onedio
Gündelik Kıyafetlerle Doğa Fotoğraflarını Zekice Tamamlamak
Brighton merkezli fotoğrafçı Joseph Ford, sanat yönetmeni Stephanie Buisseret, stilist Mario Faunez ve ilerleyen günlerde ekibe katılan bir diğer stilist Almut Vogel ile birlikte gündelik kıyafetlerin yakın çekim fotoğraflarıyla doğa fotoğrafları zekice birleştirilmiş. Kazağın kıvrımları bir çölü, kot pantolondaki görüntü bulutu, fermuarlar ise yolları tamamlamış. İşte oldukça yaratıcı çalışma sizlerle...
İnsanlardan Sonra Yaşam Nasıl Olurdu?
İnsanlardan sonra yaşam nasıl olurdu hiç düşündünüz mü? Hesaplı Reyonum sosyal medya ekibi sizler için araştırdı. Gezegenimiz sadece bize ait değil unutmayalım. Yerleşim yerlerimiz bir gün asıl sahiplerine geri dönecek.
Erasmus Programına Nasıl Başvurulur?
Gençler, üniversiteyi okurken yurt dışına çıkma hayali kuranlardansanız bunun en kestirme ve görece daha güvenli yolunun Erasmus Programı olduğunu da biliyorsunuz demektir. Peki, Erasmus Programını tam anlamıyla biliyor musunuz? Bilmiyorsanız cevabı haberimizde! İşte Yurt dışında eğitim fırsatını elde edebileceğiniz programlardan biri olan: Erasmus Programı hakkında! Avrupa’daki üniversitelerin kendi aralarında farklı alanlarda ortaklık yapmayı desteklemek için oluşturdukları bir AB programı. Bu programının adını ise Avrupa’nın değişik ülkelerinde bulunmuş, Hümanizmin temsilcilerinden biri olan Hollandalı bilim insanı Erasmus’tan geliyor. Erasmus Programı sayesinde üniversiteler birbirleri ile ortak projeler gerçekleştiriyor, dönemsel ya da yıllık öğrenci ve akademik personel değişimi yapabiliyor. Programın öğrenciler için en güzel yanlarından biri ise hibe niteliğinde karşılıksız mali desteğin verilmesi. Erasmus Programına Nasıl Başvurulur? Her üniversite için tarihler değişebilmekte. Zaten okuduğunuz bölümde böyle bir öğrenci hareketliliği varsa bunu mutlaka duyarsınız. Öncelikle üniversitenizin yapacağı dil sınavına giriyorsunuz bu da okuldan okula değişiklik gösterdiği için herkesin okuduğu üniversitenin ilgili Erasmus ofisinden bilgi alması daha yararlı olacaktır. Dil sınavı, not ortalamanız ve mülakat. Evet, bu sınavlardan geçip kendinize uygun bir ülke bulduğunuzda başvurunuzu gerçekleştiriyorsunuz. Eğer Erasmus yapacak şanslılardan olursanız işin bürokratik kısımlarına gelmiş bulunuyorsunuz. Genel anlamda Erasmus yapan tüm öğrencilerin şikayet ettiği bir durum olsa da artık yurt dışı yollarını garantilemenin verdiği mutlulukla halledilebilir bir şey emin olun! Eğer bu yazı sizi yeterince tatmin etmediyse; Türkiye Ulusal Ajansı tarafından Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içinde başlatılan Erasmus+ Okul Eğitimi Bilgilendirme Toplantıları yapılıyor. Toplantılara katılmak isteye okul eğitimi profesyonelleri kurumlarıyla ve bağlı oldukları il/ilçe milli eğitim müdürlükleri ile irtibata geçmelerini öneriyoruz. Bu toplantılara katılarak yurt dışında eğitim fırsatları konusunda daha detaylı bilgiler elde edebilirsiniz. Erasmus + Okul Eğitimi Bilgilendirme Toplantıları hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.
Reklam
Polonyalı Fotoğrafçı Tarafından Hazırlanan 11 Yaratıcı İllüstrasyon
Polonyalı fotoğrafçı Dariusz Klimczak tarafından hazırlanan bu çalışma eşsiz manzaralarla süper yaratıcı fikirlerin birleşmesi sonucu oluşturulmuş. Yetenekli fotoğrafçının koleksiyonu günden güne büyüyor. Hiçliğin ortasında tek başına duran bir kız ya da orantısız şekilde büyük bavulu çekiştiren adam...İşte harika fotoğraflar...
Buhranlara Girmenize Neden Olacak 10 Şarkı
Bazı şarkılar vardır ki Allah'ın sopasının varlığına delil niteliğini taşır. Bu şarkıları dinlemek için hayatınızın en kötü dönemini geçiriyor olmanıza, sevdiceğinizden yeni ayrılmış olmanıza yahut da ülkenin kötü durum da olmasına (zaten daha kötü olamaz.) gerek yoktur. Öyledir ki playlistin sonlarına geldiğiniz de olmayan sevgiliye naralar (küfürler) söylerken bulabilirsiniz kendinizi.  Bu şarkıların türemesi üzerine Azrail'in müzik piyasasına önemli yatırımlar da bulunduğu söylenmekte olsa da siz bu tür şehir efsanelerine kulak asmayın.  Lokman ver oğlum müziği!!
Reklam
Şehir Yalnızlıklarını Dile Getiren Sokak Sanatı
Sanatçı şehir insanın yanlızlığını minicik heykellerle dile getirmiş. Elinden çıkan bu küçük insanlar şehri istila altına aldı. Brüksel, Barcelona, Berlin gibi birçok şehirde sergi açmış olan sanatci, çimento kullanarak yaptığı heykeller sadece galerilerde değil, zaman zaman şehrin farklı mekanlarına da yerleştiriliyor.  Daha Fazlasiı Için: http://www.hangerart.net/sanat/65-sokak-sanati HangerArt Türkiyenin En Modern Kültür ve Sanat Sitesi
Hikayelere Hayat Veren Güzide Örnekler
Alice Harikalar Diyarında, Moby Dick, Denizlerin Altında 20.000 Fersah gibi hikayelerden fırlayıp heykellere dönüşen güzel bir set sizleri bekliyor. Sanatçı: Jodi Harvey Brown aka Wetcanvas,
Barış Manço'suz 16 Yıl...
Türkiye'de 7'den 77'ye herkesin kalbinde taht kurmuş sanatçı Barış Manço 16 yıl önce bugün, 1 Şubat 1999 yılında aramızdan ayrıldı. Kendisini sevgi ve özlem ile anıyoruz...
Reklam
Bir Korku Silsilesi 'The Shining' Hakkında Bilmedikleriniz
BİR KORKU SİLSİLESİTHE SHİNİNG HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ.StanleyKubrick'in (bence) en iyi filmi diyebiliriz.TabiiOtomatik Portakal (Clockwork Orange)'a haksızlık yapmamak lazım.TheShining'i ilk izlediğimde size yemin ederim bir şey anladıysam.Gerçi üstüneen az 15 defa daha izledim yok hala anlamıyorum sonda ki resim neydi?,karyağdığında otele ne oluyordu? bulamadım yaa!(Filmiizlemeyenler için -spoiler- içerir sonra uyarmadı deme.)Ve ben dururmuyum başladım araştırmaya bir de baktım ki kimse anlamamış.HerhaldeStanley'de böyle düşündü '237 Room' diye bir belgesel tadında filmçıkarmışlar.Arkadaş herşeyi açıklamış ya gerçi bizim sitelerde yok yabancı bir sitede ingilizceminyettiği kadar anladım ama anladım sorun yok yani size de öneririm böyle şemalartablolar felan yapmış o zaman anlayabiliyorsunuz.Neyse bufilm bende bağımlılık yaptı herhalde bayağı araştırdım.
Romanya'da 'Nymphomaniac' Sansürü Kalktı
Romanya Ulusal Sinematografi Merkezi, 'Nymphomaniac'ın ikinci bölümü için verdiği sansür kararından vazgeçti. Romanya sinema meclisi, yeni Lars von Trier filmi ‘Nymphomaniac’ın ikinci bölümü için verilen sansür kararını iptal etti. Ulusal Sinematografi Merkezi , Perşembe günü filmi ikinci kez seyrederek bir önceki gün verdiği sansür kararını kaldırmaya karar verdi. Film , Romanya’da sadece 18 yaşından büyükler tarafından izlenebilecek. Dağıtımcı Independence Film, bu kararın normalliğe dönüş olduğu açıklamasını yaptı. İlk bölümü halihazırda Romanya’da gösterilen iki bölümlük ‘Nympho... AP
Akademisyenlere ‘Demeç Verme’ ve ‘Eylemlere Katılma’ Yasağı
YÖK’ün Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği’nde yaptığı yeni değişikliğe göre, basına uzmanlık alanı dışında demeç veren akademisyenlere cezası geliyor. Hak arama, grev ve iş yavaşlatma gibi eylemlere katılım ise üniversiteden ihraç sebebi oluyor. YÖK, disiplin yönetmeliğinin “kınama cezası gerektiren fiiller” başlıklı 6. maddesine yapılan ekleme ile öğretim görevlilerinin kendi uzmanlık alanları dışında görüş vermesi engelleniyor. Artık öğretim görevlileri “bilimsel tartışmalar dışında” gazetelere ve televizyonlara görüş verdikleri takdirde “kınama” ile cezalandırılacak. GREV ÜNİVERSİTEDEN ATILMA SEBEBİ Evrensel gazetesinden Metin Akarsu’nun haberine göre; yönetmelik aynı zamanda Anayasa tarafından güvenceye alınan hakları da suç kapsamına alıyor. Üniversitelerde örgütlü öğretim üyelerinin grev hakkını kullanmaları, üniversitedeki görevlerine son verilmesine neden olabilecek. Sadece grev değil, iş yavaşlatma ve boykot gibi eylemler de öğretim görevlilerinin üniversitedeki görevlerine son verilmesi için gerekçe olabilecek. Disiplin yönetmeliğinde yapılan değişiklikle ilgili, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği adına değerlendirmede bulunan Ali Gökmen, “Öğretim görevlileri bilim ile uğraşıp ülkenin sorunları ile uğraşmayacak mı?” diye sorarak eleştirinin ileriye doğru gitmenin ve yanlışları düzeltmenin en etkili yolu olduğunu ifade etti. “Eleştiri ve görüş bildirme”nin engellenmesinin ülkenin geleceği için karanlık bir tablo anlamına geldiğini söyleyen Gökmen, yönetmeliğin bu hali ile kabul edilemeyeceğini kaydetti.“ONLAR DIŞINDA KİMSE KONUŞMASIN İSTİYORLAR” Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı İsmet Akça, değişiklikle birlikte, “kimsenin konuşmasına izin vermeyecek bir zihniyetin açıkça ortaya çıktığını” söylüyor. “Artık kendileri dışında birinin konuşmasına tahammülleri yok” diyen Akça, bu yönetmeliğe göre televizyona çıkan bütün akademisyenlerin kınama cezası alması gerektiğini belirtti. Grevin kamu görevinden çıkarma yani üniversiteden atılma sebebi sayılmasını da değerlendiren Akça, disiplin yönetmeliğinin bu yönüyle Anayasaya da aykırı olduğunu ifade etti.“ÜNİVERSİTEYE YÜKLENEN MİSYONU BİTİRİR” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nejla Kurul, yapılan disiplin yönetmenliğinin ilk başta bile üniversiteye yüklenen misyonu bitirdiğini ve akademik özgürlüğü kısıtladığını belirtti. Amaçlananın “konuşmayan, duymayan, 3 maymunu oynayan bir üniversite” olduğunu kaydeden Kurul, “Bizler sürekli baskı altındayız ve sürekli bu baskılara maruz kalıyoruz. Akademik özgürlük dediğimiz üniversitenin kendi kendini yönetmesidir” dedi. Kurul, öğretim görevlilerinin ne ceza öngörülürse görülsün sözlerini söylemekten vazgeçmemesi gerektiğini de ifade etti.“DÜNYADA BÖYLE BİR UYGULAMA YOK” Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yönetmeliğin olmadığını belirtirken, değişikliğin ne akademik özgürlüklerle ve bilimsel düşüncelerle bağdaşmadığını söyledi. Değirmencioğlu, “bir yandan vitrinde iyi şeyler oluyormuş gibi gösterilirken bir yandan alınan bu kararların akademik özgürlük ve bilimsel düşüncenin ne seviyede olduğunu gözler önüne serdiğini” ifade etti. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise, yaşananların 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen Anayasa Referandumunun sonuçları olduğunu belirtirken, öğretim görevlileri ve üniversitenin YÖK’ü çoktan reddetmiş olması gerektiğini söyledi.YÖK: YASAK VAR AMA… YÖK Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği ise yaptığı yazılı açıklama ile basına konuşma yasağı hakkında söylenenlerinin doğru olmadığını savundu. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:“Getirilen yasak, akademik ve bilimsel araştırma veya tartışmaların yasaklanması ya da öğretim elemanlarının güncel konulara ilişkin medyadaki tartışmalara katılmasının yasaklanması değil, yetkili olmadığı halde ilgili üniversite adına o üniversiteyle ilgili resmi konulara ilişkin beyan ve demeç vermeyi engelleme amacı taşımaktadır”İŞTE O MADDELER Madde 6: “Kınama cezası gerektiren fiil ve haller” başlığına eklenen “ö” bendi: “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek,” Madde 11: “Kamu Görevinden Çıkarma cezası gerektiren fiil ve haller” başlığı altında sıralananlardan bazıları; a- İdeolojik, siyasi, yıkıcı, bölücü amaçlarla eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek suretiyle kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak; boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak ya da bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek, yardımda bulunmak, ğ- Yurt dışında devletin itibarını düşürecek veya görev haysiyetini zedeleyecek tutum ve davranışlarda bulunmak, i- Yükseköğretim kurumlarının çalışmalarını sekteye uğratacak nitelikte bir disiplin suçuna üniversite öğrencilerini veya mensuplarını teşvik veya tahrik etmek. Zete
Reklam
Yuh Be Dedirten Çalışmalar
Yuh dedirten çalışmaların geçmişte yapılmış olması bu yuh kelimesini kullanırken daha da heyecanlanmamaneden oluyor. Çok sayıda sıra dışı niteliğinde çalışma veya deney yapılmış yıllar öncesinde; sağlık alanında. Bugüne kadar bilim alanında yapılan birçok deneyden kimi başarılarıyla adını duyurmuş, kimi de sıradışıözellikleriyle ünlenmiştir. BBC Focus dergisi, beyin ve nöroloji alanında yapılan en ilginç 5 deneyi derledi ve ben de sizlere bunları yansıtmak istedim. 1. KAFA NAKLİ: 1954 yılında Sovyet bilim adamı Vladimir Demikhov, bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte bir Alman Kurt köpeğine naklederek çift başlı köpek elde etti. Her iki baş da ayrı ayrı süt içebiliyordu. Köpekler bir aydan az yaşadı. Demikhov, 15 yıl içinde ameliyatla 20 tane çift başlı köpek yaptı. Cerrahın deneyinden esinlenen Amerikalı cerrah Robert White, bir maymunun başını başka bir maymunanakletti. Cerrahi komplikasyonlar nedeniyle maymun 1 gün yaşadı. 2. ZİHİN KONTROLÜ: 1953 yılından 1960′ların sonuna kadar CIA, ‘MK-ULTRA’ kod ismiyle bir program yürüttü. Bir belgebunların beyin yıkama faaliyetleri olduğundan bahsediyordu. Siviller üzerinde de deneyler yapan CIA, durumdan habersiz denekler üzerinde radyasyon, elektrikşoku, elektrot yerleştirme, mikrodalga, ultrasound ve geniş kapsamlı ilaç testleri uyguladılar. Bu deneyler daha sonra toplumda görülen çeşitli toplu intihar vakaları, ölüm ve kazalarlailişkilendirilmiştir. 3. VÜCUT DIŞI UYARIM: Cenevre Üniversitesi Hastanesi uzmanlarından Nörolog Olaf Blanke ve ekibi, bir hasta üzerindeyaptıkları deneyde, hastanın vücut dışı deneyim yaşamasını sağladılar.  Hastanın beynini elektrotlarla uyardıklarını belirten bilim adamları, bu uyarma sonucunda hastanın, yatakta yatan kendi vücuduna yukarıdan baktığını hissettiğini kaydettiler. Doktorlar uyarının şiddetini artırınca, hastanın kollarının kısaldığını belirttiğini söylediler. 4. BEYİNDEKİ MIKNATISLAR: Allan Snyder, insanın matematiksel ve sanatsal yeteneklerini artıran şapka geliştirdi. Şapkadakimıknatısların meydana getirdiği manyetik dalgalar, beyindeki yetenek merkezlerini uyarıyor. Ancak, şapkanın etkisi kalıcı değil. Michael Persinger’in geliştirdiği, “God Helmet” isimli başlıkta ise mıknatıslar kullanılıyor ve insanlara ölüm sırasında manevi huzuru yaşatacağı belirtiliyordu, ancak deney başarısız oldu.5. BİYOLOJİK BEYİNLİ ROBOT: İngiltere’deki Reading Üniversitesi’nden Kevin Warwick başkanlığındaki ekip, “Gordon” adı verilen robotun beyninin, fareden alınan sinir hücrelerinden meydana getirildiğini söyledi. Warwick, robotu odanın içinde dolaşması ve duvarlara çarpmaması için tasarladı. Robotun beyni, 60kadar elektrottan oluşan bir düzeneğe bağlı 50 bin ile 100 bin sinir hücresi içeriyor. Bunlar fare hücrelerinden mekanik motorlara sinyaller gönderiyor. Kısacası bu beyin, insan beynindene olup bittiğinin basitleştirilmiş hali. Bakalım gelecek; daha ne tür deneylere sahne olacak ya da bana ‘’yuh be!’’ dedirtebilecek mi? Mehmet GÜNATA | İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi                                                                                                                      www.mgunata.com                                                                                                                 mehmetgunata@yandex.com
İstanbul'un Kültür Anatomisi
Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı sergisi Studio X istanbul'daSanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak'ta Studio X İstanbul'da açıldı. Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin istanbul'un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. Serttaş'ın sergiyle eşzamanlı olarak çıkarttığı 'Issız Kent Üçlemesi' kitabı ise sanatçının çalıştığı üç farklı projenin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş'la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.Mimarlar Mezarlığı, İstanbul'un kentsel dönüşüm adı altında günümüzde geçirdiği malum sürece bir yanıt olarak mı doğdu, yoksa hep tasarladığın bir proje miydi? Mimar yazıtlarını senelerdir fotoğraflıyorum. Fakat hiç proje olarak düşünmedim. Diğer yandan kentsel mekânda birey isimleriyle karşılaştığım bu en eski kanıtların sahiplerine ulaşmaya çalışıyordum. Çok erken bir dönemde bireyselleşme mücadelesi vermiş bu insanların isimlerini arama motoruna girdiğimde hiçbir veri çıkmıyordu. En fazla facebook'tan isim benzerliği olan kişilerin profilleri... Durumun böylesine vahim olması ve bireyin 'birey' olduğuna dair tüm kanıtların - fihristler, projeler, aşk mektupları, ofis evrakları, objeler, reçeteleler - silinmiş olduğunu bilmek beni onlara yaklaştırdı. Kendi cemaatleri içerisinde dahi, örneğin Balyan ailesinin sahip olduğu popülaritenin çok azını bile yakalayamamışlardı. Bir çoğunun mezarları bilinmiyordu. Fakat asıl kırılma Tarlabaşı'ndaki dönüşüm süreci oldu, o noktada canıma tak etti ve son bir senedir kendimi tamamen bu projeye adadım. Mimar yazıtları tam olarak neyi ifade ediyor? İlk mimar bireyler; basitçe, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan ilk mimarlar 19. yüzyıl son çeyreğinde ortaya çıkıyor. Önceki dönemin anonim mimari anlayışının aksine onlar, yaptıkları binanın üzerine isimlerini yazan mimarlardı. İlk kez 'Bu yapıyı ben yaptım' biçiminde bir iddiayı gündeme taşıyabilen, mesleki iddiaları üzerine yaşam tarihlerini bina edebilen bu ilk kişilikler, mimari alanda serbest kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantıya giren ilk topluluk. Aynen bir sanat yapıtını imzalar gibi, üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari 'Binayı yap ve oradan toz ol' diyor. Burada ciddi bir sorumluluk almak da var ve tüm o sorumluluğu iki yüz yıl sonra sana bırakıyor çünkü 'Ben yaptım' diyor. .Her mimar yazıtının aslına uygun vektörel çizimlerini üretip bunları mermer levhalara bire bir ölçülerde uyguluyorsun. Aslında binalarda ne görüyorsak, serginin toplamında onu görüyoruz. Bu replikaları üretme fikrine nasıl geldin? Replika fikrini ben üretmedim son birkaç senedir başta Topçu Kışlası olmak üzere bazı eserleri replikaları üzerinden ihya etme projesi tüm Türkiye'nin gündeminde. Ben ise ironik bir yanıt olarak mimar yazıtlarının replikalarım yaptım, çünkü binalar 'aslına uygun' denilerek bire bir kopyalansa dahi, aynı mimarlar olmayacak. Bir bakıma duvarların değil, kaybedilen bir kültürün ihya edilmesinin imkânsızlığım paylaşmak istedim. Replikalar, 'replika projelerine' yanıt oldu ama bu kez önerme, kimliğin replikaları üzerinden. Umudu replikalarda arayanlara gösterge olsun diye... Böylesine önemli aktörleri dahi literatürden silmey başarmış bir sistemde, duvarları ihya etmeyi mazaret saymıyorum Bütün bir mimari tarihini İstan bul'un ayağına getiren aktörlerd onlar. Şark sokaklarına art nouveau dikip 'ingenieurs architectes olarak duvarlara adlarını yazdılar.. Bugün hiçbirimiz bu kadar iddialı olamayız. . Peki mimar yazıtı o dönem nasıl bir ihtiyaçtan doğuyor? Mimar ve ürünlerinin, medya ve mimarlık basını gibi araçlarla kamusallaşabildiği bir ortamda, hayli geleneksel bir araç olan 'yazıta' başvurmak önemsizdir. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam. 19. yüzyılın son çeyreğinde ne oldu ve nasıl oldu da yarım asır gibi kısa bir sürede İstanbul'un kentsel silueti baştan çizildi? O dönemi hazırlayan üç temel faktörden bahsedilebilir. Tanzimat Fermanı ve Tanzimat'ın tanıdığı kültürel haklar. Dünyaya uyumluluğun Osmanlı'da yeniden tariflenmeye başlaması, yani Batılılaşma hareketi dediğimiz iki yüz yıla yayılabilecek sürecin hat safhada yaşanması. 1870 büyük Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılması. Aslında bu üç olgu ya da üç tesadüf, dünyaya paralel olarak mimari alanda bir tür sivil devrimin yaşanmasını koşulluyor. Örneğin Avrupa'da art nouveou'nun ortaya çıkması ve mimaride uygulamaya başlaması tam bu minvaldedir. Batılı akımlar, İstanbul'a özgü sivil mimarinin eklektik biçimde gelişmesini hızlandırıyor. Böylelikle modern anlamda yeni bir mesleki zümrenin temelleri atılmış oluyor. Saray destekli majör mimar ailelerin yanına, örneğin köşedeki kunduracı Dimitri'ye apartman yapan yeni bir mimar tipi ortaya çıkıyor ve bu yeni sınıf, saray mimarlarından farklı bir kulvarda faaliyet gösteriyor. Dört beş katlı aile apartmanlarının köşelerine ismini yazan, majör mimarlarının tenezül etmeyeceği işleri alan, çoğu kendi cemaatine proje hizmeti veren, hiçbir zaman dar kent parselleri dışına çıkamamış, hayatları boyunca bir ya da iki bina yapabilenler... Konsolosluk binalarını yapmak için gelip kentteki iş olanaklarım farkederek burada kalan Levantenler, Ecole de Beaux Arts mezunu Rumlar ya da bileğinin gücüne güvenen kalfalıktan yetişme Ermeniler. Kentin sivil mimari dokusunu yaratanlar. .'Mimarlar Mezarlığı' 19. yüzyılın sonuna referans vermekle birlikte, günümüzde yaşanan kavram karmaşalarına da ayna tutuyor. Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsun? 19- yüzyıl İstanbul'u sanılanın aksine multikültürel bir cennet değildi. Kimlik gerilimlerinin travma boyutunda yaşanmaya başlanacağı 20. yüzyılın kentsel zenginlikle katmerlenen habercisiydi. Tekinsiz kentin son 'disiplinsiz' yüzyılıydı ve mimari de dahil bu dönemde ortaya çıkan tüm gelişmeler sonradan yaftalanacaktı. İmparatorluk batarken, İstanbul gerçek bir zenginlik adasına dönüşüyordu. Siyasal iktidar ise 'milli' söylemi sertleştirerek gücünü korumaya çalışıyordu. Sonuç malum. Bugün de kentte bir para var, uzun süredir olmadığı kadar ciddi bir zenginlikten bahsediliyor. Ardı ardına gelen mimari yatırımlar, hatta müteahhitlikle gözü boyanmış bir toplum var. Sıklıkla sertleşen, kutuplaşmakta beis görmeyen bir siyasi söylem var. Üstelik bugünkü sistemin de birey ile olan ilişkisinde ciddi sorunlar var. Aktörler farklı olsa da, önceki yarım aşırın tuhaf bir tekerrürü gibi. .Tam bu dönemde Cumhuriyetin ilanı ile tarihsel bir kesinti yaşanıyor; diğer tüm alanlarda olduğu gibi mimaride de ulusallaşma çabası var, dolayısıyla bahsettiğin eserler ve mimarlar toplumsal bellekten siliniyor. Bu dönemin derinine inince ne görüyoruz? Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince 'ötekilere' kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı 'Dil Devrimi' kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır. Başkentin Ankara'ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı. Başkentin Ankara'ya taşınması İstanbul'un kültürel birikimi üzerinde olumsuz etki yarattı diyebilir miyiz? Hem diyebiliriz, hem diyemeyiz. İkircikli bir konu, Ankara'yı görünce insan 'iyi ki gitmişler' diyor... İstanbul hiçbir zaman Türk ulus devletine başkentlik yapabilecek bir kent olmadı. Bunun da nedeni kozmopolit yapısıydı. Cumhuriyet'in ilk 40 yılı boyunca İstanbul'a çivi çakmıyorlar. Açıkça taşra kenti muamelesi görüyor, kaynak aktarılmıyor. Fakat bu bir şekilde kentin korunarak bugüne gelmesini sağlıyor. Lanet, bir tür avantaja dönüşüyor sanki. Cumhuriyet ideologları tarafından yozluğun, kokuşmuşluğun, işbirlikçiliğin , ikiyüzlülüğün ve asla beraber anılmak istemedikleri Osmanlı ve Bizans mirasının kalesi olarak tezahür edilen bu kent, biraz da bu dışlanma sayesinde mekânsal kimliğini koruyor. İstanbul'un küresel ölçekte yeniden değerlenmeye başlaması 1990 sonrası... Kentsel anlamda risk, değerlenmenin getirdiği rantla kapıya dayandı. 'Mimari, etnik kategorizasyona tabi tutulamaz' Mimari alanda karşılaştığımız temel tartışmalardan biri de, özellikle Batılılaşma dönemi mimarisine atfedilen etnik kimlik. Bu bazen bir aidiyet, bazen ise yabancılaşma kriteri olarak hâlâ karşımıza çıkıyor. Batılılaşma dönemi mimarlarının büyük oranda gayrimüslimlerden meydana geldiği ve Cumhuriyet'e değin Türklerin bu alanda gayrimüslimlerle rekabet gücü olmadığı gerçek. Ancak bu uluslararası literatürde karşılığı olan akımların temsilcisi sayılacak mimari eserleri, salt mimarın kimliği üzerinden tasniflemek gibi bir hataya düşmemize yol açmamalı. Son yüz senedir değişmeyen Ankara merkezli öğretiye Gümüşsuyu'nda Hrant Apraham'a ait hilal ve yıldız şeklinde tasarlanmış mimar yazıtı. Cumhuriyet sonrası İstanbul mimarlarının yeni ideolojik sisteme entegre olma çabalarının çarpıcı bir örneği. göre ahşap Müslüman tipi, yığma rölyefli yapılar ise gayrimüslim tipi olarak kodlanır. Böylelikle zihinlerde Süleymaniye eşittir Müslüman, Beyoğlu eşittir gayrimüslim gibi bir önyargı oluşturulur. Türk evi, Rum evi, Ermeni Evi gibi mimari akımlarda karşılığı olmayan soyut kavramlar sonraki yüzyılın icatları. Ulusçuluğa paralel olarak bir taraf pamuklar içerisinde sarılıp korunurken, diğer taraf alabildiğine tahrip ediliyor. Ne yazik ki kimse de çıkıp ahşabın gerçekte modern bir malzeme olduğunu, Türk Evi sanılan o yapıların neo-klasik unsurlar taşıdığını, 19. yüzyıl modernleşmesinin bir etnisite hareketi olmadığını söylemiyor. Bu dönemi herkes istediği gibi anlamak istiyor. Osmanlı baroğu, neo-klasik, art nouveau, art deco vb. tüm modernist mimari çizgiler, gerçekte 19. yüzyıl modernleşmenin kolektif ikonlarıydı ve etnisite ayırt etmeksizin tüm toplumun yeni hayat tarzına geçişini sağlıyordu. Ahşap yapıların Türk, taş ve kagir konutların ise gayrimüslim yapısı olduğuna dair son derece yaygın bir algı halen mevcut ama. Tam da bu yüzden Alexandre Vallaury gibi bir 'gavurun' memleketin alanındaki en büyük kompleksi unvanına sahip Büyükada Rum Yetimhanesi'ni neden tümüyle ahşap malzeme kullanarak yaptığını bir türlü çözemezler. Adı üstüne 'Rum Yetimhanesi' olduğu için malum yapıyı Safranbolu'da olduğu gibi 'Türk Evi' kategorisine de sokamayıp, kanımca görmezler. Ahşabın Türkleştirilmesiyle ortaya çıkan yüzlerce tezatlıktan biri ise Müslüman muhiti olarak tasvir edilen Süleymaniye'de yüzyıl başına kadar sayısız bekar evi olması ve bu mahallenin azımsanmayacak kadar Musevi aileye ev sahipliği yapması. Cami avlusunu gösteren birkaç gravür üzerinden Süleymaniye'ye dayatılan Müslümanlığın, küçük bir araştırma ile dahi sanıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. Adalar ve Boğaz hattı için de benzer bir durum söz konusu, yapıların ciddi bir bölümü ahşap olmasına karşın ahalisi tümüyle Müslüman değildir. İstanbul bağlamında düşündüğümüzde benzer bir hikâye Halic'in karşı yakasında, Beyoğlu'nda karşımıza çıkıyor mu? Gavur Beyoğlu'nun en taş ve en batılı yapılarından Botter Apartmanı dahi, aslında Müslüman bir Sultan'ın terzisine armağanı. Osmanlı Hanedanı ve dönemin Ortadoğulu Müslüman burjuvalarının plazaları sayılabilecek Rumeli Han, Suriye Pasajı, Afrika Han, Mısır Apartmanı, Elhamra Pasajı, Hıdivyal Palas gibi yapıların gerçekte ne kadar İslam sermayesi olduğuna hiç girmiyorum. Osmanlı'nın en esaslı milli sermayesi olan bu yapıların tümü Cumhuriyet sonrası anlayış içerisinde 'gavur' olarak kodlanacaktı. Bu mantığa göre Osmanlı Bankası Binası da dahil, üzerinde neo-klasik unsur görülen ne varsa ötekileştirilecek, Osmanlı modernleşmesinin en mübarek mimari mirasına acayip gözlerle bakılacaktı. Bu durumda örneğin 'Ermeni mimarisi' gibi bir şeyden söz etmek hatalı bir yaklaşım mı olur? Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, örneğin Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. O dönem kiliselerinde yalnızca Ermenilere özgü mimari çözümlemeler ve gerçekten toplumun etnik kimliğini betimleyen keskin bir tavır mevcut. O dönemin çizgisine referans veren bir yapıyla karşılaştığında, dünyanın neresinde olursan ol 'Bu Ermenilere ait bir yapı' dersin. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde benim gözümde bir şey canlanmıyor. Sivil mimari buna olanak tanımıyor. Harran'daki Ermeni kerpiç, Karadeniz'deki ahşap, İstanbul'daki Ermeni muhtemelen art deco bir binada yaşıyordu. Şimdi hangisini 'Ermeni evi' diye tasnifleyeceğiz, ve böyle bir tasnifleme bizim ne işimize yarayacak kestiremiyorum. Bu bağlamda iyi niyetli dahi olsa, eleştirildiğimiz bir dilin içerisine düşme riski mi söz konusu? Sonuçta Türkler bu tip ayrımları iyi niyetlerinden yapmadılar. Belli toplumları mimari alanda ihya etmek değildi amaç. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi bizler kalkıp aynı dünyada hâlâ o ezberi tekrarlarsak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. .Örneğin 'Batılılaşan İstanbul'un Ermeni Mimarları' ve 'Batılılaşan İstanbul'un Rum Mimarları' adı altında iki . Projeyi, 'Issız Kent Üçlemesi' adını verdiğin yeni bir kitapla tamamlıyorsun. 'Kimsenin olmayan hayadar', 'kimsenin olmayan binalar' ve 'kimsenin olmayan fotoğraflar' bağlanımda kent tarihinin farklı katınanlanyla yüzleşiyoruz. Üçlemenin hedefi ve senin için açılımı tam olarak nedir? Bu üçü aslında aynı hikaye. Issız Kent Üçlemesi, dünyanın en kalabalık şehirleri arasında sayılan İstanbul'u, terk edilmişliği üzerinden düşünmeye adanmış bir deneme. İstanbul sadece aldığı göçler değil kaybettiği nüfus ve kültürel erozyon bağlamında da incelenmeye değer bir kent. Üçleme, fotoğraflar, mimarlar ve travestilerle kurduğum ilişkinin toplamında, aslında hep soruyu sormamla oyunsallaşıyor. Ama her biri 'ıssızlığın' farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine teğet çizgilerle bağlı üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı hikâyeye, üç farklı güzergâhtan ulaşmayı deniyorum... Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katman, abartılı kent metaforu ve kolektif hafızaya karşı verdiğim bireysel mücadelenin iç hesaplaşması olarak okunabilir. Önceki kitaplardan farklı olarak ilk kez kendi ağzımdan yazıyorum ve bu kez bir sonucu değil, sürecin arka planını paylaşıyorum. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamak. Binalar, fotoğraflar ve travestiler arasındaki ilişkiyi nasıl bağlıyorsun? Mekânsal olarak bağlıyorum. Fotoğraflar binaların potansiyel olarak ilk sahiplerine ait, translar son 'mühim' kullanıcılar arasında, arada içinden geçilen binalar var, fakat onların da kaderi fotoğraflar ve translardan farklı değil artık... Bu benim saptamam ama bilmem farket Beyoğlu civarında nerede bir Ermeni kilisesi ya da manastır varsa, bil ki sokağı genelevdir. Zürafa Sokağın pençeleri ana caddedeki manastıra açılır, Küçük Bayram Sokak'taki genelevler Surp Asdvadzadzin Ermeni (Katolik) Kilisesi'ne bakar, yakın dönemde restore edilen Anarad Hığutyun Ermeni Manastırının bulunduğu Dernek Sokak boydan boya genelevdi... Tüm bu lokasyonların tesadüf olduğuna inanmıyorum çünkü ben hiç pencereleri camiye açılan genelev görmedim. Terkedilmenin getirdiği rastlantısal olmayan bir tür deneyim aktarımı, kitabın üç tezat öznesini birbirine bağlıyor. farklı proje yürütüldü 2010 kapsamında. Sonuçta binalar değil fakat mimarlara dair bir kategori söz konusuydu. Bahsini ettiğin her iki çalışmayı da izledim. Eminönü Sultanhamam'da iki bina sırt sırta, aynı yıllarda yapılmışlar, birinin mimari Ermeni, diğeri Rum. Muhtemelen arkadaşlar, belki bazı kararları birlikte vererek, aynı yazıhaneyi paylaşarak diktiler o binaları. Bir tanesi Ermenilerin projesinde, diğeri Rumların projesinde ve her iki kitapta da yandaki bina kadrajin dışına atılmış, silinmiş. Ben o iki binanın 150 senedir omuz omuza vererek ayakta durduğunu biliyorum. Bir dönemin kolektif birikiminin cımbızlandığım görmek açıkçası içimi yaktı. Ermenilikten, Rumluktan öte, çatı bir tartışma vardı orada. Art nouveau'nun İstanbul'daki öncülerinden Aram ve İsak Karakaş biraderler için aslolan iyi art nouveau yapmaktı, Ermeni mimarisi yapmak değildi. Ermeni olmaları da muhtemelen bugün ifade ettiği kadar yoğun bir anlam ifade etmiyordu. Art nouveau'ya bakıp 'Ermeni evi' demek günümüze dair bir yozlaşma. Mimarın etnik kimliği üzerinden art nouveau'yı anlamak da bundan farklı değil. Keşke önce akımları ve nedenselliklerini tartışıp, mimarların etnik kimliğine oradan gelebilseydik. Aksi oldu ve mimarların etnisitelerine dalıp asıl tartışmayı kaçırdık galiba. Mesela bugünün Türkiye'sinde temsiliyeti olmayan, Birinci Dünya Savaşı ile tasfiye edilen ama o dönem Ermeni ve Rumlarla rekabet gücü olan tek grup Levantenlerdi. Nitekim kendi ülkelerinde doğan akımları buraya taşıdılar ve mukayase götürmez bir üstüklükleri vardı. Her iki çalışmada da dışarıda bırakıldı Levantenler, o aktörlerin dezavantaji neydi, anlayamadım... Sanat tarihi yazımında da mevcut aynı problemler. Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. Fakat 'Ermeni evi' gibi bir yapıdan söz edildiğinde gözümde bir şey canlanmıyor. 1915'ten sonra Anadolu'da Ermeniler'den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi kalkıp o ezberi tekrarlarsak, söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul'u, böyle bir ortam.  Zeynep Ekim Elbaşı | Agos Gazetesi
Reklam
Heykel Sanatı
İtalyan heykeltıraş Maurizio Cattelan Mizahi, kışkırtıcı, şaşırtıcı, sarsıcı, saçma, komik, karanlık, tartışma yaratan, ironik, saldırgan, alaycı, soytarıca, aptalca ve hatta delice... Tüm bu sıfatlar bir veya birden çok kere bu nevi şahsına münhasır Padovalı sanatçının bir o kadar nevi şahsına münhasır heykelleri, performansları ve enstalasyonlarını tanımlamak için kullanılmıştır. Sanatçının kendisinden üslubunu tanımlaması istendiğinde verdiği cevap tek kelimeliktir: Tembel... Peki, 1999 tarihli La Nona Ora (9.Saat) adlı skandal yaratan heykelinde Papa II. Jean Paulu üzerine meteor düşmüş olarak tasvir eden, galericisini kocaman pembe ve tavşan kulaklı bir fallus kıyafeti giyip dolaşmaya ikna eden, Amerika Birleşik Devletlerinin önde gelen çağdaş sanat müzelerinden olan Corcoran Sanat Galerisinin güncel sanat küratörü Jonathan P. Binstock tarafından Duchamp sonrası dönemin en büyük sanatçılarından biri ve de tam bir ukala olarak tanımlanmaktadir. HangerArt Türkiyenin En Modern Kültür ve Sanat SitesiDaha Fazlası Için: http://www.hangerart.net/sanat/57-
İstanbul'un Hüzün Akan Çeşmeleri
Osmanlı su kültürünün nadide bir meyvesi sokak çeşmeleri, hem vatandaş hem yetkililer eliyle tahrip ediliyor. Kitabesi kırılan, musluğu çalınan, asfalta gömülü, depoya çevrilmiş, hatta baz istasyonu monte edilen çeşmelerin hali içler acısı. İncele incele narin bir kalıp şeklini alan ve bu kalıptan çıkmış onlarca sanat eseriyle mamur hale gelen medeniyet başkentimiz eski günlerini mumla aratıyor. Her geçen gün artan kalabalığın arasında sıkışıp kalmış ata yadigârı çeşmeler, bilinçsiz yapılaşma ve vandalizmin en büyük kurbanı. Sokak ve imar çalışmaları sırasında zeminin yükseltilmesinden dolayı yarıya kadar asfalta gömülü, dükkâna hatta baz istasyonuna çevrilmiş, kitabesi kazınmış veya çalınmış, muslukları sökülmüş, kurnası çöp tenekesine dönüştürülmüş, üzerine yapıştırılmış reklam afişlerinden zar zor seçilen tarihi çeşmelerin sayısı yüzleri buluyor. Hatırlanacağı üzere, son yüzyılda yapılan devasa imar faaliyetleri birçok çeşmenin yok olup gitmesine sebep olmuştu. Bununla beraber, günümüzdeki bazı iyi niyetli restorasyon çalışmaları devam etse de yakın tarihte yürürlüğe konan kentsel dönüşümün de bu konuda hassas kriterler içerdiği söylenemez. Denilebilir ki, yol zeminin altında kalan çeşmeleri ihya ederek kurtarabilme şöyle dursun, var olanı koruyabilmek bile büyük bir zanaat. Kaldı ki halkın da tarihî yapıları koruyup kollamak adına bir bilinç sahibi olduğundan bahsetmek pek kabil değil. İşte duyarsızlık ve cahilce tasarruflara kurban edilen çeşmeler ve acı hikâyeleri... Gülhane Parkı belki de İstanbul’un en önemli turistik mekânı. Ama her yaz bir insan akınına uğrayan bu önemli merkez, türlü yağmadan yakasını kurtaramıyor. Duvara bir sedef gibi hakkedilen çeşmelerin bugün suları akmıyor. Zira çeşmeler hırsızların mütemadiyen devam eden yağmasına maruz kalıyor. Yaz aylarında çekilen bu fotoğrafta da farklı bir tahribata şahit oluyoruz. Kitabesinde Sultan II. Abdülhamid’in hayratı olduğu yazan çeşmenin kurnası yenmiş mısır koçanları ve pet şişelerle doluyor. Beşiktaş’ta Şenlikdede Mescidi karşısındaki set üstünde yer alan çeşme, kelimenin tam anlamıyla karalama tahtasına çevrilmiş. Kısa bir zaman önce üzeri temizlenen tarihî Ramiz Ağa Çeşmesi, sprey boyalarla kirletiliyor. Üzerindeki kitabede suya dair ayet ve hadislerin bulunduğu çeşme en son 45 sene önce akıyormuş. İlginç yanı alınlığın tam ortasından çıkan incir ağacı. Çevredekiler incir mevsimi gelince önünde gölgelik yaptığını ve çok lezzetli incirler verdiğini söylüyor. Beşiktaş, Asariye Caddesi başında kendinden emin bir tavırla zamana ve insanlara direnen Sultan Abdülhamid Çeşmesi’nin yakın bir zaman önce kurnası kırılmış. Aynalığındaki izlerde üzerine defalarca ilan ve afiş asıldığı belli oluyor. Musluğu da çalınan çeşmenin 8 cm kalınlığındaki mermer kurnası da kırılmış. Önü ve arkasına arabaların park ettiği çeşmenin de bu yüzden kırılmış olabileceği tahmin ediliyor. Sıradaki hikâye, Vatan ve Millet caddelerini birleştiren Muratpaşa Sokağı’ndan. Yakınlardaki Muratpaşa’nın hayratı olarak çevre ahaliyi sulayan bu çeşme çarpık yapılaşmanın kurbanı. Tam arkasına yapılan bina yüzünden statiği kaymış ve yola doğru çökmüş. Kitabesi de ciddi derecede zarar gören çeşmenin süslü aynalığı da toprak altında kalmış. Karaköy Yeni Cami Çeşme Sokağı’ndaki tarihî çeşmenin kitâbesini okumanın imkânı yok. Bundan dolayı herhangi bir malumat edinmek de çok zor. Acilen espampajının alınması gerekiyor. Hırdavatçı dükkânlarının arasında kalan tarihi çeşme, egzoz dumanından dolayı da karardıkça kararmış. Yolun altında kalmak talihli çeşmelerimizden birisi de, Yeni Cami Çeşmesi. Yahya Kemal’in o muhteşem mısralarıyla tasvir ettiği Süleymaniye Camii, maalesef günümüzde hırdavattan deriye, kırtasiyeden hac malzemesine kadar onlarca izbe imalathane ve salaş dükkânla kuşatılmış. Burada dolaşırken yalağına beton dökülerek merdivene çevrilen Firuze Sokak’taki çeşmenin görüntüsü can yakıyor. Hemen yanındaki baskülde tartılacak karton kutuların konulduğu yalağı çoktan yok olmuş. Kitabesindeki tarihe göre Sultan I. Abdülhamit devrinde Kaim-makamı Melek Muhammed Paşa kethüdası sahib-ul hayrati ve-l-hasenati Hacı Huseyn Ağa’nın hayratı olarak yaptırılmış. (1771/1772) 100 sene sonra bir yangın geçirmiş. Kim tarafından yeniden ihya ettirildiği bile satır satır yazıyor. Üsküdar’da restorasyon çalışmaları henüz tamamlanmış Sadrazam Halil Paşa sebiline yapılanlar görenleri çıldırtacak türden. Aziz Hüdai Sokağı ile Yeni Çeşme Sokağı köşesindeki bu çeşme köhne halinden henüz çıkmıştı ki yeni bir çirkinliğe daha uğradı. 1626 yılında Sultan Ahmet Camii’nin de mimarı olan Sedefkar Mehmet Ağa tarafından yapılmış bu klasik Türk mimarisi ürünü çeşme, yeşil renkte Allah ve ay yıldız çizilerek mahvedilmiş. Anlaşılıyor ki bu tahribi yapanlar, Allah adını çeşmenin üzerine yazmakla kim veya ne adına hareket ettiklerinin bile farkında değil. Şişhane Metro İstasyonu Kasımpaşa’ya bakan çakışındaki Mehmed Ağa Çeşmesi, benzeri görülmemiş bir vandalizme maruz şu sıralar. Çeşmenin lüleli musluklarıyla şırıl şırıl aktığını görenler yok denecek kadar az. Önce hemen yanında bulunan ahşap bina üzerine yıkılmış ve ahşap enkaz iki yıla yakın üzerinde kalmış. Çevredekilerin uyarıları ve ikazları ile güç bela korunmaya çalışan çeşmenin duvarına baz istasyonu kurulmuş. Tarihî yapının duvarı delinerek yapılan kıyım bir tarafa başka yer yokmuş gibi bitişiğinde yeni bir inşaat daha yükseliyor. Kasımpaşa Küçük Piyale Mahallesi sınırları içinde, Kulaksız Caddesi üzerinde yer alan çeşme, ‘Uyan ey gözlerim uyan’ diyen Sultan III. Murat’ın çeşmesi. Sultan tarafından 1585 tarihinde kesme küfeki taştan inşa edilen çeşme de diğerleri gibi beton zemine saplanıp kalmış. Nişin üzerinde on iki mısradan oluşan kitabedeki şiir ise Prizenli Şair Nihadi Çelebi’ye ait. Çeşme bugün alelade bir musluk takılarak, bu kadarlık da olsa iade-i itibar görüyor. Galata’da Perşembe Pazarı yakınlarındaki çeşme tam anlamıyla bir şark kurnazlığı eseri. Yanıkkapı Sokağı ile Tenha Sokak’ın kesiştiği noktada bulunan tarihî Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi, beline kadar asfaltta kalmış olmasının yanında akıllara zarar bir soygunun abideleştiği bir anıt. Bundan birkaç sene evvel, yan tarafındaki hazne duvarı delinerek dükkana çevrilmiş. Bu da yetmemiş, tarihî çeşmenin üzerine bir kat çıkılarak elektronik malzeme toptancısına kiralanmış. Elmayı yiyen bir kurt gibi içi boşaltılan çeşmenin dört sene önce çekilmiş bir fotoğrafında kitabesi de yerli yerinde duruyordu. Şimdi sökülen kitabesi ve çeşme nişi boş. Galata’nın en eski Osmanlı çeşmesi (1568-69) bugün ticarethane ve arabaların arasında sıkışmış durumda. Aksaray Selçuk Sultan Camii Sokak içinde yer alan sokak çeşmesinin hali içler acısı. Zaten yolun yükselmesinden dolayı kaybolan mermer çeşmenin önüne elektrik trafoları konularak hayattan tamamen koparılmış. Üzerinde herhangi bir yazı veya kitabe bulunmasa da ince sanatlarla süslenmiş bir sokak çeşmesi olduğu hemen göze çarpıyor. Ancak ne bir zamanlar onun suyundan içenler, ne yetkililer mevcut durumdan şikayetçi. ERKAM EMRE - İSTANBUL
Sözlerinde Anlam Yatan Sezen Aksu Şarkıları
Her ne kadar aşk'ı onunla tanımlasak da ayrılığı ihaneti sevdayı onunla yaşasak da kimi şarkı sözlerinde bir ithaf bir sesleniş de vardır Sezen'in. Bu kimi zaman bir ölüme, kimi zaman ise toplumun kanayan yaralarına oldu. Aysel'in Onno'nun katkılarını unutmamak gerek, onların da ruhları şad olsun...(elbette ki eksiklerim vardır aklıma geldiği kadarıyla yapmaya çalıştım)
Reklam