MART
Balat'ın Fotoğrafçılardan ‘Çektiği’
ZEYNEP KILIÇ HABERLER PazarBalat karelerinin olmazsa olmazı ‘top oynayan çocuk’, ‘camdan bakan teyze’ ve ‘halı yıkayan kadın’a sorduk: Neden sizi çekiyorlar? Cevap: “Biz de bilmiyoruz.”“10-15 kişiden oluşan amatör fotoğraf gruplarının akınıyla bahara girildiğini anlayan Balat halkı, sokakta halı yıkama seanslarına start verdi.”Son dakika gelişmesi gibi duran bu cümle, tahmin edeceğiniz üzere ironik haberlere imza atan mizah sitesi Zaytung’dan. Ve her Zaytung haberi gibi gerçeklerden tamamen kopuk değil. Nitekim amatöründen profesyoneline fotoğraf meraklıları için bir nevi laboratuvar işlevi gören Fener ve Balat semtleri bu konuda Tarlabaşı’nın bile pabucunu dama atmış durumda. Şimdilerde fotoğraf makinesini eline alan, bu iki semtin yolunu tutuyor ve tabiri caizse; ‘camdan bakan yaşlı teyze’, ‘saçı başı dağılmış çocuk’, ‘kapı önünde laflayan kadın’ avına çıkıyor. Dizi ve film çekimlerine gelen ekipleri hiç saymıyoruz bile.Durumu ‘eskiye duyulan özlem’, ‘tarihi yapılara duyulan merak’ gibi sebeplerle açıklamak kolaycılık olacağından bizzat sakinleriyle görüşmek üzere Fener-Balat’a doğru yola koyuluyoruz. Bir elimde ses kayıt cihazı, diğerinde not tutmak üzere defterimle ara sokaklarda gezindikçe kimse dönüp bakmıyor bile. Bir şekilde semtlerini incelemeye gelenlere o kadar alışkınlar ki. Niyetimi açıkladığım kişiler de ağız birliği etmişçesine aynı tepkiyi veriyor: “Evet geliyorlar fotoğraf çekmeye. Hafta sonları bu sokaklardan geçilmiyor bazen. Bilmiyoruz ki neden çekiyorlar. Eski binaları seviyorlar herhalde.”‘Renkli çamaşır asar mısınız?’ diye soruyorlarDışarıdan oldukça koyu olduğu belli olan pencere önü muhabbetlerden birini bozmak zorunda kalıyorum. Kur’an kursuna giderken komşusuyla iki lafın belini kırmak üzere duran kadına yaklaşıyor ve soruyorum: “Buralarda sürekli fotoğraf çekilmesinden sıkılıyor musunuz?” “Kızım ben pek anlamam o işlerden” deyip, pencereden bize bakan komşusunu çağırıyor. Fatma Korkmaz bizi kırmayıp aşağıya geliyor. 19 yaşındaki Korkmaz, Balat’a beş yıl önce gelin gelmiş. Fotoğrafçılardan sıkılıyor musunuz, sorusuna “Yoo niye sıkılalım, alıştık biz.” diye cevap veriyor. “Türkler de çok var ama daha çok yabancılar geliyor. Bir gün AB’ye girersek hiç yabancılık çekmem.” diye de espri yapıyor. Ona göre fotoğrafçıların en çok ilgisini çeken, binalar ve çamaşırlar. Fotoğrafçıların ve film ekiplerinin bazen kendilerinden ‘renkli çamaşırınız varsa asar mısınız?’ diye ricada bulunduklarını anlatan kadınlar, “Bazen de kendileri çamaşır getiriyor.” diyor. Korkmaz, bir gün de ‘ne kadar güzel evlerde oturuyorsunuz bir bilseniz’ diyen bir kadına evin durumunu anlatıp ‘isterseniz değiştirelim evleri’ diye karşılık verdiğini anlatıyor. Fotoğrafçıların ilgisinden genel olarak rahatsız olmadıklarını belirtirken eklemeden de geçemiyor genç kadın: “Geçende halı yıkarken çekmeye çalıştılar, rahatsız olduk. Sonuçta üstümüz başımız ıslak oluyor. Ben nereden bileyim o fotoğrafı nerede kullanacağını. Çekmeyin deyince çekmiyorlar sağ olsunlar. Ama haberimiz olmadan çekip koyuyorlarsa bir yerlere ona bir şey yapamıyoruz.”‘Para verdiklerinde seviniyoruz’Korkmaz’ın yanından ayrılıp bir başka ara sokağa giriyorum. Karşıdan, bu zamana kadar belki yüzlerce kez fotoğrafı çekilen Balatlı üç çocuk geliyor. Buz gibi havaya rağmen ve daha da önemlisi internet kafeye gitmek üzereyken yollarından ediyorum Aziz ve Bünyamin kardeşler ile Burak’ı. Geri çevirmiyorlar beni ve hep bir ağızdan başlıyorlar anlatmaya: “Abla bizim ev tarihi. 1970’te yanmış sonra tekrar yapılmış. Bizim evin önünde çok fotoğraf çekiyorlar. Geçen de benim fotoğrafımı çekti turist. Facebook’a da eklemiş. Bazen de biz onların fotoğrafını çekiyoruz. Kenan İmirzalıoğlu ile geçende fotoğraf çektirdik. Bazen para veriyorlar. Bana 5 lira verdi bir tanesi. O da bir şey mi bana 20 TL verdi...”‘Hiç sıkılmıyor musunuz peki?’ diye araya giriyorum. “Bazen sıkılıyoruz. Gözlerimiz ağrıyor.” diyor biri. “Para verince hoşumuza gidiyor.” diyor bir diğeri. “En çok maç yaparken çekiyorlar. En heyecanlı yerinde oyunu bozuyorlar.” diyor nihayetinde en küçükleri. Kimin, ne dediğine ben de şaşırıyorum ve ‘Eee bir fotoğraf da ben çekeyim bari’ diyorum. Dedik ya belki yüzlerce kez fotoğrafları çekildiğinden inanılmaz antrenmanlılar ve daha fotoğraf lafını duyar duymaz pozisyon alıyorlar. Kollarını birbirlerinin omuzuna attıkları o klasik pozu bir kez de bana verip internet kafenin yolunu tutuyorlar.‘Camdan bakan kadın’ın nesi ilginç?Fotoğrafçıların ilgisinden çok rahatsız olanlar da var. Az önce kırdığı odundan kalanları süpürürken karşılaşıyoruz onlardan biriyle. İsmini vermek istemeyen kadın “Çoğu insan sıkılmıyor olabilir ama ben istemiyorum hem kendimin hem çocuklarımın fotoğrafının çekilmesini.” diyor. 30 yıldır burada yaşadığını ve hâlâ ‘neden fotoğraflarının çekildiğini’ anlamadığını söylerken kendi kendine çıkarımda bulunuyor: “Çamaşır asan, camdan bakan kadın niye ilginç geliyor ben bilmiyorum. Kim bilir hâlâ bu devirde sokakta odun kıran kadın görmek ilginç geliyor onlara. Belki de küçümsüyorlardır.” Çocuklara para verildiğini öğrendiğinde ise fotoğraf çekilmesini istememesinin haklılığı kanıtlanmışçasına ekliyor: “Öyle bir şey varsa, çok kötü. Yani çocuklarımızı öyle bir şeye alıştırıyorlarsa bu hiç iyi bir şey değil.”‘Oryantalizmin bize de sirayet etmiş hali’Gezgin Dergisi Fotoğrafçısı ve Yazarı Hayrettin Oğuz, Balat’ta gelinen noktayı oryantalizmle ilişkilendiriyor: “National Geographic bakış biçimi adını verdiğimiz oryantalizmin bizim insanımıza da sirayet etmesiyle ilgili bir durum. Çünkü modernite ve oryantalizm ‘öteki’nin varlığıyla ayakta durur. Bugün bu tür mahallelere giderken fotoğraf makinesi elinde olan insan, karşısındaki insana selam bile vermez. Çünkü o bir insan değil sadece fotoğrafın malzemesidir. Tüketilmesi gereken bir unsurdur.”O insanlardan çok farklı değil hayatımızFotoğrafçılık bölümü mezunu Gökçe Öktem’in ders kapsamında semtte defalarca çekim yapan biri olarak söyledikleri dikkat çekici: “Fotoğraf öğrencisi olarak Balat’ta fotoğraf çekmek gibi bir deneyim yaşamak kaçınılmazdır. Oraya gidip toprakla oynayan çocuk, örgü ören yaşlı kadın, pencereden bakan genç kız vs. fotoğrafı çekilir. Sokaklarında gezerken sanki dünyanın en medeni ülkesinden inmiş şaşkın turistler gibi hayretlere düşmek, oradaki halka samimi görünmeye çalışarak yapmacık olmak da yanında hediyesidir. Neden oraya götürülüp sanki o insanlardan çok farklı bir dünyada yaşıyormuşuz gibi o hayatı belgelemek zorunda bırakıldığımızı asla anlayamadım.”Rahatsız olanların sayısı artacaktırFener-Balat-Ayvansaray kitabının Yazarı Ahmet Özbilge, fotoğrafçıları oryantalist bir bakış sahibi olarak nitelemek biraz haksızlık olacağını düşünmekle birlikte, bölge turistleştikçe fotoğraflarının çekilmesinden gına gelenlerin sayısının artacağını düşünüyor. Ancak Özbilge’ya göre bunun sebebini oluşturanlar bölgeye fotoğraf çekmeye gelenlerden ziyade, bölgedeki değerlerin ranta dönüşebileceğini fark edip bu yönde çalışmalar yapanlar.
Gündelik Kıyafetlerle Doğa Fotoğraflarını Zekice Tamamlamak
Brighton merkezli fotoğrafçı Joseph Ford, sanat yönetmeni Stephanie Buisseret, stilist Mario Faunez ve ilerleyen günlerde ekibe katılan bir diğer stilist Almut Vogel ile birlikte gündelik kıyafetlerin yakın çekim fotoğraflarıyla doğa fotoğrafları zekice birleştirilmiş. Kazağın kıvrımları bir çölü, kot pantolondaki görüntü bulutu, fermuarlar ise yolları tamamlamış. İşte oldukça yaratıcı çalışma sizlerle...
17 Karede En İyi Breaking Bad Duvar Kağıtları
Malumunuz izlediğimiz diziler yabancı ya da yerli bir süre sonra bizim için sadece bir dizi olmaktan çıkıyor. Özellikle bitene kadar her gün aralıksız izleyip, bittikten sonra da 'yahu keşke yavaş yavaş izleseydim' dedirterek hayatımız da açılmış bir boşluğu yüzümüze vuruyor.  Bu boşluğu bir nebze de olsa kapayabilmeniz için masaüstünüzü süsleyecek birbirinden güzel 17 Breaking Bad wallpaperı. Not: Yüksek kalite de indirebilmek için resmin sol üst köşesine gelip, kenar da çıkan seçeneklerin en altında ki aşağı doğru bakan okumsu kırmızı kutucuğa tıklayın.
Erasmus Programına Nasıl Başvurulur?
Gençler, üniversiteyi okurken yurt dışına çıkma hayali kuranlardansanız bunun en kestirme ve görece daha güvenli yolunun Erasmus Programı olduğunu da biliyorsunuz demektir. Peki, Erasmus Programını tam anlamıyla biliyor musunuz? Bilmiyorsanız cevabı haberimizde! İşte Yurt dışında eğitim fırsatını elde edebileceğiniz programlardan biri olan: Erasmus Programı hakkında! Avrupa’daki üniversitelerin kendi aralarında farklı alanlarda ortaklık yapmayı desteklemek için oluşturdukları bir AB programı. Bu programının adını ise Avrupa’nın değişik ülkelerinde bulunmuş, Hümanizmin temsilcilerinden biri olan Hollandalı bilim insanı Erasmus’tan geliyor. Erasmus Programı sayesinde üniversiteler birbirleri ile ortak projeler gerçekleştiriyor, dönemsel ya da yıllık öğrenci ve akademik personel değişimi yapabiliyor. Programın öğrenciler için en güzel yanlarından biri ise hibe niteliğinde karşılıksız mali desteğin verilmesi. Erasmus Programına Nasıl Başvurulur? Her üniversite için tarihler değişebilmekte. Zaten okuduğunuz bölümde böyle bir öğrenci hareketliliği varsa bunu mutlaka duyarsınız. Öncelikle üniversitenizin yapacağı dil sınavına giriyorsunuz bu da okuldan okula değişiklik gösterdiği için herkesin okuduğu üniversitenin ilgili Erasmus ofisinden bilgi alması daha yararlı olacaktır. Dil sınavı, not ortalamanız ve mülakat. Evet, bu sınavlardan geçip kendinize uygun bir ülke bulduğunuzda başvurunuzu gerçekleştiriyorsunuz. Eğer Erasmus yapacak şanslılardan olursanız işin bürokratik kısımlarına gelmiş bulunuyorsunuz. Genel anlamda Erasmus yapan tüm öğrencilerin şikayet ettiği bir durum olsa da artık yurt dışı yollarını garantilemenin verdiği mutlulukla halledilebilir bir şey emin olun! Eğer bu yazı sizi yeterince tatmin etmediyse; Türkiye Ulusal Ajansı tarafından Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içinde başlatılan Erasmus+ Okul Eğitimi Bilgilendirme Toplantıları yapılıyor. Toplantılara katılmak isteye okul eğitimi profesyonelleri kurumlarıyla ve bağlı oldukları il/ilçe milli eğitim müdürlükleri ile irtibata geçmelerini öneriyoruz. Bu toplantılara katılarak yurt dışında eğitim fırsatları konusunda daha detaylı bilgiler elde edebilirsiniz. Erasmus + Okul Eğitimi Bilgilendirme Toplantıları hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.
Polonyalı Fotoğrafçı Tarafından Hazırlanan 11 Yaratıcı İllüstrasyon
Polonyalı fotoğrafçı Dariusz Klimczak tarafından hazırlanan bu çalışma eşsiz manzaralarla süper yaratıcı fikirlerin birleşmesi sonucu oluşturulmuş. Yetenekli fotoğrafçının koleksiyonu günden güne büyüyor. Hiçliğin ortasında tek başına duran bir kız ya da orantısız şekilde büyük bavulu çekiştiren adam...İşte harika fotoğraflar...
Geçtiğimiz Haftanın Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Videosu
Geçtiğimiz haftanın en beğenilen, en dikkat çeken, en komik ve ilginç videoları işte burada. İyi seyirler...Daha fazla eğlenceli video için Videolar butonunu ve her videonun üzerine gelince solunda açılan paylaş kısmını kullanmakta fayda var.
Reklam
Klasikleşmiş 10 Anne Sözü
Bizi en çok seven, özleyen, düşünen insandır annelerimiz. Yardan geçilir, serden geçilir ama anneden vazgeçilemez. Evet en değerli varlıklarımızdır annelerimiz, başımızın üstünde yerleri vardır. Ve bir de her annenin kullandığı klişe cümleler vardır. Sanki aralarında ortak bir bağ vardır da istisnasız hepsi kullanır. Anadolu Üniversitesinde öğrenci olan Halil Beydilli bu sözleri derlemiş ve bir görsel seri hazırlamış.
Motosikletinin Üzerinde Gömüldü
ABD’nin Ohio eyaletinde akciğer kanserinden hayatını kaybeden 82 yaşındaki Billy Standley, çok sevdiği 1967 model Harley Davidson marka motosikletinin üzerinde cam bir tabut içinde gömüldü.Ailesi, tutkuyla bağlı olduğu motosikletiyle gömülmenin Standley’nin son arzusu olduğunu söyledi. Eski bir rodeo yarışçısı olan dört çocuk babası Standley’nin naaşı, motosiklet üzerinde durabilmesin diye mumyalandı.
Reklam
Hikayelere Hayat Veren Güzide Örnekler
Alice Harikalar Diyarında, Moby Dick, Denizlerin Altında 20.000 Fersah gibi hikayelerden fırlayıp heykellere dönüşen güzel bir set sizleri bekliyor. Sanatçı: Jodi Harvey Brown aka Wetcanvas,
RTÜK'ten Yayınlanmayan Filme Ceza...
RTÜK henüz yayınlanmayan bir filmin, 50 saniyelik tanıtım videosunu müstehcen buldu ve TV 2 kanalına 20 bin lira para cezası verdi. RTÜK toplantısında 'Arkadaştan Öte' adlı filmin 1 Aralık 2013'de ekrana gelen fragmanı ele alındı. Tanıtımda, filmde yer alacak, 'Benden seksten başka birşey istemediğine yemin eder misin?' sözü ile, yatak sahneleri ekrana getirildi. RTÜK raporunda 'Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla filmde, kadın ve erkeğin sadece seks birlikteliği yapmak için kurdukları arkadaşlık konu edilmektedir' denildi. RTÜK üyeleri de filmin tanıtımını 'Çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek türde' bularak, TV 2 kanalına 20 bin 419 lira para cezası verdi. Üst kurul üyesi Ali Öztunç ise 'Bir film daha yayınlanmadan, o filmin kısa tanıtımına dahi yaptırım uygulamak önceden denetim anlamına gelir. Artık, film, belgesel, klip vs. hiçbir ayrım gözetilmeden, görüntüye ve diyaloga yaptırım uygulanıyor' diyerek cezaya karşı çıktı. gazeteport
Facebook’ta Arkadaş Silmek Yerine 5 Alternatif
İnsanlar Facebook’ta çok can sıkıcı olabiliyorlar, bunu herkes kabul eder diye düşünüyorum. Gereksiz oyun güncellemeleri, siyasi görüşler gibi sizi sıkan ve görmek istemeyeceğiniz birçok şey  paylaşılıyor ve belirli insanlar sürekli olarak bu paylaşımları yapıyorsa onları arkadaşlıktan çıkarıyoruz ya da en azından çıkarmak istiyoruz.Ama Facebook’ta birini arkadaşlıktan çıkarmak  garip ya da kişisel karşılanabilir ve aslında düşündüğünüzden çok daha fazla problem yaratabilir.Bu yüzden bir arkadaşınızı tamamen silmeniz yerine bu  sıkıntıdan kurtulmanız için 5 alternatif önerim olacak. Görünürlük ayarlarını değiştirmek hem arkadaşlarınızla aranızda çıkabilecek problemleri önlemek hem de akıl sağlığınızı korumanız için size yardımcı olabilir.İşte 5 Alternatif;1.   GizlemekSizi rahatsız edecek bir gönderiyle karşılaştığınızda ve haber akışınızda bu gönderiyi istemediğinizde  bunu “gizle”mek (hide) inanılmaz kolay. Yapmanız gereken tek şey gönderinin sağ üst köşesindeki ok’a tıklayıp gizleye basmak. Ayrıca eğer gerekliyse “Spam olarak işaretle” (Mark as spam) ya da “Şikayet et”i (Report) kullanabilirsiniz. Facebook size  arkadaşlarınızın ne tür güncellemelerini görmek istediğinizi ayarlamanızı ya da haber akışınızı düzenlemenizi sağlayacak bir pencere açacak ve ayarlarınızı oradan yapabileceksiniz.2.   Haber Akışını AyarlamakAyarlardan Zaman tüneli  ve Etiketleme Ayarları seçerseniz Facebook kısa ve kolay bir şekilde haber akışınızı kişiselleştirmek için bir yol gösterecek. Bu şekilde son zamanlarda hangi arkadaş ya da ağlarla iletişim içinde olmadığınızı göreceksiniz ve onlardan daha az gönderinin haber akışınızda olmasını seçme şansınız ya da onları listeleme olanağınız olacak.3.Gönderi Yapan Arkadaşları AyarlamakEğer haber akışında bir arkadaşınızın gönderileri çokça yer alıyorsa ve bu sizi rahatsız ediyorsa tekrar “gizle” ye basabilirsiniz. Bu şekilde gelecekte arkadaşınızın ne tür güncellemelerini görmek istediğinizi ayarlayabilirsiniz; genel olarak daha az güncelleme, sadece fotoğraf ve durum güncellemesi ya da diğer ayarlar gibi seçenekleriniz olacak. 4.Kısıtlılar Listesine EklemekFacebook’ta Kısıtlılar (Restricted) ve Tanıdıklar (Acquaintances) adında listeler var yani küçük şeyler için birini hemen arkadaşlıktan çıkarmak zorunda değilsiniz. Birini kısıtlılar listesine eklemek, o kişinin sadece genel güncellemelerinzi görmesini sağlayacak, tanıdıklar ise haber akışında kaç arkadaşınızı göreceğinizi limitliyor.Listeleri görmek ya da yeni bir liste yaratmak için anasayfada, soldaki menüden arkadaşları bulun.Arkadaş eklemek için varolan bir liste seçin ya da yeni bir liste oluşturun .5. Kimlerin Göreceğini Ayarlamadan Paylaşım YapmayınBir paylaşım yapmak üzereyseniz ve bu paylaşımın bazı rahatsız edici reaksiyonlar alacağını düşünüyorsanız, belirli arkadaşlarınızın paylaşacağınız şeyi görmesini engelleyebilirsiniz. Durum güncellemesi yapacağınız zaman, güncellemenizi girin ve durum güncelleme kutusunun altında bulunan gönderme tuşunun yanındaki kutuya tıklayın. Bu  şekilde gönderinizi kimin ya da hangi listenin görmesini istemiyorsanız, onları seçerek gönderinizin herkes tarafından görülmesini engelleyebilirsiniz.Bu şekilde kalp kırmadan ya da bazı insanlarla gereksiz yere aranızda soğukluk olmadan, istemediğiniz gönderilerden kurtulabilir ya da bazılarının görmesini istemediğiniz gönderileri onlar görmeden paylaşabilirsiniz. Hem haber akışınız temizlenmiş olur hem de arkadaşlarınızla problem yaşamazsınız.
Reklam
Barış Manço'suz 16 Yıl...
Türkiye'de 7'den 77'ye herkesin kalbinde taht kurmuş sanatçı Barış Manço 16 yıl önce bugün, 1 Şubat 1999 yılında aramızdan ayrıldı. Kendisini sevgi ve özlem ile anıyoruz...
Büyük ve Küçük Memelerin Düellosu
Kimisi büyük sever kimisi küçük. Bu videoda da büyük bir meme ile küçük bir memenin kapışması söz konusu. Bu amansız mücadeleyi kazananı tahmin etmek çok zor da değil aslında.
Reklam
Internet'in Yeni Popüler İkilisi: Uykucu Theo ve Beau
Instagram'ın anneleri gerçekten yaratıcı. Jessica Shyba isimli anne, oğlu Beau ve 7 haftalık köpekleri Theo'nun uyku anlarını 'Theo ve Beau İçin Uyku Vakti' isimli çalışmasıyla instagram'da paylaşıyor. O kadar popüler olmuş ki, çektiği fotoğraflardan bir kitap teklifi bile almış! İşte sevimli ikilinin fotoğrafları
Yoğun Acı Çekerek Öldü
2 aylık bebeğini ölüme terk ederek tatile giden anne için 25 yıla kadar hapis cezasi istendi Kocaeli'nin Gölcük ilçesinde, 2 aylık bebeğini evde yalnız bırakıp 9 günlük Kurban Bayramı tatilinde Hatay'daki ailesinin yanına giderek, bebeğinin ölümüne neden olduğu iddiasıyla tutuklanan anneye 20 yıldan 25 yıla kadar hapis cezası talep edildi. İddianamede, annenin, evde son defa besleyerek ölüme terk ettiği bebeğinin 6-7 gün yaşamış olabileceği belirtildi. Yine iddianameye göre, anne yasal engele takıldı, ısrarlı talebine rağmen kürtaj olamadı ve bebeğini zorunlu olarak doğurdu, Berk bebek yoğun acı çekerek öldü. Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığına hazırlanan iddianamede, Berk bebeğin annesi Seçil Müge D. 'şüpheli', babası olduğu tespit edilen Tayyar A. da 'mağdur' sıfatlarıyla yer aldı. İddianamede, 20 Ekim 2013'te Gölcük Necati Çelik Devlet Hastanesi'nde görevli polis memurlarının, nöbetçi cumhuriyet savcısını arayarak hastaneye ölü bir bebeğin getirildiğini söylemesi üzerine soruşturma başlatıldığı belirtildi. BEBEK AÇLIK VE SUSUZLUKTAN ÖLDÜ Burada yapılan ilk inceleme 2 aylık olduğu anlaşılan bebeğin açlık ve susuzluk nedeniyle öldüğünün tespit edilmesi üzerine şüpheli olarak 35 yaşındaki anne Seçil Müge D. ile görüşülüp konuyla ilgili bilgi alınmak istendiği anlatıldı. İÇİ KÜFLENMİŞ MAMANIN OLDUĞU BİBERON Bununla yetinilmeyerek kolluk görevlileri eşliğinde şüpheli Seçil Müge D'yi de alıp Gölcük'teki evine gidildiği ifade edilen iddianamede, 'dubleks evin alt katında yapılan incelemede mutfak kısmında içi küflenmiş mamanın bulunduğu biberonun dikkati çektiği'ne yer verildi. YATAK ODASINDA POŞET İÇİNDE BEBEK BEZİ Yatak odasında bir poşet içinde kirli bebek bezi görüldüğü ve incelemede bu bezin uzun süre bebeğin üstünde kaldığının anlaşıldığı vurgulandı. İddianamede, şüphelinin 11 Ekim 2013'te Hatay'ın Erzin ilçesinde yaşayan ailesinin yanında gidip 20 Ekim 2013'te döndüğünü söylediği belirtilerek, bebeğin varlığından ailesinden kimsenin haberdar olmadığını anlattığı kaydedildi. BEBEK AÇ SUSUZ 6-7 GÜN YAŞAMIŞ Otopsi raporuna dikkat çekilen iddianamede, Berk bebeğin, otopsisinin yapıldığı 20 Ekim 2013'ten 2-3 gün önce öldüğü, şüphelinin 11 Ekim 2013'te bebeği evde son defa besleyerek bırakıp gitmek suretiyle ölüme terk ettiği bildirilerek, 'dolayısıyla bu belirtilere göre 17-18 Ekim 2013 tarihlerinde ölüm olayı gerçekleşen bebeğin 6-7 gün yaşamış olabileceği' kaydedildi. Yetişkin bir insanın sıvı ve yiyecek olmadan 10-14 gün, vücudun susuz kalması halinde ise 1-3 hafta aç kalabildiği bilgisine yer verilerek, bu sürelerin bebeklerde dayanma gücüne göre değişiklik gösterdiği anlatıldı. İddianamede, 'Mevcut olayda beslenerek bırakılan bebeğin 6-7 gün sıvı kaybederek hayatını kaybettiği anlaşılmıştır' ifadesi kullanıldı. YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU TEŞHİSİ Ayrıca 2011'den bu yana sağlık kurumlarından tüm muayene bilgileri alınan annenin, 2012'de 2 kez 'yaygın anksiyete bozukluğu (sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe durumu)' teşhisi konulduğu belirtildi. Şüphelinin Kurban Bayramı tatili için gittiği Erzin ilçesinden 9 gün sonra sabah 09.00'da Gölcük'teki evine geldiğini, yaptığı mamayı bebeğe yedirmeye çalıştığını fakat yemeyince bebeği ticari taksiyle hastaneye götürdüğünü söylediği kaydedildi. Zanlı annenin, sorgusunda, bebeğini anne, baba ve ailesinden kimsenin bilmediğini, kendisinin de 2,5 aylık hamilelikten sonra durumu öğrendiğini anlattığı ifade edildi. YASAL ENGEL NEDENİYLE KÜRTAJ OLAMAMIŞ İfadesinde, akrabası olduğunu söylediği M.Ş'den, bebeğini kürtaj yoluyla aldırmak için yardım istediğini, söz konusu kişinin kendisini bir doktora yönlendirdiğini ancak doktorun, bebeğin 2,5 aylık olduğu için alınamayacağını söylediği kaydedilen iddianamede, şüphelinin, yasal engel nedeniyle kürtaj yaptıramadığını ve bebeğini doğurmak zorunda kaldığını söylediği anlatıldı. Bebeğine, kendisinin okuldayken arkadaşlarının baktığını, fakat isimlerini söylemek istemediğini belirten şüphelinin, sorgusunda 'Hatay'a gitmeden önce, bebeği kime bıraktınız' şeklindeki soruya cevap vermediği kaydedildi.ukash.EYLEM DİYE BİRİ YOK İddianamede, zanlının daha sonra mahkemede, 'Hatay'a gideceği gün bebeğini evde bırakarak ayrıldığını, ancak soyadını hatırlayamadığı 'Eylem' adlı arkadaşını bebeğe ara ara bakması için tembihlediğini söylediği' yönünde ifade verdiği belirtilerek, yapılan teknik ve fiziki araştırmada, 'Eylem' isminde böyle bir kişinin olmadığının tespit edildiği, şüphelinin söz konusu kişiyi 'uydurduğu' bildirildi. BEBEĞİN ÖLDÜĞÜNÜ GÖRÜNCE ARKADAŞINA MESAJ ATMIŞ Zanlının, akrabası olduğunu söylediği M.Ş'nin ifadesinde, kendisiyle bir akrabalığının bulunmadığını, öğrencilik yıllarından bu yana tanışıklığının olduğunu söylediği anlatıldı. İddianamede, M.Ş'nin, Seçil Müge D'nin, bebeğin cesedini bulduğu gün kendisine mesaj attığını ve ne yapması gerektiğini sorduğu kaydedildi. Zanlının, ifadesinde, bebeğin babasının Adana'da polis memuru olarak görev yapan Tayyar A. olduğunu, kendisiyle geçen geçen yıl ocak ayı sonunda okulların yarıyıl tatilinde Adana'ya giderek, aynı evde bir hafta kaldığını, bu sürede ilişkiye girdiğini söylediği belirtildi. Tayyar A'nın, şüpheli ile ilişkisini ve Adana'da gerçekleşen beraberliğini doğruladığı ancak bebeğin varlığından habersiz olduğunu anlattığı ifade edildi. İddianamede, Tayyar A, şüpheli anne Seçil Müge D. ve maktul bebekten alınan kan, saç ve tükürük örneklerinin, İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderildiği ve burada yapılan incelemede, bebeğin annesinin şüpheli Seçil Müge D, babasının da polis memuru Tayyar A. olduğunun kesin olarak tespit edildiği bilgisine yer verildi. CEP TELEFONU KAYITLARINDA PİŞMANLIK BELİRTİSİ YOK 'Şüphelinin incelenen cep telefonu kayıtlarından, Hatay'ın Erzin ilçesinde geçirdiği süre zarfında, değişik erkek arkadaşlarıyla samimi sohbetlerine devam ettiği, herhangi bir pişmanlık duymadığı, hayatında herhangi bir değişiklik yapmadığı anlaşılmıştır' ifadesi kullanıldı. İddianamede, annenin 9 gün evde yalnız bıraktığı bebeğine, kasede mama yaparak kaşıkla içirmeye çalışması ve henüz 2 aylık bebeğin düşmemesi için etrafına yastıklarla tampon yapması gibi hususların, 'şüphelinin akli dengesinin yerinde olmayabileceği' kanaatini uyandırdığına dikkat çekilerek, şüpheliyi, akıl sağlığının yerinde olup olmadığının tespiti için İstanbul Adli Tıp Kurumuna sevk edildiği aktarıldı. ''TATİLDE OLDUĞU SÜRE İÇİNDE ÖLECEĞİNİ BİLEREK TERK ETTİ'' İddianamede, şu ifadelere yer verildi: 'Şüphelinin en son evden ayrılmadan önce biberon içerisinde hazırlayarak bebeğine içirdiği mamanın küf bağlamış şekilde bebeğin odasında kalması ve geri döndüğünde biberonun bebeğin odasından alarak mutfağa bırakıp kase içerisinde mama yapması hususları birlikte değerlendirildiğinde, dışarıdan herhangi bir üçüncü kişinin herhangi bir müdahale veya girişimde bulunmadığı anlaşıldığı, bu konuda bebeğin annesi şüphelinin, bebeğin kendisinin tatilde olduğu süre içerisinde öleceğini bilerek terk ettiğinin anlaşıldığı, bebeğin yoğun acı çekerek ölüm olayının gerçekleştiği, herhangi bir kimseye emanet edildiğine dair hiçbir bulgunun yer almadığı görülmüştür.' BEBEĞİ HERKESTEN GİZLEMİŞ İddianamede, ayrıca şüphelinin evinde yapılan incelemede, bir paket bez, 3 ıslak mendil, bir bebek puseti, poşette birkaç ilaç ve bir küçük paket mama haricinde bebek için başka bir hazırlığın yapılmadığı kaydedildi. Evde bebeğin beşiğinin bulunmadığı, evin, imkanı olduğu halde bebek odasının hazırlanmadığına işaret edilen iddianamede, ayrıca gerek binadaki komşular nezdinde yapılan araştırmada gerekse iş arkadaşları ve ailenin bebekten haberdar olmadığı, şüphelinin bebeği herkesten gizlediği belirtildi. İddianamede, zanlının uzun zamandır arkadaşı olduğu anlaşılan tanık M.Ş ile durumu paylaştığı ve kendisinden yardım istediğine yer verilerek, bebeğin doğumu ve tedavisini bu kişinin yardımıyla gerçekleştirdiği ifade edildi. Milliyet
Reklam
Jonathan Banks de Better Call Saul Kadrosunda!
Breaking Bad spin-off’u Better Call Saul ‘a diziden birçok isim dahil olmaya devam ediyor.  Senarist ekibinden isimlerin ardından, Breaking Bad ‘de Saul Goodman’ın ‘iş arkadaşı’ olarak karşımıza çıkan Mike Ehrmantraut karakterini canlandıran Jonathan Banks’in de Better Call Saul’ da yer alacağı duyuruldu.  Bantmag'in haberine göre, Mike Ehrmantraut’un, Better Call Saul’ da ana karakterlerden biri olacağı açıklandı. Dizinin kasım ayında ilk sezonuyla ekranlarda olması bekleniyor. Breaking Bad hayranlarının (pek de azımsanacak bir kalabalık değil sanki) heyecanla beklediği Better Call Saul, yine Albequerque’de geçiyor ve avukat Saul Goodman’ın dizide karşımıza çıkışından önceki hikayesini anlatıyor. Birçok Breaking Bad karakteri, dizide arada karşımıza çıkacak! Bantmag
Akademisyenlere ‘Demeç Verme’ ve ‘Eylemlere Katılma’ Yasağı
YÖK’ün Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nde yaptığı yeni değişikliğe göre, basına uzmanlık alanı dışında demeç veren akademisyenlere cezası geliyor. Hak arama, grev ve iş yavaşlatma gibi eylemlere katılım ise üniversiteden ihraç sebebi oluyor. YÖK, disiplin yönetmeliğinin “kınama cezası gerektiren fiiller” başlıklı 6. maddesine yapılan ekleme ile öğretim görevlilerinin kendi uzmanlık alanları dışında görüş vermesi engelleniyor. Artık öğretim görevlileri “bilimsel tartışmalar dışında” gazetelere ve televizyonlara görüş verdikleri takdirde “kınama” ile cezalandırılacak. GREV ÜNİVERSİTEDEN ATILMA SEBEBİ Evrensel gazetesinden Metin Akarsu’nun haberine göre; yönetmelik aynı zamanda Anayasa tarafından güvenceye alınan hakları da suç kapsamına alıyor. Üniversitelerde örgütlü öğretim üyelerinin grev hakkını kullanmaları, üniversitedeki görevlerine son verilmesine neden olabilecek. Sadece grev değil, iş yavaşlatma ve boykot gibi eylemler de öğretim görevlilerinin üniversitedeki görevlerine son verilmesi için gerekçe olabilecek. Disiplin yönetmeliğinde yapılan değişiklikle ilgili, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği adına değerlendirmede bulunan Ali Gökmen, “Öğretim görevlileri bilim ile uğraşıp ülkenin sorunları ile uğraşmayacak mı?” diye sorarak eleştirinin ileriye doğru gitmenin ve yanlışları düzeltmenin en etkili yolu olduğunu ifade etti. “Eleştiri ve görüş bildirme”nin engellenmesinin ülkenin geleceği için karanlık bir tablo anlamına geldiğini söyleyen Gökmen, yönetmeliğin bu hali ile kabul edilemeyeceğini kaydetti.“ONLAR DIŞINDA KİMSE KONUŞMASIN İSTİYORLAR” Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı İsmet Akça, değişiklikle birlikte, “kimsenin konuşmasına izin vermeyecek bir zihniyetin açıkça ortaya çıktığını” söylüyor. “Artık kendileri dışında birinin konuşmasına tahammülleri yok” diyen Akça, bu yönetmeliğe göre televizyona çıkan bütün akademisyenlerin kınama cezası alması gerektiğini belirtti. Grevin kamu görevinden çıkarma yani üniversiteden atılma sebebi sayılmasını da değerlendiren Akça, disiplin yönetmeliğinin bu yönüyle Anayasaya da aykırı olduğunu ifade etti.“ÜNİVERSİTEYE YÜKLENEN MİSYONU BİTİRİR” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejla Kurul, yapılan disiplin yönetmenliğinin ilk başta bile üniversiteye yüklenen misyonu bitirdiğini ve akademik özgürlüğü kısıtladığını belirtti. Amaçlananın “konuşmayan, duymayan, 3 maymunu oynayan bir üniversite” olduğunu kaydeden Kurul, “Bizler sürekli baskı altındayız ve sürekli bu baskılara maruz kalıyoruz. Akademik özgürlük dediğimiz üniversitenin kendi kendini yönetmesidir” dedi. Kurul, öğretim görevlilerinin ne ceza öngörülürse görülsün sözlerini söylemekten vazgeçmemesi gerektiğini de ifade etti.“DÜNYADA BÖYLE BİR UYGULAMA YOK” Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yönetmeliğin olmadığını belirtirken, değişikliğin ne akademik özgürlüklerle ve bilimsel düşüncelerle bağdaşmadığını söyledi. Değirmencioğlu, “bir yandan vitrinde iyi şeyler oluyormuş gibi gösterilirken bir yandan alınan bu kararların akademik özgürlük ve bilimsel düşüncenin ne seviyede olduğunu gözler önüne serdiğini” ifade etti. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise, yaşananların 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa Referandumunun sonuçları olduğunu belirtirken, öğretim görevlileri ve üniversitenin YÖK’ü çoktan reddetmiş olması gerektiğini söyledi.YÖK: YASAK VAR AMA… YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği ise yaptığı yazılı açıklama ile basına konuşma yasağı hakkında söylenenlerinin doğru olmadığını savundu. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:“Getirilen yasak, akademik ve bilimsel araştırma veya tartışmaların yasaklanması ya da öğretim elemanlarının güncel konulara ilişkin medyadaki tartışmalara katılmasının yasaklanması değil, yetkili olmadığı halde ilgili üniversite adına o üniversiteyle ilgili resmi konulara ilişkin beyan ve demeç vermeyi engelleme amacı taşımaktadır”İŞTE O MADDELER Madde 6: “Kınama cezası gerektiren fiil ve haller” başlığına eklenen “ö” bendi: “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek,” Madde 11: “Kamu Görevinden Çıkarma cezası gerektiren fiil ve haller” başlığı altında sıralananlardan bazıları; a- İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak, ğ- Yurt dışında devletin itibarını düşürecek veya görev haysiyetini zedeleyecek tutum ve davranışlarda bulunmak, i- Yükseköğretim kurumlarının çalışmalarını sekteye uğratacak nitelikte bir disiplin suçuna üniversite öğrencilerini veya mensuplarını teşvik veya tahrik etmek. Zete
İstanbul'un Kültür Anatomisi
Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı sergisi Studio X istanbul'daSanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak'ta Studio X İstanbul'da açıldı. Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin istanbul'un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. Serttaş'ın sergiyle eşzamanlı olarak çıkarttığı 'Issız Kent Üçlemesi' kitabı ise sanatçının çalıştığı üç farklı projenin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş'la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.Mimarlar Mezarlığı, İstanbul'un kentsel dönüşüm adı altında günümüzde geçirdiği malum sürece bir yanıt olarak mı doğdu, yoksa hep tasarladığın bir proje miydi? Mimar yazıtlarını senelerdir fotoğraflıyorum. Fakat hiç proje olarak düşünmedim. Diğer yandan kentsel mekânda birey isimleriyle karşılaştığım bu en eski kanıtların sahiplerine ulaşmaya çalışıyordum. Çok erken bir dönemde bireyselleşme mücadelesi vermiş bu insanların isimlerini arama motoruna girdiğimde hiçbir veri çıkmıyordu. En fazla facebook'tan isim benzerliği olan kişilerin profilleri... Durumun böylesine vahim olması ve bireyin 'birey' olduğuna dair tüm kanıtların - fihristler, projeler, aşk mektupları, ofis evrakları, objeler, reçeteleler - silinmiş olduğunu bilmek beni onlara yaklaştırdı. Kendi cemaatleri içerisinde dahi, örneğin Balyan ailesinin sahip olduğu popülaritenin çok azını bile yakalayamamışlardı. Bir çoğunun mezarları bilinmiyordu. Fakat asıl kırılma Tarlabaşı'ndaki dönüşüm süreci oldu, o noktada canıma tak etti ve son bir senedir kendimi tamamen bu projeye adadım. Mimar yazıtları tam olarak neyi ifade ediyor? İlk mimar bireyler; basitçe, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan ilk mimarlar 19. yüzyıl son çeyreğinde ortaya çıkıyor. Önceki dönemin anonim mimari anlayışının aksine onlar, yaptıkları binanın üzerine isimlerini yazan mimarlardı. İlk kez 'Bu yapıyı ben yaptım' biçiminde bir iddiayı gündeme taşıyabilen, mesleki iddiaları üzerine yaşam tarihlerini bina edebilen bu ilk kişilikler, mimari alanda serbest kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantıya giren ilk topluluk. Aynen bir sanat yapıtını imzalar gibi, üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari 'Binayı yap ve oradan toz ol' diyor. Burada ciddi bir sorumluluk almak da var ve tüm o sorumluluğu iki yüz yıl sonra sana bırakıyor çünkü 'Ben yaptım' diyor. .Her mimar yazıtının aslına uygun vektörel çizimlerini üretip bunları mermer levhalara bire bir ölçülerde uyguluyorsun. Aslında binalarda ne görüyorsak, serginin toplamında onu görüyoruz. Bu replikaları üretme fikrine nasıl geldin? Replika fikrini ben üretmedim son birkaç senedir başta Topçu Kışlası olmak üzere bazı eserleri replikaları üzerinden ihya etme projesi tüm Türkiye'nin gündeminde. Ben ise ironik bir yanıt olarak mimar yazıtlarının replikalarım yaptım, çünkü binalar 'aslına uygun' denilerek bire bir kopyalansa dahi, aynı mimarlar olmayacak. Bir bakıma duvarların değil, kaybedilen bir kültürün ihya edilmesinin imkânsızlığım paylaşmak istedim. Replikalar, 'replika projelerine' yanıt oldu ama bu kez önerme, kimliğin replikaları üzerinden. Umudu replikalarda arayanlara gösterge olsun diye... Böylesine önemli aktörleri dahi literatürden silmey başarmış bir sistemde, duvarları ihya etmeyi mazaret saymıyorum Bütün bir mimari tarihini İstan bul'un ayağına getiren aktörlerd onlar. Şark sokaklarına art nouveau dikip 'ingenieurs architectes olarak duvarlara adlarını yazdılar.. Bugün hiçbirimiz bu kadar iddialı olamayız. . Peki mimar yazıtı o dönem nasıl bir ihtiyaçtan doğuyor? Mimar ve ürünlerinin, medya ve mimarlık basını gibi araçlarla kamusallaşabildiği bir ortamda, hayli geleneksel bir araç olan 'yazıta' başvurmak önemsizdir. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam. 19. yüzyılın son çeyreğinde ne oldu ve nasıl oldu da yarım asır gibi kısa bir sürede İstanbul'un kentsel silueti baştan çizildi? O dönemi hazırlayan üç temel faktörden bahsedilebilir. Tanzimat Fermanı ve Tanzimat'ın tanıdığı kültürel haklar. Dünyaya uyumluluğun Osmanlı'da yeniden tariflenmeye başlaması, yani Batılılaşma hareketi dediğimiz iki yüz yıla yayılabilecek sürecin hat safhada yaşanması. 1870 büyük Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılması. Aslında bu üç olgu ya da üç tesadüf, dünyaya paralel olarak mimari alanda bir tür sivil devrimin yaşanmasını koşulluyor. Örneğin Avrupa'da art nouveou'nun ortaya çıkması ve mimaride uygulamaya başlaması tam bu minvaldedir. Batılı akımlar, İstanbul'a özgü sivil mimarinin eklektik biçimde gelişmesini hızlandırıyor. Böylelikle modern anlamda yeni bir mesleki zümrenin temelleri atılmış oluyor. Saray destekli majör mimar ailelerin yanına, örneğin köşedeki kunduracı Dimitri'ye apartman yapan yeni bir mimar tipi ortaya çıkıyor ve bu yeni sınıf, saray mimarlarından farklı bir kulvarda faaliyet gösteriyor. Dört beş katlı aile apartmanlarının köşelerine ismini yazan, majör mimarlarının tenezül etmeyeceği işleri alan, çoğu kendi cemaatine proje hizmeti veren, hiçbir zaman dar kent parselleri dışına çıkamamış, hayatları boyunca bir ya da iki bina yapabilenler... Konsolosluk binalarını yapmak için gelip kentteki iş olanaklarım farkederek burada kalan Levantenler, Ecole de Beaux Arts mezunu Rumlar ya da bileğinin gücüne güvenen kalfalıktan yetişme Ermeniler. Kentin sivil mimari dokusunu yaratanlar. .'Mimarlar Mezarlığı' 19. yüzyılın sonuna referans vermekle birlikte, günümüzde yaşanan kavram karmaşalarına da ayna tutuyor. Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsun? 19- yüzyıl İstanbul'u sanılanın aksine multikültürel bir cennet değildi. Kimlik gerilimlerinin travma boyutunda yaşanmaya başlanacağı 20. yüzyılın kentsel zenginlikle katmerlenen habercisiydi. Tekinsiz kentin son 'disiplinsiz' yüzyılıydı ve mimari de dahil bu dönemde ortaya çıkan tüm gelişmeler sonradan yaftalanacaktı. İmparatorluk batarken, İstanbul gerçek bir zenginlik adasına dönüşüyordu. Siyasal iktidar ise 'milli' söylemi sertleştirerek gücünü korumaya çalışıyordu. Sonuç malum. Bugün de kentte bir para var, uzun süredir olmadığı kadar ciddi bir zenginlikten bahsediliyor. Ardı ardına gelen mimari yatırımlar, hatta müteahhitlikle gözü boyanmış bir toplum var. Sıklıkla sertleşen, kutuplaşmakta beis görmeyen bir siyasi söylem var. Üstelik bugünkü sistemin de birey ile olan ilişkisinde ciddi sorunlar var. Aktörler farklı olsa da, önceki yarım aşırın tuhaf bir tekerrürü gibi. .Tam bu dönemde Cumhuriyetin ilanı ile tarihsel bir kesinti yaşanıyor; diğer tüm alanlarda olduğu gibi mimaride de ulusallaşma çabası var, dolayısıyla bahsettiğin eserler ve mimarlar toplumsal bellekten siliniyor. Bu dönemin derinine inince ne görüyoruz? Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince 'ötekilere' kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı 'Dil Devrimi' kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır. Başkentin Ankara'ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı. Başkentin Ankara'ya taşınması İstanbul'un kültürel birikimi üzerinde olumsuz etki yarattı diyebilir miyiz? Hem diyebiliriz, hem diyemeyiz. İkircikli bir konu, Ankara'yı görünce insan 'iyi ki gitmişler' diyor... İstanbul hiçbir zaman Türk ulus devletine başkentlik yapabilecek bir kent olmadı. Bunun da nedeni kozmopolit yapısıydı. Cumhuriyet'in ilk 40 yılı boyunca İstanbul'a çivi çakmıyorlar. Açıkça taşra kenti muamelesi görüyor, kaynak aktarılmıyor. Fakat bu bir şekilde kentin korunarak bugüne gelmesini sağlıyor. Lanet, bir tür avantaja dönüşüyor sanki. Cumhuriyet ideologları tarafından yozluğun, kokuşmuşluğun, işbirlikçiliğin , ikiyüzlülüğün ve asla beraber anılmak istemedikleri Osmanlı ve Bizans mirasının kalesi olarak tezahür edilen bu kent, biraz da bu dışlanma sayesinde mekânsal kimliğini koruyor. İstanbul'un küresel ölçekte yeniden değerlenmeye başlaması 1990 sonrası... Kentsel anlamda risk, değerlenmenin getirdiği rantla kapıya dayandı. 'Mimari, etnik kategorizasyona tabi tutulamaz' Mimari alanda karşılaştığımız temel tartışmalardan biri de, özellikle Batılılaşma dönemi mimarisine atfedilen etnik kimlik. Bu bazen bir aidiyet, bazen ise yabancılaşma kriteri olarak hâlâ karşımıza çıkıyor. Batılılaşma dönemi mimarlarının büyük oranda gayrimüslimlerden meydana geldiği ve Cumhuriyet'e değin Türklerin bu alanda gayrimüslimlerle rekabet gücü olmadığı gerçek. Ancak bu uluslararası literatürde karşılığı olan akımların temsilcisi sayılacak mimari eserleri, salt mimarın kimliği üzerinden tasniflemek gibi bir hataya düşmemize yol açmamalı. Son yüz senedir değişmeyen Ankara merkezli öğretiye Gümüşsuyu'nda Hrant Apraham'a ait hilal ve yıldız şeklinde tasarlanmış mimar yazıtı. Cumhuriyet sonrası İstanbul mimarlarının yeni ideolojik sisteme entegre olma çabalarının çarpıcı bir örneği. göre ahşap Müslüman tipi, yığma rölyefli yapılar ise gayrimüslim tipi olarak kodlanır. Böylelikle zihinlerde Süleymaniye eşittir Müslüman, Beyoğlu eşittir gayrimüslim gibi bir önyargı oluşturulur. Türk evi, Rum evi, Ermeni Evi gibi mimari akımlarda karşılığı olmayan soyut kavramlar sonraki yüzyılın icatları. Ulusçuluğa paralel olarak bir taraf pamuklar içerisinde sarılıp korunurken, diğer taraf alabildiğine tahrip ediliyor. Ne yazik ki kimse de çıkıp ahşabın gerçekte modern bir malzeme olduğunu, Türk Evi sanılan o yapıların neo-klasik unsurlar taşıdığını, 19. yüzyıl modernleşmesinin bir etnisite hareketi olmadığını söylemiyor. Bu dönemi herkes istediği gibi anlamak istiyor. Osmanlı baroğu, neo-klasik, art nouveau, art deco vb. tüm modernist mimari çizgiler, gerçekte 19. yüzyıl modernleşmenin kolektif ikonlarıydı ve etnisite ayırt etmeksizin tüm toplumun yeni hayat tarzına geçişini sağlıyordu. Ahşap yapıların Türk, taş ve kagir konutların ise gayrimüslim yapısı olduğuna dair son derece yaygın bir algı halen mevcut ama. Tam da bu yüzden Alexandre Vallaury gibi bir 'gavurun' memleketin alanındaki en büyük kompleksi unvanına sahip Büyükada Rum Yetimhanesi'ni neden tümüyle ahşap malzeme kullanarak yaptığını bir türlü çözemezler. Adı üstüne 'Rum Yetimhanesi' olduğu için malum yapıyı Safranbolu'da olduğu gibi 'Türk Evi' kategorisine de sokamayıp, kanımca görmezler. Ahşabın Türkleştirilmesiyle ortaya çıkan yüzlerce tezatlıktan biri ise Müslüman muhiti olarak tasvir edilen Süleymaniye'de yüzyıl başına kadar sayısız bekar evi olması ve bu mahallenin azımsanmayacak kadar Musevi aileye ev sahipliği yapması. Cami avlusunu gösteren birkaç gravür üzerinden Süleymaniye'ye dayatılan Müslümanlığın, küçük bir araştırma ile dahi sanıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. Adalar ve Boğaz hattı için de benzer bir durum söz konusu, yapıların ciddi bir bölümü ahşap olmasına karşın ahalisi tümüyle Müslüman değildir. İstanbul bağlamında düşündüğümüzde benzer bir hikâye Halic'in karşı yakasında, Beyoğlu'nda karşımıza çıkıyor mu? Gavur Beyoğlu'nun en taş ve en batılı yapılarından Botter Apartmanı dahi, aslında Müslüman bir Sultan'ın terzisine armağanı. Osmanlı Hanedanı ve dönemin Ortadoğulu Müslüman burjuvalarının plazaları sayılabilecek Rumeli Han, Suriye Pasajı, Afrika Han, Mısır Apartmanı, Elhamra Pasajı, Hıdivyal Palas gibi yapıların gerçekte ne kadar İslam sermayesi olduğuna hiç girmiyorum. Osmanlı'nın en esaslı milli sermayesi olan bu yapıların tümü Cumhuriyet sonrası anlayış içerisinde 'gavur' olarak kodlanacaktı. Bu mantığa göre Osmanlı Bankası Binası da dahil, üzerinde neo-klasik unsur görülen ne varsa ötekileştirilecek, Osmanlı modernleşmesinin en mübarek mimari mirasına acayip gözlerle bakılacaktı. Bu durumda örneğin 'Ermeni mimarisi' gibi bir şeyden söz etmek hatalı bir yaklaşım mı olur? Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, örneğin Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. O dönem kiliselerinde yalnızca Ermenilere özgü mimari çözümlemeler ve gerçekten toplumun etnik kimliğini betimleyen keskin bir tavır mevcut. O dönemin çizgisine referans veren bir yapıyla karşılaştığında, dünyanın neresinde olursan ol 'Bu Ermenilere ait bir yapı' dersin. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde benim gözümde bir şey canlanmıyor. Sivil mimari buna olanak tanımıyor. Harran'daki Ermeni kerpiç, Karadeniz'deki ahşap, İstanbul'daki Ermeni muhtemelen art deco bir binada yaşıyordu. Şimdi hangisini 'Ermeni evi' diye tasnifleyeceğiz, ve böyle bir tasnifleme bizim ne işimize yarayacak kestiremiyorum. Bu bağlamda iyi niyetli dahi olsa, eleştirildiğimiz bir dilin içerisine düşme riski mi söz konusu? Sonuçta Türkler bu tip ayrımları iyi niyetlerinden yapmadılar. Belli toplumları mimari alanda ihya etmek değildi amaç. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi bizler kalkıp aynı dünyada hâlâ o ezberi tekrarlarsak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. .Örneğin 'Batılılaşan İstanbul'un Ermeni Mimarları' ve 'Batılılaşan İstanbul'un Rum Mimarları' adı altında iki . Projeyi, 'Issız Kent Üçlemesi' adını verdiğin yeni bir kitapla tamamlıyorsun. 'Kimsenin olmayan hayadar', 'kimsenin olmayan binalar' ve 'kimsenin olmayan fotoğraflar' bağlanımda kent tarihinin farklı katınanlanyla yüzleşiyoruz. Üçlemenin hedefi ve senin için açılımı tam olarak nedir? Bu üçü aslında aynı hikaye. Issız Kent Üçlemesi, dünyanın en kalabalık şehirleri arasında sayılan İstanbul'u, terk edilmişliği üzerinden düşünmeye adanmış bir deneme. İstanbul sadece aldığı göçler değil kaybettiği nüfus ve kültürel erozyon bağlamında da incelenmeye değer bir kent. Üçleme, fotoğraflar, mimarlar ve travestilerle kurduğum ilişkinin toplamında, aslında hep soruyu sormamla oyunsallaşıyor. Ama her biri 'ıssızlığın' farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine teğet çizgilerle bağlı üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı hikâyeye, üç farklı güzergâhtan ulaşmayı deniyorum... Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katman, abartılı kent metaforu ve kolektif hafızaya karşı verdiğim bireysel mücadelenin iç hesaplaşması olarak okunabilir. Önceki kitaplardan farklı olarak ilk kez kendi ağzımdan yazıyorum ve bu kez bir sonucu değil, sürecin arka planını paylaşıyorum. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamak. Binalar, fotoğraflar ve travestiler arasındaki ilişkiyi nasıl bağlıyorsun? Mekânsal olarak bağlıyorum. Fotoğraflar binaların potansiyel olarak ilk sahiplerine ait, translar son 'mühim' kullanıcılar arasında, arada içinden geçilen binalar var, fakat onların da kaderi fotoğraflar ve translardan farklı değil artık... Bu benim saptamam ama bilmem farket Beyoğlu civarında nerede bir Ermeni kilisesi ya da manastır varsa, bil ki sokağı genelevdir. Zürafa Sokağın pençeleri ana caddedeki manastıra açılır, Küçük Bayram Sokak'taki genelevler Surp Asdvadzadzin Ermeni (Katolik) Kilisesi'ne bakar, yakın dönemde restore edilen Anarad Hığutyun Ermeni Manastırının bulunduğu Dernek Sokak boydan boya genelevdi... Tüm bu lokasyonların tesadüf olduğuna inanmıyorum çünkü ben hiç pencereleri camiye açılan genelev görmedim. Terkedilmenin getirdiği rastlantısal olmayan bir tür deneyim aktarımı, kitabın üç tezat öznesini birbirine bağlıyor. farklı proje yürütüldü 2010 kapsamında. Sonuçta binalar değil fakat mimarlara dair bir kategori söz konusuydu. Bahsini ettiğin her iki çalışmayı da izledim. Eminönü Sultanhamam'da iki bina sırt sırta, aynı yıllarda yapılmışlar, birinin mimari Ermeni, diğeri Rum. Muhtemelen arkadaşlar, belki bazı kararları birlikte vererek, aynı yazıhaneyi paylaşarak diktiler o binaları. Bir tanesi Ermenilerin projesinde, diğeri Rumların projesinde ve her iki kitapta da yandaki bina kadrajin dışına atılmış, silinmiş. Ben o iki binanın 150 senedir omuz omuza vererek ayakta durduğunu biliyorum. Bir dönemin kolektif birikiminin cımbızlandığım görmek açıkçası içimi yaktı. Ermenilikten, Rumluktan öte, çatı bir tartışma vardı orada. Art nouveau'nun İstanbul'daki öncülerinden Aram ve İsak Karakaş biraderler için aslolan iyi art nouveau yapmaktı, Ermeni mimarisi yapmak değildi. Ermeni olmaları da muhtemelen bugün ifade ettiği kadar yoğun bir anlam ifade etmiyordu. Art nouveau'ya bakıp 'Ermeni evi' demek günümüze dair bir yozlaşma. Mimarın etnik kimliği üzerinden art nouveau'yı anlamak da bundan farklı değil. Keşke önce akımları ve nedenselliklerini tartışıp, mimarların etnik kimliğine oradan gelebilseydik. Aksi oldu ve mimarların etnisitelerine dalıp asıl tartışmayı kaçırdık galiba. Mesela bugünün Türkiye'sinde temsiliyeti olmayan, Birinci Dünya Savaşı ile tasfiye edilen ama o dönem Ermeni ve Rumlarla rekabet gücü olan tek grup Levantenlerdi. Nitekim kendi ülkelerinde doğan akımları buraya taşıdılar ve mukayase götürmez bir üstüklükleri vardı. Her iki çalışmada da dışarıda bırakıldı Levantenler, o aktörlerin dezavantaji neydi, anlayamadım... Sanat tarihi yazımında da mevcut aynı problemler. Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde gözümde bir şey canlanmıyor. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi kalkıp o ezberi tekrarlarsak, söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam.  Zeynep Ekim Elbaşı | Agos Gazetesi
Reklam