Torpil Haberleri

Torpil ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Torpil ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Uğur Yücel: "Zevklerime Karşı Oburlaştım"
Ayşe Arman, yılın ilk röportajını ünlü sanatçı Uğur Yücel'le yaptı. Ayşe Arman / Hürriyet Ortalık toz duman... Riyakarlık, iki yüzlülülük, yalancılık diz boyu. Kaygan zeminler... Neye, kime inanacağını şaşırıyor insan... İşte böyle zamanlarda, güveneceği seslere kulak vermek istiyor. Uğur Yücel onlardan biri. Yılın ilk cumartesi röportajını Uğur Yücel'le yaptım. Dehaya yakın bir yetenek, çocuksu bir saflık, harbilik ve samimiyet... Huzurlarınızda solo Uğur Yücel! ESAS KIVANÇ BENİM GİBİ OLURSA HABER Pek çok insanın aksine 2013 sizin için iyi bir yıldı... -Öyle oldu valla. Kitap çıktı. Ardından, 'Soğuk' filmini çektim. Sonra, 'Benim Dünyam'a geldi sıra. Derken, 'Aramızda Kalsın'a başladım. 2013 kendime şaşacak kadar tempolu geçti. Planladığım her şey, istediğim gibi sonuç verdi. Darısı yeni yılın da başına... 'Benim Dünyam' için söylenmeyen, yazılmayan kalmadı. 'Film çalıntı' diyen de oldu, 'Duygu sömürüsü' diyen de... Siz neler söylemek istersiniz? -Hem bu ülkede hem dünyada, binlerce kez 'remake' yapıldı. Dahası, bizde yüzlerce film doğrudan çalıntı. Kimsenin sesini duymazsın. Ne hikmetse, artık benimle mi ilgili, TMC'yle mi bilmiyorum, neyi uyarlamaya kalksak, homurtular geliyor. 'Neee Sopranosmu?', 'Neee Black mi?' Kıyamet kopuyor! Sanki, insanların dinine hakaret etmişiz gibi. Oysa bu film yönetmeninden, yapımcısına izinli ve telifi ödenmiş bir film. Yok çalıntı! Yok arak! Daha neler! Bire bir çektik işte! Yeniden yapım. Amerika'da özellikle çok yapılır. Beğendikleri bir hikâyeyi kendi dillerinde, bire bir kopya ederek çekiyorlar. Çünkü insanlar, orijinaline gitmiyor, Japonca izlemiyor işte. 'Black' burada sinemaya girse 3000 kişi giderdi. Biz aldık aynısını biraz farklı yorumla çektik, toplam 1 buçuk milyon kişi izledi. 'Kötü olmuş işte!' derse biri tamam, bu bir eleştiri. Ama 'Nasıl yaparsınız?' ne demek? 'Çaldınız!' ne demek... Bence deli bir emek vardı. Bütün oyuncular müthişti. Görüntüler şiir gibiydi. Benim kalbimin içine işledi. 'Remake' olması da zerre kadar umurumda değil. Zaten baştan söylüyorsunuz. Nedir bu? Düşmanlık mı? Kıskançlık mı? -Bilemiyorum! Düşündüğünü özgürce söyleyebilme çağındayız. Anladık, çok güzel! Ama herkes fikir sahibi! Lafı ederken bir tartayım yok! Yine de ben, yergilere boyun eğerim, cevap vermem ve saygılıyımdır. Övgülere de teşekkürü borç bilirim. İnsanın, oğluyla çalışması nasıl bir şey? -Oğlumla değil, Can'la çalışmak çok güzel. O, dokuz yaşından beri benim kafa arkadaşım. Çok kendine özgü bir kişilik. Bir bütünlük. Gençliğimi, cesaretimi, özgüvenimi görüyorum onda. Benden zeki. Benden daha parlak görüyor hayatı. Aksi, hüsran olurdu. Gelişmeye karşı eksiklik olurdu. Can, benim nazarımda, hayatın sürekli gelişeceğine delalet. Hata yaptığı zaman gönül rahatlığıyla azarlıyor musunuz? Yoksa insan, oğluna torpil mi yapıyor? -Mesleki olarak hiç azarlamadım. Sitemlerim olmuştur belki. Ama o beni çok uyardı mesela... Zamanı ileride tutanlara saygı duymak lazım. Ben oğluma saygı duyuyorum. Belki de babamın bana duyduğu saygının devamı. Babam bana hayranlık duyar ve bunu hissettirirdi. Ben de babama çekmişim. 28 yaşındaki oğlumu bir bebek gibi seviyor, babam gibi saygı duyuyorum! Bir filmi, 'Oğlumla birlikte çektik!' diyebilmek insanı ne kadar gururlandırıyor? -Filmi sırtlayan o! İlk günden son güne filmin başında durdu. Bende anksiyete var. Oyunculuk beni korkutuyor... Nasıl yani? -'Performans anksiyetesi' adı. Bu bir hastalık ve ben hastayım. Bir filmden sonra başladı ve yıllarca oynayamadım. Bence hâlâ oynayamıyorum. Ama oğlum, bana hiçbir yönetmenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri söyledi. Çünkü yönetmen böyle olmalı. Oyuncu hep kamera arkasında bir 'göz' arar. O 'Canım'dı benim için. Gözümün nuru. Bence o çekti. Montajın, miksajın, müziğin de içindeydi. Sette de oğlunuz mu, yoksa herhangi bir çalışan mı? -O bir yönetmen. Fikir danıştığım, zamanı paylaştığım parçam. Ama sarıldığımda, biriciğim... O benim yakın dostum. Masa arkadaşım. Dert ortağım. Meslektaşım. Gülüp eğlendiğim biri. Birkaç gün görmediğimde feci özlüyorum. Hem oğlum hem arkadaşım olarak özlüyorum... KENDİM KADAR KİMSEYİ HIRPALAMADIM Bazı yönetmenlerin, mükemmeliyetçiliğinden ve bu yolda insanı delirtmesinden söz ederler. Siz nasıl bir yönetmensiniz? -'Direktör' ve 'yönetmen' laflarını sevmiyorum. Bu alanda en güzel unvanı Fransızlar kullanıyor: 'Gerçekleştiren.' Ben bunu tercih ederim. Sete gelmeden bütün herşeyi bitiririm. Sette aramam. Eğlenirim. İlk kez 'İkinci Bahar'da yönetmenlik yaptım. İlk gün sete doğru yürürken, Yeşilçam'ın kıdemli reji asistanlarından biri yüksek sesle bağırdı: 'Dikkat yönetmenimiz geliyor!' Kaçacak yer aradım! Sonra rica ettim: 'Abi böyle şeyler yapma, gelmem sete!' Ben yönetmenden ziyade, müzisyen karakterliyim. Neşeli bir orkestra şefi gibi. Disiplin kendiliğinden gelir. Oyuncuların ve bütün setin, mutlu olduğu bir sinemanın peşindeyim... Oyunculuk mu, yönetmenlik daha baştan çıkarıcı? -Yönetmenlik! Hayal kurup yazıyorsun sonra onu gerçekleştiriyorsun, bir de perdede izliyorsun. Muhteşem bir hayat. Film biter bitmez de yenisine başlamak istiyorsun... Peki sizce siz, hangisinde daha iyisiniz? -İkisini de, tam istediğim yere taşıyamıyorum! Biliyorum çünkü nasıl olması gerektiğini. Kubrick kadar biliyorum. Brando kadar biliyorum. Ama beceremiyorum işte! Ne çekebiliyor ne de oynayabiliyorum. Yetenek, bu eksikliği görebilmektir! Kendinle böbürlenmez yetenekliler. Ama şunu söyleyebilirim, oyuncuya yaklaşma ve oyun alma konusunda istediğime yakınım. Yönetmenliği çok seviyorsunuz ama bence siz oyunculuğunuzun doruğundasınız! -Ben hiçbir şeyin doruğunda değilim. Pardon, sadece hazlarım konusunda! Biliyor musun, ben tiyatroyu sabahları geç kalkmak için seçtim. Hiç hırsım yoktur. Kendimle gayet iyiyim. Unvanlarla, şan şöhretle hiç ilgilenmedim. Evde bir tane bile ödül yok. Bütün ödülleri arkadaşlarıma verdim. Başarı peşinde koşanları da anlayamıyorum. Gel gör ki sinemacı oldum. Gün ışığını kaçırmamak için, tavuklarla birlikte uyanıyoruyoruz şimdi. Yalan oldu hayaller! İyi de 'Hiçbir şeyin doruğunda değilim' demek, Uğur Yücel gibi olağanüstü bir oyuncuya ayıp etmek değil mi? -Başkasına ayıp etmiyelim de! Kendime hep ediyorum zaten. Monitörden kendi oyunlarıma bir yönetmen olarak bakıp, 'Beceriksiz herif!' diye bağırıyorum. Bu en hafifi. Kendim kadar kimseyi hırpalamadım şu hayatta... ZEVKLERİME KARŞI OBURLAŞTIM 56'sınız. 50'den sonra neler oluyor? -Lezzetler artıyor. Ruhsal olarak çok coşkulu bir hale geldim. Gözüm bir orda, bir burda. İtiraf ediyorum, 30'lu, 40'lı yıllardan daha renkli bir hayata geçtim. Kendimle olmanın tadını çıkarıyorum. Gecelere doyamıyorum. Müzik, resim, öyküler, kitaplar... Zevklerime karşı çok oburlaştım. Hayata daha güleryüzlü bakıyorum. Sakındığım herşeyi unuttum. Daha ortalıkta, daha çıplağım... Siz genel olarak iyimser misiniz? -Evet. Ama bak, hava bozacaksa erken sezerim! Var yani böyle bir yeteneğim... BİR TEKNE VE İKİ ODALI EV YETER Para sizin için ne ifade ediyor? -Bana bir tekne, iki odalı bir ev yeter. Tekne de iki üç kişi barındıracak kadar oldu mu tamam. İyi bir sistemden müzik dinleyecek, film seyredecek, kitap okuyacak ve şarap içecek kadar sağlıklıysam, başka ne isterim? Peki yaratıcılık ne ifade ediyor? -Yaratıcılık, insanın kendisiyle şakalaşması gibi. Kurcaladıkça kapılar açılıyor. İnsan, kendi de şaşıyor gördüklerine. Rüya görmek gibi. 'Yaratamıyorum' diye bir tasaya hiç düşmedim. Ama 'Yaratmam lazım' çok dedim. Tutkulu değilim. Fazla şeye eğimliyi, bu yüzden büyük bir yaratıcı olamadım. O halde dert yok! İktidar ne ifade ediyor? -Hem gündelik hayatta hem evrensel anlamda: 'Erkek savaşları.' Aile reisi olmak, topluma sahip olmak, toprak sahibi olmak, toprak genişletmek... Kendini, erkini, ırkını sürdürme azgınlığı... Bütün acılar, bu ebleh, faşişt ruhlu toramanlar yüzünden yaşanmadı mı! Mussolini, Franco, Hitler, Bush... Tiplere bak! Geride bıraktıkları acılara bak! Milyonlarca masum ceset ve ağlayan kadınlar, analar... İSTEYEN GELİR! Güvendiğiniz insana canınızı verirmişsiniz... -Evet, ben safımdır. Çabuk inanırım. Her şeyimi ortada bırakırım. O yüzden çok zaman dımdızlak tek başıma kaldım... Aşk peki?-Ben kolay yönetilecek biri değilim. Kendi arazim çok geniş, verimli ve renkli. Özgürce koştururum ve oradan çıkmak istemem... İsteyen gelir! GÖBEK BERBAT BİR ŞEY Kilolu halinizi beğenenler ve oynadığınız rollere uygun olduğunu düşününler var... Siz beğeniyor musunuz? -En beğenmediğim yanım o! Yanlış anlama, şişmanlık görünüm olarak hiç derdim değil. Bir resmimi çekmişler mayolu, 'Uğur Yücel ne hale geldiii, az sonraaaaa!' Ulan, ben Kıvanç mıyım? O, benim gibi olursa haber! Ben, halden hale geçerim... Kime ne! Ama şişman davranış biçimini kaldıramıyorum. Eğilip kalkamamak... Yataktan doğrulamamak... Yelken açarken, nefes nefese kalmak... Abul abul yürümek... Bunlar berbat! Göbek de öyle... Ama Allah'a şükür sağlığım iyi. Fakat böyle giderse, kötü olacak... Yani kilo vermeyi düşünüyorsunuz? -En çok onu düşünüyorum! Bön bön düşünüyorum duvara bakıp... Nasıl zayıflarım diye... Bu yüzden yaratıcılığa vakit kalmıyor! Çünkü makarna ve şarap götürürken, 'Zayıflamam lazım yaaa!' demekle olmuyor... Şaka bir yana, ben doymak için yemem... Tadmak için yerim. İçkiyi de öyle içerim... Yeni yıl hedefleriniz arasında 20 kilo vermek var mı? -İçkiyi azaltmak istiyorum. Hatta, toptan bırakmayı düşünüyorum. Bu düşünceyle ölebilirim. Çünkü yıllardır düşünüyorum. Düşünceli insan olunca da, daha çok içiyor insan! İçince de daha çok düşünüyor! Düşünmeyi de çok seviyorum! Güzel laftır: 'In Vino Veritas' (Hakikat, şarapta gizlidir)! Hayatım aptallıklarla dolu Hastalık seviyesinde tevazu sahibisiniz... -Benim derdim kimseye örnek olmak değil, hissettiğim gibi konuşuyorum. Evet, kendini önemseyen insanlar topluluğuyuz. Evet, sıradanlıktan çok uzağız. Hele bizim dünya... Yetersizlik abidesi bir sürü muhteris, konuştuğunda kendini dünya çapında zannediyor! Bir de bize bak, paralanıyoruz. Buna tepki olarak, tevazu gösteriyorum belki de... Ama yok! Gerçekten böyle hissediyorum. Bir taraftan da, kendini böyle bir 'hiç'miş gibi göstermek megolamanyak bir ruhun göstergesi. Bazen ben de öyle miyim diye süpheleniyorum. Ama yok, değilim, içtenlikle söylüyorum. Siz bir bakışınızda insanın röntgenini çeker misiniz? -Evet! Ama bu, ona kanmıyacağım anlamına gelmiyor maalesef. Göz göre göre bataklığa girerim! Ben sizi çok zeki buluyorum, siz kendinizi nasıl buluyorsunuz? -Zeka muhtelif. Çok çeşitler içeriyor. Bütünüyle zeki olunur mu bilmem. Kendimi zeki bulmam ben. İç güdülerim kuvvetli. Kendime doğru yolculuk yapmayı becerdim. Tulumumu çıkardım. Çıplaklığı buldum. Bu yanımı seviyorum. Bunun için zekâ gerekli diyebiliriz. Ama hayatım, hatalarla, aptallıklarla dolu. Mesela yıllarca herkesin bildiği bir sürü şeyi ben görememişim. Hem de önümdeyken. Paranoyak olmama rağmen. Bunu ancak bir aptal göremez. İşte ben oyum! ARTIK BARSELONA'YI TUTUYORUM Beşiktaşlı olduğunuz için ne kadar gururlusunuz? -Beşiktaş' ın bende sukunetli ve ayrıcalıklı bir yeri var. Hep daha sportmen geldi. Daha namuslu. Kalantorların değil, halkın takımı. Ama Lucescu giderken, 'Burası Çavuşesku dönemi gibi!' dedi. Ardından ne çingeneliği kaldı ne bilmem nesi! Nasıl döküldü dokunulunca bütün bina, gördük geçtiğimiz yıllarda. Beşiktaş sadece bir semt benim için. Ben, Türk futbolundan soğudum. Artık Barselona'yı tutuyorum! GÜZEL MAKARNALAR, BALIKLAR, SALATALAR YAPARIM Çok dostunuz var mı? -Ne mutlu bana ki var. Ben aranan bir adamımdır! Bu da hoşuma gider. Güzel makarnalar, balıklar, salatalar yaparım. İyi müzikler çalarım. Özen gösteririm dostlarıma. Dertlerini kendime katarım. İnsan ağırlarım. Cebimde ne varsa ortadadır. Kendimi hunharca yaralarken, iyi taraflarımı da görmem gerek. İyi dostumdur. SOLO BİRİYİM Bu ülkeden çekip gitmek istediğiniz oluyor mu? -Çok oldu. En çok da, bir tekneye binip, tamamen yok olmak istedim. Ben solo biriyim. Tek başıma olmaktan çok zevk alırım. Tek başıma tekneyle okyanus geçme hayalim var hâlâ. Ünlü bir Fransız yelkenci, dünya turunu birincilikle bitirip finish'e doğru yaklaşırken, kendisini karşılayan büyük kalabalığı ve şehir gürültüsünü görünce geri dönüp, tekrar aynı tura başlamış. Ben oyum işte. Solo! Oğlum olmasaydı kesinlikle giderdim. Zaten onun varlığı, beni bir sürü çılgınlık yapmaktan alıkoydu. Kaybolur giderdim belki bir vakitler olmadık yerlerde. İyi ki varmış. Böyle mutluyum. Artık sizi hiçbir şey şaşırtmıyor mu? -Hayata karşı serin bir tepedeyim. Biraz daha fazla kendime değer vermeye başladım. Olan bitenle ilgimi kestim. Türkiye'de son dönemde yaşananlar için ne düşünüyorsunuz? -Son dönem yaşananlardan çok, son yüzyılda neler yaşanmış diye düşünmenin zamanı. Esas içi açılmayan, toplu cinayetler, kitlelerin imhası, toplu kıyımlar, ağır devlet faşizmi! Oraların içi açılmadıkça, bugünü anlamak zor. Tarihine bakacaksın, yüzleşecek, utanacaksın ve olan biten her şeyi bütün gerçekliğiyle çocuklarına doğru anlatacaksın. Minik faşistler yaratırsan sürekli, bu ülke bataklıktan çıkamaz! Minik, özgür, dünya insanları yaratalım.. 20'LERİNDE BİR SEVGİLİM OLABİLİR Mİ? 50'lerde aşk sizin için ne ifade ediyor? -Uzun yıllardır aşka karşı temkinliydim. Şimdi gardım düştü. Çünkü çabuk unutmak da bir olgunlukmuş. Unutulamaz sanıyordum. Unutuluyor ve hemen yenisine kapılıveriyor insan. Artık aşk acısı çeken genç arkadaşlarıma gülümsüyorum ve parmak şıklatıyorum: 'Haydi, yenisi bekliyor! Zıpla...' 50'sinden sonra Zorba gibi yaşayacaksın. Çünkü yokuş aşağı gidiyoruz... Sizin 20'lerinde bir sevgiliniz olabilir mi? -Yok, olmaz herhalde! 'Korkma kızım, bak Uğur Amca! Cici! Noel Baba gibi! Bi şey yapmaz!'... Oğluma, 'abi' mi diyecek? 'Can abi, bu baban çok tatlişko bir şey...!' Gerçi eskiden, 'Bu yaştan sonra olur mu? Bak kaç yaşına geldik filan' denir ve yaş dönemleri belirlenirdi. Hayat değişti. Yok artık duraklama, gerileme, tık yok olma devri. Varsa da, ben hiç farkında değilim. Bu nedenle, hâlâ herkesi evine ben bırakıyorum. Ya da en geç ben uyuyorum. Başımıza gelmedik kalmayacak bu gidişle! Pardon, ilk yirmiler, son yirmiler miydi soru...
Kadın İle Erkeğin Masum Oyunu
Nedense oyun kadının kararı üzerine başlar… ‘Kadın seçilmiş erkeği izlemeye başlar. Seçilmiş erkek kadında ilgi uyandırandır. Yeterince ön bilgi edinene dek gözlem sürer. Bu gözlem sonucunda duyulan ilk ilgi onaylanırsa kadın erkeğin kendisini izlemesine imkan verir. Ve böylece sürek avı başlar… Kadının amacı değerli bir av olmaktır. İstenen ilginin oluşması için geçirilecek süreç, yaşanacak zorluklar, erkeğin göstereceği ustalık sürek avının heyecanını oluşturacak ve sonuçta duyulacak haz o derece büyük olacaktır.’ Erkek gücünü kanıtlayabileceği bir sürece başlar… ‘Bir kadına ya da kadının ilgisine ilgi duyan erkek avcı olduğunu yavaş yavaş anımsamaya başlar. Avcı olduğunu erkeğe hissettiren kadın seçilmiştir. Erkeğin amacı avına gücünü göstermek kendine de kanıtlamaktır. Bu nedenle değerli bulduğu avları tercih eder ve onu keskin bir gözle izler. Erkek; başlayan bu süreçte ne kadar mücadele eder, avına yaklaştığını ve ava hakim olduğunu ne kadar hissederse sonunda yaşayacağı başarı duygusu ve elbette duyacağı haz o derece güçlü olacaktır. Bunu bilir ve avına doğru daha kararlı bir şekilde ilerlemeye başlar.’ Böylece oyuncular seçilir, oyunun başlatılmasına karar verilir ve doğanın en zevkli dansı için pistler açılır… Artık kadınla erkeği yalnızca kendileri durdurabilirler… Ben bu evreye ‘ilgi çekimi’ evresi diyorum. Henüz yeterli heyecanlanmanın oluşmadığı, ama ilgi ve konsantrasyonun olduğu bir tür ‘gözüne kestirme’ evresi. Tam bu evrede karşı tarafı yalnızca ‘ilgimi çekiyor’ şeklinde yorumlayabiliriz. Elbette doğal ve kendiliğinden oluşan bir durumdan söz ediyoruz. Doğal ve kendiliğinden oluşmadan kimse kimseye ilgi duyamaz. İnceden bir keyif alınır, ama başdönmesi yaşanmaz. Bireylerin enerjisi yükselir ama bir enerji patlamasından sözedilemez henüz. Bahar öncesi türünden hafif bir diriliş, umutlu olma benzeri bir hoşluk yaşanır. Ancak henüz eller soğumaz, kalpten gelen basınç bedeni sarsmaz. Etkileme çabası belirgin olmakla beraber karşı tarafı tanıma çabasıyla yarışıyor gibidir. Karşı taraftan alınan olumlu ve onaylanan etkilere göre heyecan çıkışları son derece keyiflidir. Buna karşın kontrolün kaybedilişi pek yaşanmaz. Sonuçta; merakların, ilgilerin ve tatlı bir keyif duygusunun yaşandığı kontrollü bir evredir… dansçıların henüz terlemediği, dansın giriş bölümü… Bu evreyi bu yüzden seviyorum. Mantık ve kontrol yitirilmeden yaşanan keyifler insana çok yakışıyor… Aslında insana tüm sevgi yönünde çaba ve ilgiler yakışıyor. Çünkü, hangi evre ve dozda olursa olsun bu çabalar insanı özüne yaklaştıran durumlar. Hedefle gerçekleşen her temas değerlidir ve özen yaratır. Daha düzgün görünmek, olumlu etki bırakmak önemlidir. Etkili bir söz veya bir hareket derhal kayıtlanır. Genellikle tanımaya çalışırken taraflar olumludurlar. Kusurları da bir kartal keskinliğinde görürken karşı tarafın beğenilen özellikleri altı çizilerek algılanır. Sanırım bu; doğanın insana verdiği en hoş ‘torpil’ yeteneğidir. Yeterince olumlu veriler elde etmek için farkında olmadan çaba geliştirilir. Karşı taraf ta bu yönde olumlu ve istekliyse yaratıcılık artar ve değerli av olma ya da esaslı bir avcı olma yönünde taraflar koşmaya başlayabilir. Bir bakış çalmak bile süreci yürümekten koşmaya dönüştürebilir. Ancak; bu öyle bir evredirki beklenmedik bir küçük talihsizlik bile vazgeçmeyi sağlayabilir. Hatalı bir cümle, kötü bir kahkaha, küçük bir saygısızlık, hatta basit bir unutkanlık ya da tarafların hassas olduğu bir konuda gösterilen özensizlik ilgiyi öldürebilir. Beklentiye cevap vermeyen her şey bu keyifli oyunun sonunu getirebilir. Taraflardan biri ya da her ikisi dans pistini terkedebilir. Gelişen keskin bir olumsuzluk oluşmaz veya yaşanmazsa taraflar oyunun ikinci ve en heyecan vericievresine ulaşma şansını elde edebilirler. O da doğanın en mucizevi armağanı olan ‘aşk’tır… Bir ‘ateşten gömlek’, zehirli ilaç, bir acı bal… Kahpe ve doyumsuz, acımasız ve ölümcül güzel… Hayatın şikesi ve şakası, endamlı, inatçı, şımarık ve yüce aşk… Bir sonraki yazıda birlikte ‘aşk’a göz atacağız.
Murat Başekim'le Çizgi Roman Ve Fantastik Üzerine
Murat Başekim, Türkiye’de çizgi roman ve fantastik edebiyat okurunun aşina olduğu bir isim. Kısa ömürlü Tam Macera dergisinde yazdığı Cinhan öyküleri, akabinde kendine has üslubuyla Anadolu’nun tekinsiz gecelerine musallat ettiği Deli Gücük senaryoları ve “şark gotiği” kısa öyküleriyle sadece sağlam bir üsluba değil, dehşet verici bir hayal gücüne sahip olduğunu gösterdi.Geçtiğimiz haftalarda çıkan ilk romanı İskit, hayalperest hikayeci Od’un bozkırın sert şartlarında hayatta kalabilmek ve sevdiği kadınla ocaklanmak için hikayeleri bir kenara bırakıp ok salmayı, savaşmayı ve can almayı – kısacası İskit olmaya – karar vermesini anlatıyor. Murat’la yazın serüvenini, İskit’i, tarihi ve hikayeleri konuştuk.Öteki Sinema için söyleşen: Can YalçınkayaHocam, Türk okuru seni yazdığın korku çizgi romanlarıyla tanıdı ilk kez. Bize biraz yazarlığa nasıl başladığından ve çizgi roman serüveninden bahseder misin?İlk okuduğum eserler, banka tabelaları, Cin Ali serisi ve onlardan beş yıl sonra da ‘Balonda Beş Hafta’ ile Poe Hikayeleri idi. Tabii böyle bir külliyat ile ‘zehre’ alışınca, insan fena bağımlı oluyor. Kendisi de öykünüyor ve aynı aromada metinler üretmek istiyor… O yüzden 1999’dan itibaren ben de hemen banka tabelaları yazmaya başladım. Fakat beceremeyeceğimi anlayınca, çok sevdiğim korku/macera türlerine yönelmeye çalıştım. Birkaç tanesi güzel bir edebiyat dergisinde çıktı. Sonra kendim için birşeyler yazmaya daha devam ettim.Derken 2007’de Tam Macera projesi başladı. Cinhan karakterinin senaristliğini verdiler. Hayallerime kavuşmuştum artık. Mahmud Asrar ve bir sayıda da Yıldıray Çınar en güzel şekilde betimledi senaryolarımı.Derken Levent Abi’nin, Deli Gücük projesi başladı. Yaklaşık 1989’dan beri hayalim bu idi: bir derginin bir köşesi… Bir projenin bir kıyısı… Bir karakterin hikayeleri.Böylece DG albümlerine katkıda bulunma ve Korkut Öztekin, Ozan Küçükusta, Gürdal Akkoç, Emre Yüce, Sümeyye Kesgin, Murat Başol, Koray Kuranel, Uğur Sertçelik, Mert Yavaşça gibi usta çizerlerle çalışma imkanı buldum.Senin de ikinci albümün sonuna yazdığın o inceleme yazısında (‘ Canavarlar, Deliler, Çizgi Romanlar, ve Diğer Lanetli Hikayeler’-Can T. Yalçınkaya) derinlikle anlattığın korku edebiyatı tarihçesine bayılan birisi olarak, sevdiğim metinlere öykünüyorum sadece işte.Kendisini ‘sanatçı’ ilan eden popçular gibi ben de ‘yazar’ demeyeyim… Mesele bir tek öykünme.Mimesis’çilik patikam,’ öyküN-yazıcılığı’ sicilim budur.Deli Gücük serisinde Aziz Tuna’yla beraber karaktere şekil veren yazarlardan biri sensin. Hatta Deli Gücük kısa öykülerinden oluşan bir kitabın da yayınlandı DG adıyla. Bize bu iyi saatte olsunlar karakteriyle olan ilişkini anlatır mısın?Aramızda seviyeli bir ilişki var. Ben DG’nin yaşadığı maceraların, kendi payıma düşen %10’unu naklediyorum, o da ara sıra Kızılay’da falan uzaktan görünüp ödümü kopartıyor. Şaka bir yana, DG ve onun yaratıcısı Levent Cantek olmasa hikaye kitabım olmazdı. O yüzden ikisine de ömür boyu minnettarım.Cinhan’ı yazarken DG hikayelerini severek okuyordum. Sonrasında katkı imkanı bulunca mutlu oldum. DG hikayelerinin İsviçre Ordu Çakısı gibi çok yönlü olmasını, nice sivri uç bulundurmasını seviyorum. Son albümlerdeki sağlam hikayelerinde de gördüğümüz üzere, Kemal Tahir’den Cthulhu’ya kadar uzanabilen cesur ve nefis bir yelpazesi var DG mitolojisinin. Yani bu varlık Doğu ile Batı mitlerinin çarpıştığı bir Anadolu masalı oldu artık ciddi ciddi. Bu gücünü seviyorum.Son olarak İskit adlı romanın yayınlandı. Çizgi romanlar ve kısa öykülerden sonra roman yazmak nasıl bir deneyim oldu?Severek yol kat etmesem, çok zorlu bir külfet olurdu. Ama eğlendim. Önce kendime anlattım. Ve çok öğretici oldu benim için. Aylarca sabah 4.30-9.30 aralığında deldim dağı ve tüneli açtım. Umarım bu arada karpal-tüneli de açmamışımdır.Şimdiye kadar yayınlanan işlerin tarihi/fantastik olarak nitelendirilebilir (bilim kurgu öykülerinle ödüller kazandığını da not olarak düşelim elbette!). Bu türü tercih etmendeki nedenler neler?Sevdiğim hikayelere ‘gerçek dünya vizesi’ koymuyorum. Sınırlarımdan serbestçe geçebiliyorlar. “Uydurma bunlar” suçlaması benim için bir hikayenin kalifiye olma ihtimalinin ilk (ama yegane olmayan) habercisi. O eski sihrin peşindeyim. Gerçek dünya yeterince acılarla, sevimsizliklerle dolu zaten… Bir de bunları yazıda yeniden üretmeye, simüle etmeye gerek yok diye düşünüyorum. Gerçekçilik akımına torpil geçen Kanonlar, beyaz Avrupalı adamlar tarafından yazılmıştı, bunu unutmamaya çalışıyorum. Gerçek hayatta da, edebiyatta da fazla gravitas’ın zararlı olduğunu düşünüyorum.Ama tabii Kanonları topyekün umursamaz değilim, Kızılmaske’nin Karamazov Kardeşler’den daha iyi olduğunu söyleyecek halim yok. (Ama Zagor daha iyi elbette.)Tarihi anlatılar yazarken nasıl bir araştırma süreci içine giriyorsun? Örneğin İskit’te kullandığın detaylar tarihi bilgilerle ne kadar örtüşüyor? İskit bir tarihi roman mı? Fantastik mi?Bir diyar üretmek istemedim; yapılabilecek tüm araştırmayı yapayım dedim. Mevcut herşeyi topladım, okudum. Özümsedim. Sonra da sadık kalarak kurdum. Nice bakımdan İskit, tarihi bir anlatı. Marifetli bir üstün-insan kahramanı bile yok. Fakat o noktada bırakmayıp, bir köşesinden büktüm. Gerçekçilik sınırlarını biraz zorlayıp hokus-pokus yaptığım yerler oldu.İskit’te değindiğin temalardan biri de “hikaye olarak tarih”. Sence tarihçiler de hikayeci midir? Ya da Herodotus gibi “yalancı” mıdırlar?Tarih, bence, bir ormana gidip, sonra sadece oradaki çiçeklerden bir demet toplayıp sunma acizliği. Gerçeği asla bilemeyeceğiz; hem sonra algımız sürekli kendi zamanımızın filtresinden süzülecek. Onların düşünce ve yaşam biçimlerini asla tam anlayamayacağız. Örneğin bazı eski ilkel kabileler, küçülen, solan Ay’ı tekrar eski parlak haline getirmek için ayin yapardı. Böylece her ay, korku dolu nice geceler geçiriyorlar… Bunu bizim bu çağda anlamamız imkansız. Çünkü o sihir yitirildi… Her anlamda.Yani evet, her tarih, bir anlatıdır bence. Uzun zaman sonra, bu devirleri nasıl anlatacaklar kimbilir…11 Eylül kitaplara girer elbette, ama ya diğer acılar, mutluluklar? Tarihçilerin ilgi, bilgi ve dikkat çeperine girmeyi başarmış her bir tarihi yaşanmışlığa karşılık, çemberin dışında kalan, unutulacak belki yüzlerce, binlerce bilgi parçası olacak.İskit’ten tarihi roman olarak bahsediyoruz fakat “yaşadığımız toplumla uyuşmama”, “ulusal/kültürel aidiyet hissetmeme” gibi modern temaları işleyen, hatta meta-anlatı yapısıyla postmodernizme de göz kırpan bir yanı var. Bu düşüncelere katılır mısın?Tamamen doğru. Bir yanı ile bizimle de konuşsun istedim. Mevcut nice kılıç-büyü hikayeleri ile metinlerarası bir hısımlığı var… Ama ne yazık ki kahramanımızın tek hısmı bunlar, diğer öyküler. Onun dışında mutlak bir yabancılaşma, sürgün ozan hali içinde. Tek başına. İnsanlık tarihi gökdeleninin bize ait katlarına yakın dertleri ve tasaları var.Bundan sonra sırada ne var?Şu anda iki eser yazıyorum:“Vizeye girmemiş bir öğrenci için telafi sınavı” ve “Karneler”.Bu epik çalışmalar bittikten sonra, umuyorum ki başka şeylerle uğraşma fırsatı bulabileceğim.
'Seni Almıyoruz Neden Sınava Giriyorsun?'
'Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı’ sınavınının yazılı bölümünü 10 kez kazanıp mülakatta elenen avukat Halil Atlı’ya 11. mülakatta 7 kişilik heyet tarafından “Almamamıza rağmen neden ısrarla sınava giriyorsun” sorusu yöneltildi... Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde avukatlık yapan Halil Atlı’nın, “Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı” yazılı sınavında 10 kez başarılı olmasına rağmen mülakat sınavlarının tamamında başarısız sayılarak elendiğini Milliyet gündeme getirmişti. Sınavı yapan kurulla artık neredeyse “içli-dışlı” olan Atlı’ya geçtiğimiz günlerde girdiği 11. mülakatta, “Almamamıza rağmen neden ısrarla sınava giriyorsun” diye soruldu. 11 kez hâkimlik ve savcılık yazılı sınavını kazanmasına rağmen bunların 10’unda mülakatta elenen Atlı’ya bu mülakatlarda, “Künde sanatını anlatınız?”, “Noel babanın yaşadığı antik kent?”, “Kusurlu çatmayı anlatınız?”, “Pritzker Mimarlık ödülünü alan ilk kadın mimar kimdir?” gibi sorular yöneltildi. 2010’da yazılı sınavı kazanmasının ardından mülakata çağrılan Atlı, yine başarısız sayılması üzerine sınavın iptali için Ankara 12. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Mahkeme, 11 Ağustos 2010 tarihinde verdiği kararında, mülakat sınavında verilen yanıtların ses ve görüntülü kayıt altına alınmaması nedeniyle “mülakat sınavında başarısız sayılması” işleminin iptaline karar verdi. Bunun üzerine, mülakat yenilendi. Ancak sonuç değişmedi. Atlı’yla mülakatı yapan kurul üyeleri arasında, geçtiğimiz günlerde girdiği 11. mülakatta ilginç diyaloglar yaşandı. Atlı’nın anlatımına göre, salona girdiğinde, kendisine önce “Hoşgeldin, kaçıncı mülakatın?” diye soruldu. 11. olduğunu belirtmesi üzerine, üyeler, Atlı’ya, “Almamamıza rağmen neden ısrarla bu kadar giriyorsun” diye sordu? Atlı ise bu soruya, “Siz beni bu kadar mağdur ettiniz, bu kadar mülakattan başarısız saydınız, bu mağduriyeti dile getirip, kullanacağım” yanıtını verdi. Bir üyenin, “Bu mülakatlarda başarılı olmak için bişey yaptın mı?” diye sorması üzerine, ilk 5 mülakatta referanslar aradığını, olmayınca bundan vazgeçtiğini söyleyen Atlı’ya, aynı üye, “Yetmemiş demek ki, başka şeyler de lazım” yanıtını verdi. Atlı’nın, “Herhalde GBT’mde olumsuz şeyler var ondan olmuyor” demesi üzerine, üyelerden, komisyonun kimlerden oluştuğu sorusu geldi. Üyeler, önceki sınavlarda ne sorduklarını da Atlı’ya sordu. Atlı ise, “Daha önce çok iyi geçen mülakatlarıma rağmen beni almadınız ama sorulara cevap vermediği için ağlayan insanları aldınız onun için isterseniz boşuna soru sormayın nasıl olsa almayacaksınız” dedi. ‘Ağzımla kuş tutsam da giremem’ Artık umudu kalmamasına rağmen sınavlara girmeye devam ettiğini belirten Atlı şunları söyledi: “Ağzımla kuş tutsam da torpilim yok, giremem. Zaten torpil aramaktan da artık vazgeçtim. Mülakat sınavları şu anki haliyle yapıldığı sürece 100 kez bile mülakata girsem başarılı olmam imkansız. Benim durumumda çok sayıda kişi bulunuyor. 3 Mayıs 2013 tarihinde İdari yargı hakimlik mülakatı sınavı sonuçları açıklandı. Bakanlık daha önceki uygulamalardan farklı olarak bu sefer listeyi yayınlamamış olup, sınava giren adayların T.C kimlik numaraları ile girip sadece kendi mülakat sonucunu görmeyi uygun gördü. Bunun sebebi heralde kimin kazandığını diğer adayların bilmesine engel olmaktır.” Gökçer Tahincioğlu / Milliyet 
Çebi'den Bomba Açıklamalar
Beşiktaş Kulübü İkinci Başkanı Ahmet Nur Çebi, TRT Spor'da katıldığı Birebir programında gündeme bomba gibi düşecek açıklamalarda bulundu.Transfer politikasından başkan adaylığına kadar birçok konuda çarpıcı açıklamalar yapan Çebi, geçmiş yönetimle ilgili de önemli konulara değindi.Serdal Adalı ile yaşadığı sıkıntıların yanlış anlaşıldığını belirten Çebi, Yıldırım Demirören’in kulübe başkan olduğu dönemde verdiği 100 milyon euro’yu bağışlayıp bağışlamayacağını açıklaması gerektiğini söyledi. İşte Ahmet Nur Çebi’nin çarpıcı sözleri; “Galata’da ve Kartalspor’da yöneticilik yaptım ama Beşiktaş’ta yöneticilik yapmak kadar zor değildi. Sırtıma ağır yük almak alışkanlığımdır. Bırakıp gitmek benim lugatımda yoktur. Ama çok yoruldum. Geldiğimizden bu yana geçirdiğimiz zor zamanlar ortada. Mali anlamda tam 140 dosyayla uğraştık. Geldiğimiz zaman ertesi gün ödenmesi gereken borçlarla karşılaştık. Elimizi cebimize de attık. Beşiktaş’la para ilişkim bende saklıdır. Verdiklerimiz oldu geri kalanları taksitlendirdik. Alacaklı olanlarla anlaşma yoluna gittik. Güleryüz gözterdik biz buradayız dedik. Alacaklıyı kırmayınca bize yardımcı oldular.” “BORÇLAR KONTROL EDİLEBİLİR HALDE” “Şu anda borçlar daha kontrol edilebilir hale geldi. Kaynaklarımızı daha rahat bulabiliyoruz. Günü gelince borçlarımızı ödeyebiliyoruz. Bu bir yoldur zaten her ticaret adamı bu yola başvurur.” “Stadın ihale komisyonu başkanlığını yapıyorum. Basket AŞ’nin başkanlığını yapıyorum. İcra Kurulu Başkanlığı yapıyorum. NErde yangın var oraya koşuyorum. Onlar beni çağırdıkları zaman koşuyorum. Stadı en iyi biçimde yapmak isteğimiz var. Başkan estetiğe önem veriyor. Çatı çelik halatlarla gerilecek bir çatı. Zor bir yapımı var. Ocak sonu Şubat başına kadar imalatının süreceği bilgileri var. Başkan ve ben firmayla iletişim içerisindeyiz. Bakalım neler olacak. Aralık olur ama bir şekilde bitecek. Çatı yapıldıktan sonra zemini yapma süresi var. Önümüzdeki sezon yeni statta oynayamama ihtimalimiz var. Ama pes etmeyeceğiz çaşlışacağız.” “UÇAĞIN BURNUNU HAVAYA KALDIRDIK” “2-3 yıl içerisinde şampiyon oluruz derken bu seneyi de içine kattım. Sürekliliği arzu eden bir yapım var ve bu ifadeyi kullanırken bu durumu kastettim. Başarıda süreklilik önemlidir.” “Beşiktaş’ın forması assan 3. olur diyen eski yöneticiye cevabım onların yıldızlarla doldurduğu sezon ligi 4. bitirdik. Bunu unutmasınlar. Ben taraftardan daha çok başarıyı istiyorum. Geldiğimizde arabayı şarampolde gider halde aldık. Şimdi araba bazen yavaşlıyor bazen hızlanıyor. Şİmdi uçağın burnunu havaya kaldırdık. Yavaş yavaş havalanacağız.” “GELDİĞİMİZ GÜNDEN BU YANA” “Beni tek rahatlatan ve bunaldığımda enerji veren topluluk Beşiktaş taraftarı oldu. Geldiğimiz günden bu yana koşan bi insan oldum. Biri benden yardım isteyince hemen koşuyorum. ” “Önümüzdeki hafta yönetim kurulumuzla çalışmamız var. Seneye nerede ne şekilde oynayacağımıza, kombineleri nasıl ve ne fiyata satacağımızı, yeni statta kombine fiyatları gibi konuları açıklığa kavuşturacağız.” “Transfer komitemizin görevleri var. Ben pek karışmadım transfere. Bu güne kadar Tolga transferi hariç hiçbir transfere katılmadım. Tolga’da hatır gönül olayı vardı. Şu anda transferin bi yerinde yokum. Bana yönetim transferle ilgili görevler verirse uğraşırım ama görüş biildirmem. Ne isterlerse gider yaparım. Pazarlıklarda ben devreye girerim arada. Kontolsüz harcamalardan hoşlanmam. Beşiktaş’ta geçen sene kadroyu fazla şişirdik. Kendi özeleştirimizi yapalım. Keşke 13 adam yerine 4-5 futbolcuyu alabilseydik. Bunları görebilmek de şans.”' “OLCAN İÇİN BAŞKANI ARADIM…” “Ben İbrahim Hacıosmanoğlu’nu aradım, başkan Olcan’ı satmayacağını söyledi. Bunun üzerine benim talepte bulunmam yakışık almaz. Böyle bir şey olursa önceliği önceik hakkınız her zaman bizde var dedi sayın başkan. satacak mı satmayacak mı bilmiyorum. Sattığında bize döner mi bilmiyorum söz verildi.” “Çok daha iyi şartlar olması halinde Gökhan Beşiktaşlı olabilir. Ama kulübünün böyle bir niyeti yok. Satmaya niyeti var. Gökhan burada geçen sene başarılı oldu ve kulüp bunu değerlendirmek isteyecektir” “GELİN ATA BİNMİŞ, YA NASİP DEMİŞ” “Ezeli rakiplere gitse üzülürüm ama o çocuğumuz da profesyonel bir futbolcu. Gelin ata binmiş, ya nasip demiş. Biraz beklemek lazım.” “Diego’yu öğrendiğimi sonradan öğrendim. Bu da bir politikadır. Biz de popülist davranabiliriz imza atabiliriz.” “Quaresma’nın 7 buçuk milyonluk bonservisini hala biz ödüyoruz. Ferrari’nin parasını hala biz ödüyoruz. Her ay 2-3 milyon euro geçmişten borç ödüyoruz.” “FERNANDES’İ BİLİC YOLLAMADI” “Bu sezonun başında bu tarihlerde Fernandes’i almak için bir Rus takımı talip oldu. Önder Özen bey başkana, Bilic’in Fernandes’in bırakılması taraftarı olmadığını söyledi. Buna ihityacımız var dendi. Eksik kalırız dendi. Başkan da teknik kadrosunun talebi doğrultusunda satılmayacağını söyledi.” “Ben pişmanlık duyuyorum keşke başkana baskı yapabilseydim. Belki ikna edebilirdim. Çok iyi değiller ama seneye çok iyi olacaklarını tahmin ediyorum Bilic’in enterasan bir Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sadece derbilerde kaybedeceğini söylemiş. Ama onların Anadolu’da maç kaybettiğini görünce şaşkınlığını gizleyememiş. Bilic şimdi ligi tanıdı. Seneye daha iyi olacak. Arkalarında durmazsak başarı gelmez.” RONALDINHO GERÇEKLERİ “İçinde bulunduğum toplantılarda 3 yabancı 2 de yerli alarak kadromuzu güçlendireceğimiz konuşuldu. 4 yabancı 1 yerli de olabilir. Bilic ve Fikret Orman bu konuda temas halindeler. 11 milyon euro ile yola çıktık. 3-5 milyon euro daha yukarı çıkmak zorunda kalabiliriz. Umarım iyi oyuncular transfer edilir de pişman olmayız.” “Ronaldinho konusunu kapatmak istiyorum beni çok yıpratıyor. Benim başarısızlığımmış gibi yansıtılıyor. Kendisi bizde top oynamak istediğini söyledi. Biz de görüşelim dedik. İnanamazsınız yıllık 9 milyon euro ile geldiler. Ben 3 milyon euro civarı olabileceğini söyledim. Buna rağmen görüşmek istediklerini söylediler. Daha sonra bu sezonla ilgili geldiklerinde 5 buçuk milyon euro dediler biz de 4 buçuk milyon euro dedik. 2 buçuk milyonu sponsor tarafından karşılanacaktı. Biz bu teklifi yapınca cevap vermediler. Brezilya Milli Takımı hocasının ordaki takımda kalması için biraz torpil yaptığını söylediler özür dilediler. Basının inanılmaz derecede üzerimize çok geldiler.” DEMBA BA, ETO’O, DANY… “Dany’de bizim çalışanlarımız hata yaptı, biz de üzerimize almak zorundayız. Dany hiçbir şekilde Beşiktaş’a alınmamalıydı.” “Demba Ba’yı gazetelerde okuyorum. Eto’o'yu da gazetede okudum. Gazetede okuduğum geçmediği anlamına gelmez. ” “Serdal Adalı ile hiçbir sorunum yok. Serdal Adalı ile polemiğe girmek istemiyorum. Belki ona yardımcı olacağımız çalışmalar olacaktır. Bu ifadeleri sonradan öğrendim. Yıldız futbolcuların neden oynatılamadığı konusunda bir ifadede bulunmak istedim. Yanlış anlaşıldı. Bir yönetici ile bir futbolcunun arası profesyonel ilişkiden başka bir şey olamaz. Kontratta yazılı olan parayı ödemezsen futbolcunun seninle ilişkisi profesyonel. Hatır yok. Yöneticiler futbolcularla geziyorlar. Dışarıda disiplinli olan topçu buraya gelince 3-5 ay sonra top oynamıyorlar. Yönetici ile futbolcu arasında profesyonel bir ilişki olmak zorunda. Benim söylediğime karşılık verilecek cevaplar bunlar değil. O yanlış anladığı için üzüldüm. 4 buçuk milyon euro’ya 5 dakika top oynamış adam getirmedim ben.” “DEMİRÖREN ARTIK AÇIKLAMALI” “3-4 sene önce muhalefet yapan adamlara başkanlık koltuğu altın tepside sunuldu. Şimdi müsaade edin destek olun bize. Şimdi düzlüğe çıkınca mı böyle oldu. Her Beşiktaşlı Beşiktaş’a başkan olmak ister. Ben bunu dediğimden beri yapılan saldırıların haddi hesabı yok. ” “Bizi ona layık görmeyenler var. Ben kendimi layık görüyorum. Gerekiyorsa gerektiğinde başkan adayı da olurum. Seçilirim veya seçilmem.” “Yıldırım Demirören’in ailesi yıllardır Beşiktaş’a katkıda bulundu. Herkes sadece Yıldırım Demirören suçluymuş gibi ifadelerde bulunuyor. Yıldırım bey yalnız değildi. Yöneticiler de vardı. Varsa bir sıkıntı herkesin ismi zikredilmeli. Burada bir kusur var. 100 milyon TL’yi kulübe ödemiş bir Beşiktaş eski başkanından bahsediyoruz. Onun bağışı gündeme geliyor. Ben kesinlikle Yıldırım bey bağış yapmalı demem. Bence Yıldırım bey bu bağışı yapıp yapmayacağını açıklaması gerek. Bağışlarsa kulüp kendi imkanları düzeldiğinde bu parayı ödemekle mükelleftir.” “E-BİLET OLAYINA TARAFTARIM…” “Hep paralı yöneticiler dönemi ne kadar devam edecek bu futbol dünyasında. Bunların faturasını hep bu kulüpler mi yönetecek? Ben sabahın 9′unda gelip çalışıyorum. Ben paramla anılmak istemiyorum. Parası olmayan ama vizyonu olan kongre üyelerini buradan uzak tutuyorsunuz.” “E-Bilet olayına benim taraftarım sıcak bakmıyor. Ama onlar olmadan Beşiktaş hiçbir şey olmuyor. Bu yasalara karşı bir direnç gösteremeyiz.” “Bilet işiyle ilgili yasayı okuduğunuz zaman her kişinin PassoLig almak zorunda. Onlar gibi düşünebiliriz ama davranamayız. Onlardan rica ediyorum. Önümüzdeki günlerde yeni statla ilgili kombine bilet satışına çıkacağız. Lütfen gelsinler. Bu stat sizin. Lütfen gelsinler Beşiktaş’ın stadının yapımı için kombinelerini alsınlar. Taraftarımız bizden uzak kaldı. Seneye Olimpiyat’ta oynayabiliriz. Bir yıl sonra bittiği zaman geçerli olmak üzere yeni yapılan stadın kombinelerini satacağız. ” “Biz artık kimsenin kapısını çalmayız. Ben yönetici olarak kapılarını çalmam. Acı çekeceğiz. Yeni yuvamızı bekleyeceğiz. Acı ama gerçek. Kasımpaşa Stadı olma ihtimalini sıfır görüyorum. Gereken saygınlığı bazı yöneticilerden görmedik. ”AMK Spor