Star Wars: Galaktik Cumhuriyet Neden ve Nasıl Otoriterleşti?
Baba, Kara Şövalye, James Bond derken epik yolculuğumuz galaksinin en uzak köşesine ulaştı. Ama bu hafta lazer kılıçlarını, uzay gemilerini, o tanıdık açılış müziğini bir kenara bırakın. Çünkü size bir cinayetin nasıl işlendiğini, adım adım, kendi gözlerinizle göstereceğim. Kurban, binlerce yıllık bir cumhuriyet. Katil ise dışarıdan gelen bir canavar değil. Bizzat cumhuriyetin kendisi. Ve işin tüyler ürperten yanı şu. Bu cinayet işlenirken tek bir kanun bile çiğnenmiyor.
Çünkü asıl mesele cumhuriyetin ölüp ölmediği değil. Onu öldürmek için kimsenin tek bir kanunu bile çiğnememiş olması. Tek bir kurşun atılmadı, tek bir tank yürümedi. Bir adam koca bir demokrasiyi, o demokrasinin kendi kuralları içinde, sabırla ve gülümseyerek ele geçirdi. George Lucas bütün serisini işte bu sorunun üzerine kurdu. Demokrasiler nasıl diktatörlüğe dönüşür? Verdiği cevap kısa ve ürperticiydi. Demokrasiler devrilmez. Teslim edilir. Şimdi gözlerinizi dört açın, çünkü bu teslimiyetin nasıl adım adım örüldüğünü baştan sona izleyeceğiz.
Roma’dan ödünç alınmış bir çöküş
Lucas bu kusursuz cinayetin planını kendi kafasından uydurmadı. Tarihin en ünlü cinayetinden çaldı. O isimlere bir daha bakın. Senato, Şansölye, Valorum, Palpatine. Yarı Latince, hepsi eski Roma’nın kulağınıza fısıldadığı isimler. Naboo’nun mermer sütunları neredeyse imparatorluk Roma’sının ta kendisi. Çünkü Lucas bir demokrasinin nasıl çürüdüğünü merak edince doğruca tarihin en büyük çöküşüne gitti ve orada bir soruya odaklandı. Romalılar Sezar’ı hançerleyip öldürdükten sonra, neden dönüp koca cumhuriyeti onun yeğenine altın tepside sundular?
Çünkü Roma da bir gecede düşmedi. Yüzyıllarca ayakta kalmış dev bir yapıydı ve onu yıkan şey kapıdaki barbarlar değil, içerideki çürümeydi. Savaş, kriz, panik. Her krizde aynı reçeteye sarıldılar. Bir adama, sadece bu seferlik, sadece tehlike geçene kadar olağanüstü yetki. Roma hukukunda diktatör bir küfür değildi, altı aylığına tam yetki verilen meşru bir makamdı. Anlaşma buydu. Fırtına dinince yetki geri alınacaktı. Ama önce Sulla geldi, ardından Sezar geldi ve herkes acı gerçeği öğrendi. O koltuğa bir kez oturanın oradan ancak ölüsü çıkıyordu. Şimdi bu dersi aklınızın bir köşesine yazın. Çünkü binlerce yıl sonra, çok uzak bir galakside, aynı tuzak bir kez daha kurulacak. Hem de gözlerimizin önünde.
Tarihçilerin Roma için sorduğu soru, siyaset biliminin bugün demokratik gerileme (democratic backsliding) dediği şeyin ta kendisi. Rejimler bir darbeyle değil, kendi kurumlarının yavaş yavaş içinin boşaltılmasıyla ölür. Lucas’ın Cumhuriyet’i de Roma gibi, kendi anayasal araçlarıyla intihar eder.
Her şey bir krizle başlar
Ve perde açılıyor. Gözünüzü galaksiye çevirin, az önce Roma’da gördüğünüz tuzağın bire bir yeniden kurulduğunu izleyeceksiniz. Palpatine kapıyı tekmeleyerek girmez. O sabırlı bir avcıdır, avını yıllarca sindire sindire kovalar. Önce silik bir senatördür, kimsenin dönüp ikinci kez bakmadığı biri. Sonra küçük bir ticaret kavgasını, Naboo ablukasını ustaca büyütüp Şansölye Valorum’u koltuğundan eder ve sessizce yerine kurulur. Kimse ne olduğunu tam anlayamaz. Derken ufukta dehşetli bir tehdit belirir. Ayrılıkçılar. İşte oyunun en şeytani yanı da burada. O tehdidi gizliden gizliye örgütleyenin bizzat Palpatine olduğunu yalnızca biz biliriz. Galaksi korkudan titrer. Ve korkmuş bir galaksi, her şeyini seve seve veren bir galaksidir.
İşte tam o titreyen ellerle Senato, ona koca bir klon ordusu kurma yetkisini ikram eder. Palpatine bu yetkiyi alırken gülümseyerek o cümleyi kurar: “Demokrasiyi seviyorum. Cumhuriyet’i seviyorum. Bana verdiğiniz bu gücü, kriz biter bitmez geri vereceğim.” Vermez. Hiçbir zaman vermez. Çünkü kriz hiç bitmez, bitmesine de izin verilmez. Savaş uzadıkça yetkiler kabarır, görev süreleri uzar, bütün ipler tek bir avuçta toplanır. Ve dikkat edin, bunların hiçbiri kaçak değildir. Hepsi oylanmış, onaylanmış, hatta coşkuyla alkışlanmıştır. Sizi asıl ürpertmesi gereken şey de bu. Palpatine bir kez olsun kanunu çiğnemez. O kanunu silah olarak kullanır.
Hukukçu Carl Schmitt bunu tek bir cümlede özetlemişti: egemen, istisna hâline karar verendir (state of exception). Olağanüstü hâli ilan etme yetkisini eline geçiren, zamanla olağan düzenin de tek sahibi olur. Ve bu, masa başı bir kuram değildi. Schmitt birkaç yıl sonra Nazi rejiminin baş hukukçusu oldu. Çünkü Palpatine’in galakside yaptığını, kendini düşmanlarına karşı korumasız bırakmış Weimar demokrasisi gerçek dünyada yaşadı. Bir ekonomik krizin tam ortasında, Hitler’e olağanüstü yetkileri kendi eliyle, kendi oylarıyla devretti.
Bitaraf olan bertaraf olur
Ama bir cumhuriyeti gömmek için tek bir hırslı adam yetmez. Geri kalan herkesin de yavaş yavaş teslim olması gerekir. Ve olurlar. Mahkemeler suspus olur. Senato ürkek bir sürüye döner. Onları koruması gereken Jedi’lar bile şaşkın ve dağınık, hep bir adım geride kalır. Derken çürüme en beklenmedik yerden, en sevdiğimiz karakterin ağzından dökülür. Anakin, can dostu Obi-Wan’a döner ve buz gibi bir cümle kurar: “Benim tarafımda değilsen, o zaman benim düşmanımsın. (If you are not with me, you are my enemy)”. Obi-Wan’ın cevabı koca bir bilgelik geleneğinin son nefesi gibidir: “Yalnızca bir Sith kesin hükümlerle hareket eder (Only a Sith deals in absolutes)”.
Bu replikler tesadüf değil. Lucas, Revenge of the Sith’i 2003 Irak işgalinin gölgesinde çekti ve Anakin’in o cümlesini neredeyse doğrudan George W. Bush’tan aldığını saklamadı bile. Bush, 11 Eylül’ün hemen ardından bütün dünyaya meydan okumuştu. “You’re either with us or against us.” Yani ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız. Anlatmak istediği şey basit ama amansız. Bir toplumu biz ve onlar diye ikiye yarmak, otoriter iktidarın en keskin bıçağıdır. O bıçak indiğinde, ortada duran, soru soran, iki kez düşünen herkes bir çırpıda düşman safına savrulur. Uzlaşmak bir erdem olmaktan çıkar, ihanete dönüşür. Ve bir cumhuriyeti ayakta tutan o gri orta zemin işte o an ayağınızın altından kayıp gider. Geriye yalnızca uçurum kalır. Ve uçurumun dibinde, başından beri bizi bekleyen o sahne.
Siyaset bilimci Levitsky ve Ziblatt’ın deyişiyle, demokrasiler en çok, rakibi bir düşmana çevirip “karşılıklı hoşgörüyü” yitirdiğimizde ölür. Anakin’in cümlesi bu çöküşün tek satırlık özeti. Gri alanı kalmayan bir siyaset, eninde sonunda yalnız galipleri ve hainleri tanır.
Alkışlar arasında
Ve geldik o sahneye. Galaksinin nefesini tuttuğu, özgürlüğün son saniyesine. Daha birkaç saat önce Jedi Tapınağı ateşe verilmiş, kendi komutanları tarafından sırtından vurulan Jedi’lar, çocuk yaştaki öğrenciler dahil, birer birer yere serilmişti. Yüzü o son çarpışmada tanınmaz hâle gelmiş Palpatine, Senato’nun karşısına çıkar. Ve sakin, neredeyse şefkatli bir sesle, Cumhuriyet’in artık güvenli ve istikrarlı bir toplum olması adına ilk Galaktik İmparatorluk’a dönüştürüldüğünü duyurur.
Beklersiniz ki o koca salon ayağa kalksın, isyan etsin, hiç değilse sussun. Tam tersi olur. Salon coşar. Binlerce senatör ayağa kalkmış, çılgınca alkışlıyor. İşte tam bu uğultunun ortasında, kalabalığın içinde küçücük kalmış bir kadın, Senatör Padmé, gözleri dolarak yanındakine döner ve serinin belki de en ağır cümlesini fısıldar: “Demek ki hürriyet böyle yitiriliyormuş, kulakları sağır eden alkışlar eşliğinde. (So this is how liberty dies, with thunderous applause)”. Bir durup düşünün. Bu sahnede zincirler, kelepçeler yok. İsyan, itiraz yok. Yalnızca alkış var. Özgürlük burada bir orduyla gasp edilmiyor. Sevinçle, kendi elleriyle, bir hediye gibi teslim ediliyor. Lucas’ın bütün uyarısı bu tek karede. Tiranlık her zaman çizmeleriyle, korkunç bir suratla gelmez. Bazen kurtarıcı kılığında, gülümseyerek, bir alkış tufanı eşliğinde gelir.
Levitsky ve Ziblatt tam da bunu anlatır, çağımızda demokrasiler artık tanklarla değil, çoğu zaman seçilmiş liderlerin elinde, hukukun ve kurumların içi boşaltılarak ölür. Halk çoğu zaman ne olduğunu o an fark etmez, hatta alkışlar. Türkçeye “Demokrasiler Nasıl Ölür?” diye çevrilen kitabın bütün tezi, Padmé’nin o tek cümlesinde saklı.
Peki sonra ne oldu?
Ama hikâye o karanlık salonda bitmez. Tam özgürlüğün son nefesini verdiği anda, karenin bir köşesinde, kimsenin bakmadığı yerde bir şey filizlenir. Direniş. Filmden sonradan çıkarılan bir sahnede Padmé, Bail Organa ve Mon Mothma baş başa verip Palpatine’e karşı gizlice fısıldaşır. İleride koca İmparatorluğu dize getirecek İsyancı İttifak’ın ilk kıvılcımı, tam da her şeyin bittiği sanılan o anda çakar. Yıllar sonra Andor dizisi bu kıvılcımı alıp büyütecek, İmparatorluğun taşradaki ağırlığını, sıradan insanların nasıl isyancıya dönüştüğünü bütün çıplaklığıyla gösterecektir.
Ve hikâyenin asıl acı dersi burada parlar. Bir cumhuriyet bir akşamda, alkışlar arasında teslim edilebilir. Ama o teslim edileni geri almak yıllar sürer, hem de kan pahasına. Özgürlüğü kaybetmek tek bir sahneye sığar. Geri kazanmaksa koca bir destana, üç filme yayılır. Sayısız hayata, fedakarlıklara mal olur. Belki de Star Wars’ın bize fısıldadığı en sade gerçek budur. Bir koltuğu birine devretmek bir saniyelik iştir. O koltuğu geri istemekse bir ömür.
Bu da literatürdeki o eski tartışma: meşru direniş hakkı (the right to resist). Daha 17. yüzyılda John Locke yanıtını vermişti. Kendi hukukunu halkına karşı bir silaha çeviren bir iktidara direnmek, halkın en temel hakkıdır. Star Wars da on yıllardır aynı şeyi söylüyor. Alkışlarla vurulan zincir, ancak yıllar süren bir inatla kırılıyor.
Son söz
Star Wars’ı bir daha açtığınızda, isterseniz onu yine ışıkla karanlığın o güzel masalı olarak izleyin. Ama bu kez bir gözünüz perdenin arkasındaki o sessiz cinayette olsun. Bir cumhuriyetin krizden krize sürüklenirken, hep iyi niyetlerle ve kurallara uyarak, özgürlüğünü gülümseyen bir kurtarıcıya nasıl teslim ettiğine bakın. Lucas bu hikâyeyi Roma’dan, Nixon’dan, yirminci yüzyılın küllerinden devşirdi. Ama size anlattığı şey bir tarih dersi değil. Bir ayna.
Çünkü o alkış sahnesi yalnızca uzak bir galaksiye ait değil. Lucas’ın bütün niyeti, salondan çıkan seyircinin o alkışı bir yerlerden, belki de çok yakından tanımasıydı. Star Wars yarım asırdır aynı ürkütücü soruyu soruyor ve cevabını bizden bekliyor. Sıra bize geldiğinde, özgürlüğün ölümünü ayakta alkışlayan o coşkulu kalabalığın içinde mi olacağız? Yoksa salonun bir köşesinde, sesini kimseye duyuramadan dehşete düşen Padmé gibi mi? Söyleyin bakalım, ne olacak bu galaksinin hâli?
Meraklısına
Steven Levitsky & Daniel Ziblatt, Demokrasiler Nasıl Ölür? (çev. Derya Dinç, Salon Yayınları, 2018). Türkçesi mevcut. Demokrasilerin artık darbeyle değil, seçilmiş liderlerin elinde, alkışlar arasında öldüğünü anlatan modern klasik. Padmé’nin tek cümlesinin üç yüz sayfalık hâli.
Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm (çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi, 2002). Özgün metni 1922 tarihli. “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir” cümlesinin kaynağı. Palpatine’in olağanüstü yetkiyle nasıl olağan iktidara dönüştüğünü anlamak isteyene.
Chris Kempshall, The History and Politics of Star Wars (Routledge, 2022). Serinin Roma’dan Vietnam’a, Weimar’dan Irak’a uzanan bütün siyasi katmanlarını tek tek süren akademik çalışma. Bu yazının yaptığını kaynakçalı yapıyor.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

