onedio
117. Elementin Varlığı Kanıtlandı
Periyodik tablonun 117. elementi ununseptiyum’un (Uus) varlığı dört yıllık sıkı bir çalışmanın ardından kanıtlandı. Ununseptiyum 2010 yılında Rus ve Amerikan fizikçiler tarafından keşfedildi fakat varlığı kanıtlanamadı. Bağımsız bir kimya grubu olan Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) tarafından üstlenilen çalışmalar dört yıl sürdü ve en sonunda elementin varlığı kanıtlandı. Uranyum ötesi olarak kategorize edilen 117. element, geçici adı ununseptiyum yerine gerçek ismini alacak ve periyodik tabloya yerleştirilecek. 117- elementi kanıtlayan örnek, Almanya’daki GSI Helmholtz Centre araştırma merkezinde yaratıldı ve bulgular Physical Review Letters’da yayınlandı. Ekip elementi yaratmak için kalsiyum izotoplarını radyoaktif berkelyum ile etkileşime soktu ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Avustralya Ulusal Üniversitesinden Profesör Davind Hinde, element 177′yi yaratmanın yapabileceklerinin en uç noktası olduğunu belirtiyor. Diğer uranyum ötesi elementlerde olduğu gibi, ununseptiyum da bir hayli istikrarsız bir element ve yarı ömrü 80 milisaniye civarında. Prof. Hinde, 118. elementin ardından bir istikrar adasına ulaşabilecekleri ihtimalinin üzerinde duruyor; bu elementlerim yarı ömrünün saatler, günler ve hatta yıllar olabileceğini düşünüyor. 117- elementin varlığını kanıtlayan ve onu periyodik tabloda konumlandırmaya hazırlanan bilim adamları, kaleme aldıkları raporda keşfin istikrar adasındaki daha uzun ömürlü süper ağır element çekirdeklerinin keşfedilmesi için çok önemli bir adım olduğunu belirtiyor.stuff
Dünya Bu Türk'ün Peşine Düştü
Alternatif enerji üretiminde büyük bir buluşa imza atan Turgay Kamışlı, üç bakanlığın destekleme kapsamına aldığı ve birçok ödül alan buluşuyla hidrojen enerjisini kendi tasarımı olan prototip reaktörle üretiyor. Literatürde benzeri olmayan bir yöntemle, geleceğin enerjisi olarak adlandırılan hidrojeni, katalizör ve tetikleyici kullanmadan elde ediyor. Kamışlı, çok sayıda üniversite ve araştırma merkezinden, kendi buluşu reaktörlerin yüzde 100 hidrojen ürettiğine dair test ve analiz raporları aldı. Alüminyum ve borun geri dönüşümü olmayan tehlikeli ve zehirli atıklarını kullandığını söyleyen Kamışlı, mevcut maden atıklarını reaksiyonla fermente ederek zararlı ve tehlikeli muhteviyatı pastörize ettiğini belirtti. Kamışlı, reaktörlerin çalışmasıyla dışa vuran egzotermik dış ısıdan yararlandığını kaydetti. Reaktörlerin iklim şartlarına göre 20 dakikayla 1 saat içerisinde reaksiyona geçtiğini ifade eden Kamışlı, fermente sonrası oluşan pastöre atığın tarım alanlarında ve inşaat sektöründe kullanılabileceğini dile getirdi. Dünya Enerji Konseyi'nden destek Teknolojisi gelişmiş ülkelerde hidrojenin suyun elektroliziyle elde edildiğine işaret eden Kamışlı, 'Bunun haricinde alternatif deformasyonlarla, mesela doğal gazla, kömürle hidrojen elde edersiniz, suyu ayrıştırırsınız. Benim sistemimde, alüminyum ve bor gibi maden atıklarını kullanarak suyu ayrıştırıyorsun, hidrojeni elde ediyorsun. Devletin ve üretim tesislerinin zehirli ve tehlikeli madeni atıkları, çimento ve demir fabrikalarında bertaraf edilen atıkları ya da kayıt dışı olarak araziye dökülen atıkları enerjiye çeviriyorum. Bununla ilgili birçok üniversite ve Türkiye Hidrojen Araştırma Merkezi ile müşterek çalışmalarım oldu. Dünya Hidrojen Enerjisi Konseyi Başkanı Prof. Dr. Nejat Veziroğlu da üretim şekliyle yeni bir buluş olduğunu bildirdi' dedi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın kendi projesini sanayi-devlet iş birliğiyle destek kapsamına aldığını anlatan Kamışlı, 'Buluşum, 18 Nisan 2013 tarihinde Enerji Bakanlığı ile yapılan toplantıda, atıkların bertarafı ve Türkiye'de hidrojen enerjisinin eldesi olarak desteklenen en iyi projelerden biri kabul edildi. İstanbul Demir ve Demir Dışı Metaller İhracatçıları Birliğinin 2012 yılında düzenlediği 'Metalik Fikirler Ar-Ge Proje Pazarı' yarışmasında 'metal ve cevherlerin (alüminyum, demir, bor gibi) atıklarının değerlendirilmesi ve enerji üretilmesi' projesi olarak üçüncü oldu. 2010 yılında Gaziantep'te yapılan sempozyumda bu sistem TÜBİTAK tarafından Türkiye'nin en iyi 8 projesinden biri seçildi. Çalışmalarımda üniversitelerden büyük destek gördüm, bana kapılarını açtılar' diye konuştu. ' Hayata geçerse enerjiye yüzde 20 25 katkısı olur ' Kamışlı, hidrojen enerjisinin elektrik üretiminde, araç yakıtlarında, ısınmada, her türlü gaz motorunda rahatlıkla kullanılabildiğini, ABD, Rusya, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerin uzay çalışmalarında da kullandıklarını kaydetti. Bir litre hidrojenin 5 litre petrol türevi yakıta muadil olduğunun altını çizen Kamışlı, 'Şu an dünya birim fiyatı olarak hidrojenin metreküpü 25-30 lira civarında. Ben bu sistemle hidrojen enerjisini çok çok ucuza, 50 kuruş ile 1 lira arasında bir maliyetle üretiyorum. Üniversitelerdeki ilgililer kar marjı olarak devlete bire 9 katlayacağını, katma değer olarak devletin patentten büyük gelir sağlayacağını söylediler. Bu enerji türü ülkemizde hayata geçsin istiyorum. Hayata geçerse ülkemizde yüzde 20-25 enerjiye katkısı olur. Çünkü tehlikeli atıklarla çalışıyor. Bu atıklar pastörize oluyor, fermente kazanında reaksiyona giriyor' ifadelerini kullandı. 100 litre benzin enerjisi 10 lira Projesine yurt dışından da ilgi olduğunu, birçok bilim adamının kendisiyle görüştüğünü anlatan Kamışlı, 'Geri dönüşümü olmayan metal ve cevherlerin atıklarının değerlendirilerek hidrojen gazı üretilmesiyle ülke ekonomisine büyük katkı sağlanacağını düşünüyorum. Ben şov yapma ya da pazara çıkarma niyetinde değilim. Şu an başvuru yapsam zaten dış ülkelere giderim. Bu ülkemde hayata geçsin, ülkemin olsun istiyorum, amacım budur. Bu sistemle 100 litrelik bir benzin enerjisini 10 liraya üretebiliriz. Bu mübalağa değil, gerçektir' dedi. ' Bazılarının rahatı kaçıyor ' 'Bu buluş yüzünden bazılarının rahatı kaçıyor' diyen Kamışlı şunları söyledi: 'Ben bu çalışma sebebiyle 125 ve 160. maddeden yargılandım. Bazı elçiliklere çağrıldım. Vatandaşlık başvurusu yapmamı istediler. Hatta bir elçilik Enerji Bakanlığı toplantısına katılmak istedi fakat kabul edilmedi. Dışarıdan gelen bilim adamları bizlerden bir şey alıp götürmeye geliyor. Bazı projelerin güvenliği yok. Benim projemin de güvenliği olduğuna inanmıyorum. Bu projenin Türkiye'de kalmasını istiyorum, fakat başıma etik olmayan olaylar geliyor. Maddi ve manevi baskılar ve etkisizleştirmeyle karşılaşıyorum. Bu konuda saldırıya da uğradım. Kıbrıs'ta Cumhurbaşkanı Eroğlu'nun yemeğinden 1 saat önce kaldığım yerin camları kırıldı. Bu konuyu Kıbrıs'ta ülkemin imajı sarsılmaması için gündeme getirmedim. Maalesef o saldırıyı yapan da Türkiye'den bir bilim adamıydı.'Kaynak: İHA
Piramitler Su Yardımı İle İnşa Edilmiş
Bilim insanları, Giza piramitlerinin nasıl inşa edildiğine dair en çok merak edilen sorulardan bir tanesinin cevabını buldu. Araştırmalar, antik Mısırlıların su yardımıyla taş blokları taşıdığını gösterdi. Piramitlerin inşasında kullanılan devasa kayaların, taş ocağından inşaat alanına nasıl taşındığı sonunda anlaşıldı. Araştırmacılar, antik Mısırlıların ağır nesneleri taşımak için kullanılan mekanizmanın önündeki kumları ıslatarak taşımayı kolaylaştırdığını belirtti. Amsterdam Üniversitesi araştırmacıları, çöl kumu üzerinde kurulacak bir kızakta ağır nesneleri çekmek için gerekli olan kuvveti hesapladı. Araştırmada, kızağın önündeki kumun ıslatılmasının, ilkel kızaktaki sürtünmeyi azaltarak taşımayı kolaylaştıracağı anlaşıldı. Physical Review Letters dergisinde yayımlanan araştırma, yüzyıllardır bilim dünyasını meşgul eden en önemli sorulardan birine açıklık getirmiş olabilir. Araştırmacılar, M.Ö 2589 ile 2504 yılları arasında inşa edilen ve dönemin teknolojisiyle ortaya çıkarılması neredeyse imkansız gözüken piramitler hakkında sayısız teori öne sürmüştü. Hollandalı araştırmacılar, savlarını desteklemek için antik Mısır duvar resimlerinden de ipucu çıkartmaya çalıştı. M.Ö 1900 yılına ait, dönemin bölge hükümdarlarından Djehutihotep'e ait mezarda, aranan delile ulaşıldı. Mezardaki duvar resminde, 172 işçi devasa bir heykeli iplerle bir kızak üzerinde çekerken tasvir edilmişti. Tasvirdeki erkeklerden bir tanesi, kızağın önüne su dökerken görülüyordu. Denemeler teoriyi doğruladı Araştırmada yer alan fizik profesörü Daniel Bonn, meslektaşlarıyla minyatür kızaklar inşa ederek, çöl kumu üzerinde antik duvar resimlerindeki yöntemin gerçekliğini sınadı. Kızağın ilerleyeceği kum üzerine su dökülmeden yapılan ilk denemelerde, kayalar ön tarafta birikerek kızağı çekmeyi iyice güçleştirdi. Kuma su döküldüğünde ise zemin sertleşti ve kızak çok daha rahat bir şekilde çekilebildi. Araştırmacılar, su damlalarının kum taneleri arasında köprü görevi görerek birbirlerine yapışmasını sağladığını belirtti. Bu mantık, çocukların kumsalda kuru kum yerine ıslak kumdan daha sert kaleler yapılabilmesini de açıklıyor. Bonn, kızağın dengesinin sağlanması için kullanılacak su miktarının çok önemli olduğuna dikkat çekerek, kumun hacminin yüzde 2-5'i kadar suyun optimum miktar olduğunu belirtti. Araştırmacılar, elde edilen yeni bilgilerin günümüzde de kullanılabileceğini ifade ediyor. Yeni yöntem, asfalt, kömür veya beton gibi tanecikli materyallerin taşınmasında yeni yöntemler sunabilir. aljazeera.com.tr
Son Haliyle Google'ın Sürücüsüz Araba Projesi
Sürücüsüz otomobil testlerine uzun bir süredir devam eden Google, ilk etapta yeni aracını otoyollarda denemiş ve şehir içi trafiğin keşmekeşinden uzak durmuştu. 1.1 milyon kilometreyi aşkın bir mesafe boyunca sürücüsüz otomobilini test eden Google, bu süre içinde önemli aşamalar kaydetmeyi de başardı ve geçtiğimiz yıl içinde şehir içi trafik testlerine de başladı.Google’dan yapılan açıklamada şehirde yapılan 1 millik bir yolculuğun otoyolda yapılan 1 millik yolculuktan çok farklı olduğu; küçük bir alan içinde çok sayıda farklı nesnenin farklı prensipler çerçevesinde hareket ettiği belirtildi. Yazılımda gerçekleştirilen iyileştirme sayesinde sürücüsüz otomobilin aynı anda hareket eden farklı unsurların tespit edilebildiğini duyuran Google, sürücüsüz otomobilinin şehir içinde kullanacağı gelişmiş tespit sisteminin nasıl işlediğini gösteren bir videoyu da paylaştı.Google’dan yapılan açıklamada sürücüsüz otomobilin gelişimi açısından çözülmesi gereken çok sayıda problem olduğu ve önce Mountain View’da, daha sonra diğer şehirlerde sürücüsüz otomobile daha fazla sokak öğretileceği belirtildi.
Ayasofya, Cami Olarak Yeniden İbadete Açılacak mı?
Ayasofya’nın “Ayasofya Camii” adıyla camii olarak yeniden ibadete açılması için kanun teklifi verildi... Teklifi veren isim ise cemaate yakınlığı ile biliniyor... AK Parti'den istifa eden Burdur bağımsız milletvekili Hilmi Yıldırım, Ayasofya’nın “Ayasofya Camii” adıyla camii olarak yeniden ibadete açılması için kanun teklifi verdi. Hilmi Yıldırım’ın verdiği kanun teklifinin gerekçe bölümünde; “Ayasofya Camii, etrafındaki eserleriyle, külliyesiyle beraber bir vakıftır; Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesidir ve hukuken el konulmuş durumdadır, vakıf bırakılma maksadına aykırı biçimde kullanılmaktadır. Ayasofya’nın hâlâ vakfedilme amacı dışında kullanılması böyle bir yasağın devamı, bugünün dünyasında hukuk ve insan hakları ihlalidir. Bugüne kadar ülkemizde vakıflarla ilgili pek çok olumlu adımlar atılmışken maalesef bu ayıp ortadan kaldırılamamıştır. Bugün Ayasofya’nın vakfedilme gayesi dışında kullanılması, hem hukuken, hem örfen, hem de ahlaken yanlıştır, kabul edilemez” ifadeleri kullanıldı. CEMAATİN AK PARTİ'Yİ SIKIŞTIRMA HAMLESİ Mİ? Burdur bağımsız milletvekili Hilmi Yıldırım, 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet operasyonundan sonra AKP’den istifa etmişti. Yıldırım hakkında Cemaat’e yakın olduğu iddiaları ortaya atılmıştı. Kulislerde Yıldırım'ın bu teklifi ile AK Parti'yi muhafazakar kitleler karşısında zor durumda bırakmak istediği iddia ediliyor. Gerekçede şu ifadeler yer aldı: “Ayasofya Camii Türk milletinin tarihi kimliğinin bir parçası, ayrılmaz hatta asli unsurlarından biridir. Ne var ki, bu hâlâ ibadete kapalı tutulmakta, resmi kayıtlarla müze olarak görülmekte ve fiilen de müze olarak kullanılmaktadır. Ayasofya Camii 1934 yılında bir restorasyon vesilesiyle ve aradan geçen 80 yıla rağmen hâlâ tartışmalı kabul edilen bir kararnameyle müzeye dönüştürülmüştür. Bu kararın 1930’larda ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu şartlar çerçevesinde alındığı anlaşılmaktadır. Tarihe, geçmişle hesaplaşmak için değil, yaşananlardan ders çıkarmak için bakmak lazımdır. Kararın doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak her zaman mümkündür. Ancak bu siyasetçilerden ziyade bilim adamlarının, tarihçilerin işidir; zira tarihi olayları kendi bağlamından kopararak, sadece bugün dünyasından bakarak yargılamak çoğu zaman yanıltıcıdır adil değildir. Ancak söz konusu kararın bugün halen muhafaza ediliyor olması, izah edilebilir bir durum değildir. Ayasofya Camii, etrafındaki eserleriyle, külliyesiyle beraber bir vakıftır; Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesidir, ve hukuken el konulmuş durumdadır, vakıf bırakılma maksadına aykırı biçimde kullanılmaktadır. Ayasofya’nın hâlâ vakfedilme amacı dışında kullanılması böyle bir yasağın devamı, bugünün dünyasında hukuk ve insan hakları ihlalidir. Bugüne kadar ülkemizde vakıflarla ilgili pek çok olumlu adımlar atılmışken maalesef bu ayıp ortadan kaldırılamamıştır. milliyet.com.tr
Reklam
Dünyanın En Hızlı Kara Canlısı Nedir?
ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Pomona Collega’da yürütülen bir araştırma, 3 milimetre büyüklüğündeki bir kene türünün en hızlı hareket eden kara canlısı olduğunu ortaya çıkardı. Çalışmada, canlıların boyutlarına göre aldıkları hız esas alındı. Paratarsotomus macropalpis olarak anılan ‘ hızlı kene ’, saniyede kendi boyunun 322 katı hıza ulaşıyor. Bir insanla kıyaslandığında kene, bir saatte 2 bin kilometre koşabiliyor. Daha önce en hızlı kara canlısı olarak belirlenen Avustralya’da yaşayan kaplan böceği, saniyede kendi boyunun 171 katı hıza çıkıyordu. Çita ise 16 katına çıkabiliyor.teknolojioku
Bilim İnsanları Dünyanın En Hızlı Hayvanını Keşfetti
Bilim insanları dünyanın en hızlı hayvanını keşfetti. ABD'de bulunan bir akar türü, kendi boyutunun 332 katı mesafeyi bir saniyede kat edebiliyor. ABD'nin California eyaletindeki bir akar türünün, bedeninin 332 katı mesafeyi bir saniyede kat edebildiği ortaya çıktı. Amerikalı bilim adamları, akarın hareketlerini hızlı kamerayla inceledi. Hız ve boyutu göz önüne alındığında bacakları dâhil 3 milimetre büyüklüğündeki ''Paratarsotomus macropalpis'', rekorun önceki sahibi kaplan böceğini geride bıraktı. Bilim adamları, bu hayvanın rekor sürede durup yön değiştirebildiğini de gördü. Kaplan böceği bedeninin 171 katı mesafeyi bir saniyede kat edebiliyor. Araştırmanın sonuçları ''FASEB'' dergisinde yayımlandı. Akarın vücut büyüklüğüne göre hızı, bir insanın saatte 2100 km hızla koşmasına denk geliyor. Araştırmada yer alan Pitzer College öğrencisi Samuel Robin, 'Her şeyden hızlı olan bir canlıyı keşfetmek çok heyecan verici. Bu sayede yeni nesil robotlar ve biyometrik cihazların tasarımında yeni fikirler elde edebiliriz' ifadesini kullandı. Akarın keşfedilmesinde rol oynayan Pomona College Biyoloji Profesörü Jonathan Wright, hayvanların bacaklarını hızla hareket ettirmelerinde kas biyokimyasının etkisini araştırırken akarlara yöneldiklerini söyledi. Wright, bağıl hız ve adım uzaklığının canlılar küçüldükçe arttığını, ancak bacakların hızla hareket etme kabiliyetinin bir limiti olması gerektiğini belirtti. Hayvan ve böcekler üzerinde yapılan araştırmalar, henüz 'üst limitin' ne kadar olduğunu ortaya çıkaramadı. Paratarsotomus macropalpis akarının yakalanmasının da son derece güç olduğuna dikkat çeken Wright, 'Kayalarda ve kaldırımlarda inanılmaz bir hızla ilerliyorlar. Kameralarda bile hareketlerini tespit etmek çok zor. Dahası 60 derecelik asfalt üzerinde bile zorlanmadan ilerleyebiliyorlar' ifadesini kullandı. Al Jazeera
Reklam
Murat Başekim'le Çizgi Roman Ve Fantastik Üzerine
Murat Başekim, Türkiye’de çizgi roman ve fantastik edebiyat okurunun aşina olduğu bir isim. Kısa ömürlü Tam Macera dergisinde yazdığı Cinhan öyküleri, akabinde kendine has üslubuyla Anadolu’nun tekinsiz gecelerine musallat ettiği Deli Gücük senaryoları ve “şark gotiği” kısa öyküleriyle sadece sağlam bir üsluba değil, dehşet verici bir hayal gücüne sahip olduğunu gösterdi.Geçtiğimiz haftalarda çıkan ilk romanı İskit, hayalperest hikayeci Od’un bozkırın sert şartlarında hayatta kalabilmek ve sevdiği kadınla ocaklanmak için hikayeleri bir kenara bırakıp ok salmayı, savaşmayı ve can almayı – kısacası İskit olmaya – karar vermesini anlatıyor. Murat’la yazın serüvenini, İskit’i, tarihi ve hikayeleri konuştuk.Öteki Sinema için söyleşen: Can YalçınkayaHocam, Türk okuru seni yazdığın korku çizgi romanlarıyla tanıdı ilk kez. Bize biraz yazarlığa nasıl başladığından ve çizgi roman serüveninden bahseder misin?İlk okuduğum eserler, banka tabelaları, Cin Ali serisi ve onlardan beş yıl sonra da ‘Balonda Beş Hafta’ ile Poe Hikayeleri idi. Tabii böyle bir külliyat ile ‘zehre’ alışınca, insan fena bağımlı oluyor. Kendisi de öykünüyor ve aynı aromada metinler üretmek istiyor… O yüzden 1999’dan itibaren ben de hemen banka tabelaları yazmaya başladım. Fakat beceremeyeceğimi anlayınca, çok sevdiğim korku/macera türlerine yönelmeye çalıştım. Birkaç tanesi güzel bir edebiyat dergisinde çıktı. Sonra kendim için birşeyler yazmaya daha devam ettim.Derken 2007’de Tam Macera projesi başladı. Cinhan karakterinin senaristliğini verdiler. Hayallerime kavuşmuştum artık. Mahmud Asrar ve bir sayıda da Yıldıray Çınar en güzel şekilde betimledi senaryolarımı.Derken Levent Abi’nin, Deli Gücük projesi başladı. Yaklaşık 1989’dan beri hayalim bu idi: bir derginin bir köşesi… Bir projenin bir kıyısı… Bir karakterin hikayeleri.Böylece DG albümlerine katkıda bulunma ve Korkut Öztekin, Ozan Küçükusta, Gürdal Akkoç, Emre Yüce, Sümeyye Kesgin, Murat Başol, Koray Kuranel, Uğur Sertçelik, Mert Yavaşça gibi usta çizerlerle çalışma imkanı buldum.Senin de ikinci albümün sonuna yazdığın o inceleme yazısında (‘ Canavarlar, Deliler, Çizgi Romanlar, ve Diğer Lanetli Hikayeler’-Can T. Yalçınkaya) derinlikle anlattığın korku edebiyatı tarihçesine bayılan birisi olarak, sevdiğim metinlere öykünüyorum sadece işte.Kendisini ‘sanatçı’ ilan eden popçular gibi ben de ‘yazar’ demeyeyim… Mesele bir tek öykünme.Mimesis’çilik patikam,’ öyküN-yazıcılığı’ sicilim budur.Deli Gücük serisinde Aziz Tuna’yla beraber karaktere şekil veren yazarlardan biri sensin. Hatta Deli Gücük kısa öykülerinden oluşan bir kitabın da yayınlandı DG adıyla. Bize bu iyi saatte olsunlar karakteriyle olan ilişkini anlatır mısın?Aramızda seviyeli bir ilişki var. Ben DG’nin yaşadığı maceraların, kendi payıma düşen %10’unu naklediyorum, o da ara sıra Kızılay’da falan uzaktan görünüp ödümü kopartıyor. Şaka bir yana, DG ve onun yaratıcısı Levent Cantek olmasa hikaye kitabım olmazdı. O yüzden ikisine de ömür boyu minnettarım.Cinhan’ı yazarken DG hikayelerini severek okuyordum. Sonrasında katkı imkanı bulunca mutlu oldum. DG hikayelerinin İsviçre Ordu Çakısı gibi çok yönlü olmasını, nice sivri uç bulundurmasını seviyorum. Son albümlerdeki sağlam hikayelerinde de gördüğümüz üzere, Kemal Tahir’den Cthulhu’ya kadar uzanabilen cesur ve nefis bir yelpazesi var DG mitolojisinin. Yani bu varlık Doğu ile Batı mitlerinin çarpıştığı bir Anadolu masalı oldu artık ciddi ciddi. Bu gücünü seviyorum.Son olarak İskit adlı romanın yayınlandı. Çizgi romanlar ve kısa öykülerden sonra roman yazmak nasıl bir deneyim oldu?Severek yol kat etmesem, çok zorlu bir külfet olurdu. Ama eğlendim. Önce kendime anlattım. Ve çok öğretici oldu benim için. Aylarca sabah 4.30-9.30 aralığında deldim dağı ve tüneli açtım. Umarım bu arada karpal-tüneli de açmamışımdır.Şimdiye kadar yayınlanan işlerin tarihi/fantastik olarak nitelendirilebilir (bilim kurgu öykülerinle ödüller kazandığını da not olarak düşelim elbette!). Bu türü tercih etmendeki nedenler neler?Sevdiğim hikayelere ‘gerçek dünya vizesi’ koymuyorum. Sınırlarımdan serbestçe geçebiliyorlar. “Uydurma bunlar” suçlaması benim için bir hikayenin kalifiye olma ihtimalinin ilk (ama yegane olmayan) habercisi. O eski sihrin peşindeyim. Gerçek dünya yeterince acılarla, sevimsizliklerle dolu zaten… Bir de bunları yazıda yeniden üretmeye, simüle etmeye gerek yok diye düşünüyorum. Gerçekçilik akımına torpil geçen Kanonlar, beyaz Avrupalı adamlar tarafından yazılmıştı, bunu unutmamaya çalışıyorum. Gerçek hayatta da, edebiyatta da fazla gravitas’ın zararlı olduğunu düşünüyorum.Ama tabii Kanonları topyekün umursamaz değilim, Kızılmaske’nin Karamazov Kardeşler’den daha iyi olduğunu söyleyecek halim yok. (Ama Zagor daha iyi elbette.)Tarihi anlatılar yazarken nasıl bir araştırma süreci içine giriyorsun? Örneğin İskit’te kullandığın detaylar tarihi bilgilerle ne kadar örtüşüyor? İskit bir tarihi roman mı? Fantastik mi?Bir diyar üretmek istemedim; yapılabilecek tüm araştırmayı yapayım dedim. Mevcut herşeyi topladım, okudum. Özümsedim. Sonra da sadık kalarak kurdum. Nice bakımdan İskit, tarihi bir anlatı. Marifetli bir üstün-insan kahramanı bile yok. Fakat o noktada bırakmayıp, bir köşesinden büktüm. Gerçekçilik sınırlarını biraz zorlayıp hokus-pokus yaptığım yerler oldu.İskit’te değindiğin temalardan biri de “hikaye olarak tarih”. Sence tarihçiler de hikayeci midir? Ya da Herodotus gibi “yalancı” mıdırlar?Tarih, bence, bir ormana gidip, sonra sadece oradaki çiçeklerden bir demet toplayıp sunma acizliği. Gerçeği asla bilemeyeceğiz; hem sonra algımız sürekli kendi zamanımızın filtresinden süzülecek. Onların düşünce ve yaşam biçimlerini asla tam anlayamayacağız. Örneğin bazı eski ilkel kabileler, küçülen, solan Ay’ı tekrar eski parlak haline getirmek için ayin yapardı. Böylece her ay, korku dolu nice geceler geçiriyorlar… Bunu bizim bu çağda anlamamız imkansız. Çünkü o sihir yitirildi… Her anlamda.Yani evet, her tarih, bir anlatıdır bence. Uzun zaman sonra, bu devirleri nasıl anlatacaklar kimbilir…11 Eylül kitaplara girer elbette, ama ya diğer acılar, mutluluklar? Tarihçilerin ilgi, bilgi ve dikkat çeperine girmeyi başarmış her bir tarihi yaşanmışlığa karşılık, çemberin dışında kalan, unutulacak belki yüzlerce, binlerce bilgi parçası olacak.İskit’ten tarihi roman olarak bahsediyoruz fakat “yaşadığımız toplumla uyuşmama”, “ulusal/kültürel aidiyet hissetmeme” gibi modern temaları işleyen, hatta meta-anlatı yapısıyla postmodernizme de göz kırpan bir yanı var. Bu düşüncelere katılır mısın?Tamamen doğru. Bir yanı ile bizimle de konuşsun istedim. Mevcut nice kılıç-büyü hikayeleri ile metinlerarası bir hısımlığı var… Ama ne yazık ki kahramanımızın tek hısmı bunlar, diğer öyküler. Onun dışında mutlak bir yabancılaşma, sürgün ozan hali içinde. Tek başına. İnsanlık tarihi gökdeleninin bize ait katlarına yakın dertleri ve tasaları var.Bundan sonra sırada ne var?Şu anda iki eser yazıyorum:“Vizeye girmemiş bir öğrenci için telafi sınavı” ve “Karneler”.Bu epik çalışmalar bittikten sonra, umuyorum ki başka şeylerle uğraşma fırsatı bulabileceğim.
Gaz Bulutu Dev Karadeliğe İlerliyor
Gökbilimciler, G2 adı verilen ve hızla Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde yatan dev karadeliğe doğru ilerleyen gaz bulutunu takip ediyor. Gaz bulutunun nasıl yok olacağı, dev karadeliklerin evrimi hakkında bilim dünyasına yeni bilgiler sunacak.Astronomların 2011 yılında keşfetmelerinden bu yana yakın takibe aldıkları G2 uzay bulutu, Sagittarius A karadeliği tarafından yutulmak üzere. Gaz bulutunun Samanyolu'nun merkezinde yatan karadelik tarafından nasıl çekileceği, karadeliklerin evrimi ve işleyişleri hakkında çok önemli yeni bilgiler sunacak. G2'yi takip eden ABD'nin Northweatern Üniversitesi'nden Darly Haggard, 'çok olağandışı ve heyecan verici bir gözlem yapacaklarını' ifade etti. Güneş'ten 4 milyon kat daha büyük olan ve kısaca Sgr A olarak bilinen dev karadelik, sadece etrafındaki yıldızlara yaptığı etkiyle kendisini belli ediyor. Almanya'nın Max Planck Enstitüsü'nde görevli Stefan Gillessen, 2011 yılında Dünya'dan üç kat daha büyük ve Sgr A yönünde ilerleyen bir gaz bulutu keşfetti. Bilim insanları, geçtiğimiz ay Sgr A* ile etkileşime girmeye başlayan gaz bulutundaki değişimleri çeşitli dalgaboylarında gözlemlemeye başladı. Gökbilimciler, G2 gaz bulutunun dev karadeliğe en çok yaklaşacağı mesafenin 150 AU olduğunu belirtti (1 astronomik birim 150 milyon kilometreye eşit). Kozmik ölçekte mesafenin çok az olduğuna dikkat çeken Haggard, gelecek günlerde yaşanacak etkileşimi takip etmek için Chandra X-ray ve NRAO gözlemevlerinin X-ray ve radyo dalgaboylarını biraraya getirdiklerini belirtti. Ayrıca Avrupa Güney Gözlemevi'ne (ESO) bağlı Çok Büyük Teleskop (VLT), Sgr A* üzerinde kilitlenmiş durumda. Karadelik avını yutmaya başladı Gillessen, karadeliğe iyice yaklaşan gaz bulutunun, arka vagonları ön kısmından daha yavaş ilerleyen bir tren gibi ilerlediğini belirtti. G2'nin ön kısmı karadelik tarafından çekilirken, Gillessen gaz bulutu için gelişmelerin 'olumsuz' olduğunu ifade etti. NASA tarafından 1999 yılında ateşlenen Chandra X-ray gözlemevinden gelen dalgaboyları, henüz G2'nin karadelikle çok fazla etkileşime geçmediğini gösterse de, gökbilimciler kısa süre içinde bu durumun değişeceğinden emin. Gaz bulutunun yutulmasıyla karadelikte parlamaların meydana gelmesini bekleyen gökbilimciler, yapılacak gözlemle Sgr A* gibi karadeliklerin nasıl ortalama bir yıldızdan milyonlarca kat büyüyebildiğini anlamaya çalışacak. Al Jazeera
Bir İlişkinin Başında Tarafların Gizlediği 13 Şey
Yeni bir ilişkiye başlarken hangimiz kendimizi her yönüyle anlatıyoruz? mesela göbeğini içeri çekmeyen var mı? ya da o kadar kıskancım ki evden dışarı adımını attırmam diyen? Dememiz o ki, ilişkinin başında hepimiz bir şeyleri gizleme ihtiyacı duyuyoruz. İşte belli başlı 13 tanesini sizler için derledik.
Reklam
Güneş'in En Soğuk Komşusu Keşfedildi
Gökbilimciler, Güneş’in yakın komşusu olduğu belirtilen ve bugüne dek keşfedilen en soğuk yıldızı tespit etti. Kutup bölgeleri kadar soğuk olduğu belirtilen kahverengi cüce, Dünya’dan 7.2 ışık yılı uzaklıkta.ABD’nin Pennsylvania State Üniversitesi araştırmacıları, en soğuk yıldızı ortaya çıkarmayı başardı. WISE J085510.83-071442 adı verilen kahverengi cücenin, Güneş’e en yakın dördüncü yıldız olduğu belirtildi.NASA’nın WISE ve Spitzer uzay teleskopları kullanılarak bulunan soğuk yıldızın, Dünya’nın kutup bölgeleri kadar soğuk olduğu düşünülüyor. Araştırmada yer alan astronomi profesörü Kevin Luhman, “Yıldız sistemimizin yeni bir komşusunu keşfetmek çok heyecan verici. Aynı zamanda yıldızın sahip olduğu sıcaklık, yörüngesinde yer aldığı düşünülen soğuk gezegenlerin atmosferleri hakkında da bize bilgi verebilir” dedi. Keşif, astronomi alanında yeni bilgiler elde edilmesi adına heyecan verici olsa da, WISE J085510.83-071442 gelecekte insanların evi olabilecek bir sistemi temsil etmiyor. Sahip olduğu hidrojeni helyuma çevirecek füzyon için yeterince kütlesi bulunmayan kahverengi cücelerden biri olan yıldızın sıcaklığı, -13 ile -48 derece arasında değişiyor. Yeni keşfedilen yıldızın yörüngesindeki gezegenlerin yaşamı desteklemek için çok soğuk olacağını belirten araştırmacılar, WISE J085510.83-071442’nin gökyüzünün kızılötesi taramayla ortaya çıkarıldığını belirtti. Bazı bölgelerin üç defa incelendiği taramada, ısılarının yaydığı parlaklığı sadece kızılötesi ışınlar altında belli olan kahverengi cüce kendini ele verdi. Gözlemleri ilk kez 2013 yılında başlayan WISE J085510.83-071442’nin, Jüpiter’in 3-10 katı büyüklüğünde olduğu tahmin ediliyor. Aylar süren gözlemlerle çekilen sayısız görüntüyü inceleyen bilim insanları, gök cisminin gezegen değil, ancak bir kahverengi cüce olduğunu kesinleştirdi. NASA’nın Jet İtiş Gücü Laboratuvarı’nda görev alan Spitzer ekibi üyesi Michael Werner, “Onlarca yıl süren araştırmalardan sonra halen Güneş’in yakın komşularını tanımıyor olmamız şaşkınlık verici… En son keşif, WISE ve Spitzer gibi yeni teknoloji ve donanımlarla evrende neler keşfedebileceğimizi bize gösterdi” yorumunda bulundu. Güneş’in en yakın olan ilk üç yıldız sistemi, uzaklıkları 4.2 ile 6 ışık yılı arasında değişen Proxima Centauri, Alpha Centauri A-Alpha Centauri B ve Barnard Yıldızı. Al Jazeera
Mars'ta 200 Bin Yıllık Su İzi
Avrupalı gökbilimciler, Mars’ın güney yarımküresinde yer alan bir kraterin jeolojik yapısı üzerinde yaptıkları incelemelerde, yüzbinlerce yıl öncesine uzanan su izlerine rastlamış olabileceklerini açıkladı.İsveç’in Göteborg Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırma, Mars’ta 200 bin yıl öncesinde sıvı halde su bulunduğuna dair yeni bilgiler sundu. Mars’ta bir kraterin yapısını inceleyen bilim insanları, iyi korunmuş su yolları ve akıntı kanalları tespit etti. Yapıların, Dünya’da gözlemlendiği gibi su ile ağırlaşarak bulunduğu eğimden akan maddelerin oluşturduğu izleri temsil ettiği ifade edildi.Icarus dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, madde akışı durduğu zaman su kanallarında ortaya çıkan tortu içerikli öbekler ve setlerin, incelenen kraterde de yer aldığı belirtildi. Andreas Johnsson ve meslektaşlarının gerçekleştirdiği araştırmada, uydular tarafından elde edilen görüntüler Norveç’in Svalbard takımadasında yer alan jeolojik özelliklerle karşılaştırıldı. Johnsson, Svalbard’da yaptıkları arazi çalışmasında elde edilen bilgilerle Mars krateri hakkındaki veriler değerlendirildiğinde sıvı suyun varlığının desteklendiğini belirtti. Johnsson, kraterdeki sıvı su etkisiyle yaşanan oluşumun 200 bin yıl öncesine işaret ettiğini ve bu tarihin Mars’taki buz çağından 200 bin yıl sonrasına rastladığına dikkat çekti. Sıvı su izlerine ait oluşumların çok yeni olmasının kendilerini şaşırttığını söyleyen Johnsson, “Mars’ta su yolları sık rastlanan yapılar arasında. Ancak geçmişte incelediklerimiz çok daha eskiydi ve en son buz çağıyla bağlantılıydı. Ancak en son veriler buz çağının etkisinden çok uzak. Bu durum, çökeltileri oluşturan su akıntısının daha yakın zamanlardaki etkenlerden oluştuğuna işaret ediyor” dedi. Mars çok daha soğuk ve karlıydı Mars’ın güney yarımküresindeki orta enlemlerle kalan kraterin, Mars’ın bir zamanlar nemli veya buzul olduğu dönemlerde yaşanan meteor çarpmasıyla oluştuğu düşünülüyor. Kraterdeki çökelti akıntılarının ilk olarak çatlak veya faylardan kaynaklandığını düşünen araştırmacılar, daha yakından inceleme yaptıklarında bu tür yapılar göremedi. Johnsson, suyollarının Mars’ta kar oluşumunun mümkün olduğu zamanlarda eriyen buzdan kaynaklandığını düşündüklerini belirtti. Araştırmacılar, geçmişte yörünge ekseni daha eğik olan Mars’ın gerekli şartları sunduğunu düşünüyor. Kaynak: Redorbit
Reklam
İnsan Klonları Yakında Aramızda Olacak Mı?
Bilim adamları, büyük bir adım atarak yetişkin hücrelerden insan embriyosu klonlamayı başardılar!Onsekiz yıl önce Dolly'nin başarı ile klonlandığından beri bilim adamları aynı yöntem ile yetişkin insan hücrelerinden bir klon yaratmaya çalışıyor ve başarısız oluyorlardı. Ancak, yapılan çalışmalar sonunda başarıya ulaşmış gözüküyor ve kişisel organ nakli ve kök hücreye dayanan diğer iyileştirme yöntemleri adına büyük bir adım atılmış oluyor.Geçtiğimiz yıl, farklı bir bilim adamı grubu, insan embriyosu klonlama konusunda büyük bir başarıya ulaşmışlardı. Bahsi geçen bu takım, sekiz aylık bir fetüsten alınan hücreleri kullanmıştı. Cell Stem Cell dergisinde yayınlanan yeni sonuca göre ise, 35 ve 75 yaşlarındaki iki kişiden alınan deri hücrelerinin de aynı amaç ile kullanılabileceğini kanıtlamış durumda.Yetişkin hücrelerden klon insan embriyolarının yaratılabilmesi ise, artık derinizden ufak bir parça ile bir klon embriyo yaratılabileceği ve bu şekilde DNA'nıza sahip kök hücreye ulaşılabileceği anlamına geliyor. Teoride ise bu hücreler herhangi bir dokuya veya organa gelişmek üzerine komutlandırılabiliyorlar.İşlemin temelinde ise Dolly'nin klonlanması ile aynı prensip yatıyor. DNA'yı bulunduran çekirdek, yetişkin hücreden çekiliyor ve bağışlanmış, çekirdeği çıkartılmış bir yumurtanın içine yerleştiriliyor. Bu yöntem yirmi farklı tür üzerinde denenmişti ancak insanlar bu konuda biraz daha sorunlu çıkmışlardı.Ancak bu sonuç, yakın bir zamanda klonlanmış bebeklerle karşılaşacağımız anlamına gelmiyor. Ulaşılan embriyo, bazı hücrelere sahip değil ve bu yüzden bir rahme yerleştirilememekte . Gerçeğe bakılırsa, embriyoların rahim içerisinde büyümesini sağlamanın zorluğu, maymunların hâlâ klonlanamamış olmalarının temel sebepleri arasında yatıyor.Bu insan klonlama sisteminin en fazla gelecek vadeden kullanımı ise, kişisel kök hücrelerin yaratılması. Şu anda, embriyolardan kök hücre çekme yöntemlerimiz, ana rahmi dışında döllenme (IVF) ile oluşan embriyolardan veya yeniden programlanmış yetişkin hücrelerden oluşuyor. Ancak iki yöntemin de dezavantajları yok değil. IVF ile alınan kök hücreler, hastanın DNA yapısına tam olarak sahip olmuyor ve yeniden programlanma tam olarak gerçekleşemeyebiliyor.Bu noktada belirtmek lazım ki, klonlama ile elde edilen hücrelerin herhangi bir tedavi yönteminde kullanılması ile çok yakın bir zamanda karşılaşmayı beklemek yanlış olur. Yapılan bu 'temel' laboratuvar çalışması bile insan klonlama hakkındaki pek çok ahlaki ve etik soruyu tekrar canlandırdı ve yenilerini doğurdu. Tabii bu soruların on sekiz yıl önce Dolly'nin klonlanması ile ilk kez doğduğunu ve o günden beri de asla çözülemeyerek günümüze ve muhtemelen önümüzdeki pek çok yıla doğru uzandığını da unutmamak lazım...
Gökbilimciler İki Dev Kara Delik Keşfetti
Çin, Almanya ve ABD bilim insanları, birbirine bağlı iki dev kara delik keşfetti. The Astrophysical Journal’da yayınlanan buluşa ilişkin özet bilgi Avrupa Uzay Ajansının internet sitesinde de yer alıyor. SDSS J120136.02+300305,5 galaksisinde tespit edilen söz konusu kara delikler, Dünya’dan iki milyar ışık yılı uzakta bulunuyor. İki uzay cisminin arasındaki mesafe Güneş Sisteminin boyutu ile ölçülebilir. İkisi de ortak kitle merkezinin etrafında dönüyor. Ana cismin kütlesi yaklaşık bir milyon güneş kütlesine eşdeğer. veteknoloji
Reklam
Laboratuvarda Yapay Deri Geliştirildi
Bilim insanları laboratuvar ortamında yapay deri geliştirmeyi başardı. Hedef, ilaç ve kozmetik ürün testlerinde hayvan kullanımına son vermek. İngiltere'nin başkenti Londra'daki King's College araştırmacıları, insan kök hücreleri kullanarak deri tabakası elde etti. Elde edilen derinin, kozmetik ürünlerin ve ilaçların test edilmesinde hayvanların yerine kullanılması amaçlanıyor. Daha önce de kök hücre kullanılarak deri elde edilmiş ancak geçirgenlik sağlanamamıştı. İnsan derisinin epidermis olarak adlandırılan dış tabakası, nemin dışarı çıkmasını ve mikropların içeri girmesini engelleyen koruyucu bir bariyer işlevi görüyor. Araştırmacılar, epidermiste bulunan hücreleri geliştirmek için laboratuvar ortamında yeniden programlanmış deri hücrelerini kullandı. Gerçek deridekine benzeyen bir bariyer oluşturmak için ise deri hücreleri düşük nem oranında bırakıldı. Araştırmayı yöneten Dusko İliç, elde edilen geçirgen derinin, kozmetik ürünlerin ve ilaçların test edilmesinde kullanılabileceğini, böylece hayvanların bu tür deneylerde acı çekmesine son verilebileceğini kaydetti. İliç, kök hücreden elde edilen deri tabakasının cilt hastalıkları için yeni tedavi yöntemlerinin bulunmasında da önemli ilerleme sağlayacağına dikkat çekti. aljazeera.com.tr
American Horror Story: Freakshow'la İlgili Bilmeniz Gereken 6 Şey
American Horror Story fanlarının yeni sezonu merakla beklediğini bildiğinden olsa gerek dizinin yaratıcılarından Ryan Murphy Twitter hesabından yeni sezonun temasını duyurmuştu. Hale hazırda yeni tema kesinleşmişken aynı şekilde kesinleşen birkaç bilgiyi daha sizlere sunmanın yararlı olacağını düşündüm. İşte AMH Freakshow ile ilgili bilmeniz gerekenler.
“The Human Body” Sergisi, İstanbul Akvaryum Bilim Merkezi'nde
“İstanbul Akvaryum Bilim Merkezi” ’nde Gforce Exhibitions’ ın heyecan verici, tam ve kısmi insan vücudu örnekleriyle, Haziran sonuna kadar devam edecek olan “The Human Body” sergisi, diğer sergilerden farklı olarak kendinize bakış açışınızı değiştirecek! Dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insanın ziyaret ettiği “The Human Body” sergisi adeta kusursuz bir makina olarak işleyen insan vücuduna çarpıcı bir yolculuğa çıkarıyor. İnsan bedeninin mucizevi işlevlerini üç boyutlu olarak sunan sergi, insan anatomisinin dinamik tam vücut örnekleri ile merak ettiğiniz tüm sorulara somut şekilde cevap veriyor. Sergi, bölümler halinde dokuz kısımdan oluşuyor. Giriş bölümünde vücuda genel bakışı izlerken, 2. bölümde vücudu destekleyen iskelet yapısı ve onunla iş birliğinde çalışan kaslar sergileniyor. Solunum sisteminin yer aldığı 3. galeride, vücuttaki tüm hücrelere hava taşıyan ve konuşmayı sağlayan sistemi inceleyebileceksiniz. 10 metrelik sindirim yolu boyunca yiyeceklerin taşındığı bölümlerin sergilendiği bir diğer bölümde, yaşam için besinlerin ayrıştığı, mucizevi işleyişe de tanık olacaksınız. İnsanların en çok merak ettiği bilincin merkezi beyin ve beyine ışık hızında komutlar gönderen omurilik sistemi, dolaşım sistemi ve 145.000 km uzunluğundaki kalbe ve tüm vücudumuza kan taşıyan damarlar, insanın kendi kendisiyle karşı karşıya kalmasını sağlayan unutulmaz bir deneyim sağlıyor. Etkileyici bölümler arasında olan üreme ve boşalma sistemleri, yaşamın gelişim aşamasını gözler önüne seriyor. Vücudunuzu daha önce hiç düşünmediğiniz, anlamadığınız kadar düşündüren ve anlatan bu sergide sağlıklı bir akciğerle, sigaradan zarar görmüş bir akciğeri yakından gördüğünüzde hayatınızla ilgili yeni kararlar alacaksınız.Açılmış olduğu 31 Ocak 2014 tarihinden itibaren yaklaşık 2500 kişinin ziyaret ettiği “The Human Body” sergisi, sahip olduğu bedenin gizemini merak eden herkesi 30 Haziran 2014 tarihinde son bulacak bu keşif serüvenine, İstanbul Akvaryum Bilim Merkezi’ ne bekliyor.Milliyet
Reklam