oscar ödüllerinin sahibini bulmasıyla bir heyecan daha sona erdi. Leonardo Di Caprio yine Oscar alamadı maalesef. Onedio olarak biz de bu yıl Türkiye Oscar ödüllerinin birincisini vermeyi uygun bulduk. İşte her kategoride titiz bir değerlendirme sonrası ödülü kucaklayan kişi ve yapımlar.
Gazetelerde Bugün | 20 Mart Perşembe
Hürriyet: MühürlendiMilliyet: Kapağı bile açılamadıSabah: Paralel yapı yurtlarında isyan: Bizi kurtarınVatan: Fezlekeler komisyona Star: Senetle paralel tehdit Zaman: Komplolar bir bir çöktü Radikal: Yoksa Afyon kaza değil mi?Cumhuriyet: Duman ederler-2Yeni Şafak: Devletten önce Gülen'e gidiyor BirGün: Meclis kürsüsünü de çalın, bitsin bu iş...Taraf: Zarrab-Zencani ortaklığı belgelendiAkşam: Gurbetçi işadamını haraca bağladılar 
SGK'lı Hastalara Resmi Tatilde Poliklinik Hizmeti Yok
SGK, özel sağlık kuruluşlarının dini ve milli bayramları da kapsayan resmi tatiller ile pazar günleri poliklinik hizmeti vermesi uygulamasını kaldırdı. Yeni uygulama 1 Nisan 2014 tarihi itibariyle başladı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), anlaşmalı özel sağlık kuruluşlarının dini ve milli bayramları da kapsayan resmi tatiller ile pazar günleri SGK'lı hastalara poliklinik hizmeti vermesi uygulamasını kaldırdı. SGK Başkanlığı'nın, yaklaşık 3 yıldır sürdürülen uygulamayı, tatil günlerinde çalışmak istemeyen hekimlerin şikayeti, Türk Tabipler Birliği (TTB) ve bazı tabip odalarının talebi üzerine kaldırdığı bildirildi. Yeni Şafak gazetesinin haberine göre, SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürlüğü, 5 Mayıs 2011 tarihinden itibaren medula-Hastane sistemi üzerinden sözleşmeli veya protokollü tüm özel sağlık hizmeti sunucularına resmi tatil günlerinde SGK'lı hastalara tüm branşlardan provizyon vermeye başladı. Bunun üzerine özel sağlık kuruluşları ulusal ve dini bayramlarla pazar günleri de poliklinik hizmetleri sunarken, SGK bir genelge ile uygulamayı kaldırdığını duyurdu. Tatil günleri o hizmet bitiyor SGK, kuruma yapılan başvurular sonrasında resmi tatil günlerinde tüm branşlardan provizyon verilmesi uygulamasının kaldırılması talebinin uygun bulunduğunu bildirdi. Böylece genelgeyle özel hastanelerin resmi tatil günlerinde SGK'lı hastalara poliklinik hizmeti vermelerine son verildi. 1 Nisan 2014 tarihinden itibaren resmi tatil günlerinde acil branş, hemodiyaliz ve onkolojik tedavisi dışında özel sağlık kuruluşlarına provizyon verilmeyecek. SGK kimlerin başvurusuyla bu uygulamayı kaldırdığını açıklamazken, İzmir Tabip Odası'ndan, bu konuyla ilgili olarak TTB ve Ankara Tabip Odası'nın 8 Şubat ve 17 Şubat tarihlerinde SGK yetkilileriyle görüşme yaptıkları, aynı konuda İzmir ve daha birçok tabip odasının da kuruma başvuruda bulunduğu bilgisini verdi. İzmir Tabip Odası'nca yapılan açıklamada, 'SGK, resmi tatiller (23 Nisan, 19 Mayıs, Kurban Bayramı ve Pazar günleri gibi) ve pazar günleri özel sağlık kuruluşlarına bütün branşlar için provizyon verilmesi uygulamasını kaldırdı. SGK tarafından resmi tatiller ve pazar günleri için provizyon verilmesi, meslektaşlarımızın bugünlerde de çalışmaya zorlamasına neden olmaktaydı. 2011 yılından bu yana devam eden uygulama, çalışma ortamına ilişkin birçok sorunu beraberinde getirmektedir' denildi.T24
CIA Erdoğan'a Gülen Cemaati İçin Ne Teklif Etti?
Yeni Şafak gazetesi Ankara Temsilcisi Abdulkadir Selvi , CIA Başkanı David Petraeus 'un Türkiye ziyareti esnasında Başbakan Tayyip Erdoğan 'la bir görüşme gerçekleştirerek, 'Siz İsrail'in özrünü kabul edin, biz de sizin cemaatle ilişkilerinizi düzenleyelim' teklifinde bulunduğunu, Erdoğan'ın bu teklif karşısında 'Bu kadar mı içli dışlılar' diyerek olumlu ya da olumsuz hiçbir yanıt vermediğini öne sürdü.Gülen cemaati lideri Fethullah Gülen hakkında başlatılan inceleme sonrası Başbakan Tayyip Erdoğan 'ın talebiyle 'Amerika'dan iadesi' iddialarına ilişkin, bu görüşmeyi referans gösteren Selvi, 'ABD, Fethullah Gülen'i iade eder mi sorusuna bir de bu pencereden bakın istedim' ifadelerini kullandı.Abdulkadir Selvi'nin Yeni Şafak gazetesinde '1981 yılıydı.Gri bir şehir olan Ankara, daha da griydi.Maltepe'den Tandoğan'a yürüyordum.Arananların isimleri ve fotoğraflarının bulunduğu afişler, 'Aranıyor' diye elektrik direklerine asılmıştı.Fethullah Gülen'in fotoğrafını ilk olarak orada gördüm.Sağdan soldan arananlar arasında Gülen'in ismi ve fotoğrafı da yer alıyordu.İçim sızlamıştı.Başbakan'ın, ABD'den, Gülen'in iadesini istemesi karşısında karışık duygular yaşadım.Bir kez daha, birkaç ay içerisinde nereden nereye gelindi diye muhasebe yaptım.Peki Gülen'in iadesi konusunda başlamış bir çalışma var mı?Bu açıdan dünkü MGK toplantısı çok önemliydi.Daha önce, 'Mücadelemi kendim yaparım' diyen Başbakan, dinlemelerin ulusal güvenliği tehdit edecek noktayı çoktan aştığını görünce, bu direncinden vazgeçti.MGK kararı ondan sonraki adımdı.Dün de MGK toplantısının devam ettiği saatlerde, Gülen hakkında darbeye teşebbüsten soruşturma açıldı.Darbeye teşebbüs ABD ile Türkiye arasındaki suçluların iadesi anlaşmasının kapsamına giriyor.Bunu belirtmekle birlikte, ABD'nin, Gülen'i iade etmesi bekleniyor mu?Önce bir anekdot aktaracağım.'CIA Başkanı David Petraeus İstanbul'dan rüzgâr gibi geçti. Niyeyse, CIA Başkanı'nın bu defaki gelişi olağanüstü sessiz gerçekleşti'CIA Başkanı Petraeus'un ziyaretiydi bu.Taha Kıvanç, 'Petraeus'un aslında iki duraklı bir gezi için bölgemize geldiğini neden kimse fark etmemiş? Oysa Petraeus İstanbul'da yaptığı görüşmelerden sonra uçağının istikametini ikinci durağı Tel Aviv'e çevirtti' diye uyarıyordu.Bu süreci iyi koklayan isimlerden birisi de Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can'dı.Bu kulisin doğruluğu, İsrail'in özür dilemesiyle ortaya çıktı.Eyüp Can, yazısını, 'Fehmi Koru'ya haber vereyim istedim. İsrail bu kez özür dileyecek' diye bitiriyordu.Ben de size haber vereyim istedim, bu görüşmenin sır gibi saklanan bir ayağı daha var. O boyutunu birkaç kaynaktan teyit etmeye çalıştığım için ancak bugün yazabiliyorum.CIA Başkanı, bu ziyaretinde ısrarla Başbakan'la görüşmek istiyor. Ancak Başbakan biraz mesafeli davranma adına, görüşmeye istekli gözükmüyor. Talepler artınca, 'Hep aynı şeyler konuşuluyor' diye geri çeviriyor. Ancak, 'Efendim size söyleyeceği çok önemli bir şey varmış' denilince kabul ediyor.Görüşmenin ilk 20 dakikasında Petraeus, çok önemli bir şey söylemiyor. İsrail'le özür konusunu açıyor, bilinen istihbaratçı değerlendirmelerinde bulunuyor. Başbakan bunun üzerine, 'Hani çok önemli bir şey söyleyecekti' havasında baktıktan sonra kısa bir süre daha dinlediği konuğuna, görüşmenin bittiğine dair vücut diliyle bir mesaj veriyor.Petraeus bu sinyali alıyor tam kalkmak üzereyken, 'Aslında ben size çok önemli bir şey söyleyecektim' diyor. Başbakan, 'Zaten görüşmeyi bunun için istemiştiniz' diye baktıktan sonra, 'Sizi dinliyorum' karşılığını veriyor.CIA Başkanı Petraeus, 'Siz İsrail'in özrünü kabul edin, biz de sizin Cemaat'le ilişkilerinizi düzenleyelim' diye teklifte bulunuyor.Başbakan, 'Bu kadar mı içli dışlılar' demekten kendini alamıyor ama CIA Başkanı'na olumlu ya da olumsuz hiçbir yanıt vermiyor.Dikkat edin.Beddualar edilmemiş, Haşhaşi lafları söylenmemiş.AK Parti ile Cemaat'in arası, şeker renk ama bu henüz dışarıya aksetmemiş.CIA bile biliyor. Hem de aranızı düzeltelim diye bizim Başbakanımız'a teklifte bulunuyor.ABD, Fethullah Gülen'i iade eder mi sorusuna bir de bu pencereden bakın istedim.
"Tevhid-Selam Bir Terör Örgütü, 7 Bin Kişi Değil 230 Kişi Dinlendi"
Yeni Şafak’ta yer alan haberde ‘Tevhid-Selam Kudüs Ordusu’ soruşturmasında 7 bin kişiyi yasa dışı dinlediği iddia edilen Savcı Çimen’den 10 sayfalık açıklamaYeni Şafak gazetesinin Tevdih-Selam Kudüs Örgütü soruşturması kapsamında 7 bin kişiyi yasa dışı dinlediğini ileri sürdüğü savcı Adnan Çimen iddiaları yanıtladı. “Derin yapının bir kanadının ilgili örgütün içinde bulunduğunu” saptadıklarını söyleyen Savcı Çimen, “Bundan haberdar olan derin yapılanma, yasal takibata uğramamak için soruşturmayla hiçbir ilgisi bulunmayan binlerce insanı dosya kapsamında dinlenmiş gibi gösterdi” dedi. Savcı Çimen, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı hakkında da suç duyurusunda bulunacağını söyledi. 24 Şubat’ta Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir haberde yer alan “7 bin kişinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen Tevhid-Selam Kudüs Ordusu isimli soruşturma kapsamında yasa dışı bir şekilde dinlediği” iddia edilen savcı Adnan Çimen, hukukçuların kullandığı adalet.org isimli internet sitesinden cevap verdi. Haberden sonra Büyükçekmece Savcısı olarak atanan Çimen, “7 bin kişi yasa dışı dinlendi yalanı” başlıklı yazısında, basının “asrın telekulak skandalı” şeklinde yapılan haberi “asrın iftirası” olarak değerlendirdi. Çimen, soruşturma kapsamında yaklaşık 230 kişinin dinlendiği belirtti ve 110 kişi hakkındaki dinleme kararını CMK’nın 250. maddesiyle yetkili mahkeme hâkimleri tarafından, yaklaşık 120 şüpheliye ilişkin dinleme kararlarını ise TMK’nın 10. Maddesiyle yetkilendirilen 5-6 farklı “özgürlük hâkimi” tarafından verildiğini söyledi. Yaklaşık 10 sayfalık yazısında Çimeni, “telekulak skandalı” olarak sunulan dosyada soruşturulanın “İran Devrim Muhafızları’na bağlı olarak Türkiye’de faaliyet yürüten ve Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve benzeri cinayetleri gerçekleştiren yabancı menşeli ve İran ajanlarınca yönetilen bir kanlı terör örgütü” olduğu vurgulandı. Çimen, soruşturmanın üç yıl önce ve “KCKPKK mensuplarına dair bir soruşturma kapsamında KCK/PKK bu örgüt içerisinde hareket eden derin bir yapılanmanın tespit edilmesiyle” başladığını belirtti. Dilekçede, “KCKPKK mensuplarına ilişkin yürütülen bir soruşturma kapsamında bu örgüt içerisinde hareket eden derin bir yapılanmanın tespit edildiğini soruşturmanın 3 yıl önce bu şekilde başladığını” anlatılırken, AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar ’ın “Kürt Ergenekonu” isimlendirdiği bu yapıya yönelik tespitlerinin doğru olduğu ileri sürüldü. Metinde, “Derin yapılanmanın bu faaliyetlerinin karar mercileri üzerinde ki etkisini Hürriyet Gazetesi yazarı Şükrü Küçükşahin’in 13.08.2012 günlü yazısında açıkça ortaya koyduğu” öne sürüldü. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nun dinlemeler sonrası yaptığı basın açıklamasına da atıfta bulunulan metinde “Salihoğlu hakkında da suç duyurusunda bulunulacağı” ifade edildi. Dilekçede sıralanan ve “cevaplandırılması istenilen” sorulardan bazıları şöyle: Ülkenin faili meçhul cinayetlerle karışması ve kaos ortamının oluşması için faaliyet içinde olan yapılar ve arkalarındaki irade kimdir? Müvekkilim ve ilgili cumhuriyet savcılarınca yaklaşık (3) yıl boyunca gizlilik içerisinde yürütülen soruşturma neden deşifre edilmiştir? Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu soruşturma ile ilgili olarak mevzuata aykırı olarak ve basındaki iftira kabilinden haberleri doğrular mahiyetteki basın açıklamasını yapması için kendisinden talepte bulunan olmuş mudur? Hakkında tarafımızdan yapılacak suç duyurusunda detaylandırılacağı üzere, Sayın Başsavcı, bir yargı mensubu olarak dinleme işlemlerinin nasıl yapıldığını bilmesine ve dolaylı dinlemelerin ne anlama geldiğini gayet iyi bilmesine rağmen neden gerçeğe aykırı içerikte bir basın açıklaması yapmak zorunda kalmıştır? Soruşturmanın basına yansıtılması terör örgütü ile ilgili yapılan takibatı neticesiz bırakmamış mıdır? Bu yayınlar örgüt elemanlarının kaçmalarına fırsat vermiş midir? Soruşturmanın gizliliği açıkça ihlal edilmemiş midir? Türk yargı tarihinde manşetlerden bu şekilde günlerce deşifre edilen ve gizliliği ihlal edilen bir örgüt soruşturması var mıdır? Bundan sonra meydana gelmesi muhtemel faili meçhul cinayetlerin sorumluları bu soruşturmayı deşifre edip, üzerini kapatmaya tevessül edenlerde olmayacak mıdır? Soruşturmanın tüm aşamalarının anlatıldığı, dinlemelerin nasıl yapıldığına dair bilgilere yer verilen suç duyurusu dilekçesi ve savcı Çimen’in 10 sayfalık yazısının tamamı şöyle: 24.02.2014 günü mesaiye gittiğimde bir kısım basın yayın organlarında yer alan“asrın telekulak skandalı” diye başlayan ve içeriğinde şahsımın ve bir Savcı arkadaşımın, Selam isimli hayali bir örgüt soruşturması kapsamında başta Sayın Başbakan olmak üzere, bakan, bürokrat, gazeteci, sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve sair meslek gruplarından (7000) kişiyi yasal olmayan şekilde dinlediği iddiasıyla karşılaştım. Bu nedenle ilgili basın yayın organları hakkında Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulundum. Söz konusu basın yayın organlarının dile getirdiği olayın “asrın telekulak skandalı mı” “yoksa asrın iftirası mı” olduğu iddialara verdiğim cevaplar okunduğunda takdir edilecektir. Yapılan yayınlarda şahsım hedef alınmakla birlikte, ayrıca topyekûn Yargı Camiasının da itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını müşahede ettim. Bu nedenle şikâyet dilekçemi sizlerle de paylaşma ihtiyacı hissettim. Şahsıma ve Yargı Camiasına yapılan bu yargısız infazın gereğini yine yargı kendi içerisinde hiçbir ön yargıya kapılmadan hukuk kuralları içerisinde çözecektir. En derin Saygılarımla… T. C. İ S T A N B U L CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA MÜŞTEKİ Adnan ÇİMEN – Büyükçekmece Cumhuriyet Savcısı VEKİLİ Av. Av. Cihan AYDIN, İstanbul Barosuna kayıtlı Meşrutiyet Mah. Rumeli Cad. No: 46 Kat 5 İç Kapı 6 Nişantaşı, Şişli / İSTANBUL ŞÜPHELİLER 1- İbrahim KARAGÜL – Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni 2- Fuat ATİK – Yeni Şafak Gazetesi Yazı İşleri Müdürü 3- İdris SARUHAN - Yeni Şafak Gazetesi Yazı İşleri Müdürü 4- Fatma DEMİRCİOĞLU – Yeni Şafak Gazetesi Haber Müdürü 5- Mustafa KAHRAMAN – Yeni Şafak Gazetesi Sorumlu Müdürü SUÇLAR 1- Basın yoluyla hakaret 2- İftira 3- Adli Soruşturmanın Gizliliğini İhlal DELİLLER 1- İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın (kapatılan TMK’nın 10. Maddesiyle Yetkili) 2011/762 sor. sayılı dosyası 2- Yeni Şafak isimli gazetenin 24.02.2014 günlü ve devam eden günlerdeki nüshaları ve internet sayfası, OLAYLAR 24.02.2014 günlü Yeni Şafak isimli gazetenin manşetten verdiği “DERİN KULAK PENSİLVANYA” başlıklı haberin “Derin yapının en karanlık komplosu deşifre oldu. Darbe çetesinin hayali örgüt isimleri üreterek Başbakan Erdoğan, yakın çevresi, gazeteci, yazar, STK temsilcileri ve işadamlarının aralarında bulunduğu binlerce kişiyi 3 yıl boyunca dinlediği ortaya çıktı” şeklinde olduğu, devam eden 4-5 gün içerisinde de benzer yayınların sürdürüldüğü, müvekkilimin yasadışı dinlemeler yaptığı, bir cemaate mensup olduğu, bu yapılanmanın elemanı gibi çalışıp emir ve talimatları buradan aldığı, elde edilen mahrem bilgileri yurt dışına çıkarmak suretiyle casusluk faaliyeti içerisinde olduğu ve benzer iddiaların dile getirildiği saptanmıştır. Bu haberlerin değerlendirmesine girmeden, öncelikle müvekkilime ilişkin olarak şu hususları belirtmek isterim ki; Müvekkilim olan Büyükçekmece Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen 2005 yılında Adalet Müfettişi olarak atandığı görevinden yaklaşık 6 yıl sonra ayrılmış ve 07.03.2011 tarihinde Sultanahmet’te bulunan Adliyede genel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı olarak göreve başlamıştır. Talebi olmadığı halde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından CMK’nın mülga 250. Maddesiyle Görevli ve Yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı olarak yetkilendirilmiş ve bu görevine 24.03.2011 günü Beşiktaş’ta başlamıştır. Müvekkilim bu süreçte kendisine Başsavcı Vekili tarafından tevzien gönderilen birçok soruşturmayla birlikte, özellikle kamuoyunda yakından takip edilen bir kısım soruşturmaları yürütmüştür. Bu kapsamda; El Kaide terör örgütünün Türkiye sorumlusu (H.B.) ve örgüt üyelerininde içinde bulunduğu (60)’ı aşkın örgüt elemanı hakkında operasyon yaparak kamu davası açmış, PKK/KCK terör örgütüne yönelik olarak yürütülen ve kamuoyunda PKK/KCK İstanbul ana davası olarak adlandırılan soruşturmayla birlikte, terör örgütü lideri hükümlü Abdullah Öcalan’la görüşen yaklaşık (50) civarındaki avukata yönelik operasyonuda yürütmüş ve (2401) sayfalık iddianameyi hazırlayarak Mahkemesine teslim etmiştir. Gazete haberine konu soruşturmanın detaylarına ilişkin olarak basın yayın organlarında her ne kadar bir kısım bilgiler yer almış ise de tarafımızdan “soruşturmanın gizliliği ilkesini” ihlal etmemek için genel ibareler kullanılacaktır. Tarafımızdan dile getirilen ve hiç bahsedilemeyen hususların detayı ilgili dosya da mündemiçtir. Mahkeme tarafından ilgili belgeler istenildiğinde ne demek istediğimiz daha somut olarak anlaşılacaktır. Gazete haberine konu Tevhid/Selam Kudüs Ordusu isimli terör örgütüne ilişkin 2011/762 sor. sayılı dosya müvekkilime 08/04/2011 tarihinde Cumhuriyet Başsavcı Vekili tarafından tevzien gönderilmiştir. Söz konusu soruşturma dosyası PKK/KCK operasyonlarının başlaması ve bu suretle iş yoğunluğunun artması nedeniyle müvekkilimin talebi üzerine Cumhuriyet Başsavcı Vekili tarafından Cumhuriyet Savcısı İsmail Tandoğan’a 01.09.2011 tarihinde tevzi edilmiştir. CMK’nın 250. Maddesiyle Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığının kaldırılıp yerine TMK’nın 10. Maddesiyle Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kurulması ve Müvekkilim ile birlikte Savcı İsmail Tandoğan’a özel yetki verilmemesi nedeniyle dosya zorunlu olarak yeniden tevziye tabi tutulmuş ve Cumhuriyet Savcısı Adem Özcan’a 08/08/2012 tarihinde verilmiştir. Yukarıda ki izahtanda anlaşılacağı üzere soruşturma İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün ilgili Fezlekesi ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na (CMK’nın 250. Maddesiye Yetkili) gelmiş ve müvekkilime tevzi edilmiş, müvekkilim tarafından yaklaşık (5) ay yürütülmüş ve ilgili Cumhuriyet Savcısına devredilmiştir. Burada Tevhid/Selam Kudüs Ordusu Terör Örgütü hakkındaki soruşturmanın henüz sürdüğü gözönüne alınarak dosyanın içeriği hakkında sadece basına bilerek servis edilen bilgiler çerçevesinde masumiyet karinesine özen gösterilerek kısa açıklamalar yapılacaktır. Müvekkilime yönelik gazete haberleri gerçekleri ne kadar yansıtmaktadır? Bu sorunun cevabını vermek için söz konusu haberde yer alan iddiaları ayrı ayrı irdelemek her halde en sağlıklı yöntem olacaktır. Bu bağlamda; 1)- Tevhid/Selam Kudüs Ordusu Terör Örgütü müvekkilim tarafından uydurulmuş bir örgüt müdür ? Tevhid/Selam Kudüs Ordusu terör örgütünün geçmişi ve Türkiye’de ki faaliyetleri doksanlı yıllara dayanmaktadır. Nitekim Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın (kapatılan) 1999/648 hazırlık ve 2000/111 iddia sayılı iddianamesiyle bahse konu örgüt mensupları hakkında kamu davası açılmıştır. Bu iddianameyle açılan davanın yargılaması neticesinde verilen hükmün bozulması üzerine, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.01.2013 günlü, 2006/294-2013/8 sayılı kararının temyizen incelenmesi sonucunda; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2013/14623-2014/3651 sayı ve 31.03.2014 günlü kararıyla, Tevhid/Selam Kudüs Ordusu terör örgütünü kurmak ve yönetmek suçundan (3) sanığa, üye olmak suçundan ise (5) sanığa verilen hapis cezaları onanmış, bu karar 11.04.2014 ve sonraki günlerde basında genişçe yer almıştır. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin söz konusu kararında, Tevhid/Selam Kudüs Ordusu terör örgütünün amaçlarına, yapısına ve çalışma tarzına ilişkin olarak; “Türkiye’de mevcut anayasal düzeni yıkarak yerine İran İslam Devrimini model alan bir devlet kurmayı amaçladığı, bir kısım üyelerinin İran’a giderek askeri bir kuruluş olarak bilinen Kudüs Ordusu ve İran gizli servisi Sawama mensuplarından askeri ve örgütsel eğitimin yanında silah ve mühimmat yardımı aldıkları, İran’a ait istihbarat teşkilatları tarafından kullanıldıkları, bu teşkilat mensuplarıyla birlikte ülkemizdeki Halkın Mücahitleri örgütü mensupları, A.B.D, İsrail, Mısır, Irak ve İngiliz uyruklu şahıslar ile aydınlara yönelik silahlı eylemler gerçekleştirdikleri anlaşılmıştır.” tespit ve kabulünün yer aldığı, Örgütün yapısına ilişkin olarak “Tevhid/Selam Kudüs Ordusunun 765 Sayılı TCK’nın 146. ve 5237 Sayılı TCK’nın 309. maddeleri kapsamında Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasal düzenini cebren ihlal suçunu işlemek amacıyla vahamet arz eden elverişli eylemleri gerçekleştirdiği, 765 Sayılı TCK’nın 168 ve 5237 Sayılı TCK’nın 314. Maddeleri kapsamında silahlı terör örgütü olduğu kabul edilmiştir. Esasen Tevhid/Selam Kudüs Ordusu örgütünün silahlı terör örgütü niteliği ilk kez 12.11.2002 tarihinde Yargıtay’ca kabul edilmiş ve 08.11.2006 tarihinde de bu kabul sürdürülmüştür” şeklinde tespit ve kabulün derc edildiği, Ayrıca bahse konu terör örgütünün Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi eylemlerinin de dahil olduğu (18) ayrı öldürme ve bombalama eylemini gerçekleştirdiğinin belirtildiği, Müşahede edilmiştir. Bahse konu karar tetkik edildiğinde mesele bütün detaylarıyla anlaşılacaktır. Görüldüğü üzere karşımızda Yargıtay tarafından 12.11.2002 tarihinde silahlı terör örgütü olarak kabul edilen, çok sayıda cinayet işleyen, İran bağlantılı ve İran Devleti için ajanlık faaliyeti yürüten, ihtiyaç duyduğunda siyasi cinayetler işleyerek Ülkemizi kaosa sürükleyen, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün terör örgütleri listesinde yer alan, El Kaide benzeri son derece profesyonel ve aynı oranda tehlikeli silahlı bir terör örgütü bulunmaktadır. Böyle bir örgütü müvekkilim tarafından uydurulmuş bir örgüt olarak sunmanın, ya İran Devleti ile bir kısım menfaat ilişkileri içerisinde olanları ya da girilmiş bir kısım kirli ilişkileri bulunanları kamufle edeceği açıktır. 2)- Bu soruşturma (4) sayfadan ibaret hayali bir ihbar mektubuna dayanılarak mı başlatılmıştır ? Tevhid/Selam Kudüs Ordusu terör örgütü soruşturması, örgüt lideri olan H.A.Y’nin eşi K.Y’nin Bursa’da 08.08.2010 tarihinde M. Sencer Polis Merkezi’ne giderek, eşi ile ilgili bazı hususlarda ihbarda bulunmak istediğini beyan etmesi ve bahsolunan Polis merkezi tarafından ifadesinin alınması üzerine başlamıştır. Yani bu soruşturma, İstanbul ya da Bursa Emniyet Müdürlüklerinin istihbarata dayalı ve planlı bir örgüt soruşturması olmayıp, tamamen karı-koca arasındaki problemlerden kaynaklı olarak gerçekleşen ihbara binaen başlamış bir tahkikattır. 08.08.2010 tarihinde müvekkilim Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen Ankara bölgesinde Adalet Müfettişi olarak görev yapmaktadır. Müvekkilim bu ifadenin verildiği tarihten yaklaşık olarak (8) ay sonra 24.03.2011 tarihinde Özel Yetkili Savcı olarak göreve başlamıştır. Eğer müvekkilim Anayasa referandumu dahi gerçekleşmemişken ve henüz Cumhuriyet Savcısı olarak kürsüye dönmeyi aklından dahi geçirmezken başlamış bir tahkikatı uydurmakla suçlanıyorsa, artık bu da iftira, yalan ve kara propagandanın zirve halidir. Kaldı ki muhbir K.Y.’nin bahse konu Polis merkezinde verdiği bilgiler soruşturmanın gizliliği nedeniyle tarafımızdan yazılamasa da, adı geçen İran menşeli Ajanlık ve Operasyon timinin faaliyetlerine ilişkin çok önemli bilgileri içermektedir. Şu kadarını belirtelim ki; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerini gerçekleştiren örgütün faaliyetleri ile cinayetleri işleyenlerden Cezaevinde bulunanların kimlerle irtibatlı oldukları, Devlet içerisinde bu örgütle irtibatlı olan derin yapılar ve yeni eylem planlarına dair çok önemli bilgiler verilmiştir. Bu soruşturmanın “binlerce kişi uydurma örgüt kapsamında dinlendi” kılıfıyla günlerce basında deşifre edilmesinin altında verilen bilgilerin önemi ve belirli çevreleri rahatsız etmesi yatmaktadır. Bursa ve İstanbul Emniyet Müdürlükleri tarafından istihbari çalışması (8) aya yakın sürdürülen tahkikat İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na (kapatılan CMK’nın 250. Maddesiyle yetkili) iletilmiş, Cumhuriyet Başsavcı Vekilinin inceleme ve olurundan geçtikten sonra soruşturmaya kaydedilmiş ve yine ilgili vekil tarafından müvekkilime tevzien verilmiştir. Tüm bu aşamalar Müvekkilimin bilgi ve onayı dışında ki süreçlerdir. Yargıtay tarafından silahlı terör örgütü olarak kabul edilen, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün terör örgütleri listesinde yer alan bir örgüte ilişkin evrakın bahsedilen aşamalardan geçip tevzien gelmesi karşısında yapılabilecek tek şey soruşturma defterine kayıtla başlamış soruşturmayı sürdürmektir. Bu her Cumhuriyet Savcısının CMK’nun 160 ve 161. maddeleri kapsamında yasal görevidir. Kaldı ki bu kadar insanın canına kıydığı kesinleşmiş yargı kararlarıyla sabit olan kanlı bir örgütün takibi bahsedilen Cumhuriyet Başsavcılıklarının kuruluş amacının gereğidir. Tüm terör örgütleri ve çetelere ilişkin soruşturmalar bu şekilde yürütülmektedir. Esasen “Türkiye’de mevcut anayasal düzeni yıkarak yerine İran İslam Devrimini model alan bir devlet kurmayı amaçladığı, bir kısım üyelerinin İran’a giderek askeri bir kuruluş olarak bilinen Kudüs Ordusu ve İran gizli servisi Sawama mensuplarından askeri ve örgütsel eğitimin yanında silah ve mühimmat yardımı aldıkları, İran’a ait istihbarat teşkilatları tarafından kullanıldığı” kesinleşmiş yargı kararlarıyla sabit olan bu terör örgütünün, diğer terör örgütlerinden farklı bir soruşturma usulüne tâbi tutulması gerektiğine ilişkin bir düzenleme de olmadığı ve olamayacağı da izahtan varestedir. Burada dikkat çekilmesi gereken bir hususta şudur ki; müvekkilimin bir örgüt uydurduğunu beyan eden ve Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcı’sının ifadesiyle her hangi bir yasa dışı eylemin bulunmadığı ifade edilen dosyaya ilişkin olarak atılan iftiradan sonra yayınlar aniden kesilmiş ve olayın üzerine gidilmemiş, “yüzyılın telekulak skandalı” denilen dosyanın içeriğine ilişkin olarak hiçbir bilgi paylaşılmamıştır. Endişemiz odur ki gerek yapılan yayınlardan gerekse Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın beyanlarından, son dönemin belki de bu en önemli terör soruşturması akamete uğratılmak ve kapatılmak istenmektedir. Şayet bu yola gidilirse, geçmişte aydınlar başta olmak üzere birçok cana kıymakta tereddüt etmeyen bu örgütün yapabileceği yeni eylemlerle akacak kanın mesulü dosyayı kapatanlar olacağı gibi ciddi suç delillerini barındıran bu dosya ileride yeniden gündeme gelecek ve ilgililer hukuki sorumluluktan kurtulamayacaklardır. Burada söz konusu örgütün yapabilecekleri konusunda tüm yetkilileri bir kez daha uyararak, müvekkilimin Türk Milleti adına yerine getirdiği Cumhuriyet Savcılığı görevinin bir gereği olarak vicdani sorumluluğumuzu yerine getirmek istiyoruz. 3)- Soruşturma kapsamında binlerce kişi dinlenmiş midir ? Basın yayın organlarının bir kısmında (7000) diğer bir kısmında (3000) olarak bildirilen ve Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın (2280) kişi dinlenmiş dediği 2011/762 sayılı soruşturma da 2011 yılı mart-2013 yılı aralık ayı arasında ki yaklaşık (33) ayda dinlenen kişi sayısı toplam olarak (230) kişi civarındadır. Mahkeme kararıyla dinlenen yaklaşık (230) kişiden; 2011 yılı mart-ağustos ayları içerisinde örgütün lideri ve çekirdek kadrosundan (30) civarında şüpheli müvekkilim Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen tarafından, 2011 mart-2012 ağustos ayları arasında (80) civarında şüpheli Cumhuriyet Savcısı İsmail Tandoğan tarafından, 2012 ağustos-2013 aralık ayları arasında (120) civarında ki şüpheli ise Cumhuriyet Savcısı Adem Özcan tarafından, Mahkemelerden yapılan talepler doğrultusunda verilen kararlarla dinlenilmiştir. Yapılan dinlemelerin tamamı yürürlükte bulunan mevzuata uygun olarak yapılan yasal dinlemelerdir. Dinleme kararlarından yaklaşık olarak (110) kişiye ilişkin taleplere CMK’nın 250. Maddesiyle Yetkili Mahkeme Hâkimleri tarafından karar verilmiş, Yaklaşık (120) şüpheliye ilişkin dinleme kararları ise TMK’nın 10. Maddesiyle yetkilendirilen ve kamuoyunda “özgürlük hâkimleri” olarak adlandırılan toplam 5-6 farklı Hâkim tarafından verilmiştir. Görüldüğü üzere bahse konu soruşturmada ki dinleme taleplerine Özel Yetkili Mahkemeler döneminde onlarca hâkim, bu Mahkemelerin kapanmasın sonra da özgürlük Hâkimleri tarafından karar verilmiştir. Dolayısıyla örgüt uydurulduğu ve adeta herkesin dinlenildiği yalanının ne kadar dayanaksız olduğu ve büyüklüğü ortadadır. Örneğin basın yayın organlarının iddialarını bir anlık doğru kabul edersek, bu durumda söz konusu Cumhuriyet Savcılarıyla birlikte dinleme kararı veren tüm hâkimlerin bu eylemi bilerek ve isteyerek işlediğini kabul etmek gerekir. Çünkü dinleme kararı verme yetkisi hâkimdedir. Hâkim tüm dosya ve belgeleri inceleyerek vicdani kanı oluştuktan sonra dinlemeye hükmeder. Burada doğrudan-dolaylı dinleme ve özellikle Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın (2280) rakamına nasıl ulaştığının üzerinde de biraz durmak gerekir. Hukuki anlamda dinleme; Mahkemeden karar alınmak suretiyle hedef yani hakkında dinleme kararı alınan şahsa ilişkin ilgili iletişim vasıta ya da vasıtalarının dinlenilmesidir. Bu dinleme doğrudan dinleme dediğimiz dinleme şeklidir. Peki dinlediğimiz şahsı arayan ya da dinlenen şahsın aradığı kişilerde dinlenmiş sayılır mı, bu hususta uygulama nasıldır? Malum olduğu üzere telefon görüşmesi iki tarafı olan bir faaliyettir. Hakkında dinleme kararı aldığınız bir şüphelinin diğer şahıslarla yaptığı görüşmelerin tamamını dinlemeniz yapılan işin doğası gereği zorunludur. Çünkü dinlenen şüphelinin kimleri arayacağını, ya da kimlerin bahsi geçen şahsı arayacağını önceden bilmek mümkün değildir. Bu kapsamda örneğin 3 ay boyunca dinlenen bir şüpheli (1000) kişiyi aramış, (2000) kişide şüpheliyi aramışsa, hukuki anlamda dinlenen kişi (1000+2000+1=3001) 3001 değil yalnızca (1) kişidir. Peki dolaylı olarak dinlenen şahıslar açısından özel hayatın gizliliği ihlal edilmiş olmaz mı? Yukarıda ki örnekten devam edersek, dolaylı olarak dinlenen (3000) kişiye ilişkin olarak şayet bu şahısların takip edilen suç ve ya suç örgütüyle alakası yoksa, görüşmelere ilişkin tüm kayıtlar soruşturma sürecinde ya da en geç evrak sonuca bağlanacağı aşamada imha edilir, hatta ses kayıtları dahi imha edilerek tutanaklar ilgili Zabıta memurları ve Soruşturma Savcısı tarafından imza altına alınır. Dolayısıyla suçla alakası olmayan şahıslara ilişkin görüşmeler hiçbir şekilde soruşturma dosyasına konulamaz, başka bir yerde kullanılamaz. Bu nedenle bu şahısların bir hak kaybına uğradığından da bahsolunamaz. Bu işlem tüm dünyada ve ülkemizde uzun yıllardır bu şekilde uygulanmaktadır. Dinlenen şahısla görüşen ve suçla ilgisi bulunmayan şahısların görüşmelerini kaydetmeyip ayıklayan bir teknoloji henüz icat edilememiştir. Dolayısıyla dinlenen şahsın yaptığı tüm görüşmeleri dinlemeniz teknik ve hukuki bir zorunluluktur. Meseleye bu açıdan bakıldığında Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcı’sının (2280) rakamını nasıl telaffuz ettiği daha iyi anlaşılmaktadır. Sayın Başsavcının göreve atandıktan sonra adliyede yapılan tüm iletişimin dinlenilmesi işlemlerini tek elden yürütmek üzere kurduğu Teknik Büro şu anda uygun görülen talepler neticesi Mahkeme Kararlarıyla dinlemeler yapmaktadır. Sayın Başsavcı acaba yapılan bu dinlemelerde hakkında karar alınan şüpheliyi arayan ve ya şüphelinin aradığı şahısları dinlemiyor mu? Eğer aksi söz konusu ise şüphelinin kendi kendine yaptığı konuşmalar mı dinlenmektedir? Kimin suçla ilgili görüşme yapacağını, kimin suçla ilgisiz olduğunu dinleme yapmadan önce tespit eden bir mekanizma mı bulunmuştur Görüldüğü gibi binlerce insanın dinlendiği iddiası büyük bir yalanın ötesinde çirkin ve seviyesiz bir iftiradır. 4- Gazete manşetlerinde resimleri yayınlanan ve iç sayfalarda listesi verilen şahıslar dinlenilmiş midir? Yukarıda izah edildiği şekilde K.Y’nin ihbarıyla başlayan soruşturmada bildirilen isimlere yönelik olarak dinleme kararları alınmış, daha sonra ki aşamalarda ise örgüt mensuplarıyla ve örgütle irtibatlı şahıslar dinleme kapsamına dahil edilmiştir. Bu bakımdan bu örgütle ilgisi bulunmayan hiç kimse için dinleme kararı alınmamıştır. Kaldı ki örgütle ilgisi olmadığı halde hakkında dinleme kararı alınan kimseler olsaydı zaten çoktan deşifre edilirdi. Bu açıdan gazetelerde verilen liste ve fotoğraflar asılsız ve uydurmadır. Telefonları mahkeme kararıyla dinlenilmekte olan örgüt üyeleriyle her hangi bir şekilde görüşen ancak örgütle irtibatı olmayanlara ilişkin dinleme kayıtları ise zaten soruşturma sürecinde peyder pey ve nihayet soruşturma nihayete erdiğinde imha edileceğinden, bunların dinlenildiğini söylemek teknik olarak söz konusu değildir. 5- Haberde geçen “Soruşturmayı yürütenler dört sayfalık ihbar mektubunun bir kenarına 'Tayyip Erdoğan' notu düştü. Belgelerin üzerindeki 'Tayyip Erdoğan' ibaresi daha sonra eklenen bir ok işaretleriyle belirgin hale getirildi. 5 kişiyle başlayan soruşturmaya önce Başbakan Erdoğan, daha sonra başta danışmanlar olmak üzere Başbakan'ın tüm çevresi dahil edildi” ibaresi doğru mudur ? Örgüt lideri H.A.Y.’nin eşi K.Y. İstanbul Emniyet Müdürlüğün de tespit edilen ifadesinde özetle; eşinin örgütsel faaliyetlerini anlatmış, örgüt üyelerine yönelik olarak eğitim notları ve sair örgütsel işleyişi notladığını ifade ederek, bu notların fotoğraflarını çekip getirebileceğini söylemiştir. Bu kapsamda gazete haberine konu belge ile bunun dışında çok sayıda belgeyi fotoğrafını çekerek Emniyete teslim etmiş, dijital ortamdaki bu belgeler fotoğraf haline getirilip soruşturma dosyasına konulmuştur. Yani dosyada bulunan bahse konu belgeyle birlikte birçok belgenin aslı soruşturma dosyasında bulunmamaktadır. Soruşturma dosyasındaki belgeler K.Y.’nin H.A.Y’nin belgeleri olduğu beyanıyla fotoğraflayıp getirdiği belgelerdir. Dolayısıyla Emniyet Müdürlüğü’nde ya da Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bu belgelere ekleme yapılması söz konusu değildir. Dosyada ki belgeler incelendiğinde el yazıları dâhil tümünün fotoğraf oldukları rahatlıkla fark edilecektir. Bu yazıların K.Y’nin iddiasına göre örgüt lideri H.A.Y’nin eli ürünü olduğu düşünülmekte ise de, kesin sonuç ancak yapılacak kriminalistik incelemede ortaya çıkacaktır. Peki H.A.Y. Sayın Başbakan’ın ismini neden el yazısıyla yazmıştır? Bu husustaki tahminimiz şudur; sağ terör örgütleri dediğimiz El Kadie, Hizbullah ve Selam terör örgütlerine ilişkin yürütülen soruşturmalarda ele geçirilen dokümanlarda daha önce de sıkça görüldüğü üzere; örgüt kendi anlayışına göre Müslüman, münafık, kafir ve benzeri tanımlamalar yapmaktadır. Bu bağlamda Kur’an dan bir ayeti kendine göre yorumlayıp, bu ayetin kapsamına girdiğini düşündüğü şahısları da bu tür belgelerde kendince not etmektedir. Bu kapsamda söz konusu belgede Kur’an dan bir ayet yazılmış, bu ayetin olduğu satırdan üç ok çıkarılarak Nasrallah, Ahmedi Nejad ve Sayın Başbakan’ın adı ve soyadı yazılmıştır. Dolayısıyla şüpheli H.A.Y. kendi anlayışına göre bu isimleri bir ayetin kapsamında değerlendirmiştir. Bütün mesele bu iken, Ahmedi Nejat ve Sayın Başbakan’ın kalemle isimlerini yazmak suretiyle terör örgütü lideri yapıldıklarına dair beyanlar, en başta Sayın Başbakan’ın şahsına yapılmış bir hakaret ayrıca müvekkilim ile diğer Cumhuriyet Savcılarına atılmış büyük bir iftiradır. Kaldı ki Bakanlar Kurulu üyelerine ilişkin soruşturmaların nasıl yapılacağı Anayasa da açıkça tasrih edilmiştir. Müvekkilim mesleğin değişik kademlerinde görev yapmış ve mesleğini profesyonelce icra etmeye çalışan bir hukuk adamıdır. Sayın Başbakan ve ilgili Bakanlar ile bürokratlar hakkında nasıl soruşturma yapılacağını çok iyi bilmektedir. Sayın Başbakan’ın uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bir örgütle ilintilendirilmesi, bu haberleri yapanların ayrıca utanmaları gereken bir husustur. 6- Müvekkilimin haberde belirtilen ve “Pensilvanya derin kulak, paralel yapı, çete” olarak adlandırılan yapılanmayla ilişkisi var mıdır? Müvekkilime yönelik bu iddia savunma yapmaya dahi değmeyecek derece açık bir karalama ve iftira olmakla birlikte birkaç hususu da kamuoyunun bilgisine sunmakta fayda görmekteyiz. Müvekkilim 2011 yılında İstanbul da görülen ve PKK/KCK ana davası olarak adlandırılan soruşturmalara ilişkin olarak operasyonlar yürütmüş, bu kapsamda o tarihte KCK Türkiye Meclisi sorumlularının aralarında bulunduğu üst düzey örgüt mensupları hakkında 2401 sayfalık iddianameyi düzenleyerek 19.03.2011 günü Mahkemeye teslim etmiştir. Bu iddianame PKK/KCK terör örgütünün yapısı, çalışma tarzı, yol haritası, ulaşmak istediği hedef ve çözüm sürecine ilişkin hilelerin dercedildiği kaynak bir eser mahiyetindedir. Müvekkilim bu iddianamede delilleriyle somut olarak PKK/KCK terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde ırkçılık esaslarına dayalı, Devlet otoritesi dışında alternatif paralel bir yapılanma hedefi güttüğünü ortaya koymuştur. Nitekim yazar Gökçe Fırat yakın tarihte kaleme aldığı “Paralel Devletler Savaşı” isimli kitabının önsüzünde “paralel yapı” ibaresinin PKK/KCK iddianamesinde müvekkilim tarafından ilk kez resmi bir belgede dile getirildiğini ve (4) yerde ifade edildiğini yazmıştır. Bu operasyonun hemen akabinde, örgüt adına terör örgütü hükümlüsü Abdullah Öcalan’la yakalandığı tarihten itibaren sürekli görüşerek Kandil-İmralı-Avrupa-KCK/TM dörtgeninde terör örgütünü ayakta tutan ve eşgüdümü sağladıklarına ilişkin kuvvetli deliller bulunan (50) civarında Avukata operasyon yapılmış ve söz konusu Avukatlar hakkında kamu davası açılmıştır. Bu ağır darbeleri alan ve idare sistemi adeta çalışamaz hale gelen örgütün yayın organı mahiyetinde ki Özgür Gündem gazetesi Müvekkilime yönelik karalama kampanyası başlatmış ve hakkında çok sayıda yazılar yazılmıştır. Bu yazılardan bir tanesi de Baki Gül isimli yazarın 2012 yılı mayıs ayında yazdığı yazıdır. Söz konusu yazar bu yazısında Müvekkilimin Fethullah Gülen cemaati mensubu olduğu yazmış, Odatv isimli internet siteside bu haberi kaynak belirterek sitesinde kullanmıştır. PKK/KCK terör örgütünün aldığı darbelerin etkisiyle oluşan kuyruk acısından mütevellit iftirası böylece internet sayfalarına girmiştir. PKK/KCK terör örgütünün “paralel devlet” kurmaya çalıştığını ilk kez resmi belgelerde dile getiren müvekkilimin “paralel yapı” mensubu olmakla suçlanması bir ironi olmanın yanında ve kendisine yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Ülkemizin her noktasında ve özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde gerçek paralel devleti tesis eden, yazılı bir anayasa hazırlayan, mahkemeler kurup yargılamalar yapan, zorla vergi toplayan, kurduğu sözde birliklerle şehir merkezlerinde bile yol kontrolleri yapan ve son beyanlarda Özerklik ilan edeceğini açıkça dile getiren, petrolden pay isteyen somut ve gerçek paralel devlet ortadayken bunlara en ufak bir söz söylemeyenlerin, hayatını tehlikeye atarak bu terör örgütüyle mevzuatın verdiği yetkiler çerçevesinde hukuki alanda mücadele eden ve Türk Milleti adına şerefiyle görev yapan müvekkilimi hedef seçmeleri bir gafletten öte açıkça ihanettir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslar arası sözleşmelerde yer alan kriterler uygun gerçek bir hukuk devleti olduğunda, bunu yapanların yargı önünde hesap vermekten kurtulamayacağı inancında olmamız hukuka olan saygımızın bir gereğidir. MÜVEKKİLİM BU SORUŞTURMADA EN AZ KATKISI OLAN CUMHURİYET SAVCISI OLMASINA RAĞMEN NEDEN ÖZELLİKLE HEDEF HALİNE GETİRİLMİŞTİR? Müvekkilim PKK/KCK operasyonlarını yürüttüğü süreçte, aramalarda elde edilen belgelerden, terör örgütü mensubu olarak aktif faaliyet gösteren bir kısım şüphelilerin kimliklerinden, gizli tanık beyanlarından ve sair belge ve bilgilerden söz konusu terör örgütünün içerisine haber elemanı olarak sızmış ancak daha sonra örgütün bir parçası haline gelmiş kamu görevlilerinden oluşan bir derin yapılanmanın ayak izlerine rastlamıştır. AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın çok isabetli bir biçimde “Kürt Ergenekonu” diye isimlendirdiği bu yapılanmanın örgütün çözülmesi yönünde bilgi sızdırmak bir yana, terör örgütü ile amaç ve eylemsel birliktelik kurduğu belirlenmiştir. Bu saptamalar ışığında yapılan operasyonlarda derin yapılanmaya mensup değişik kimlikler altında terör örgütünün amaçları doğrultusunda faaliyet sürdürenlere karşı Cumhuriyet Savcılarının CMK’nun 160. Maddesindeki görev ve yetkisi gereği yasal işlem başlatılmıştır. Kıyametin koptuğu nokta da işte bu soruşturmaların başlatılması olmuştur. Bu derin yapılanma fark edildiğini anlayınca olayı kamufle etme gayretine girmiştir. Bu kapsamda müvekkilim ve ilgili Cumhuriyet Savcılarınca yürütülen faaliyet, terör örgütü ile bütünleşmiş yapıları tasfiyeye yönelik olduğu halde, olay “siyasi iktidara yönelik bir komplo olarak” sunulmuş ve ne yazık ki bunda da başarılı olunmuştur. Devam eden süreçte Müvekkilim hedef haline getirilmiş, PKK/KCK İstanbul ana davası olarak adlandırılan iddianameyi henüz yazdığı ve örgütsel tehditlerin had safhada olduğu bir zaman diliminde iki kişi olan koruma sayısı bire indirilmiş, ayrıca tahsis olunan koruma aracı hiçbir gerekçe gösterilmeden alınmıştır. Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı süreçte hiçbir soruşturma geçirmediği ve üstün performansla çalışmalarını sürdürdüğü halde özel yetkisi kaldırılmış ve TMK’nın 10. Maddesiyle Yetkili Cumhuriyet Savcıları arasında yer bulamamıştır. Derin yapılanmanın bu faaliyetlerinin karar mercileri üzerinde ki etkisini Hürriyet Gazetesi yazarı Şükrü Küçükşahin 13.08.2012 günlü yazısında açıkça ortaya koymuştur. Burada şu hususun da belirtilmesinde fayda vardır; bir yandan hakkında birçok ağır nitelikli suçtan dolayı halen soruşturma yürütülmekte olan ve bir süre bu suçlardan tutuklu kalan kişilere usulsüz korumanın sağlandığı basına yansımakta iken diğer taraftan müvekkilimin yürüttüğü yüksek riskli soruşturmalara rağmen Devlet tarafından sağlanması gereken korumanın (belli kişilerin müdahalesi ile) yerine getirilmemesinin getirebileceği bütün olumsuz sonuçların hukuki ve vicdani sorumluluğu ilgili kişilere aittir. Müvekkilim tarafından başlatılarak yürütülen ve basında “telekulak skandalı olarak lanse edilen 2011/762 sor. numaralı dosya, İran Devrim Muhafızlarına bağlı olarak Türkiye’de faaliyet yürüten ve Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve benzeri cinayetleri gerçekleştiren Yabancı Menşeli ve İran Ajanlarınca yönetilen bir kanlı terör örgütü olmasına rağmen dinleme olayını manşetlerine çeken gazeteler örgütün bu yönünden hiç bahsetmemiş, hatta müvekkilim ile birlikte diğer Savcıların örgüt uydurduklarını iddia etmişlerdir. NEDEN? Müvekkilim yukarıda belirtildiği üzere KCK/PKK operasyonlarını yürütürken terör örgütü içerisinde bir kısım kamu görevlilerinden oluşan ve Devlet içerisinde hayati mevkileri işgal eden derin yapıya soruşturma sürecinde rastlamıştır. Bu kez de Tevhid/Selam Kudüs Ordusu terör örgütüne ilişkin 2011/762 sayılı soruşturmada, Mahkeme kararıyla yapılan dinlemeler ve fiziki takipler sonucunda, derin yapının bir kanadının da bahse konu Tevhid/Selam terör örgütünün içerisinde fiilen yer alarak örgüte üst düzey istihbarat ve lojistik destek verdiği saptanmıştır. İşte bu tespitlerden haberdar olan derin yapılanma, yasal takibata uğramamak için “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözünü doğrular şekilde, soruşturmayla hiçbir ilgisi bulunmayan binlerce insanı sanki bu dosya kapsamında dinlenmiş gibi gösterip bu kara propaganda ortamında kendisini gizlemek istemiştir. Ayrıca Müvekkilim tarafından başlatılan bu soruşturma, bahse konu Tevhid/Selam Kudüs Ordusu isimli terör örgütünün ülkemizde gerçekleştirmeyi planladığı kanlı cinayetlerle oluşturmak istediği kaos ortamını engelleme noktasında çok önemli bir rol oynamıştır. Nitekim takibata uğradıklarını fark eden örgüt üyeleri derin yapının adamları tarafından uyarılmıştır. Soruşturmayla örgütün faaliyetleri adım adım izlenmiş ve rahat hareket etmeleri engellenmiştir. Yıllarca kaos planları yapan örgütün bu soruşturmayla akamete uğrayan faaliyetleri, bu soruşturmayı yürüten Emniyet ve Yargı güçlerine karşı örgütte bir intikam duygusunun oluşmasına neden olmuştur. Bu kapsamda şu sorularda yapılan kara propaganda ve iftira haberlerinin arkasındaki niyetin açığa çıkması için cevaplanması gerekli sorulardır; Ülkenin faili meçhul cinayetlerle karışması ve kaos ortamının oluşması için faaliyet içinde olan yapılar ve arkalarındaki irade kimdir? Müvekkilim ve ilgili Cumhuriyet Savcılarınca yaklaşık (3) yıl boyunca gizlilik içerisinde yürütülen soruşturma neden deşifre edilmiştir? Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının bu soruşturma ile ilgili olarak mevzuata aykırı olarak ve basındaki iftira kabilinden haberleri doğrular mahiyetteki basın açıklamasını yapması için kendisinden talepte bulunan olmuş mudur? Hakkında tarafımızdan yapılacak suç duyurusunda detaylandırılacağı üzere, Sayın Başsavcı, bir yargı mensubu olarak dinleme işlemlerinin nasıl yapıldığını bilmesine ve dolaylı dinlemelerin ne anlama geldiğini gayet iyi bilmesine rağmen neden gerçeğe aykırı içerikte bir basın açıklaması yapmak zorunda kalmıştır? Soruşturmanın basına yansıtılması terör örgütü ile ilgili yapılan takibatı neticesiz bırakmamış mıdır? Bu yayınlar örgüt elemanlarının kaçmalarına fırsat vermiş midir? Soruşturmanın gizliliği açıkça ihlal edilmemiş midir? Türk yargı tarihinde manşetlerden bu şekilde günlerce deşifre edilen ve gizliliği ihlal edilen bir örgüt soruşturması var mıdır? Bundan sonra meydana gelmesi muhtemel faili meçhul cinayetlerin sorumluları bu soruşturmayı deşifre edip, üzerini kapatmaya tevessül edenlerde olmayacak mıdır? NETİCE-İ TALEP: Yukarıda detaylıca izah edildiği üzere, müvekkilime hakaret ve iftira eden, gizli bir soruşturmayı deşifre ederek sekteye uğratan ve örgüt mensuplarının kaçmalarını sağlayan şüphelilerden şikâyetçiyiz. Cezalandırılmasını talep ediyoruz. 02/05/2014 Adnan ÇİMEN