onedio
Öğretmene Erken Emeklilik Geliyor
4 yıl çalışan öğretmen 5 yıl çalışmış görülecek. 20 yıl sonra 5 yaş erken emekli olabilecek. İşte ayrıntılar...Erken emeklilik imkanları genişliyor. Yıpranma payı alarak emekliliğini öne çekecek meslekler arasına öğretmenlik de katılıyor. Daha önce sağlıkçılara tanınan yıpranma payı imkanı öğretmenlere de tanınacak. Milli eğitim Bakanlığı'nca (MEB) düzenlenen 19. Milli Eğitim Şurası'nda öğretmenlere her dört yılda bir yıpranma payı verilmesi önerisi benimsendi. Buna ilaveten öğretmenlerin ek göstergesinin 3600 olması da karara bağlandı. Bu sayede öğretmenlerin özellikle emekli olduktan sonra maaş ve ikramiyeleri artacak. Yıpranma payı sayesinde 20 yıl görev yapan bir öğretmen 5 yıl kazanmış olacak. Böylece 5 yıl daha erken emekli olma imkanına kavuşacak. Aynı hak sağlıkçılara da tanınarak onlara da erken emekliliğin yolu açılmıştı.HER KESİM YARARLANIRErken emeklilik belli meslek gruplarına tanınsa da diğer vatandaşların da bu hakkı bulunuyor. Askerliğini sigortalı olmadan önce yapmış vatandaşlar bu süreleri borçlanarak ilk işe giriş tarihlerini öne çekiyor. Böylece en az 1 yıl erken emekli oluyor. Sigortalı olduktan sonra doğum yapan kadınlar yaş ve yılını tamamlamış ise 3 çocuğa kadar borçlanarak 2160 gün yani 6 yıl daha erken emekli olabiliyor. Yüzde 40 ve üzeri raporu olan engelliler de, erken emekli olabiliyor.Milliyet
Star Wars’ın Yeni Işın Kılıcı 3B Olarak Bastırılabilecek!
2015 yılının sonunda vizyona girecek olan yeni Star Wars filminin fragmanında gösterilen ışın kılıcı oldukça tartışılmıştı. Bir Fransız 3B baskı firması yeni ışın kılıcını oldukça etkileyici bir şekilde 3B yazıcılar yardımıyla basarak bizlere gelecekte filmlerle alakalı hediyelik eşyaların ne kadar kolay elde edilebileceğini gösteriyor. Özellikle Disney’in internette 3B baskıya hazır dolaşan oyuncaklara, koleksiyon parçalarına ve karakter tasarımlarına nasıl tepki vereceği merak konusu.
Berkin Elvan Atina Sokaklarında...
Gezi Direnişi sırasında İstanbul Okmeydanı’ndaki evinden ekmek almak için çıkan ve polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucu komaya girerek 269 gün sonra yaşamını yitiren Berkin Elvan, Yunanistan’ın başkenti Atina’da 16 yaşındaki Aleksis Grigoropulos’un polis memuru Epaminontas Korkoneas’ın tabancasından çıkan kurşunla ölümünün 6’ncı yılında düzenlenen protesto'da unutulmadı.Atina'da geçen cumartesi yapılan protestoda Berkin'in ve Aleksis'in fotoğraflarının olduğu pankart asıldı. “Katil devlettir” yazılı pankartta Berkin’in fotoğrafı altında “Kardeşimsin Aleksis”, Aleksis’in fotoğrafı altında da “Kardeşimsin Berkin” ifadeleri yer aldı.Birgün
"Burak ve Selçuk, Ersun Yanal'ı İstedi"
Eski hakem Ahmet Çakar, Burak Yılmaz ve Selçuk İnan ile ilgili şok bir iddia ortaya attıBeyaz Futbol yorumcusu ve eski hakem Ahmet Çakar, Burak Yılmaz ve Selçuk İnan ile ilgili şok bir iddia ortaya attı.Çakar, iki oyuncunun Prandelli döneminde kasıtlı olarak iyi oynamadıkları ifade ederken, 'Bir takım bir kişi gittikten sonra nasıl bu kadar şevkle mücadele edebilir? Prandelli ile çalışmaktan mutsuz oldukları için onu gönderdiler. Bana göre Burak ve Selçuk'un düşüncesi Prandelli'yi görüp eski hocaları ve arkadaşları olan Ersun Yanal'ı takımın başına getirmekti.' sözleriyle çarpıcı bir iddiada bulundu.Çakar'ın bu sözleri programda gergin anlar yaşanmasına sebep oldu.Haber Türk
NSA, Dünyadaki Taşıyıcıları İzleyebilmek İçin Yıllarını Harcamış
Edward Snowden’in yayınladığı belgeler sayesinde artık çoğumuz ABD’nin NSA kurumunun teknolojiyi kullanarak tüm iletişimi bir şekilde izleyebildiğini veya izlemek için ileri tekniklerden yararlandığını biliyoruz. Snowden’in arşivlerinden çıkartılan yeni bilgilere göre NSA AURORAGOLD adı verilen bir girişimi sayesinde tüm dünyadaki mobil operatörleri dinleme yeteneğine sahip olmuş.Elbette “güvenlik” gerekçesiyle atılan adımlar içerisinde kablosuz servis sağlayıcılarının çalışanlarının takibi de mevcut. Böylece teknik belgeleri eline geçirmeyi amaçlayan NSA servis sağlayıcıların sistemleri içerisindeki açıkları bulmayı ve bunları kullanarak veri toplamayı amaçlamış. Toplanan belgelerde taşıyıcıların verileri nasıl şifrelediğine dair ayrıntılar da bulunabileceğinden NSA’nın bu hamlesi bir ağ üzerinde dönen her türlü iletişimi dinleyebilmesine olanak tanımış olabilir. Esas çarpıcı nokta ise şu ki: NSA Mayıs 2012 itibariyle tüm dünyadaki toplam 700 adet servis sağlayıcısının ağına sızabilmiş durumda.NSA, dünyadaki neredeyse bütün GSM operatörlerinin çalışanlarını birebir dinlemiş. Dinlenen çalışanlar arasında, Türkiye'deki GSM operatörlerinin çalışanları da bulunuyor. Haritaya göre, Türkiye'deki GSM operatörlerinin çalışanlarının yüzde 75'i dinlemeye alınmış.AURORAGOLD’un etkisini daha iyi anlamak için resimdeki haritayı inceleyebilirsiniz.
Reklam
Oyun Dünyasının Mucidi Hayatını Kaybetti
İlk konsolun yapımcısı Ralph Baer hayatını kaybetti.İçimizde Magnavox Odyssey 100 konsolunu bilen kaç kişi vardır? Muhtemelen bir elin parmaklarını geçmeyecektir. Bu konsol, günümüzdeki oyun konsollarının atası olarak sayılıyor. Mucidi ise Ralph Bear... Almanya'da doğan ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan kaçıp Amerika'ya yerleşen bu mucit, 1966 yılında ilk oyun konsolunu yapabilmek için çalışmalara başlamıştı.1968 yılında tamamlanan prototipini satışa çıkarabilmek için 4 yıl daha çalışması gerekmişti. Ağustos 1972'de ise satışa çıkarılmıştı. Bir yıl içinde 27 oyuna imza atan konsol için 100.000 adete yakın oyun satıldı. 1974 yılında yeni modeli çıkan konsolun raf ömrü boyunca 350.000 adet sattığı biliniyor.İşte bu konsolun mucidi Ralph Bear, 92 yaşında hayata gözlerini yumdu. Emekliliğini elde etmiş olmasına rağmen çalışmayı bırakmayıp 150'den fazla patente imzasını atan Bear'ın oyun dünyasında bıraktığı iz tartışılmaz.Merlinin Kazanı
Reklam
Saniyede 100 Milyar Kare Kaydeden Kamera ile Işığın Aynadan Yansıması!
Çoğumuz için yüksek hızlı kayıt dendiği zaman saniyede 120 veya 240 kare ile kayıt yapan kameralar akla gelir. Endüstriyel standartlarda kameralar da saniyede on binlerce kare kaydedebilir. Ancak kaydetmek istediğiniz “ışığın kendisi” olunca bu sayılar da yeterli değil. Washington University’den araştırmacılar ışığı ilerlerken ve objeler ile etkileşime geçerken izleyebilen kamera geliştirdi. Yeni bir teknik kullanılan kamera ile alınan görüntülerden bir örneği aşağıdaki videoda görebilirsiniz.
İstanbul Trafiğinin Yıllık Maliyeti 6.5 Milyar TL
Toplam 112 rotada yapılan çalışmada, megakentte trafikte geçirilen her 60 dakikanın 40 dakikasının kayıp olduğu ortaya çıktı. Trafikte yaşanan gecikmenin yıllık maliyeti yaklaşık 6.5 milyar TLİstanbul’da ana arterlerde gerçekleşen trafik sıkışıklığı düzeyleri ve dönemler arasında yaşanan farklılıkları ortaya çıkarmak için hayata geçirilen ‘İstanbul Trafik Otoritmi’ çalışmasında ilginç sonuçlar elde edildi. Beykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu Lojistik Uygulamaları ve Araştırmaları Merkezi tarafından hayata geçirilen projede TEM, E-5 ve bağlantı yollarındaki araçların geçiş hızları ile varış süreleri hesaplanarak, trafikte kaybedilen zaman dilimleri yüzdeler olarak ortaya çıkarıltıldı. Toplam 112 rotada yapılan çalışmalar sayesinde, İstanbul trafiğinin yüzde 84’üne denk gelen kısmının da istatistik verileri de tespit edildi.29 yerine 100 dakika sürüyorMilliyet gazetesinden Mert İnan'ın haberine göre ölçüm ve hesaplamalar trafiğin en yoğun olduğu 07.00 - 09.00 ve 18.00 - 20.00 saatleri arasında gerçekleştirilirken, her 30 saniyelik zaman diliminde 300 bin farklı araçtan alınan veriler kaydedildi. ‘İstanbul Trafik Otoritmi’ çalışmasına göre megakentte ortalama olarak trafikte geçirilen her 60 dakikanın 40 dakikasının kayıp olduğu, kaybedilen zamanın yaklaşık yüzde 40’ının trafik yoğunluğundan kaynaklandığı ortaya çıkarıldı.Trafiğin en yoğun olduğu saatlerde normalde 29 dakikada gidilmesi gereken bazı güzergâhların ise 100 dakikalık sürede katedildiği tespit edilirken, İstanbul trafiğinde en yoğun güzergâhın İSTOÇ-FSM olduğu belirlendi. Bu güzergâhta saat 18.00 ile 20.00 arasında yaşanan trafik sıkışıklığı nedeniyle sürücülerin yüzde 81’lik bir zaman kaybı yaşadığı belirlendi.‘Pik saatler’de ortalama sürelerKozyatağı - Taksim17.61 kilometrelik mesafe trafiğin açık olduğu saatlerde 50 kilometre süratle 21.13 dakikada geçilirken, Sabah ve akşam saatlerinde 14.25 kilometreye düşen sürat nedeniyle 73.97 dakikada gidilebiliyor.Bakırköy - Mecidiyeköy80 kilometre süratle açık trafikte 12 dakikada gidilen mesafe, pik saatlerde 8 kilometreye düşen araç hızı nedeniyle 115 dakikada katediliyor.Taksim - Maslak45 kilometre araç hızıyla açık olan trafikte 18 dakikada gidilen mesafe, sabah ve akşam saatlerinde 21 kilometrenin altına düşen sürat nedeniyle 40 dakikanın üzerinde katediliyor.Cevizlibağ - Avcılar19 kilometrelik mesafe 50 kilometre ortalama hızla gidildiğinde 23 dakikada katedilirken, ortalama hız 16 kilometreye düştüğü için 68 dakikada gidiliyor.Mecidiyeköy - Maslak14 kilometrelik mesafe 50 kilometre hızla 17 dakikada gidilirken, mesai saatlerinin başlangıç ve bitiş dilimlerinde 16 kilometreye düşen hız nedeniyle 50 dakikada gidiliyor.Kozyatağı - Atatürk Havalimanı50 kilometrelik mesafe 50 kilometre hızla 60 dakika sürüyor. Mesai dilimlerinde 22 kilometreye düşen hız bu süreyi 136 dakikaya çıkartıyor.FSM Köprüsü- İstoç20 kilometre mesafe ortalama 40 kilometre süratle 23 dakikada gidiliyor. Ancak pik saatlerde 10 kilometre ortalama hız nedeniyle bu süre 112 dakikaya çıkıyor.Sabah saatlerinde araç başına 10.8 liraBeykoz Lojistik Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Okan Tuna ve Yrd. Doç. Dr. Serkan Gürsoy, yapılan çalışma hakkında şu bilgileri verdi: “300 bin farklı nokta ve araçtan, her 30 saniyede bir data verisi alıyoruz. Özel bir işletim sistemi ile dataları 9 aydır analiz ediyoruz. Araçların üzerindeki GPS aletleri sayesinde konum, hız ve yönlerinin ortalamasını alıyoruz. Sabah işe giderken E-5 rotasını kullanan bir kişi dönüşte farklı rota izleyebiliyor. Nedeni, mesai saatlerinin sabit, işten çıkış saatinin esnek olması. İBB trafik raporuna göre her gün 200 bin araç Avrupa-Asya koridorunu kullanıyor. Hafta içi sabah saatlerinde araç başına 10.8 lira kayıp yaşandığını hesapladık. Bu koridorda aylık zarar 2 milyon 185 bin TL. 3 milyonu aşkın aracın bulunduğu İstanbul’da trafikteki gecikme nedeniyle ortalama yıllık 6.5 milyar TL ekonomik kayıp yaşanıyor.”Kaynak: Milliyet
UNICEF Raporundan Türkiye’de Aile İçi Şiddet
UNICEF raporundan Türkiye’de aile içi şiddet: En çok şiddete maruz kalan 18 yaş altı kızlar. En çok şiddet uygulayan, koca ve erkek arkadaşlar. Şiddet karşısında polisin durumu: Arabulucu...UNICEF’in “Şiddeti İzleme ve Göstergeleri Kılavuzu” isimli kitabında yer alan Türkiye’ye ilişkin veriler, çocuk ve kadınların maruz kaldığı şiddetin boyutunu gözler önüne serdi.Nurettin Kurt’un Hürriyet’teki haberine göre, Mart ayında Türkçeye çevirilen rapordaki verilere göre şiddete en fazla 18 yaşın altındaki kız çocukları maruz kalıyor; en çok şiddeti de koca ve erkek arkadaş uyguluyor. Raporda, aile içi şiddetin emniyet güçlerince yeterli soruşturulmadığı, herhangi bir şikâyette polisin arabulucu gibi davrandığı eleştirisi de yapıldı.Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı’na da iletilen rapordaki veriler özetle şöyle:Şiddet mağduru kadın profili:Yüzde 37 (18 yaş altı çocuk), yüzde 26 (eş), yüzde 10 (sevgili), yüzde 8 (resmi nikâhlı olmayan eş), yüzde 8 (hırsızlığa uğrayan kadın), yüzde 3 (fuhuşa itilen kadın), yüzde 3 (ilişkiyi reddeden kadın), yüzde 3 (yaşlı ve hasta kadın), yüzde 2 (akraba).FAİLLER PROFİLİ Yüzde 39 (koca), yüzde 19 (tanışılmamış erkek), yüzde 14 (sevgili-arkadaş), yüzde 11 (erkek kardeş), yüzde 8 (baba), yüzde 3 (erkek akraba), yüzde 3 (kocanın ailesi), yüzde 3 (kadının ailesi).POLİS ARABULUCUTürkiye’deki şiddet olaylarında polisin olayı kapattığı eleştirisine de yer verilen raporda şu tespitler yer alıyor:“Kuruluşların gerçekleştirdiği araştırma, karakollara aile içi şiddet şikâyetinde bulunulduğunda, polis memurlarının şikâyetleri soruşturmadığı, ancak mağdurların eve dönmeleri ve şikâyetlerini geri almaları için arabuluculuk görevi üstlendiklerini göstermektedir. Bu bağlamda, polis memurları sorunu, ‘müdahale edemeyecekleri bir aile meselesi’ olarak görmektedir.”‘ŞİDDETİ TEŞVİK’“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), aile içi şiddetin esas olarak kadınları etkilediğine ve Türkiye’deki adli pasifliğin, aile içi şiddeti teşvik eden bir atmosfer yarattığı kanaatindedir. Hükümet tarafından son yıllarda yürütülen reformlara rağmen, geçmiş yıllarda mevcut davada tespit edildiği gibi adli sistemin genel pasifliği ve saldırganların cezadan muaf olması aile içi şiddeti çözmeye uygun adımın atılmasında gereken sorumluluğun alınmadığını göstermektedir.”Nurettin Kurt | Hürriyet
Reklam
Ovacık'ta Köylüler Direndi, Ağaç Kesimi Durduruldu
İzmir’in Urla ilçesine bağlı Ovacık köyü sakinleri, rüzgar enerjisi santrali (RES) kuracak firmanın önceden işaretlediği 1300 ağacı kesmeye başlaması üzerine ayaklandı. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Urla Şubesi yönetici ve üyelerinin de destek verdiği köylüler, ağaçlara sarılarak direndi. Bölgede bulunanların can güvenliğinin tehlikede olması nedeniyle kesime ara verildi.Danıştay’a yürütmenin durdurulması için başvuran köylüler sonucu beklerken, firmanın görevlileri RES türbinlerinin gövde ve kanatlarının TIR’larla taşınabilmesi için orman yolu üzerindeki ağaçları motorlu testerelerle kesip, parçalamaya başladı.Dev RES parçalarının TIR’larla taşınması için yol kenarında 300, santralin kurulacağı yere kadar en az 6 metre genişliğinde yeni yol açılması için de 1000′e yakın ağacı kesilmek üzere işaretleyen firma, köylülerin Mersin Boğazı olarak adlandırdıkları bölgeye türbinleri kurmak için ekiplerini gönderdi. Ekipler bsugün ağaçları kesmeye başlayınca köylüler ve ADD üyeleri ağaçların arasına girerek eylem başlattı. Bunun üzerine kesim yapılan alana jandarma ve Orman Bölge Müdürlüğü’nden yetkililer geldi. Gerginlik yaşanmadan kesim çalışmaları durduruldu.ADD Urla Şube Başkanı Ali Yanar, “Burada bir yargı süreci var, bu sürecin hızlı bir şekilde sonlanmasını istiyoruz, karar verilmeden de ağaçların kesilmesini istemiyoruz. Buna örnek olarak Soma’nın Yırca Mahallesi’ni gösterebiliriz. Bir gecede binlerce ağaç katledildi. Burada da benzer şeylerin yaşanmasına karşıyız. Eğer yargı ağaçların kesilmesi yönünde karar verirse yapacağımız bir şey kalmıyor, ama en azından o kararın beklenmesi gerekiyor ve biz de mücadelemizi karar çıkıncaya kadar sürdüreceğiz. Önümüzdeki günlerde de bölgeye gidip nöbetimizi tutacağız” dedi.Köylüler adına mücadeleyi sürdüren Ovacık Muhtarı Veysel Erköse de, yeni Yırcalar yaşanmaması için çabaladıklarını söyledi. Mücadelelerine sonuna kadar devam edeceklerini vurgulayan Erköse şunları söyledi:“Bizim burasının doğal güzellikte ormanları var. Bir çam ağacı hemen yetişmez. Yüz yıllık ağaçlar var. Biz köylüler, ağaçlar zarar görmesin diye çok çaba gösterdik. Ama şimdi birileri geldi ve o güzelim ağaçları para için kesip atacaklar. Buradaki ağaçlar kesilecek, ormanın ortasından yeni yol açılacak. Bu vicdana sığar mı? Burası turizm alanı, öyle kalsın. Sadece yürüyüş sporlarının yapıldığı alan olsun. Ama bu ağaçlar kurban gitmesin. RES’ler için başka boş alanlar mı yok? Gidip oralara, insanları rahatsız etmeyen yerlere yapsınlar. Biz bu işin sonuna kadar takipçisi olacağız. Ormanlarımızı bize bıraksınlar.”Ovacık Köyü Muhtarı Veysel Erköse ile ADD Urla Şube Başkanı Yanar, pazartesi günü sabah saatlerinden itibaren nöbete devam edeceklerini söyledi. DHA
Beşiktaş'tan Pektemek Açıklaması
Beşiktaş'ın resmi sitesi'nden Mustafa Pektemek'in sağlık durumu ile ilgili bir açıklama yayınlandı.Açıklama şöyle,Beşiktaş-Trabzonspor maçının ikinci devresinde Trabzonsporlu Belkalem ile hava topunda kafa kafaya çarpışarak sakatlanan futbolcumuz Mustafa Pektemek, Acıbadem Maslak Hastanesi'nde ameliyat edilecek.Mustafa Pektemek, dün akşam oynanan Beşiktaş-Trabzonspor maçında Belkalem ile kafa kafaya çarpıştı. Çarpışmanın etkisiyle Pektemek'in burnunda ve yüzünde kırıklar meydana geldi.Mustafa Pektemek, bu sabah özel uçakla İstanbul'a getirilerek, Acıbadem Maslak Hastanesi'ne kaldırıldı.Acıbadem Maslak Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Hasan Tanyeri ile Plastik, Estetik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Şükrü Yazar tarafından yapılan tetkiklerin ardından Mustafa Pektemek'in ameliyatına karar verildi.Kulüp Doktorumuz Ertuğrul Karanlık yaptığı açıklamada gerçekleşecek operasyonla Pektemek'in elmacık kemiği ve burnunda meydana gelen kırıkların tedavi edileceğini belirtti.Radyospor
Reklam
Gazetelerde Bugün | 8 Aralık Pazartesi
Hürriyet: Kim olduğunu biliyoruz Sabah: Kriptolu ihanet deşifre olduMilliyet: 1 saatin 40 dakikası kayıp zaman! Vatan: ‘Aramıza kimse giremez’ Akşam: Cumhurbaşkanı‘yla kader arkadaşıyız Taraf: AKP akraba devleti kurduCumhuriyet: Yargı düellosunda anahtar Gül'de Star: Dink suikastinde kilidi mürekkep testi çözecek Birgün: Bacanak TİB’e, baldız TOKİ’yeZaman: CHP'li Haluk Koç, 85 kişilik VIP torpil listesini açıkladıYeni Şafak: Nefret dilinin kırılması lâzım
Beşiktaş - Trabzonspor Maçı İçin Yazılmış En İyi 10 Köşe Yazısı
Türkiye Ligi'nde bu yılın en güzel ortamı ve ambiyansı vardı Konya'da. Şahane bir ortamda oynandı maç. Çok uzun bir zamandır böylesi bir karşılaşma izlemedim. Trabzonspor'un zayıf denecek pozisyonu dahi yok. Tolga çok başarılıydı.Beşiktaşlı şunu bilsin ki kalecisi bir kez yere yattı, topla yere düştü. Trabzon'un pozisyonu yok. 3 gol attı, 4 pozisyon kaçırdı.Beşiktaş'ta Bilic, Trabzonspor'u çok iyi analiz etmiş. Üçüncü bölgede çok iyi bastılar. Rakibin santrforu kim? Cardozo... Bilic'Bırakın savunmayı, önde basın' dedi.Devamı...
Reklam
"Einstein Bu Atamaları Görse İntihar Ederdi"
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, yoksulluk baş planda olmak üzere en büyük sorunun işsizlik olduğunu, Türkiye'nin son yıllarda ekonomide yeterli büyümeyi sağlayamadığını kaydetti. Koç, AK Parti iktidarının, kamuya personel seçmeyi kadük ettiğini, hakkaniyeti çiğnediğini, siyasi himayenin devlet memuru olma noktasına getirdiğini savundu.İŞTE HALUK KOÇ'UN AÇIKLADIĞI O LİSTEErdoğan'ın teyzesinin oğlu İbrahim Er ilköğretim müfettişi iken, AK Parti'nin iktidara gelmesinin ardından MEB ilköğretim Genel Müdür Yardımcılığı'na sonrasında da ilköğretim Genel Müdürlüğü görevine getirildi. 2011 yılında ise Danıştay tarihinde belki de bir ilk olarak bir ilkokul öğretmeni Danıştay üyesi yapıldı.Erdoğan'ın teyzesinin diğer oğlu da Recep Ali Er sınıf öğretmeni iken 2013 yılında da KYK Genel Müdür Yardımcısı yapıldı.Erdoğan'ın 2 yıllık itfaiyecilik mezunu olan akrabası Recep Ali Erdoğan şu anda KOSGEB İnsan Kaynakları Dairesi Başkanı olarak görev yapıyor.Erdoğan'ın Avukatı Muammer Cemaloğlu'nun eşi Berna Cematoğlu, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'nda memur olarak çalışıyor.Erdoğan'ın Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan'ın yeğeni Burhan Doğan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'nda uzman yardımcısı yapıldı.Erdoğan'ın AKP Genel Başkanlık Makamındaki Özel Kalem Müdürü Fatih Can'ın kardeşi, Ömer Faruk Can, sınavsız olarak Telekomünikasyon iletişim Başkanlığı'nda (TİB) işe alındı ve uzman yapıldı.Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ın Kartal İmam Hatip Lisesi'nden arkadaşı İbrahim Eren ATV'den Başbakanlığa alınıp istisnai kadrodan memur yapıldıktan sonra TRT Genel Müdür Yardımcılığı görevine getirildi.TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in oğlu Ahmet Çağrı Çiçek, 2000 yılında TBMM Dış ilişkiler ve Protokol Müdürlüğü'nde işe başladı, SPK'da Sermaye Piyasaları Daire Başkanı oldu, Mayıs 2012'dede EPDK üyeliğini getirildi.Başbakan Bülent Arınç'ın danışmanı Metin Karadağ, TİB'e kaydırılarak uzman yapıldı.Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın Akif Büyükergene Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'nda uzman olarak çalışıyor.Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in amcasının oğlu Mehmet Veysi Şimşek, Batman'da tarım işleri uğraşan bir kişi idi. Veysi Şimşek önce Hazine Müsteşarlığında gayrı resmi danışman yapıldı. Mehmet Şimşek Maliye Bakanı olduktan sonra ise Veysi Şimşek Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'nda başkan müşaviri yapıldı.Şimşek'in baldızı Coğrafya Öğretmeni Esin Kara herhangi bir sınava girmeden TOKİ'de göreve başlatıldı. Baldızının eşi Avrupa Birliği Bakanlığı'na müşavir olarak alındı.Milli Savunma Bakanı ismet Yılmaz'ın abisinin bacanağı Mustafa Yaman, sınavsız olarak TİB'de işe alındı ve uzman yapıldı.Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı'nın yeğeninin eşi Ahmet Onur Ak, KOSGEB'te işe başlatıldı. Hâlihazırda Bakan Danışmanı olarak görev yapıyor.Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Faruk Çelik'in yeğeni Ahmet Toraman, Diyanette imam iken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda işe başlatıldı.Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli'nin bacanağı Orhan Öğe, Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nda Müsteşar Yardımcılığı görevine atandı.İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın kız kardeşi Elif Ala sınavsız olarak Şırnak Valiliği'ne Özel Kalem Müdürü yapıldı. Hiç bekletilmeksizin önce memleketi Erzurum'a, sonrasında Ankara'da Gençlik ve Spor Bakanlığı'na memur olarak atandı.Ala'nın erkek kardeşi Atıf Ala öğretmen iken Bakan kardeşinin torpilleri sayesinde 3 yıl içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı görevine kadar yükseltildi.Efkan Ala'nın Başbakanlık Müsteşarlığı görevi esnasında Özel Kalem Müdürü olan Serap Akınoğlu, maaşı yükselsin diye kadrosu TİB'e kaydırıldı.İçişleri Bakan Yardımcısı Osman Güneş'in kızı Nurdan Güneş şimdiki Bakan Ala Batman Valisi iken sınavsız olarak Valiliğe Özel Kalem Müdürü yapıldı. Nurdan Güneş eşinin yanına Ankara'ya tayin edildi. Güneş'in oğlu Abdülhamit Güneş önce Şırnak Valiliği'ne Özel Kalem Müdürü olarak atandı. Ardından da bir gün bile Şırnak'a gönderilmeden Başbakanlığa memur olarak alındı. Başbakanlık Güvenlik işleri Genel Müdürlüğü'nde Daire Başkanı yapıldı.Bilim ve Sanayi Bakanı, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık'ın yakın arkadaşı Arif Koyuncu bir belediyede özel kalem müdürlüğü verilerek, istisnai kadrodan memur yapıldıktan sonra önce TRT'de müşavir, ardından TÜBİTAK'ta Genel Sekreter yapıldı.Eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay kızının arkadaşı olarak tanıttığı Melabat Çelebiözü, önce sınavsız olarak çok yüksek ücretle Bakanlık Müşavirliği'nde göreve başlatıldı. Sonrasında da Atom Enerjisi Kurumu'na uzman olarak atandı.Eski içişleri Bakanı Muammer Güler'in bateristlik ve barmenlik yapan yeğeni Hakan Güler, önce sınavsız olarak özel kalem müdürlüğüne atanıp memur yapıldı. Sonrasında da Avrupa Birliği Uzmanlığına atandı.Eski Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler'in kayınbiraderi Mehmet Akif Okur, önce Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nde Daire Başkanı, sonrada Gençlik ve Spor Bakanlığı'nda Genel Müdür Yardımcısı yapıldı.Gaziantep Belediye Başkanı ve eski Bakan Fatma Şahin'in erkek kardeşi Ünal Kıymık, açıktan Muş Valiliği Özel Kalem Müdürlüğü'ne atanarak devlet memuru olması sağlandı.CHP genel merkezinde basın toplantısı düzenleyen Haluk Koç, hak edenin o görevlere gelmesi için konulmuş bir sınav olduğunu, AK Parti iktidarı döneminde bunun da tarumar edildiğini ifade etti. Koç, ' 'Saray dalkavuksuz, siyaset yalakasız olmaz.' Bunun tersini de düşünebilirsiniz.' ifadelerini kullandı. AK Parti'nin kendi yakınlarına, kendi yandaşlarına kadro ulufesi dağıtmayı kendisine görev bilmiş durumdu olduğunu savunan Koç, '20 milyon kişi KPSS'ye girdi. Bunun 610 bini devlet memuru olarak atanabiliyor. Bunun 370 bini öğretmen kadrosu. Devlete hak ederek bir kadroya girme şansını bu sınavlara bağlayanlar, yüzde 97 yurttaşımız hayal kırıklığı yaşıyor.' dedi.'AKP'li olmayıp sade vatandaş olursanız bazıları sınava alınmıyor. Saç renginden dolayı Pelin Derya Çetinkaya sınava alınmıyor.' diyen Koç, KPSS'ye girip atanamayan 20 gencin intihar ettiğini ve bunların yerine AK Parti'nin yakınlarının, hile yapılarak sınavsız kadroya taşındığını vurguladı.'Bin odalı değil 5 bin 500 odalı olsa ne olur? Nasıl yatıyorsun yatakta?' diyen Koç, devlet memuru olma, yer değiştirme, istifa sonrası geri dönüşte, işçi alımında, Adalet Bakanlığı'nda memur alımında, ek ödeme veren kurumlara geçişte torpil yapıldığını savundu. 'Varsa AKP yakından, ampullü bir kartvizit varsa bu işlemleri yapman için senin için bir sorun yok.' diyen Koç, eğer bunlar yoksa liyakatle sınavla yükselmenin unutulması gerektiğini ifade etti.Organize işlerin sadece bir film adı olmadığını belirten Koç, AKP'nin siyaset karnesinin adının da organize işler olduğunu iddia etti. 'Vatandaş soruyor; KPSS varsa neden torpil var, torpil varsa neden KPSS yapıyorsunuz?' diyen Koç; İçişleri Bakanı Efkan Ala, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başta olmak üzere bazı bakanların akrabalarının atama işlemlerini anlattı. 'Eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay, kızının arkadaşı olarak tanıttığı Melahat Çelebiözü, önce sınavsız olarak çok yüksek ücretle bakanlık müşavirliğinde göreve başlatıldı. Sonrasında da ATOM Enerjisi Kurumu'na uzman olarak atandı.' diyen Koç, 'Einstein bile intihar ederdi herhalde görse.' ifadelerini kullandı.'Hem çalıyorlar hem de iş yapıyorlar.' diyen Koç, 'Bu vicdan sorunudur, bu ahlak sorunudur. İnançlı bir insanın yüreğinin kaldırmayacağı, hukuka saygılı bir yurttaşın kabul edemeyeceği bir durumdur.' şeklinde konuştu.Bu konuda mağdur olanlara seslenen Koç, 'Bu namertlerden, bu vicdansızlardan hesap sorulacak. Hiçbirinizin hakkı bunların yanına bırakılmayacak. Sıkıntılı bir durum. Bunların anlatılması lazım. AK troller istediği kadar yazsın, bu AKP döneminin en acı gerçeklerinden birisi.' dedi.Zaman
ODTÜ Dünyanın En İyi 100 Üniversitesi Arasında
Times Higher Education’un Reuters işbirliği ile gerçekleştirdiği Dünyadaki En İyi Üniversiteler (2015) listesi yayınlandı.Üniversiteler, öğretim kalitesi, araştırma, bilgi transferi ve uluslararası görünümü gibi 13 kritere göre sıralandı.Listede ilk 50’ye Türkiye’den hiçbir üniversite giremedi. ODTÜ ilk 100 sıralamasında 85. olurken, Boğaziçi ise 135. sırada yer aldı.Dünyanın En İyi Üniversiteleri 20151 California Institute of Technology (Caltech) 94.32 Harvard University United States 93.33 University of Oxford 93.24 Stanford University 92.95 University of Cambridge  92.06 Massachusetts Institute of Technology (MIT)  91.97 Princeton University  90.98 University of California, Berkeley 89.59 Imperial College London  87.10 Yale University 87.511 University of Chicago 87.112 University of California, Los Angeles (UCLA) 85.513 ETH Zürich – Swiss Federal Institute of Technology Zürich 84.614 Columbia University 84.415Johns Hopkins University 83.016 University of Pennsylvania 81.017 University of Michigan 80.918 Duke University 79.919 Cornell University 79.420 University of TorontoCanada 79.321 Northwestern University 79.222 University College London (UCL) 78.723 The University of Tokyo 76.124 Carnegie Mellon University 74.325 National University of Singapore (NUS) 73.326 University of Washington 73.227 Georgia Institute of Technology (Georgia Tech) 72.828 University of Texas at Austin 72.329 University of Illinois at Urbana Champaign 71.929 Ludwig-Maximilians-Universität München 71.929 University of Wisconsin-Madison 71.932 University of British Columbia 71.833 University of Melbourne 71.234 École Polytechnique Fédérale de Lausanne 70.934 London School of Economics and Political Science (LSE) 70.936 University of Edinburgh 70.437 University of California, Santa Barbara 70.038 New York University (NYU) 69.939 McGill UniversityCanada 69.640 King’s College London 69.441 University of California, San Diego 68.642 Washington University in St Louis 67.843 The University of Hong Kong 67.544 Karolinska Institute 66.845 Australian National University 66.546 University of Minnesota 65.946 University of North Carolina at Chapel Hill 65.948 Peking University 65.249 Tsinghua University 65.150 Seoul National University 64.851 Hong Kong University of Science and Technology 64.7Listeye buradan ulaşabilirsiniz.Report Türk
İsrail Uçakları 'Suriye'yi Bombaladı'
Suriye, İsrail'i başkent Şam yakınlarına iki hava saldırısı düzenlemekle suçladı.Suriye ve Lübnan televizyonlarına göre İsrail uçakları Şam Uluslararası Havaalanı yakınlarındaki bir bölgeyle Dimas kasabasını bombaladı.Suriye ordusundan yapılan açıklamada da, 'Bugün öğleden sonra, düşman İsrail Şam bölgesindeki iki güvenli bölgeyi, Dimas'ı ve Şam Uluslararası Havaalanı'nı hedef aldı' dendi.Hava saldırılarında ölü ya da yaralı olup olmadığı konusunda bilgi verilmedi.Suriye devlet televizyonu, 'İsrailli düşmanın' iki hava saldırısıyla 'mütecaviz bir saldırganlık' sergilediğini duyurdu.İsrail henüz saldırıyı doğrulamadı.İsrail 2011'den bu yana Suriye'de birkaç kez hava saldırısı düzenledi.Daha önceki saldırıların Lübnan'daki Hizbullah grubuna sevk edilen silahları hedef aldığı tahmin ediliyordu. İsrail ordusu işgal altındaki Golan Tepeleri'ni hedef alan saldırılara misilleme olarak Suriye askeri tesislerini de bombalamıştı.İsrail, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın bitimine doğru Golan Tepeleri'ni işgal etmişti. 1973'teki Yom Kippur Savaşı'nda Suriye'nin bölgeyi geri alma girişimi sonuçsuz kalmıştı.İki ülke teknik olarak hâlâ savaşta. İsrail ve Suriye arasındaki 70 km uzunluğundaki askerden arındırılmış bölge BM gözlemcilerinin denetiminde.BBC Türkçe
'Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü Yerlerde Sürünüyor'
Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı.Yazar Orhan Pamuk, yeni kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık”ı yazarken yaşadıklarını anlattı. Pamuk, Türkiye’nin bulunduğu durum için “Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp ‘Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme’ demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. ‘Yerlerde sürünüyor’ demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum ‘Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış’ diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir... İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” dedi.Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay ’a konuşan Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk yeni kitabı ve Türkiye’ye bakışını anlattı. Oskay’ın “Orhan Pamuk: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor” başlığıyla yayımlanan (7 Aralık 2014) söyleşisi şöyle:Sadece biz değil, 100’den fazla ülkedeki okuyucuları son romanını bekliyor. Tam altı senedir... Nobelli yazarımız Orhan Pamuk bu kez gözlerini İstanbul’un arka sokaklarına, gecekondu mahallelerine çevirdi. Hızla değişen hayatımızı bir bozacının gözüyle anlattı. Pamuk bugüne kadar yazdığı en iddialı romanı, dünyada ilk kez Hürriyet Pazar'la paylaştı.Nobelli değil sadece.Mesela Le Point’a göre “Yaşayan en büyük yazar”.Umberto Eco onu “Orhan Pamuk’un çılgınlığında deha var” diye anıyor.Bizim için ise bir Yaşar Kemal bir o...Hiç bu kadar ara vermemişti romana.Eserlerinin çevrildiği 100’den fazla ülkede okuyucuları altı yıldır yeni kitabını bekliyor.Birkaç ay önce, sonunda bitirdiğinde, telefonda görüştük.“Romanı ilk sana okutacağım Çınar. Bu iş için şu tarihlerde zaman ayır lütfen” dedi.Hemen idrak edemedim. Yüzüm tutmadığı için de soramadım.Yapı Kredi Yayınları’ndan Derya’dan “Bir dakika, emin olamadım. Romanı dünyada ilk kez ben mi okuyacağım?” diye teyit almam gerekti...Daha önceki bir söyleşimize, başyapıtı sayılan ‘Kara Kitap’ı Geçebilecek mi?’ diye başlık atmıştım.Nobel tatminini yaşadığı, gençlik enerjisiyle ‘Kara Kitap’ gibi bir doruğa ulaştığı için pek emin değildim.‘Kafamda Bir Tuhaflık’ın ilk çıktılarını birkaç gün yanımda taşıdım.Ama büyük bölümü tabii ki son iki güne kaldı.Sürekli kahve içerek, biraz iş gibi, stresle okumam gerekti.Ama kahramanı bozacı Mevlut, değişen İstanbul sokaklarında, inatla her boza satmaya çıktığında, ruhumu, kalbimi ele geçiriyordu.Sabah 06.00 gibi son sayfalara geldiğimde, Mevlut ile Samiha ile vedalaşma fikrini kabul edemiyordum.Final ise beni öyle bir hale soktu ki...İtiraf edeceğim... Kalp kırıklığı mı, umut mu, anlayamadığım tuhaf bir duyguyla hüngür hüngür ağladım.İstanbul’a, kargacık burgacık binalara, burnumuzun dibindeki onca bahtsızın hikâyesine aynı gözle bakamayacağımı hissettim.Biriyle konuşmak istedim ama hepsi uyuyordu.Kitabı bırakıp derhal Pamuk’a soracağım soruları hazırlamam gerekiyordu, yapamadım.Balkona çıktım...İstanbul’a baktım, 15 milyon kişinin hayatını düşündüm.Tıpkı Mevlut gibi, hepimizin dertlerini, hayallerini gökyüzünün kızılına karışıyor gibi gördüm.Ben bir edebiyat eleştirmeni değilim. Yorumum kişisel beğeninin, zevkin ötesine geçemez.Ama biliyorum ki, o bir sonraki kitabını yazarken aklımdaki soru artık “Kafamdaki Tuhaflık’ı geçebilecek mi?” olacak...Bence bir seyyar satıcının hayatı üzerinden yazdığı, Türkiyemizin destanı.Bakalım, Orhan Pamuk benim gibi düşünüyor mu...Bu romanı yazarlık yaşamınızda nereye koyuyorsunuz?Her zamanki romanlarımdan biri gibi düşünmek istiyorum ama öyle olmadığını biliyorum.Ne açıdan?Bazı bakımlardan eskileri gibi. Kahramanlarım en iyi bildiğim yer olan İstanbul’da yaşıyor. Ama bu sefer Nişantaşlı değil. Kuştepe benzeri Duttepe, hayali bir tepe olan Kültepe ya da 1970-2000 arası Tarlabaşı, Gazi Mahallesi, Cihangir, Feriköy, Gümüşsuyu’nda boza satıyor. Satıcıların dünyası. İlk başta dışarıdan gördüğüm ama hep anlayıp anlatmak istediğim bir âlem. Bütün enerjim özellikle son dört yılda içine girip dünyayı, İstanbul’u, o âlemin içinden görmekle geçti. Romancılık, yazarın kendisini bir başkasının yerine koymasıysa başkahramanım Mevlut olmak için dört yıl uğraştım. Ve evet ‘Mevlut’um’ diye hissetmeye başladım.Neden o insanları anlattınız?Ülkemi anlatmak için. Roman, modernleşmiş orta sınıfların icadıdır ama toplumun hepsini görebilirsiniz. Tıpkı ‘Benim Adım Kırmızı’da olduğu gibi... Orada, 16’ncı yüzyıl Osmanlı ressamları üzerinden bugünkü topluma baktım. ‘Kar’da siyasetin üzerinden Türkiye’nin çelişkilerine... Burada temel hikâye İstanbul’un değişimi. İstanbul’da doğmuş büyümüş olanların birazcık da burun kıvırarak ‘dışarıdan gelenler’ dedikleri. Aslında şehrin sahibi onlardır. Rakamlara bakalım. İstanbul, doğduğumda 1 milyondu. Şimdi 15 milyon. Bu şehirde yaşayan çoğunluğu anlatmak istedim.Zihninizde Mevlut olabildiniz mi?Olduğumu zannettim. Alçakgönüllü olmak lazım. Flaubert’in meşhur lafı vardır. “Madam Bovary benim” der. Dünyayı onun baktığı ayrıntılarla görmeye çalıştım. Mevlut bir sokakta yürür. Bozacıya, yoğurtçuya yönelik tehlikeyi, kendisini kovalayan belediyeyi, bir dostu veya para kazanmakla, esnaflıkla ilgili ayrıntıları görür. Benim aynı sokakta yürürken ilk tepkim bu değildir. Ama romancı olmak, kahramanın gözünden âlemi görmek için kendini terbiye etmektir.Nasıl terbiye ettiniz kendinizi?Romancının iki malzemesi vardır: Bir hayal gücü, iki araştırma. Romanın tarif ettiği geniş manzaradan bahsedelim. İstanbul’daki ilk gecekondular, onlara çıkılan katlar, arsalar, şehrin kenarında büyüyen ve sonunda şehri bir şekilde yutan, karmaşıklaştıran, zenginleştiren manzaradan... Burada benim tecrübem vardır tabii ki. Oralarda gezdim, gördüm. Ama en sonunda anlattığım; elektrik tahsildarı, bozacı, yoğurtçu, midyeci, şerbetçi, pilavcı ya da inşaatçıların hikâyeleri. Bütün bu insanlarla röportajlar yaptım, arkadaşlık ettim. Onlara da dürüstçe söyledim: “Ben bir roman yazıyorum. Konuşur musunuz?” Anlattığım dünyanın içinde derin bir şekilde yaşayan insanlarla görüştüm ya da bazıları benim adıma görüştü. Çoğunlukla Boğaziçi Üniversitesi’nden 3-4 kişilik bir arkadaş grubu yaptı bunu.Bazı bölümleri okurken “Orhan Bey burada kesin Mevlut olmuş ve yürümüş” dedim.Çok! Özellikle bozacı gibi. Bozacı tesadüf değil. Şiirle yüklü, daha önce kimse kullanmadığı için memnun olduğum bir tip. Boza, gelenekle ilişkili bir şey. Bozayı sattıran bozacının yanık sesidir... Bu lafı bozacı kendi söyler.Ortak söyledikleri bir şey mi bu?Evet, hepsi biliyor bunu. Bozayı tadı için değil, o töreni için, Osmanlı’dan kalma olduğu için, sokakta kış gecesi üşüyerek giden bir insanla temas etmek istediğin için alırsın. Bozacıyı çağırdığımızda Osmanlı’dan birini çağırıyor gibi oluruz. “Bozacı, bozacı! Gel bakayım” derken.... Bir sınıfsal durum da var orada. Rahat, huzurlu, konforlu evlerinde yaşayan burjuvalar, geçmişten, Osmanlı’dan ve yoksulluktan gelen bir adamı çağırıyor. Bastırılmış şeyler aslında.Biraz da hüzünlü değil mi? Elden bir şey gelmeyecek. Bozacı filan kalmayacak gibi görünüyor.Sorduğunuz, benim hayatımın sorusudur. Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, “Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı’dan kalma boza ne yahu, rakı varken?” gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Sokaktaki bozacı bize onu hatırlatır. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir.Bozacı kaldı mı şimdi?Var.Çocukluğumda Cihangir’den kışın her gece geçerlerdi.Hâlâ var. Romanı yazdığımı bilen ne kadar arkadaşım varsa arıyor: “Orhan bizim mahalleden geçti.” Dikkat etmiyor insanlar, ben roman yazdığım için biliyorum. Çocukluğumda da severdim. Babaannem pencereyi açsın “Bozacı yukarı gel” desin. Masaldan biri gelmiş gibi gelirdi bana.Ben hem severdim, biraz üzülürdüm hem de “acaba hijyenik mi bu” diye düşünürdüm.Aynen! Gözlüklü çocuk gibi davranırdım.Bazı matrak detaylar var kitapta. ‘Parça’ konulan porno filmler... “Acaba Orhan Bey buralara gitti mi” diye düşündüm.Gitmedim. O sinemanın kültürünü gidenlerden işittim.Pavyona da mı gitmediniz?Gittim. Pavyoncu arkadaşlarım vardı, entelektüellerdi ve gider, anlatırlardı. Pavyon, parça film koyan sinemalar... Onların kapısının önünden geçtim. 1960 yılında Cihangir’de otururduk. Annem 12 yaşındayken abim ve beni Beyoğlu’na sinemaya bırakmazdı! Çünkü yaşımız küçük. Cihangir şimdi en güzide semtlerimizden biri. 1980’lerin sonu, 1990’larda travestiler polis zoruyla atılıyor, radikal dergiler onları savunuyor. Küçük randevu evleri, kabadayılar, cinsellik işçileri diyelim, travestiler daha yeni başlıyordu. Sonra onlar çabuk bir şekilde temizlendiler. Ben bütün bu sokakların üzerinden şehrin tarihini anlatmayı seviyorum. Onlar en kıymetli hazinem, hatırlıyorum.Roman, Türkiye’nin öyküsü. Yazarken uluslararası okuyucuyu düşünür müsünüz? Nasıl çevirecekler şimdi bozayı İngilizceye?Düşünmüyorsun o sırada. Hikâyenin gerçekliği, buraya ait olması seni heyecanlandırıyor. Bozayı çocukluğunda içmişsin. Hayal gücünü yüksek bir şekilde çalıştırırsın. Ama hikâyeyi toparlarken yine de evrensel yanını düşünüyorsun.Kitabınızın ilk paragrafında “12 yaşında İstanbul’a geldi ve ondan sonra hep orada, dünyanın başkentinde yaşadı” diye bir bölüm var. İstanbul dünyanın başkenti mi?İstanbul da bu roman da o cümleyi hak ediyor. Kalemin ucuna geldi. İddialı bir cümle ama yazdığım için memnunum. Açıklamak istemiyorum neden yazdığımı. Öyle hissediyorum. Kişisel hayat hikâyemde önemli bu. Flaubert 1850’de İstanbul’a geldiğinde pek çok mektup yazmıştır: “Bir gün dünyanın baş şehri burası olacak” demiştir. Flaubert yanıldı. 50 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Osmanlı’nın son 10 yılında yapılmış metro, dünyanın ilk metrosuydu. İmparatorluk kapitalizme ulaşsaydı o metro, Paris metrosu gibi bir şey olacaktı. Halbuki ben bütün çocukluğumu “Aaa Batı’da metro var, bizde yok” diye geçirdim. Belki o eziklik benden de gitti artık. İstanbul için ‘dünyanın başkenti’ kelimesini bundan 20 yıl evvel yazdığım bir romanda kullanamazdım. Hatta gülünç bulurdum. Şimdi biraz gururla söylüyorum. Orada bir iddia var.Nasıl çıktı bu iddia ortaya?Son 20 yılda büyük bir zenginleşme oldu. Merkezi İstanbul’du. Yalnız İstanbul değil hepimizin bildiği gibi Türkiye’de bir ekonomik büyüme oldu ve dünyaya bakışımızı değiştirdi. Yeni sorunlar çıkardı ama burayı başka bir şehir haline getirdi. Buna “Şehrimizi mahvettiniz” diye itiraz edenler var. Bu itirazların bir kısmı doğru. Kitabımda en çok uğraştığım şey, bu değişimin ahlaki sonuçları. Şehrin tarihiyle ilgili sonuçlarını, dürüstçe, adil olmaya çalışarak kahramanların üzerinden irdelemeye çalıştım.10 yıl öncesine göre ne durumdayız? Kitapta anlattığınız vahşi bir dönüşüm süreci var. Bu süreç tamamlandı mı?Ne yazık ki devam edecek. İstanbul’un yüksek binaları hakkında araştırma yaptım. Şu anda çoğumuz silueti bozuyor diye şikayet ediyoruz. Bu gördüklerimiz, biraz araştırınca görürsünüz, gelmekte olanın yarısı. Heybedeki turp daha büyük yani. Kitabım, şehir böylesine acımasızca, amansızca, -bunu bazıları güzel de bulabilir- değişirken orada yaşayan insanın ruh halini, şehre ait olma duygusunu anlamak istiyor. Bir şehrin mimarisi değişirken, içindeki insan da kesinlikle değişir. Eğer değişmezse insan oraya ait olmadığını düşünür. Kitabın sonunda Baudelaire’in bir şiirinden yaptığım alıntı var: “İnsan kalbi ne yazık ki şehir kadar hızlı değişmiyor...”Acı çekiyor...Şehrin manzarası değişince, eski manzarada büyümüş insan acı çekiyor. Hafif bir öfke taşıyor.Baudelaire’in 19. yüzyılda yaşadıklarını biz şimdi mi yaşıyoruz?Kesinlikle. Haussmann’ın yaptığı yıkım Paris’te gerçekten pek çok kalp kırmıştır. Bizim de kalplerimiz kırılıyor ama gelecek kuşaklar bunu kalp kırıklığıyla anlamayacak. Zenginleşmenin getirdiği değişimi, öfkeyle yaşayan insanı anlamak istedim. 50’ler, 60’lar, 70’ler, dededen kalma ahşap konağı yıktırıp yerine beton yapan, sonra da hem kendi yıkan hem de “Gördün mü ya ahşap konağı yıktılar, beton yaptılar. Tu Allah belasını versin” diyenler... Bugün yaşadığımız aynısı değil mi? O çirkin TOKİ’ler için hem “Hay Allah belalarını versin” diyoruz, hem de biliyoruz ki burada da bazı insanlar yaşayacak. Bunlar aynı zamanda Mevlut’un ikilemleridir. Mevlut hem zengin olmak hem geleneğe bağlı kalmak istiyor. Mevlut’un ikilemi, Türkiye’nin ikilemi. Hem zengin olup hem de eski ahlakını, geleneğini, kültürünü koruyamıyorsun. Zenginlik bir zaman sonra yozlaşma getiriyor.Romanda çok farklı bir teknik var. 10’a yakın karakteri konuşturuyorsunuz. Bu sık görülen bir yöntem mi?Hayır, ilk defa ben yaptım ve çalıştı. Masumiyet Müzesi’nde ne yaptım? Bir roman bir de müze... İlk defa... Bu o kadar iddialı bir şey değil ama mütevazı bir şekilde elimden geldiğince söyleyeyim.Dünya romanında bu var mı?Yok. Masumiyet Müzesi’ni ilk yaptığımda “Böyle bir müze var mı” diye soruyorlardı.Adı var mı?Yok, birlikte şimdi bulalım istiyorsan.Çok sesli roman gibi. Bence çok zenginleştirmiş.Evet, devam etmeyi düşünüyorum.“Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...” William Wordsworth’un bu sözleri kitaba adını vermiş. Yaşadığınız zamandan ve mekândan memnun musunuz?Evet memnunum, çünkü ben bir şehrin bir milyondan 14 milyona geçişini, 62 yılda gördüm. Bunu görmüş kaç romancı var ki? Ben yazmaya başladığım zaman insanlar bu konuyla ilgili değildi. Köy romanıydı önemli olan. Ben İstanbul’u yazdığım için “Yanlış bir iş mi yapıyorum” diye utanıyordum. Ama sonra hikâye buraya döndü.İstanbul’u yazmak ayıp bir şey miydi?Ayıp değil de ilgilenilmeyen bir şeydi. Marjinal romancılar yazardı onları. İstanbul yazarı Tanpınar’dı. Halbuki ben yazmaya başladığımda Fakir Baykurt’tan Yaşar Kemal’e Türk romanının ana gövdesi köy romanıydı. Haklıydılar da. Yoksul bir ülkeydi ve okumuş yazmış olmak da bu ülkenin geri kalanıyla ilişki, empati kurma çabasıydı. Ama şimdi anlamak için 14 milyon kişi var. “Aaah eski İstanbul’un nostaljisi” diyen 14 milyon kişiyi anlamaya ne dersin arkadaş? Sorum budur.Kayıp güzel günler, eski zamanların güzel insanları... Böyle şeyler var mıdır gerçekten?“Eskiden satıcılar daha az hile yapıyordu, hayat daha güzeldi.” Hepimizin içinden geçen ama düşününce pek doğru olmayan şeyler. Eski zamanlarda daha iyi insanlar daha güzel zamanlar olduğu şiirsel gerçeğini şiir olarak kabul ediyorum. Nesnel gerçek olarak ise bu kitapta olduğu gibi sorguluyorum. Ama şiir olmadan, geçmişe bağlılık olmadan Mevlut’unki ya da Mevlut’un müşterileri gibi “Bozacı bozacıı” diye sırf o sesle yaşamak da mümkün değil.Bastırılmışlık, görücü usulü evlilikler, içine parça konulan filmler, bir bakışa âşık olup hayatını karartan insanlar, rakı içen kocasından dayak yememek için erken yatan kadınlar... Bunlar hâlâ var değil mi?Kitabım aslında özellikle kadınların Türkiye’de ezilmesiyle ilgili. Onu da sloganlarla değil günlük ayrıntılarla göstermek istedim. Kocasından dayak yiyen kadınlar ya da benim en sevgi, şefkat duyduğum Vediha. Türkiye’ye dışarıdan bakıp eleştireceksek en büyük şey kadının toplumdaki yeri. Siyasetçilerimiz de maşallah çok düşüncesiz. Hatta kavga çıksın diye demeçler veriyorlar.Cumhurbaşkanı’nın “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” açıklamasından söz ediyorsunuz.Cumhurbaşkanı sonra düzeltti. “Ben onu kastetmedim” diyerek işin içinden çıktı ama bir siyasetçi “Kadınlar sokakta gülmemeli” dedi. Düşüncesizce edilmiş laflar. Türkiye’de arsalar, evler, fabrikalar, eşyalar... Bunun ne kadarı kadının üstüne, ne kadarı erkeğin? Bir rakamlara bak, ondan sonra eşitlik, fıtrat falan de. Bunu değiştirmeden modern olunmaz. Tabii, acaba Cumhuriyet’te ne kadar değişti bu, ona da bakmak lazım.Dünyaya kadın olarak gelmiş olsaydınız hayatınız nasıl olurdu?Türkiye’den çıkan çok parlak kadın yazarlarımız var.Peki sizin için işler farklı olur muydu?Şu olurdu herhalde: Kendimi gençliğimde savunamazdım. Ben yine de aileme “Romancı olacağım” diyebildim. Kız olsaydım bunu yapamazdım.Direnemez miydiniz?Direnemezdim evet.Sizin evde bile?Evet direnemezdim. Şimdi anne-babama haksızlık etmeyeyim ama en sonunda kadın, özgürlüğü ailesinden ya da kocasından hoşgörü gördüğü kadar alabiliyor. Ama bir kadını düşünebiliyor muyuz, evde kendi kitaplarıyla yaşayacak, toplum da onu hoş görecek. Kolunu bükmeyecek. Yapamazdım. Ben aileme ve çevreme “Romancı olacağım. Ne birine emir verip çalıştırmak istiyorum ne birinden emir alarak çalışmak. Kendi başıma yaşamak istiyorum. Şuradaki küçük evin kirası da bana yeter” deyip ilk 10 yılımda bir romancı olarak kendimi korudum. O zaman romancılık gelirim yeterli değildi. Kadın olsaydım hayal etmesi bile zor. Bu ülkenin bütün kadın yazarlarına saygı duyuyoruz.Kitap pek çok toplumsal olaya değiniyor. 6-7 Eylül, askeri darbeler, Madımak... Ama Gezi yok. Hikâyenin önüne geçmesinden mi çekindiniz?Böyle bir soru bekliyordum. 12 Eylül oldu, romanları yazıldı. Ben istemedim. Çok sıcak olduğu için. Ama 12 Eylül romanlarında anlatılan siyasi, tarihi gelişmeleri 12 Eylül’den bahsetmeden yazdım.Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp “Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme” demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. “Yerlerde sürünüyor” demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum “Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış” diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir...İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor. Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor.Yolsuzluklara nasıl bakıyorsunuz?17 Aralık’tan sonra YouTube’da ve başka yerlerde gördüklerim beni rahatsız etti. Toplumdan, devletten, sistemden içimi rahatlatan bir yanıt alamadım. Bunların üstünün kabaca örtülmesi toplumun önemli bir sorunu, utancı.Neden böyle?İletişim sorunu ve muhalefetin başarısızlığı. Muhalefet partilerinin eski bürokratik, aşağılayıcı, Mevlut’a yaptıkları gibi “Gel bakayım buraya” dediği insanların öfkesi de var.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Nobel, kararlarını objektif mi veriyor? Asla! Bunları gördük, görüyoruz” açıklamasını nasıl karşıladınız?Bence Sayın Başbakan benim Nobel aldığımı duymuş olmalı! Çünkü kendisi telefon edip beni çok nazik şekilde tebrik etmişti o zaman. Başbakan diyorum, Cumhurbaşkanı! (Gülüyor)Roman bitti. Şimdi sırada ne var?Bir eksiğim varmış gibi hissediyorum, kısa roman yazamıyorum sanki. Bir çocuğun bakışına yaklaşarak kısa bir roman yazmak istiyorum. Ne olacağını tam ben de bilmiyorum.Kahramanı çocuk olan bir öykü mü?Ergenlik yaşındaki bir çocuğun dünyasını, büyümesini, gerçek ve hayali babasıyla kavgasını yazmak istiyorum. 16-17 yaşında birinin dünyayı, cinselliği ve ergenlikten yetişkinliğe geçmesini, sorumluluklarını anlatmak istiyorum.Kızınızdan esinlendiğiniz bir şey mi?Hayır. Yazın para sıkıntısı yüzünden çıraklık yapan ama Mevlut kadar yoksul olmayan, orta sınıf bir çocuğu anlatmak istiyorum.Artık esas soruyu sorabilirim... ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ sizin en güçlü romanınız olabilir mi? ‘Kara Kitap’ı aştınız mı sonunda?Bilmiyorum, onu başkalarına sor. Ama kapsadığı alan, girmek istediği insanın çeşitliliği ve zenginliği, dayandığı araştırma, verdiğim vakit ve hayal gücü olarak çok şey gitti bu kitaba. Hiçbir kitabımı bu kadar elememiş, kesmemiştim. 700 sayfa da çıkabilirdi. Çok zengin bir malzeme var. Kitabımın içindeki insanlığa güveniyorum. Çok büyük bir hakikatin içinden geliyor. Şehrin gürültüsünü, bütün o 12 milyonun sesini duya duya yazdım. Onun bir gücü var. Hikâyelerin hepsi özgün. İster ticari ister insani ister siyasi olsun. Bunların özgünlüğü, değişikliği, yeniliği dünyanın hiçbir yerinde yok. O bakımdan, elinde çok iyi bir şey olan birinin güvenini taşıyorum. Ama ötekilerle karşılaştırmak istemiyorum. Romanlarım çocuklarımdır. Yeni çocuğumu övmek için eskileriyle karşılaştıramam. Yine de önü açık bir evladım olduğunun farkındayım. (gülüyor)Hiç aşk mektubu yazdınız mı?İki tür aşk mektubu var. Biri ilişkiniz olan insana tatlı sözler... O kolay. Bir de bir kere gördüğün birini mektubun kararlılığıyla tavlamak. Kızla erkeğin yan yana gelmediği toplum bu demek. Tatlı dilinle, insanlığınla, hayal gücünle doğrudan konuşamıyorsan başka ne yolun var? Erkek, mektupla ısrar ederek verdiği değeri gösterir. Tığla iş yapar gibi... Cevap geldi mi, eline geçmedi mi yoksa geldi de beğenmedi mi... Bunları, belki bütün insani durumları kenarından bir kaşık tatmışımdır. Bunun ne büyük acı olacağını...Çok hayranınız var. Ama bir o kadar gıcık olan da... Maalesef eleştiri bizde nefret ile el ele yürüyen bir şey. Bunu nasıl idare ediyorsunuz?İdare ettiğimi söyleyemem, edemiyorum. Basmakalıp bir laftır ama meyve veren ağacı taşlarlar Türkiye’de. Siyasi yanı da var. Mesela Ermeni katliamından bahsetmek istemiyor, duymak istemiyor, hak verebilirim. Bunlara itirazım yok. Hak vermediğim, erkek kıskançlığı. Özellikle benim yaşımda, iddialı, önemli olmak isteyen erkeklerin kıskançlığıyla baş etmek zordur. En kötü yanı, siyasi bir maske edinip insanları etkileyebilmesidir.T24
Reklam