vapur Haberleri

vapur ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. vapur ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

''Barış Bir Yerlerden Bu Sevgiyi Hissediyordur''
15 yıldır aramızda olmadığı halde şarkıları hâlâ ezbere söylenen, parklara, duraklara adı verilen Barış Manço'yu çok sevdiği Moda'daki stüdyosunda eşi Lale Manço Ahıskalı ile andık: 'Barış bir fenomendi, unutulması mümkün değil'15 yıl olmuş. Uzun saçlarına, yüzüklerine, insanı hipnotize eden el kol hareketlerine, inandığı fikirleri şarkılarıyla paylaşmasına, çocukla çocuk, yaşlıyla yaşlı oluşuna o kadar alışmıştık ki aniden gidişine bunca yıldır alışamadık. Bugün aramızda olmasa da Kadıköy'de yaşayanlar bilir, Moda'nın her köşesi biraz da Barış Manço'dur. Sadece müze olarak korunabilmeyi başaran evi de değil, kültür merkezinden duraklara, sokak isimlerinden parklara adı yaşatılır. 15 yıl önce bugün kaybettiğimiz Barış Manço'yu, o hayattayken hep geri planda kalmayı tercih ettiği için ancak ölümünden sonra çıkan mali sorunlarla Don Kişot vari mücadele ederken tanıdığımız eşi Lale Manço Ahıskalı ile anarken, aslında ona duyulan sevgiden hiçbir şey eksilmediğini fark ediyoruz. Eşinin ölümünden sonra hayatını Serdar Ahıskalı ile birleştiren ve bir yandan da Barış Manço'nun adını yaşatmaya çalışan Lale Manço Ahıskalı 'Barış Manço geçen yüzyıldan bu yüzyıla taşınan en önemli karakterlerden biri' diyor.Bunca yıl sonra bile her yerde şarkıları çalıyor, gençler şarkılarını söylüyor. Alışılmadık bir sevgi değil mi bu? - 15 yıl önce Barış'ın cenazesinin olduğu gün, köprünün üstünde binlerce kişi yürüdü. Küpeli bir oğlanla türbanlı bir kız sarılıp ağlaşıyordu. İnsan, şehrin üstünde o sevgi bulutunu hissediyor. O dönem Türkiye'nin kötü yıllarıydı, terör yükselmişti, kavgalar artmıştı. Bunu görünce 'Bir sevgiyle düşmanlıklar, farklılıklar unutuluyor' dedim ve 3 Şubat'ın sevgi ve barış günü olmasını istedim. Birkaç kez bakanlarla konuştum, sonuç çıkmadı. Onun için derneğimizin adı Sevgi ve Barış Derneği oldu. Çünkü onun adıyla gelişen bir misyon var. İnsanın ismiyle misyonu bazen çok örtüşüyor. İsimlerin, insanın kaderi olduğuna inanır mısınız? - Evet, Barış'ın misyonu da doğuştan yüklenmiş. 1943'te 2. Dünya Savaşı'nın ortasında doğuyor. Babası 'Artık savaş bitsin, barış gelsin' diye adını Barış koyuyor. Türkiye'deki ilk Barış. O güne kadar bir erkeğe Barış ismi verilmemiş.**O bitip tükenmeyen enerjisinin kaynağı da bu misyon muydu?- Ben hayatta Barış kadar durmasını bilmeyen çok az insan gördüm. Beyni devamlı meşguldü. Bir gün eve geldim buzdolabını temizliyordu. 'Ne yapayım, canım sıkıldı' demişti.Japonlar da ona hayrandı. Bugün hâlâ orada da dinleniyor mu acaba? - Birkaç yıl önce gittiğimde inanılmaz karşıladılar. Tokyo yakınlarındaki Soko Üniversitesi'nin kurucusu Daisaku İkeda, ruhu yaşasın diye onun adına bir sakura ağacı yetiştiriyor. Büyük bir müzik şirketinin merkezine gittik, içeride Türk-Japon bayrakları asmışlar. Bütün çalışanlar bizi alkışlayınca gözlerimiz yaşardı. Bu Barış'a duyulan sevginin ifadesi. 15 yıl sonra böyle bir ilgiyle karşılaşmak bir insanın gelebileceği en önemli mertebedir. Bence bir yerlerden mutlaka bunları hissediyor. İnsanın hayatını bir şeylere adaması ve karşılığını alması çok mutluluk verici.Kadıköy'de iki durağa, kültür merkezine adının verilmesi de alışılmamış bir olay değil mi? - Doğru mu, değil mi bilmiyorum ama bir teorimiz var: Türkiye'de Atatürk'ten sonra en fazla adı verilen kişi.Bir gün unutulur mu? - İlkokul çocukları onu tanıyorsa, bazı okulların müfredatında bile varsa, yolumuz açık, daha çok gideriz. Çünkü Barış Manço herkesin bildiği ve reel olarak var olmuş bir Evliya Çelebi, bir Nasrettin Hoca, Karacaoğlan, Keloğlan. Bütün bu kişilikleri bünyesinde taşıyor. Toplumların sevdikleri karakterlere ihtiyacı var. Yüreklere, evlere girmiş, söyledikleri motta haline gelmişti. 15 yıldır bu derece korunan bir de Uğur Mumcu'yu gördüm. Barış geçen yüzyıldan bu yüzyıla taşınan en önemli karakterlerden biri.SayfaDepresyonu grip zannetmiştimÖlümünden sonra verdiğiniz maddi savaşları düşününce 'O gücü nereden bulmuşum?' diyor musunuz? - Ben bile şaşırıyordum. Bir dönem bir sürü haksızlık oldu, gerçekten soydular bizi. O dönemde belki benimle ilgili bir haber vardır diye televizyonu bile açmaya korkuyordum. Bazen eski gazetelere bakıyorum 'Normalde LapeHastanesi'ni yatmam ve hâlâ da orada olmam gerekiyordu' diyorum. Zaten bir ölüm şoku yaşarken, üstüne o olaylar geldi, yasımı bile tutamadım. Borçlar, harçlar, hacizler, laflar... Bir cehennemin içindeydim. Bir taraftan da çocukları korumalıydım. Biri 14, diğeri 17 yaşındaydı. Düzen bozulacaktı. Bu sistem Barış'ın emeğine dayalı bir sistem. O varken her şey var. Bizim fabrika oydu, o çalışınca fabrika dönüyordu.Siz de bunları atlatabilme gücünü fabrikanın çalışmasını sağlama zorunluluğundan mı aldınız? - Hayatta kalma mücadelesi bir reflekstir, insan 'Yaşar mıyım, yaşamaz mıyım?' diye düşünmez. Barış hayattayken bir gece eve hırsız girmişti. Barış'la beraber yatıyoruz, ben adamı yatağın ucunda gördüm ve bağırarak fırladım, sokağa kadar kovaladım. Polis sonra bana 'Aman Lale hanım bir daha böyle bir şey olursa sakın kıpırdamayın, ölü numarası yapın' dedi. Adamın üstüne atlamak istemedim ki, bu bir refleks. Vücut, beyin depresyon, içine kapanma, her şeyi reddetme gibi başka korunma mekanizmaları da yaratıyor. Bunlar da olabilirdi, bende öbürü oldu. Depresyona girmedim mi? Girdim ama anlayamadım. Kendimi grip zannediyordum, ilaç alıyordum. Sonunda biri bana 'Senin bu hastalığın grip değil, depresyon olabilir' dedi. Doktora gittim. Bu arada Barış'ın birinci seneyi devriyesine hazırlanıyordum. Doktora 'Bu depresyon olabilir ama hiç vaktim yok, beni 15 gün içinde iyileştirin, sonra düşünürüm' dedim.'Ben yaşlanmam' derdiYaşasaydı 71 yaşında olacaktı. Hâlâ şarkı söyler miydi? - Çok fazla bir şey değişmezdi. Sahnede olur muydu, bilmiyorum. Türkiye'nin zevklerinde, kültüründe ciddi bir erozyon var. Bizim kuşak daha eğitimliydi.Yaşlanmaktan korkar mıydı? - Hayır. 'Ben yaşlanmam, yaşlananlar düşünsün' derdi. Fiziki yaşlanmaya da aldırmazdı. Mesela kilo aldı, saçları azaldı ama dert etmedi.Kostümlerini, takılarını siz hazırlıyordunuz. Nasıl yetişiyordunuz bu tempoya? - Bu bir görev anlayışı, yapılacak, yap. Askerlik gibi. Programda dekor, kostümle başladım sonra Barış'ın kliplerini çektim, yönetmen masasına oturdum. Barış Manço bir müesseseydi. Barış ile ben de çalışanlarıydık. Üstelik 70'li yıllarda bir karakter çıkıyor, saçı uzun, parmağında yüzükler var ve kendini dinletiyor. Bu bence fenomen. O çok özel, seçilmiş insanlardan biri...Oğullarınız da şarkı söylemeye başlamıştı, devam ediyorlar mı? - Hayır. Bizim ailenin Barış hariç diğer tarafı felaket. 'Armut dibine düşer' diyorlar ama 'İyi de burada bir armut daha var' diyorum. Çocuklar benim dibime düşmüş. Doğukan DJ'lik yapıyor. Çok akıllıca bir şey yaparak Survivor'a katıldı ve 'Barış Manço'nun oğlu Doğukan Manço' sıfatını değiştirdi. Batıkan da şarkılarımızın edisyonunu yapan bir şirkette çalışıyor.İ **kinci eşiniz Serdar Ahıskalı'nın da iki oğlu var. Bu kadar erkeğin arasında kendinizi nasıl hissediyorsunuz?- Eskiden bir de Kurtalan Ekspresi vardı, bize provaya gelirlerdi. Halbuki bir kızım olmasını çok istedim. Şimdi güzel bir aileyiz. Çocukların arasında 10'ar yaş var ama birbirlerini kardeş olarak benimsediler. Benim oğullarım ilk günden itibaren 'Onlar bizim kardeşimiz' dedi, oğlanlar da onlara ağabeyleri diye bakıyor.Boğaz'da anılacakBu akşam Barış Manço'nun anısına Kozyatağı Kültür Merkezi'nde 24 Ayar grubu konser verecek. Yarın da yine 10 yıldır geleneksel hale gelen vapur etkinliği düzenlenecek. Sabah 10.30'da Kadıköy'deki Beşiktaş iskelesinden kalkacak Barış Manço vapuru, 11.00'de Kabataş'a uğrayacak, oradan da Kanlıca'ya gidilerek mezarı ziyaret edilecek. 9 Mart'ta da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda birçok sanatçı Barış Manço'nun şarkılarını seslendirecek.Sayfa
Zehra Develioğlu'nun Avukatından Yazılı Açıklama
1 Haziran 2013'te Kabataş'ta Gezi Parkı eylemcilerinin saldırısına uğradığını iddia eden Zehra Develioğlu'nun avukatı yayınlanan görüntülerle ilgili açıklama yaptı. Gezi Parkı olayları sırasında yaşandığı iddia edilen bir olay Kanal D’de perşembe akşamı yayınlanan bazı görüntülerle bir kez daha Türkiye’nin gündemine geldi. Geçen yıl Haziran ayında İstanbul Kabataş Vapur İskelesi’nin karşı kaldırımında bebeğiyle bekleyen başörtülü bir kadına Gezi eylemine giden bir grubun sözlü ve fiziki tacizi olduğu, kadının darp edildiği iddia edilmişti. İskelede beklerken saldırıya uğradığını söyleyen Zehra Develioğlu’nun bu iddiası o günlerde çok tartışılmış, Başbakan Erdoğan da pek çok konuşmasında bu duruma sert ifadelerle tepki göstermişti. Zehra Develioğlu, olayla ilgili olarak savcılığa suç duyurusunda bulunmuş, birkaç gün sonra da bazı gazetecilere olayla ilgili ayrıntılarını anlatmıştı. Avukat’tan yazılı açıklama Avukat Abdurrahman Kayapınar, Al Jazeera'ye yayınlanan görüntülerle ilgili olarak bir yazılı açıklamada bulundu. Görüntülerin doğru olduğunu ama gerçeğin tümünü yansıtmadığını açıkladı. Kayapınar'ın açıklaması şöyle: 'Olayla ilgili yürütülen soruşturma aşamasında. olayın meydana geldiği bölgede bulunan bir kısım mobese kameralarının tahrip edildiği, tahrip edilmeyen kısmının ise olay yerini kaydetmediği tespit edilmiştir. Bu itibarla olay yerine ait net teşhise müsait görüntülere ulaşılamamıştır. Basında yayınlanan kamera kayıtları da mobese kamerası kaydı olmayıp bu nedenle net ve belirgin görüntüler içermemektedir. ‘Müvekkilime ait olmayan beyanlar’ Açıklamada ayrıca, basında Zehra Develioğlu’na ait olmayan bazı beyanlara yer verildiği vurgulanıyor: ‘ Basın yayın organları tarafından müvekkilime ait olmayan bir kısım beyanlar esas alınarak görüntülerin bu beyanları desteklemediği iddia edilmekte, müvekkilim etrafında kalabalık bir grup tarafından toplanılmış olması önemsiz bir olay gibi gösterilmekte, görüntülerin net ve belirgin olmamasından da istifade edilmek suretiyle müvekkilimin gerçek dışı beyanda bulunduğu yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. ’ Zehra Develioğlu’nun Star gazetesinde yayınlanan röportajında olayı Elif Çakır’a şöyle anlattığı yazılmıştı: “ Elimde bebek arabası yolun karşısına geçtim. Ve beklemeye başladım. Bir anda ‘Bakın Tayyip’in ...... burada gelin onu...’ diyen sesler duydum ve arkama baktığımda 25-30 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kadınların bana karşı öfkeli bakışlarını görünce benden bahsettiklerini anladım. Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım. Bebek arabam elimden gitti. Bir kadın “Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna” deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı. Sonra bağırmaya başladılar. Devrim yaptıklarını, ihtilal yaptıklarını, ülkeyi bize teslim etmeyeceklerini, Erdoğan’ı asacaklarını, Erdoğan’ı da hepimizi de tek tek ..Bir taraftan “Bu üllkenin gerçek sahibi biziz anladınız mı ulan” diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı.‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular... ‘Asacağız Erdoğan’ı anladın mı’ diye bağırdılar. Hangi birini söyleyeyim nasıl anlatayım yaptıkları küfürleri. Bir amcaydı sanırım müdahale etmeye çalıştı onu da öldüresiye dövdüler kızıyla birlikte. Sonra uzaklaştılar. İnönü stadına doğru uzaklaştılar. O sırada tamamen kendimi kaybettim. Ondan sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde üzerim idrar kokuyordu. Yerimden kalktım bebeğimi bulmaya çalıştım’ ‘Zehra hanımın çıkıp konuşması gerekir’ Zehra Develioğlu’nun iddia edilen olaydan sonra görüştüğü gazetecilerden bir diğeri olan Halime Kökçe, görüntülerin yayınlanmasından sonra Al Jazeera’nin sorularını yanıtladı. Halime Kökçe’nin sözleri şöyle: “ Zehra hanımı olaydan sanırım 1 hafta sonra gördüm. İlk travmayı atlatmıştı ama hala etkileri sürüyordu. Yaşadıklarından çok etkilendiği belliydi. Biz başından geçenleri televizyonda anlatması için onu ikna etmeye çalıştık. Biraz da bunun onun için bir sorumluluk olduğunu, onu incitmeden ifade etmeye çalıştık. Ama istemedi 'ben bunu kaldıramam' dedi. Suç duyurusu yaptığını, çok detaylı bir ifade verdiğini söyledi. Adli tıp raporu aldığını da. Biz bir kadından bir şey dinledik ve O’nun anlattıklarına inandık, bunları yazdık. O günden beri de twitter üzerinden bir küfür kampanyasına maruz kalıyoruz. Kanal D’nin haberinden sonra yeniden yoğunlaştı. Halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiğimiz iddia ediyorlar ve hakkımızda dava açılması gerektiği yazılıyor. Kanal D’de olayın kaydı diye gösterilen görüntüleri izledim ama benim düşüncem değişmedi. Ben Zehra hanımın anlattıkları üzerinden bu konuyu değerlendirdim. Şimdi Zehra hanımın artık çıkıp konuşması gerektiğini düşünüyorum.” Halime Kökçe, bu görüntünen AKP hükümeti ile Cemaat arasında süren sert kavganın devam ettiği günlerde ortaya çıkmasına da dikkat çekerek şöyle konuştu: “O görüntülerin şimdi servis edilmesi çok mu normal? Bu güne kadar kayıt yok deniliyordu şimdi ise görüntüyü durağın kapattığı ve tek açıdan çekilmiş kesintisiz bir kayıt izledik. Bu kayıt şimdiye kadar neredeydi? Benim için hala Zehra hanımın anlattıkları esastır. Ayrıca kaset, montaj, şantaj konularında duyduklarımızdan sonra bu konuda da hemen 'aa evet, izledik yokmuş' diyemeyeceğim. Görüntülerle oynanmış mı oynanmamış mı herhalde bunu da inceleteceklerdir. H erhalde Zehra hanım da çıkıp konuşacaktır.” Erdoğan ne demişti ? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Gezi eylemleri sırasında bulunduğu Kuzey Afrika’dan dönüşünde düzenlenen mitinglerde ve partisinin grup toplantılarında bu konuya değindi. Yaptığı konuşmalarda; 'Benim başörtülü kızlarıma, benim başörtülü bacılarıma saldırdılar… Kabataş’ta bir kızımız yanında bebeğiyle çok çirkin bir saldırıya maruz kalıyor. Polise gidiyor. Şikayette bulunuyor' demişti. Kaynak: Al Jazeera
İşte Yeni Kadıköy Meydanı
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Projesi Yıkım ve Temel Atma Töreni'nde Kadıköy Meydanı için hazırladıkları yeni projeyi tanıttı. Yeni Kadıköy Meydanı çalışması 230 bin metrekarelik bir alan üzerinde yapılacak... Kadıköy Sahili, Metro İstasyonu, Haldun Taner Tiyatrosu, Vapur İskeleleri, Rıhtım Caddesi ve Haydarpaşa arasındaki 60 bin metrekarelik alan yayalaştırılacak. Çalışmayla hem trafiğin rahatlatılması hem de yeşil alanların artırılması hedefleniyor... Çalışma kapsamında meydandaki tüm döşemeler yenilenecek. Kıyı düzenlemesi için sahil şeride tümden ele alınacak. Düzenlemenin en önemli unsurlarından biri Bisiklet yolu... milliyet.com.tr
İstanbul’da Üniversiteli Olmak: Faydaları ve Zararları
İstanbul’da Üniversiteli Olmak – Faydaları İstanbul kendinizi geliştirebilmenizi sağlamaktadır. Entelektüel birikim için ideal bir şehir, kültürel etkinlikler çok fazla. Mesela çok sevdiğiniz yabancı bir grup konser için Türkiye’ye gelecek olsa, İstanbul’a gelir. İstanbul’a çok fazla turist gelir, yabancı ülkeden insanlara tanışabilir, vizyonunuzu genişletebilirsiniz. İstanbul’da üniversite eğitimi dışında hobilerinizi uygulamaya geçireceğiniz birçok kurs var. Adeta bilgiye ulaşmanın şehri İstanbul. Staj olanakları oldukça geniştir, özellikle mühendislik öğrencileri için. Kaldı ki mühendislik okuyacak öğrencilerin ilk tercihidir İstanbul, öyle güzel şehir. Kadıköy, Beşiktaş, Bebek, Ortaköy, Caddebostan, Taksim ve daha birçok yer, eğlencenin önemli noktaları, sosyalleşmenin merkezi. Canınız mı sıkıldı? Boğaz var yahu. Metro, Metrobüs, Marmaray, Vapur olsun, her yere ulaşabilirsiniz. Ulaşımı bir öğrenci için oldukça ucuzdur. Tarihi açıdan çok zengin bir şehir İstanbul, gezip öğrenme meraklıları için avantaj. Bölümünüzle ilgili semirnerlere, konferanslara katılabilirsiniz. Bu eksikliği hiçbir zaman çekmezsiniz. En önemlisi de hayatı diğer şehirlere kıyasla daha çabuk öğrenir, tanırsınız. İstanbul öğrenci şehridir! İstanbul’da Üniversiteli Olmak - Zararları İstanbul’un kalabalığı ve trafiği çekilecek gibi değil. Hele ki metrobüs! İstanbul pahalı bir şehir; evinizden ya da yurdunuzdan dışarı adım attığınızda para harcamadan edemiyorsunuz. Eğer ki İstanbul dışından bir ilden gelmişseniz ve yurtta kalamam, en iyisi ev kiralayayım diyorsanız, bilin ki yüksek kiralar ödemek zorundasınız. NOT: İstanbul’da üniversite okumanın faydalarına ve zararlarına bir madde de sen eklemek istersen yorum yaz, paylaşalım!
Kadın Komandolardan Nefes Kesen Gösteri
Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı Dağcılık Timleri, Boğaziçi Köprüsü’nde Dünya Kadınlar Günü’nde nefes kesen bir gösteriye imza attı. 4’ü kadın astsubay olmak üzere 8 personel, köprüye Kadınlar Günü temalı pankart ve Türk bayrağı astı. Jandarmalar daha sonra köprüden denize halatla iniş yaptı. Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı (JÖAK) Dağcılık Timleri, Jandarma’nın 175. kuruluş yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Dünya Kadınlar Günü’ne özel bir etkinlik gerçekleştirdi. JÖAK dağcılık timlerince İstanbul Boğaziçi Köprüsü’nde Dünya Kadınlar Günü temalı pankart ve Türk Bayrağı asıldı. Daha sonra 4’ü kadın astsubay 8 personel, bayrağın ve pankartın iki yanından ikişerli gruplar halinde denize iniş yaptı. Denize inen jandarmalar Sahil Güvenlik Komutanlığına bağlı botlarla Ortaköy Vapur İskelesine çıkarıldı. Jandarma personeli, Ortaköy’de gösteriyi izleyen vatandaşlara da karanfiller dağıttı. Boğaz Köprüsü’ndeki gösteriye katılan Astsubay Yasemin Yalçıner Öngün “Biz jandarmada 4 aylık bir eğitimden geçtik JÖAK’ta. Günün anlamı çok önemliydi. Köprüden aşağı inerken herhangi bir korku yaşamadık” dedi. Astsubay Esma Agün ise, “Bunu bayanlar adına yapmış olduğum için gurur duyuyorum. Korkudan çok bizim için çok keyifli hale geldi. Korkudan çok zevk aldık. Günden güne kadına şiddetin arttığı dönemdeyiz. Tabii ki üzücü. Buna karşı sesimizi duyurmak istedik. ‘Şiddetsiz bir toplum, mutlu çocuklar’ diyerek şiddete karşı sessiz kalmamayı rica ediyoruz” diye konuştu.ensonhaber.com
Küçük İskender: Ahlak İçin Seksten, Bağımsızlık İçin Özgürlükten Vazgeçemezsin
Şair küçük İskender: Birbirlerine ekranda küfreden liderlerin temsil ettikleri partilerin sokaklarda hoşgörülü, neşeli şarkılarda fink atması ayrı bir ironi Şair küçük İskender , 'Ruhu iyileştireyim derken bedeni öldürüp dışlayamazsınız. Tersi de geçerli. Ahlak derken seksten, bağımsızlık derken özgürlükten vazgeçemezsiniz. Hayat böyle bir şeyi' dedi. Twitter yasağına da değinen iskender, 'Twitter, Youtube, Facebook derken toptan çözüme gidip yakında elektriği yasaklayabilirler. TOKİ de konforlu mağaralar yaparsa yerleşir, geçinir gideriz' ifadesini kullandı.Şair küçük İskender, Türkiye'deki şiirden, ahlaktan, özgürlükten, Gezi olaylarıdan ve Twitter yasağına kadar birçok soruya yanıt verdi. Çınar Oskay 'ın sorılarını yanıtlayan İskender'in Hürriyet'te yer alan söyleşisinin ilgili bölümü şöyle: Türkiye’nin bugünleri bir şaire ne hissettirir? Muhafazakâr ya da vurdumduymaz bir şairseniz bir sıkıntı yok elbette. Ama benim gibi hayatın her an ileri ve daha güzele, eşitliğe doğru gitmesinden yana olanlar için kapan. Kapan diyorum çünkü sizi av gibi görüp peşinize düşen avcılar var. Ölümünüzün önlerindeki engelleri kaldıracağını savunan bir zihniyetin gitgide hakim olduğu bir darboğaz da denilebilir. Pencerenizden içeri giren seçim şarkıları, televizyon haberleri sizi nasıl etkiliyor? Birbirlerine ekranda küfreden liderlerin temsil ettikleri partilerin sokaklarda hoşgörülü, neşeli şarkılarda fink atması ayrı bir ironi. Zaten uzun zamandır haberleri sosyal medyadan izlemeye gayret ediyorum sahiciliği açısından. Penceremden içeri sızmaya çalışan şarkıları da kendi müzik arşivimdeki şarkılarla bastırarak akıl sağlığımı korumaya çalışıyorum. “Bu hızla 3-5 yıla kalmaz topluca Ortaçağ’a gireriz” demiştiniz. Girdik mi, daha var mı? Girmez miyiz; hatta o hızla arka kapıdan çıkıp daha da geriye düştük. Twitter, Youtube, Facebook derken toptan çözüme gidip yakında elektriği yasaklayabilirler. TOKİ de konforlu mağaralar yaparsa yerleşir, geçinir gideriz. ‘ Underground Otopark kitabında “Çocukken ülkenin, dünyanın bu hale geleceğini hiç tasavvur ettiniz mi? Aklımın ucundan bile geçmedi” diye yazdınız. Gerçekten o zamanlar daha mı iyiydi dünya? Sanırım ben daha iyiydim, biz daha iyiydik. Yoksa dünyanın anormal yükselişi doğanın çöküşü anlamına geliyor. İnsanın evrimi ne kadar büyük bir tehlikeyse asıl korkuncu da büyümekle yaşlanmayı karıştırıp o telaşla irili ufaklı diktatörlere dönüşmesinde. Küçücük bir çocuktan korkan iktidarlar, sevginin düşmanı şizofren çeteler oluşturduk; teselliyi de çoğunluğun desteği sanıyoruz. Yeniden Dostoyevski okumaya başlamak gerekiyor belki deBugünlerin 80’lerden, 90’lardan, 2000’lerden farkı ne? 80’lere laf yok; acımız kadar neşemiz de büyüktü. 90’larda liberalizmin başımıza bela olacağı endişesine Tarantino güldü geçti yine de. Derken 2000’lerin milenyum sarhoşluğuna kapıldık. Bilmiyorduk ki başkaları içindi milenyum; bizim coğrafyamız ise uranyuma girdi. Yani karanlığa, ölüme, baskıya, sonunda da cinayetlere, katliamlara... Küçük Amerika olmaktan sıkılıp küçük Almanya tadına ulaştık. Ama bildiğin Nazi Almanyası. Başbakan Erdoğan sizi şair olarak bir şekilde etkiliyor mu? Ne bileyim, mesela gün içinde aklınıza geliyor mu? Sesinin inceldiği mitingler filan sizin algı dünyanızda nasıl yer buluyor? İçindeki gerçek sesi bulmuş olabilir belki -ilginç bir ton yakalamış çünkü, tıbbi açıdan bakmalı birileri.- Beni birey olarak değil, yaptıkları açısından ilgilendiriyor kendisi; vefa ve vicdan kavramlarına getirdiği postmodern açılım birçok ailenin çöküşüne sebebiyet verdiyse karakter olarak şüphesiz her sanatçı için bir figürdür. Yeniden Dostoyevski okumaya başlamak gerekiyor belki de. Ya iktidarın yeni dili? Egemen Bağış’ın ‘nekrofiller’ benzetmesi… Başbakan’ın “Bunlar utanmasa uçak için de ‘ekmek almaya gidiyordu’ diyecek” sözleri? Tıp eğitimimi psikiyatri servisindeki hastaların tedavisini aksattığım, bozduğum iftirası yüzünden bırakmıştım biraz da; bana o günleri hatırlatan şeyler yaşıyorum. Yani bir dil, bir akıl ve bir gövdenin sacayağı vazifesi göremediği varoluşlar. Bu tuhaflıklar umarım ilerde ulusal bir ironi performansı yapmamız için yeterli malzeme ve mümkün mertebe direnç sağlar hepimize. “Faşizme karşı tıpkı bir hayvan gibi davranmalıyız” sözleriyle ne demek istediniz? -Hayvan derken saldırgan, vahşi, akılsız anlamında kullanmıyorum; gezegenine uyumlu, dürüst, doğası gereği güzel anlamına getiriyorum lafı. Bazı insanlarla beraber yaşayacağıma, çalışacağıma hayvanlarla işbirliğine gidip öze dönerim gibi fazla naif bir yanım da var hâlâ. Bu dönem fikir-sanat hayatımızı nasıl etkiledi? Çıkan filmleri, şarkıları, kitapları nasıl buluyorsunuz? Bir tiyatrocu dostumuz haklı nedenlerle yurtdışına giderken diğerine yeni olanaklar veriliyorsa olan biteni okuyan yeni bir zihniyet kandırılamaz elbette. İçimdeki his yakında kimi mizah dergilerinin de ağır cezalarla, vergilerle kapatılacağının sinyalini veriyor. Daha da siyahlara bürüneceğiz. Ama gitgide matem artar, karalar bağlayanlar çoğalırsa karanlık ve o karanlıkta saklanan farklı fikirlerin hareket alanı da genişler. Genç sanatçıların iyi işlere yöneleceğini, sertleşeceğini ümit ediyorum. Biraz hayal kuralım... Bir sabah uyandınız. Türkiye, istediğiniz gibi bir ülke olacak. Sokakları, mimarisi, insanları, gündemi... Böyle bir ülkeyi anlatır mısınız bize? Birileri cennet diyor ona, birileri de ütopya. Öyle bir Türkiye’yi hayal edebilecek kadar ne yeteneğim ne de görebilecek kadar ömrüm var. Güzel bir ülkeyi anlatacak kadar güzeldir lisanımız, güzel bir ülkeyi inşa edebilecek kadar güzel insanlarsak tabii. Sıkıntımız orada. “Okumadan sokağa çıkmayın” diyeceğiniz kitaplar, şiirler var mı? Her kitap okunmayı hak eder bence. Elbette seçiciyim ama kimi söylesem diğeri alınır. Şiirsel söylersek “Kimi sevsem öteki küsüyor” gibi bir durum. Edebiyatseverlik böyle bir nazı, kıskançlığı bertaraf etmek işte. Yine de şiirin büyüsü bambaşka. Düzyazının öğüt verdiği yerde şiirin baştan çıkartıcılığı önemli. Edebiyat hayatınızın en zevkli anı hangisiydi? Şair olarak Amsterdam’a davet edilmem ve orada yaklaşık bir ay yaşamam geliyor aklıma. Gerçekten iyi gelmişti. İnsanlar gülümsüyordu. Özgürlük haddini aşmıştı. Bu yaşıma kadar mutluluğu bir kez orada hissetmiş olabilirim. Kediler, akasya ağaçları, vapur, yağmur, Büyükada… Bizim yazarlarımız, şairlerimiz biraz uslu mu? Biz mi öyle sanıyoruz? Siz bu durağan dünyadan kopma isteği duydunuz mu? Asya, Avrupa, Amerika derken Afrika’yı atladığımı fark ettim; belki en azından bir Fas yolculuğu olabilir ilerde. Baharat kokusu mu, sıcak mı, çöl mü çekiyor beni, bilemiyorum. Burroughs etkisi de olabilir. Yahut ‘Afrika Dahil’ diyen bir Cemal Süreya rüzgârı. Belli mi olur bir Rimbaud bulurum kendime oralarda arkadaş, Afrika’nin göbeğine yerleşip bir bakkal açarız. Sence durulmaya niyetli miyim? Yola devam! Hayatınızın romanı hangisi peki? Bizim kuşağı Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ı vurdu. Ne gariptir ki kızıyla Cerrahpaşa’da beraber okuduk; sanırım o doktor olmuştur, ben buralara geldim. Ardı sıra Latife Tekin romanları. Şimdilerde ise Hakan Günday, Emrah Serbes gibi müthiş kalemlerin ateşi. Âşık olmak zorlaştı mı? Neye âşık olduğunla ilgili bu. Eskiden boş zaman sosyoloji diye bir meseleyle ilgilenmiştim. Aşk oralarda samimi ve elzem. Ya evlilik? O tür zararlı alışkanlıklarım yok. Dostluklar, ilişkiler nasıl evrildi? Tomris- Turgut Uyar’ınki gibi evlilikler, aşklar kaldı mı? En son, Orhan Veli’nin büyük aşkı Nahit Hanım’a yazdığı mektupları okudum. Aşka mı üzüldüm, o dönem mi içimi burktu; ama sersem etti beni. Sahicilikle ilişkili. Özlemle ilgili. Arkadaşlıklar örgütlenmeye benziyor biraz. Zamana karşı koymak, zamanı birlikte şenlendirmek için kurulmuş küçük örgütler işte sorduğun dostluklar, aşklar. Kundaklamayı sevmem “Şiir, küçük mutlulukları, ayrıntıda kalan hüzünleri, bir çiy damlasının falanını-filanını aşalı, buralardan gideli çok zaman geçti” diye yazdınız. Hayat şiire olan duyarlılığı öldürdü mü? O ifade tarzı terk edildi sadece. Dobralık ile teknoloji, hız ile masumiyet birbirine nüfuz etti. Devasa hayat yangınına itfaiye geç geldi; artık ortadaki kül ve enkazı eşeleyerek insanlığımızı bulmaya çalışıyoruz; biraz o yüzden kirliyiz. Siz ender şair gibi şairlerdensiniz galiba. Bohem, dağınık, özgür… Nasıl bir hayat böylesi, öykünelim mi? Emir/komuta zinciriyle aranız yoksa hiç de fena değil; bohem ve özgür kısmı doğru da dağınıklığımın çerçevesi var. Çok zengin nasıl para saçmazsa bu denli imgeyi biriktirenin de bonkör, müsrif ya da tatlı serseri olması imkansız. Sorumluluklarımı, ödevlerimi ihmal etmemeye çalışırım. Baktım ki boğuyorlar, içime çekilirim. Edebiyatla ilgilenmeseydim de böyle bir hayatı isterdim. Her iki anlamıyla da kundaklanmayı sevmem. Türkiye’de eşcinsel olmak nasıl bir durum? Eşcinsel kesimin ‘Yeryüzünde bir azınlık güç olarak iktidar karşısında daima muhalif sosyalist kanatta mücadele verdiğini’ yazdınız. Gezi’deki LGBTİ direnişçileri, sonrasında geniş bir kitlenin katıldığı ‘Gay pride’ bir farkındalık yarattı mı? -LGBTİ, her şeyden önce tüm dünyada heteroseksizmin faşizmiyle mücadele eder; kimseyi dışlamamayı ilke edinmiş, içselleştirmiştir. Arkadaşlarımız Gezi’de ve sonrasında bunun en başarılı örneklerini sergilediler. Direnişi ve ölçülü mizahı yan yana getirdiler. ‘Yasak Ne Ayol’ bugün çoğu insanın dilinde. Onlar sadece benim değil, hepimizin dostu. Bunu fark edenler dünyayı sevmeyi öğreneceklerdir. Türkiye’deki heteroseksist şiddeti kırmak mümkün mü? Dürüst konuşalım; umudum yok. Öncelik de kazandıramıyoruz. Doğruya doğru ülkemizde çözüm bekleyen bir sürü acil meselemiz varken bu sanki biraz ‘fazla’ görünüyor kimilerine. Tabii ki “Her şey düzelsin, size de bir güzellik yaparız” gibi bir kepazeliğe ödün vermek de ağır. Gezi sizde şiir yazma isteği uyandırdı mı? Ölen kişilerin arkasından veya toplumsal çıkışları takiben şiir yazmak tedirgin ediyor beni; yazanlara bir şey diyemem ama ben sanki pastadan pay alıyormuşum gibi hissediyorum. Örneğin Ali için, Berkin için, Ethem için şiir yazarsam biri çıkıp “Onlar ölürken yanında yoktun” diyecek diye ürküyor ve hak veriyorum bu siteme. Bugün Türkiye’de seçim var. Yeni bir dönem... İnsanlara bu pazar günü, bir şiirle veda etmek ister misiniz? Şiirsel bir aforizmamı paylaşayım: “İyi şaire sormuşlar: “Usta, diğerleri çırpınsa da senin gibi yazamıyorlar; nedendir?” İyi şair yanıtlamış: ”Meseleyi et olarak gören göz için kasap ile cerrah arasında fark bulunmadığındandır.“ Bu farklılıkları fark edenlerin kazandığı bir dönem olur umarım.T24