Görüş Bildir
Çok Az Kullanılan İngilizce Kelimelere İllustrasyonlu Sözlük
İngilizcede az kullanılan bu kelimelere İllüstrasyon sanatçıları The Project Twins (isimlerinden anlaşılacağı üzere ikiz sanatçlar) resimli şekilde anlatma yolunu seçmişler ve beğeniye sunmuşlar. Alfabe oluşturan bu seri aynı zamanda MadArt Galerinin düzenlediği Dublin Tasarım Haftası 2011'de sergilenmiş.
Haluk Bilginer: 'Bundan Sonra Kimse Gezi’yi Yok Sayarak Siyaset Yapamaz'
Cannes’da Nuri Bilge Ceylan yönetmenliğinde Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan “Kış Uykusu” filminin başrolünde oynayan usta oyuncu Haluk Bilginer , Türkiye’nin Atatürk’e tapınmaktan vazgeçemediğini söyleyerek, “Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür” dedi. Gezi Parkı direnişi için “İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun” diyen Bilginer, Kültür Bakanlığı’ndan tiyatrolara yapılan yardımın kesildiğini açıklayarak, “Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler” dedi. Cannes'da, Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan imzalı 'Kış Uykusu' filminde bir Türk aydınını canlandıran Haluk Bilginer, Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel 'e konuştu. Cansu Çamlıbel’in Haluk Bilginer ile yaptığı söyleşi şöyle: Nuri Bilge Ceylan’ın bu hafta sonu vizyona giren Altın Palmiye’li ‘Kış Uykusu’ filminin başrolünde bir Türk aydını var. Özgüvensizliklerini kibrinin arkasına saklayarak yola devam etmeye çalışan o karakterin, hayatın akışı içinde nasıl da çözülüp dağıldığını izleyeceksiniz. Tekrar toparlayıp toparlayamadığına bir türlü karar veremeyeceksiniz. Her Nuri Bilge filminde olduğu gibi finalde ne hissedeceğinize şaşıracaksınız ama Haluk Bilginer’in canlandırdığı Aydın’ın gerçek bir kişi olduğuna neredeyse inanacaksınız. Cannes heyecanını ıskalamadan tiyatro sezonunu tamamlamak için olağanüstü bir tempoda çalışan Haluk Bilginer’in kıymetli zamanına Oyun Atölyesi’ndeki oyunu öncesinde ortak oldum. Hem nalına hem mıhına bir söyleşi oldu. Sitemkâr oldukları arasında biz gazeteciler de vardı, sokakta rastladığı hayranlar da... Onu hiç şaşırtmayansa devletin 90 küsur yıllık refleksleri. Cannes’da yaklaşık bir ay önceki gala gösteriminden bu yana yaşadıklarınızı anlatın, öyle başlayalım. Palme d’Or (Altın Palmiye) alması gerçekten çok sevindirici, çünkü bütün dünyanın gözünün üstünde olduğu festival Cannes. Oscar’dan daha önemli bence. Öyle laf olsun diye söylenmiş bir şey değil. Herkesin bildiği gibi Oscar, Amerikan film endüstrisinin reklamını yapmak, onu kalkındırmak, vitrini olmak için kurulmuş bir organizasyon. Hollywood’da sadece Amerika var, Cannes’da bütün dünya var. Dolayısıyla Hollywood’un dikkati de Cannes’da. Cannes bütün dünya için önemli, Türkiye hariç. Türkiye önemsemiyor Cannes’ı. Artık önemsemeye başlarlar belki. Aahhh... Hep biri olduktan sonra bir şeyler yaparız ya biz. Tamir ederiz falan. Ödül aldıktan sonra belki önemserler ama bütün dünya oradaydı, Türkiye yoktu. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Orada bir televizyon kamerası gördünüz mü Türkiye’den. Ben Çin, Japon, Fransız, Alman, Belçikalı, Hindistan kanallarıyla röportaj yaptım. Bir tek Türkiye yoktu. Neye bağlıyorsunuz bunu? Bugüne kadar zaten gösterilen ilgisizliğin artık toplamda başka bir şeye dönüşmesi. Bu yıla kadar haber kanalları töreni canlı verirdi değil mi? Bu sene öyle bir şey olmadı. Patronlar istememiştir, “Ne yapacağız canım, sinemadan, festivalden bize ne” diye düşünmüş olabilirler. Cannes hiçbir zaman reyting getirecek bir şey olmamıştır tahminen ama haber kanalları yayınlıyorlardı. Bu sene yayınlanmamasının içinden geçtiğimiz toplumsal durumla ilgisi olabilir mi? Hepsinin toplamı olabilir. Zaten tematik kanalın, haber kanalının umurunda değildir ki reyting falan. Cannes’ı yayınlarsa onun seyircisi adına bir artıdır. Yoksa diğer kanallarla reytingde yarışacak hali yok bir haber kanalının. Sonuç olarak Türkiye yoktu. Bu, Türkiye’nin kendisine vereceği bir hesap. Türk medyasının kendisine vereceği bir hesap. Türk medyası bir gün inşallah kendisiyle hesaplaşma büyüklüğünü gösterir. Türkiye medyası bugün artık Mickey Mouse medyası. Türk medyası haber vermek için değil haber saklamak üzerine kurulu bir sistem. Türkiye bütün bu sebeplerden ötürü yoktu Cannes’da. Tüm bunlara rağmen bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir festivalde bir Türkiyeli yönetmenin Palme d’Or alması muhteşem bir şey. Ben Nuri Bilge ile çalışmış olmaktan ve bu filmin bir parçası olmaktan son derece mutluyum. Teklifini başta sanırım üç defa reddetmiş olmanıza rağmen... Reddetmem çalışmak istememem ya da burun kıvırmaktan kaynaklanmadı. Tam tersi, Nuri Bilge’yle çalışmayı yıllardır isteyen biriyim. Ama Nuri Bilge de son döneme kadar oyuncu kullanmadı biliyorsunuz. Onunla çalışmaya can atarım ama tam kışın ortasında, oyun takvimi açıklanmış “Gel, Nevşehir’de film çekiyoruz” dedi. Mümkün değil, gidemem, burası var. E ne yapacağız? “Yok ben başka birisiyle çekmek istemiyorum, senin programına uyacağız” dedi. Nuri Bilge Ceylan’la film üzerine yaptığımız röportajda Aydın karakterini anlatırken “Etrafımda bu model çok adam vardı, belki benden bile bir parça vardır” demişti. Senaryoyu ilk okuduğunuzda Aydın’la ilgili ne düşündünüz? Türk aydınının bugüne kadar hiç böylesine dürüstçe resmedilmediğini düşündüm. Bu kadar dürüst, sahici ve eleştiri oklarını kendine bile yöneltmekten hiç korkmayan, çok namuslu ve dürüst bir senaryo buldum karşımda. Siz de kendinizden bir parça buldunuz mu? Kendimden olmasa da yakınlarımdan, tanıdığım insanlardan çok buldum. Bir şeyi oynarken illaki kendinizden bir şey bulmak zorunda değilsiniz. Katil de oynayabilirsiniz. Ama o kadar tanıdık bir şey ki bu, zaman zaman siz de yapmış olabilirsiniz. Ama gözlemlerinizden bunun ne olduğunu siz zaten biliyorsunuz. Zaten bildiğiniz, kavradığınız ve “Ah gözünü sevdiğim Türk aydını” dediğiniz bir durum. Filmi seyredenlerin yorumlarına baktım sosyal medyada; özellikle Aydın’ın imamla olan ilişkisi çok dikkatlerini çekmiş. Arkada ister istemez böyle bir Türkiye, böyle bir siyasi ve sosyal fon olunca algıda seçicilik de kaçınılmaz oluyor sanırım. Türkiye’de ve benzeri ülkelerde yaşayan aydınların ortak sorunudur zaten bu. Çünkü aradaki mesafe çok açıktır. Demokrasiyle yönetilen, demokrasiyi barındırmayı becerebilmiş ülkelerde bu kadar büyük fark yoktur aydınıyla sıradan insanı arasında. Fransız seyircisi ‘Kış Uykusu’nu başka duygularla mı izlemiştir? Bence öyle. Ama bizim seyircimiz ya da bize benzeyen ülkelerin seyircisi kendisinden çok şey görecektir. Ve bu aslında tırnak içinde söylüyorum, aydının da suçu değildir. Aydın olabilmek için halktan kopmuştur, “Dur ben şimdi şunları aşağılayayım” diyerek yapılan bir şey değil bu. İster istemez farklı bir düzleme geçip orada yaşamaya başlıyorsunuz ve o düzlem size başka bir gezegenmiş gibi geliyor. Burada kötü niyet yok. Snob bir tavır değil bu. Son derece masum bir şey aslında. Filmdeki Aydın da masum. Sürekli bir şeyler yapma isteği içinde ama onu engelleyen o kadar çok şey var ki. Aydın yetersiz. Geri kalmış ülkenin aydını niye ileri gitmiş olsun ki? Aydın’ın da yeteneği o kadar. Aydın kötü bir oyuncu. “Ben 25 yıldır tiyatro yaptım” diyor ama yalan dolan. Bunun yalan olduğunu kendi de biliyor. Aydın’ın oyunculuğu da yetmemiş, kültürü, birikimi de yetmemiş bazı şeyleri yapmaya. Karısıyla ilişkisine de yetmemiş. Gözünün önünde sıkıntıdan patlayan, bunalan genç bir kadın. Aydın’ın kadının yaptığı yardım faaliyetleriyle tek ilgilendiği an, onu methettikleri mektup. Daha önce aklın neredeydi be adam? Ama Aydın bu kadar zaten. O kadar geniş bakmasını, 360 derecelik bir perspektiften görmesini bekleyemeyiz. Aydın da 45 derecelik bir açıyla bakıyor dünyaya. Ben filmden çıktıktan sonra beraber izlediğim insanlarla saatlerce “Kim haklı kim haksız ya da illa biri haklı mı olmalı” bunları tartıştım. Niye olsun ki? Yani derdimiz bu mu? Kim haklı çıkacak! Tabii filmin böyle bir derdi olmaması bildiğimiz Türkiye algısına da ters. Çünkü Türkiye’de her şey siyah beyaz. Hep kim haklı, kim haksız onu ayırmaya çalışırız. İkisi de haksız olabilir, ikisi de haklı olabilir. Ama Türkiye’de biz illaki birinin haklı olmasını isteriz. Çünkü anlamamızı kolaylaştırır, biz kolaycıyız. Kim haklı söyleyelim, net, oh kurtulduk bitti. Ama filmde tarafların kendilerinin haksız olduğu durumları anladıkları anlar da var sanki değil mi? Bence var, olmalı da. Olmasaydı biraz tuhaf olurdu. Olmasaydı senaryodaki karakterler biraz iki boyutlu, karton karakterler olarak kalırdı. Türkiye toplumunda yaşayıp, bütün olayları ‘haklılık-haksızlık’ paradigması üzerinden tanımlamaya alışık olan bizler, bir noktada kendi haksızlıklarımızı da görebilecek miyiz? Ne dersiniz? Bu yönde bir umudunuz var mı? (Gülümsüyor) Çok yok. Belki bazıları görebilecek. Bu film ya da benzeri şeyler yardımcı olursa ne mutlu. Ama bunu yapmak için düşünmeyi becermek lazım. Biz çok analitik düşünmeyi bilen bir toplum değiliz açıkçası. Biz ezberci bir toplumuz, ezberimizi bozmak bizim çok işimize gelmez. Darmadağın oluruz. Ezberin dışında herhangi bir şey sizi allak bullak eder. Nerede olduğunuzu şaşırırsınız ve adapte olmanız çok zaman alır. Padişahlıktan Cumhuriyet’e geçişte adapte olmanın çok zor olduğu gibi. 91 yıldır adapte olamamışız. 91 yıldır güce tapıyoruz. Biz gücü çok severiz. Kendini güçlü gösteren herkese tapınırız. Bizim babalarımız da öyledir çünkü. Evde bir güç isteriz hep. Baba sendromudur o. Bir laf vardır çok severim: Erkekler babaları öldükten sonra büyür. Güçlüyü sevme durumu filmde aslında aydın-imam ilişkisinde de var. İmam içinden Aydın’a çok öfkelenmesine rağmen karşı karşıya geldikleri anda ‘Siz güçlüsünüz’ teslimiyeti içinde bir tavırda değil mi? Tabii. Aydın’la olan sahneleri boyunca bence dilenerek de değil... Tam tersi o gücün karşısındaki ezikliği ve çaresizliği... İaşe istemek de değil o. Adam perişan, sokakta kalacak yahu, daha ne yapsın. “Allah rızası için bize para ver” demiyor, “Borcu halledeceğiz biraz sabır” diyor. Beş kişi bir imam maaşıyla geçiniyor. Ne yapsın bu adam? Bu adam bu güce mecbur. O gücü kabul ederek davranmaya mecbur. Nejat İşler’in oynadığı kardeş, o gücü reddeden bir karakter ama... Sağlam bir duruşa ya da ideolojiye bağlı olarak reddetmiyor ama. Hayatı kopardığı ve kendini alkole verdiği için reddediyor. “O imam maaşıyla beş kişi geçindirmeye çalışırken, sen imam maaşıyla içiyorsun değil mi bu içkiyi” diye sorarlar adama. Sadece kafası iyi olduğu için o tavırda olmak hoşuna gidiyor onun. O gerçeklikle baş edebilmek için sürekli içiyor. Esrik dolaşıyor. Sağlam kafada olsaydı, başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Normalde o tür karakterlere çok kızmamıza ya da onları reddedecek olmamıza rağmen şömine sahnesinde onu da haklı buluyoruz. En azından ben böyle hissettim. Çünkü öyle hissetmek istiyorsunuz. Çünkü isyan her zaman çok caziptir ama biz beceremeyiz. Neden? Geçen sene Gezi’de isyan edilmedi mi? Ahhh... Keşke. O 90’lı gençliğin yaptığı Türkiye’de bir milattır. Bundan sonra kimse Gezi’yi yok sayarak siyaset yapamaz. Hiç kimse Gezi’yi yok sayarak holding işlerini de yürütemez. Hem de 90 gençliğinden geldi, hiç beklemedikleri yerden değil mi? Hiç beklemedikleri, hiç çalışmadıkları yerden geldi. Ve o kadar güzel oldu ki. 90 gençliğinin bu direnci ve isyanı benim gibi toplumdaki birçok insanı niye şaşırttı? Çünkü biz mızmızlanmayı çok severiz ama hiçbir zaman isyan etmeyiz. Kapalı kapılar ardında, kahvehanelerde ya da meyhanelerde dertleşiriz sürekli. Ondan sonra unuturuz. İsyan etmeyi öğretmek 90 gençliğine düştü, çok da iyi oldu. Bizim çocuklarımız çok daha mutlu bir ülkede yaşayacaklar, ondan emin olun. Yoksa umudumuzu kaybetmek için o kadar çok sebep var ki, sabaha kadar sayabilirim size. İlk üçünü söyleyin. Demokrasi yokluğu en önemlisi. Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik. Demokrasi olmayınca bu da olmuyor. Korku. Demokrasi yok ve korku var. Ve korkunun yarattığı otosansür. Bu sansürlerin en tehlikelisi. Biri size bir şeyi yasaklar ve siz onunla mücadele edersiniz. Ama siz kendi kendinizi yasaklamaya başlarsanız o felaket. Turnelerde sizin Anadolu’da neredeyse gitmediğiniz şehir kalmıyor. Bizim şehirde yaşadığımız buhranların nasıl bir karşılığı var oralarda? Yolsuzluk, rüşvet hiç kimsenin umurunda değil. Tabii yönetenler de bunu bilerek davranıyor. Çünkü Türkiye’de herkes küçük bir işletme. Adam 2000 TL’lik maaşıyla bir tane Doblo almış. Karısı çalışıp 1500 TL alıyor, oğlu çalışıp 1500 TL alıyor. Yaklaşık 5000 TL giriyor eve. Doblo’nun taksidi ödeniyor mu, ödeniyor. Aman düzenim bozulmasın. “Benden mi yedi” diyor. Gelir dağılımının adaletsizliği üzerinden herkesi böyle bir küçük işletme gibi yaparsanız, bu insanları sarsmak, “İsyan edin” demek çok zordur. “Abi Doblo’nun taksidi” der size. Böyle bir korku. Bu tüm dünyada yönetenlerin hep işine gelmiştir. Mesela, aileyi çok savunurlar ve herkesin aile olmasını isterler. Aile tehlikesizdir çünkü onlar için. Aile işin içine girdiği zaman sorumluluk başlar. Bunlar dünyanın tüm yönetenleri için son derece faydalıdır. Din son derece faydalıdır. İsyan etmekten alıkoyar bunlar sizi. Muhafazakâr yaşam tarzının ve oradan gücünü alan türde bir mahalle baskısının Anadolu’da son dönemde daha da baskın olduğu yönündeki kanaate katılır mısınız? Anadolu’da neredeyse hiçbir yerde içkili lokanta yok. Nerede buluyorsunuz alkolü biliyor musunuz? Evlerde. Yıllardır Türkiye’de en çok içki nerede satılır biliyor musunuz? Konya’da ve Yozgat’ta. İstatistiklere bakın. Özelleştirilmeden evvel TEKEL’in hangi şehirlere ne gönderdiğine bakın. En çok porno film nerede satılıyordu diye sorun. Yanıt yine Konya ve Yozgat. Yıllardır bu böyle ve bunu herkes biliyor. Bir şeyi bastırırsanız alttan fışkırır. Yeraltına iniyor... Tabii ki. Soruyorsunuz “İçki nerede içilir” diye. “Yok abi öyle bir yer” diyor. E peki siz nerede içiyorsunuz? “Evde içiyoruz abi” diyor. Evde içiyor ama işletmesinde onu satmamayı kabul ediyor. Tabii ki. Aman neme lazım, işletme ruhsatımızı alırlar elimizden. Kimse “Sakın satma” demiyor. Ama bu korkularla o bir anda satmaktan vazgeçiyor. İşte bunlar çok tehlikeli. Bütün bu konuştuğumuz şeyler otosansür adı altında toplanabilir ve en tehlikelisidir. İlerde çok kötü patlar çünkü. Toplum tarihini incelediğimizde sebep-sonuç ilişkisinin böyle olduğunu bütün toplumlarda görürüz aslında. İlk biz değiliz. Son da olmayacağız. Yekta Kopan yazısında anlattı; Cannes’da filmi izledikten sonra gelip size “Nuri Bilge’nin bu yıl tek rakibi var, o da sensin” demiş. Şöyle yorumlar da okudum: “İyi ki üç defa reddetmesine rağmen Haluk Bilginer rolü kabul etmiş yoksa Altın Palmiye’den olacaktık.” Sağ olsunlar iltifat ediyorlar tabii. Bu filmin Palme d’Or alması bence çok daha önemli. Gerçekten böyle düşünüyorum. Bu Türkiye sineması için de çok önemli, Türkiye’de sinema yapmaya başlayacak gençler için de çok önemli. 20 yaşındaki bir genç Nuri Bilge’nin hayatına bakacak. Koza diye bir kısa filmle başlamış, bak şimdi ne olmuş. Bunlar çok güzel örnekler. Eskiden olimpiyatlara katılan sporcular bahane diye “E tesis yok bizde” derdi. E tesis mi vardı da Nuri Bilge Ceylan, ‘Mayıs Sıkıntısı’nı çekti tek kamerayla. Ekibin tamamı beş kişi. ‘Demek ki olabiliyormuş’un ispatı bu. Siz de yapın, siz de yapabilirsiniz. Direnin, inandığınız şeyi yapmaya devam edin. Bu sadece sinema yapacak gençler için değil, herhangi bir şey yapmak isteyen gençler için de çok güzel bir örnek. Türkiye’deki kültür piyasasıyla ilgili ne söylersiniz? Devletten herhangi bir beklentiniz var mı? Hiçbir beklentim olmadığı gibi, gölge etmesinler başka ihsan istemem. Ben 25 yıldır Türkiye’de tiyatro yapıyorum, ilk kez ‘Oyun Atölyesi’ Kültür Bakanlığı yardımını almadı. Vermediler. Neden? Gezi’yi desteklediğimiz için. Bu kadar basit ve net. Onlar da biliyor böyle olduğunu, ben de biliyorum. Ama ‘9. Madde diyorlar’. Güya turne yapılmadığı içinmiş bilmem ne. Turnenin Allah’ını yapıyorum, benim kadar turne yapan yok. Yalan dolan. Bize vermediler, Genco Erkal’a vermediler, Ankara Sanat’a vermediler. Onların vereceği paraya ihtiyacımız olduğu için değil. Ama davayı açtık, hiç değilse davayı kazanmış olalım diye. Yoksa verdikleri en yüksek rakam geçen yıl 70 bin TL’ydi. Benim bir yıllık gazete ilanım bile değil o. Ama bu sembolik miktarı bile bizden esirgeyip daha önce hiç tiyatro yapmamış bir kuruluşa iki ayrı destek vermek... Kim onlar? Hiçbir fikrim yok! İki ayrı oyuna destek veriyorlar ama tek şirket hepsi. Hakikaten adlarını bile bilmiyorum. Ankara’da bir tiyatro. Türkiye’de kültür sanatla nasıl bir ilişkimiz var bizim? Bizim kültürle olan ilişkimiz nesne ilişkisi. Bu saçmalıkları atlatmış, özgürleşmiş ve demokrasiyle yaşayan ülkelerde bu ilişki ihtiyaç. Sanatla ve kültürle olan ilişki kendini daha iyi hissetme ve doyum sağlama için. Bizdeyse direkt nesne ilişkisi. Şuradan bir örnek vereyim: “Tanıdın mı amcayı bak” diyor çocuğuna. E amca orada, sen ilk önce bir “Merhaba” desene. Yok, çocuğuyla konuşuyor siz orada masasınız. “Bir fotoğraf çekinebilir miyiz?” Çektirme ifadesine ne olduysa, Türkçe de bozulmuş! Çekindikten sonra da yüzünüze bile bakmadan gidiyor. Bir nesne var artık elinde: Bir ünlüyle fotoğraf. Ne olacak o fotoğraf? Yarın çöpe atılacak ondan eminim. İlişki bu. Eğlence. Bizim kültür sanat diye tarif ettiğimiz şeylerin yüzde 99’u eğlence endüstrisi. Hâlâ ergeniz biz. Çünkü neden? Bizim babamız ölmedi hâlâ da ondan. Hâlâ yaşıyor. İçimizde! Kim o baba? Ooooh ohoho... Oto-sansürlettirmeyin beni. Türkiye’nin babası. 90 yıldır bir tane. Yani, içimizdeki Atatürk’ü mü öldürmemiz lazım? Atatürk’ü öldürmeyeceğiz. Atatürk’ü olduğu gibi anlamaya çalıştığımız zaman onu daha iyi analiz edebileceğiz. Atatürk’ü insan olarak anlayabileceğiz. İkon olmaktan çıkarıp, insan olarak anlamak gerekiyor. 90 yıldır sadece tapınmakla meşgulüz. Ak Parti döneminde de böyle mi devam etti sizce? E etmek zorunda çünkü aykırı olur tersi. Statükoyu bozarsanız iktidara da gelemezsiniz. Status quo! Bunu sadece Atatürk diye de geçiştiremeyiz. Bu, tamamıyla bir algı ve yaşama hali. Yaşama tutunma hali. Başka türlü tutunamıyoruz, bize hep bir baba lazım. Babasız olmuyor. Biz babalarımızı öldüremedik.T24
18 Öncesi ve Sonrası Fotoğrafla Severek İzlediğimiz Dizi ve Filmlerin Görsel Efektleri
Hepimiz film ve dizi yapımcılarının görsel efektler için teknolojiden yardım aldıklarını biliyoruz. Fakat bu sahnelerin aslında nasıl göründüklerine yakından bakmak biraz hayal kırıklığı yaratabiliyor.  İşin teknik boyutuna değinmek gerekirse, arkada görülen yeşil ve mavi perdelerin illa yeşil ve ya mavi olmalarına gerek yok. Herhangi bir renk de olabilir fakat önünde duran objelerle ve aktörlerin kıyafetleriyle aynı renkte olmamaları gerekli. Bunun sebebi ise bir bilgisayar programı sayesinde o karede bulunan belirli bir rengin yok edilip yerine istenen sahnenin eklenmesi. Mesela aktörün kıyafeti ile arkasındaki perde aynı renk olsaydı aktörümüzün bir bölümü şeffaf görünürdü. İyi eğlenceler dileriz...
İnsan ve Bilgisayar Aşk Yaşayacak
Google'ın mühendislik direktörü Ray Kurzweil, 'Her' filminin yakın gelecekte gerçeğe dönüşeceği kehanetinde bulundu. Kurzweil, insanların 15 yıl içinde bilgisayarlarla aşk yaşamaya başlayabileceğini belirtti.Bir adamın bir işletim sistemine aşık olmasını anlatan 'Her' filminin gerçeğe dönüşmesi, sanılandan çok daha yakın bir zamanda gerçekleşebilir. New York'ta düzenlenen Exponential Finance konferansında konuşan Google mühendislik direktörü Ray Kurzweil, teknolojinin 15 yıl içinde insanlarla duygusal etkileşime girebilecek bir noktaya erişeceğini söyledi. Kurzweil, 'Benim tahminime göre, bilgisayarlar 15 yıl içinde, yani 2029'a kadar insan seviyesine erişecek' ifadesini kullandı. 'İnsan seviyesi' ifadesiyle makinelerin duygusal zeka geliştireceğini belirten Kurzweil, 'Şaka yapabilecekler, komik veya romantik olabilecekler, hatta sevgi gösterebilecekler. Bu nokta, insan zekasının en üst seviyesi olacak ve kesinlikle göz ardı edilemeyecek' dedi. Kurzweil, konuşmasında 'Her' filmine de değinerek, 'filmin gelecekte yaşanabilecekleri çok güzel bir şekilde anlattığını' söyledi. Yassı tarayıcılar ile metinleri sese dönüştüren cihazların mucidi olan Kurzweil, gelecekte insan ve makinelerin nihai olarak birleşeceği 'tekillik' teorisini savunuyor. Kehaneti tutmuştu Google'ın yapay zeka dahilerinden biri olarak da bilinen Kurzweil, Şubat ayında yaptığı açıklamada da 'makinelerin 2029'da insanlardan daha zeki hale geleceği' kehanetinde bulunmuş ve ses tanıma yazılımı ve Google'ın sürücüsüz otomobillerini en iyi örnekler olarak göstermişti. Kurzweil, gelecekte bilgisayarların sunacağı olağanüstü yetenekler arasında, birçok hastalık ile yaşlılığı yok edecek 'programlanmış genleri' ve bireysel 3D giysi üretiminin yer alabileceğini belirtmişti. Dünyanın en ünlü fütüristlerinden olan Kurzweil, 1990 yılında bulunduğu kehabette, 1998'e kadar bilgisayarların dünya satranç şampiyonunu yenebileceğini söylemişti. IBM'in Deep Blue bilgisayarı, 1997'de Garry Kasparov'u yenmeyi başarmıştı. Turing testini geçmeyi başaran ilk bilgisayar programı olan Eugene Goostman'ı ise yetersiz bulan Kurzweil, 'yazılımın çok kısıtlı yeteneklere sahip olduğunu' söyledi. Kaynak: NBCNews
Reklam
Reklam
Reklam
Türkiye'de Mobil İnternet Kullanıcılarının Yüzde 80′i Ayda 1GB'ın Altında İnternet Tüketiyor
Bir haftayı daha geride bırakırken yeni bir haftanın grafiği ile karşınızdayız. Her haftanın sonunda yayımladığımız yazı dizisinde; o hafta içinde Webrazzi PRO ‘ya eklenen grafikler arasında dikkatimizi en çok çeken grafiği ele alıyoruz.Bu haftanın grafiği; Bilgi Teknolojileri Kurumu’nun (BTK) kısa bir süre önce yayınladığı rapordan alınma. BTK’nın açıkladığı rakamlara göre ülkemizde cepten mobil internet kullanan abonelerin yaklaşık olarak yüzde 80′i ayda 1GB’ın altında veri tüketiyor.2G ve 3G kullanıcılarının yüzde 33,77′si ayda 5MB’ın altında veri tüketiyor. Bu da diğer bir başka deyişle ülkemizdeki mobil internet kullanıcılarının üçte birinin neredeyse ‘yanlışlıkla internete girdiği’ anlamına geliyor. Kullanıcıların yüzde 21,89 ‘u 250MB ile 1GB arasında, yüzde 18,33 ‘ü de 1GB ile 4GB arasında veri tüketiyor. 4GB ‘ın üzerinde veri tüketen abonelerin oranıysa yüzde 2 ‘nin biraz üzerinde.Grafiği detaylı olarak aşağıda bulabilirsiniz. Bu arada yine BTK verilerine göre ülkemizde 2014 yılının ilk çeyreği itibarıyla 70 milyon un üzerinde mobil abone bulunduğunu da ekleyelim.Gelelim Webrazzi PRO’ya. Webrazzi PRO’da yer alan 1000′in üzerindeki grafikle ilgili detaylı bilgileri hazırladığımız şu infografikte bulabilirsiniz.
Dünyanın En Pahalı Elması: 217 Milyon Lira
Güney Afrika'daki Cullinan madeninden çıkarılan 122.5 karat büyüklüğündeki mavi elmasa 62 milyon sterlin (217 milyon lira) değer biçildi. Petra Elmas Şirketi tarafından çıkarılan elmasa biçilen bu değer, onu dünyanın en pahalı elması yapıyor. Yaklaşık 25 gram ağırlığındaki elmasın değeri, daha önce aynı madenden çıkartılan ve bir karatı 500 bin pound değerinde olan diğer bir elmasa göre hesaplandı. Elması bulan Petra şirketi , servet değerindeki bu elmas sayesinde bir günde milyonlarca sterlin kar elde etmiş oldu. İşlenmemiş elmas için bugüne kadar biçilen en büyük değer, yine aynı şirketin 2010 'da çıkardığı 507 karat büyüklüğündeki ve 21 milyon sterlin değerindeki bir beyaz elmasa aitti. Mavi elmas , kırmızı elmastan sonra en nadir bulunan elmas türü. Kaynak: Sabah
İzmir Kadifekale'de Yıkılan Evlerin Altından Roma Tarihi Çıktı
İzmir’in Kadifekale sırtlarında, üzerindeki evler kamulaştırılıp yıkıldıktan sonra ortaya çıkmaya başlayan Antik Roma Tiyatrosu, etrafı tel örgülerle çevrilerek koruma altına alındı.Kadafekale’de, M.S. 200 yıllarında yapıldığı tahmin edilen, geçen yıllarda varlığı ortaya çıkarılan, 16 bin kişilik Antik Roma Tiyatrosu, Büyükşehir Belediyesi’nin üzerindeki evleri kamulaştırıp yıkmasıyla ortaya çıkmaya başladı. Yapıldığı dönemde kentin kuşbakışı görülebildiği, Romalılar’ın imbat rüzgarının serinliğinde oyunlar izledikleri Antik Roma Tiyatrosu’nun sahnesi ile sahne davurları, kulis odaları girişi, orkestra yeri, oditoryumun bir bölümü kazı çalışmalarıyla ortaya çıktı. Tiyatronun havadan çekilen görüntüsü de dikkat çekti. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Antik Roma Tiyatrosu’nun, hazine avcıları tarafından tahrip edilmesini önleme ve güveniliğini sağlamak açısından, etrafını tel örgülerle çevirmeye başladı. Önümüzdeki haftalarda arkeologlar eşliğinde tiyatronun kazılıp kent kültürüne armağan edilmesi için çalışma yapılacak. Antik tiyatro ortaya çıkarıldığında dünyanın ilgi odağı yerlerden biri olabilecek. İzmirliler de Romalılar gibi körfez manzaralı antik tiyatroda sanatçıları izlemeye fırsatı bulacak. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kadifekale’deki gecekondular arasına sıkışıp kalan 16 bin kişilik Antik Roma Tiyatrosu’nu gün yüzüne çıkarabilmek için kamulaştırılılan onlarca binanın yıkımını gerçekleştirdi. Proje kapsamında öncelikle, arkeolojik yüzey araştırması yapılarak tiyatroya ve sur duvarlarına ait antik arkeolojik mimari kalıntılar ile Antik Tiyatro’nun gerçek yeri tam olarak tespit edildi. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na sunulan “Antik Tiyatro ve Kadifekale 1.derece arkeolojik sit alanının genişlemesi” önerisi Kurul tarafından kabul edildi ve tiyatro ile Kadifekale’nin 1. derece arkeolojik sit alanı genişledi. Kadifekale’deki antik tiyatro ile ilgili en ayrıntılı bilgi, 1917-18 yıllarında Otto Berg ve Otto Walter’ın araştırmalarında ve araştırmalarına yönelik hazırladıkları plan ve kesitlerde bulunuyor. 16 bin kişi kapasiteli olduğu düşünülen tiyatronun kalıntılarının Roma dönemi özellikleri taşıdığı biliniyor. Eski kaynaklarda, Erken Hıristiyanlık yani Roma İmparatorluğu’nun paganizm döneminde İzmirli St. Polikarp’ın bu tiyatroda öldürüldüğü ve tiyatronun tarihin trajik sahnelerine şahitlik ettiği öne sürülüyor. Bölgenin temizlenmesi ardından kazı başlayacak ve İzmir kenti ve Körfezi’ne hakim noktada 16 bin kişilik antik tiyatro yeniden ayağa kaldırılacak. Antik tiyatro kültür sanat faliyetleri ve konserlere ev sahipliği yapacak. Burası Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun son 5 yılındaki en önemli projeleri arasında bulunuyor. (DHA)
Reklam
Irak Hükümeti Sosyal Ağları Yasakladı
Irak hükümeti, Twitter, YouTube, Google ve Facebook gibi sosyal medya sitelerine erişimi engelledi. Sosyal medya siteleri günümüzde oldukça fazla kullanılsa da, bazı ülkeler çeşitli sebeplerden dolayı platformlara sansürler getiriyor. Son olarak İran, Facebook, Twitter ve WhatsApp’in ardından mahremiyet haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle Instagram’ın da ülke içinde kullanımını yasaklamıştı. Şimdi de Irak, ülke içinde çıkan olaylar yüzünden Twitter, YouTube, Google ve Facebook gibi birçok sosyal ağı engellendi. Engelleme, Kuveyt Haber Ajansı tarafından da doğrulandı. Militan örgüt IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) ülkedeki ayaklanmayı örgütlemek için sosyal medyayı kullanması, engellemenin ana nedeni olarak gösteriliyor. Sosyal medyanın engellenmesi ile çatışmaların daha fazla büyümesinin önüne geçileceği düşünülüyor. Engellemenin ülkenin bir bölümünde mi yoksa genelinde mi uygulandığı henüz tam olarak bilinmiyor.teknokulis
Game Of Thrones Sezonları 13 Bölüm Olabilir
Game of Thrones'un yazarı George R.R. Martin, dizininsezonlarının 13 bölüm olmasını istiyor.Tüm dünyada en popüler dizilerin başında gelen Game of Thrones'un merakla beklenen 4. sezonu da bu Pazartesi yayınlanacak olan sezon finali bölümüyle sona erecek. Ve Game of Thrones hayranları 5. sezon için her zaman olduğu gibi uzun bir bekleyişe geçecek. Diziyi izleyenler bilir, dizide o kadar çok karakter ve olay var ki herhalde isteseler bu hikayeden 10 , 15 sezon rahatlıkla çıkarabilirler. Kaldı ki sezonların 10'ar bölüm olduğu düşünüldüğünde bu rakam arttırılabilir. Zaten Game of Thrones'un 5. ve 6. sezonları şimdiden onaylandı . Öte yandan Game of Thrones hikayesinin yaratıcısı de neredeyse dizinin tüm hayranlarının şikayetçi olduğu durumdan şikayetçi. Tabii ki dizinin yapımcılarının dizinin sezonunu 10 bölüm üzerinden çekmelerinden. Yazar New York Times'a vermiş olduğu röportajda dizide zaman kısıtlaması dolayısıyla birçok sahnenin kesildiğini söylüyor. Bu durum da hikayeni daha derin ve zengin olmasını engelliyor diyor. Bu yüzden dizi sezonlarının artık 13 bölümden oluşmasını isteyen bu talebi bakalım dizinin yapımcıları tarafından kabul edilecek mi?teknokulis
Reklam
Dijital Ekranlara Türkçe Zorunluluğu Geliyor
1 Ocak 2015 tarihinden itibaren elektronik ürünlerin kullanıcı arayüzünde yer alan yazılı, sesli ve görüntülü ifadeler Türkçe olacak. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın kararına göre, 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren elektronik ürünlerin kullanıcı arayüzünde yer alan yazılı, sesli ve görüntülü ifadeler Türkçe olacak. Açıklanan yeni Satış Sonrası Hizmetler Yönetmeliği’ne göre, üretici veya ithalatçılar ürünlerin kullanım ömrü süresince, satış sonrası hizmetleri sağlamak üzere belirlenen sayı ve özellikte yetkili servis istasyonunu yeterli teknik kadroya sahip şekilde kurmak zorunda olacak. Üretici veya ithalatçılar, tüketicilerin talebi üzerine yedek parça satışından kaçınamayacak. Servis istasyonlarının yedek parça fiyat listesini tüketicilerin görebileceği bir yere asması veya katalog halinde ya da elektronik ortamda tüketiciye göstermesi zorunlu olacak. Tanıtma ve Kullanma Kılavuzu Yönetmeliği’ne göre ise tüketicinin kullanımına sunulan mallar Türkçe tanıtma ve kullanma kılavuzuyla satılacak. Tanıtma ve kullanma kılavuzu açık, sade, anlaşılabilir bir dilde ve okunabilir şekilde düzenlenecek ve kağıt üzerinde yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısıyla tüketiciye verilecek. Kılavuzun kalıcı veri saklayıcısıyla tüketiciye sunulması halinde bu bilgiler ayrıca üretici veya ithalatçının internet sitesinde de yer alacak. Garanti Belgesi Yönetmeliği’ne göre de satılan mala ilişkin olarak düzenlenen faturalar garanti belgesi yerine geçmeyecek. Tüketicinin sözleşmeden dönme veya ayıp oranında bedelden indirim hakkını seçtiği durumlarda satıcı, malın bedelinin tümünü veya bedelden yapılan indirim tutarını derhal tüketiciye iade edecek. Tüketicinin malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi hakkını seçmesi durumunda satıcı, azami 30 iş günü içerisinde bu talebi yerine getirecek.stuff
Acun'dan O Ses ve MFÖ Bombası!
Acun Ilıcalı'nın fenomen haline gelen yarışması 'O Ses Türkiye' programının yeni jürisi belli olmaya başladı. Ilıcalı'nın teklifini kabul eden Mazhar Alanson, Fuat Güner ve Özkan Uğur, yeni sezonda yarışmanın jürisinde yer alacak. Üçlü, yarışmada aynı koltuğu paylaşarak tek bir jüri üyesini temsil edecek. Acun Ilıcalı, 2012 yılında da MFÖ’ye jüri üyeliği teklif götürmüş, ancak “Biz üç kişiyiz, oyumuz bir kişi gibi sayılacak. Bir koltukta aynı anda üç kişi dönmez” yanıtını almıştı.İnternet Haber
Google'dan Babalar Günü'ne Özel Doodle
Google ana sayfasında 'doodle' olarak adlandırılan özel tasarımlı logoda, 'Babalar Gününüz Kutlu Olsun' yazısı ile baba ve çocuklarının bulunduğu renkli çizime yer verildi.Babalar Günü, babaların onuruna kutlanan özel bir gündür. Babalar Günü, ilk kez 19 Haziran 1910'da Washington'un Spokane şehrinde kutlandı. 1924 yılında ABD Başkanı Calvin Coolidge kutlamaları destekledi ancak resmi olarak Babalar Günü ilan etmedi. 1966 yılında ise dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının Babalar Günü olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayımladı. Doodle uygulamaları, dünya ülkeleri için önemli gün ve tatillere, kültürel olaylara ve tarihte yer alan önemli kişilere bu platformda yer vererek, dikkati çekmeyi amaçlıyor. İnternet kullanıcıları, baba ve çocuklarının yer aldığı özel logonun üstüne tıklayarak, Babalar Günü ile ilgili haberlere ve ayrıntılı bilgilere erişebiliyor. AA
Sadece Erkek Çocuk Babası Olanların Anlayacağı 17 Şey
Çocuk sahibi olmak, baba olmak zaten başlı başına insanın hayatını değiştiren bir olgu. Bunun üstüne bir de hayatı, erkek olmayı, zorluklarla baş etmeyi öğretebileceğiniz bir erkek evladınız varsa kendinizi daha ağır bir yükün altına girmiş gibi hissediyorsunuz. Oğlan babaları neler hissediyor anlamaya, anlatmaya çalıştık.
Reklam