onedio
3D Yemek Yazıcısı
Bu alet 3 boyutlu bir yiyecek yazıcısı ve yiyecek baskısı yapmaya yarıyor.
Bilgisayar, Tablet ve Akıllı Telefon Gözü Kurutuyor
Doç. Dr. Koray Gümüş, teknoloji ile tanışma yaşının 2-3 yaş gibi çok daha erken yaş gruplarına gerilediğini ve çocukların bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlarında çok uzun süre zaman geçirdiklerini vurguladı. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş, günümüzde tüm insanları tehdit edebilen ve çok sinsi seyreden hastalıklardan birinin kuru göz rahatsızlığı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Gümüş, kuru göz hastalığının genetik nedenlerle olabileceği gibi daha çok yaşla beraber artış gösterdiğini belirtti. Ancak bilgisayar kullanımının giderek artması, klimalı ortamlarda uzun süre çalışma, kontakt lens kullanımı gibi faktörlerin artmasıyla beraber göz kuruluğunun genç yaşlarda bile görülebildiğini ifade ederek “Bilgisayar, tablet ve akıllı telefon karşısında gereğinden fazla zaman harcamak çocuklarda kuru göz oluşma riskini artırabilir” dedi. Kuru göz hastalığının toplumda tahmin edilenden çok daha yaygın olduğunu ifade eden Doç. Dr. Koray Gümüş, kuru göz şikayetleri olan hasta oranının toplumda giderek artış gösterdiğine dikkat çekti. Sağlıklı gözyaşının önemini vurgulayan Doç. Dr. Gümüş, “Sağlıklı gözyaşı bize daha net ve kaliteli bir görüş sağlıyor ve yaşam kalitemizi artırıyor” dedi. Sadece gözyaşı azlığının değil, kalitesinin bozulmasının da kuru göz hastalığına neden olabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Gümüş, “Kuru göz hastalığı önemsenmesi gerekli bir göz hastalığıdır. Eğer zamanında tanı konmaz ve gerekli tedbirler alınmaz ise, hastalarda tedavisi zor ve kalıcı hasarlar oluşturabilir. Bu nedenle de toplumu bu konuda bilinçlendirmek ve halkımızın gerekli tedbirleri almasını sağlamak son derece önemlidir” dedi. “Kuru göz hastalığının önemli bir nedeni gözyaşı buharlaşmasının artması” Doç. Dr. Koray Gümüş, kuru göz hastalığının büyük bir kısmının gözyaşının çabuk buharlaşması sonucunda meydana geldiğini söyleyerek, göz kırpmanın tahminimizden de önemli olduğunu vurguladı. Doç. Dr. Gümüş, “Sağlıklı bir hayatın gereksinimi olarak, bizler istemsiz olarak belirli aralıklarla gözlerimizi kırparız. Ancak, özellikle bilgisayar karşısında uzun süreler geçirildiğinde, göz kırpmayı unutur ve olması gerekenden çok daha az sayıda gözlerimizi kırparız. Bu da göz yaşımızın çabuk buharlaşmasına ve kuru göz şikayetlerinin oluşmasına neden olur” dedi. Doç. Dr. Gümüş, sadece bilgisayar değil, TV ekranı karşısında çok uzun saatler geçirme ya da uzun süreli okumalarda da göz kırpma sayısının azalmasına bağlı olarak kuru göz şikayetleri oluşabileceğini sözlerine ilave etti. Doç. Dr. Gümüş, klima kullanımının da kuru göz oluşma riskini artıracağına dikkat çekerek, klimalı ortamlarda bilgisayar karşısında çalışılması durumunda yapılması gerekenin, ortam neminin optimum düzeye getirilmesi, belirli aralıklarla istemli olarak gözlerin kırpılması ve doktor gözetimi altında suni gözyaşı ilaçlarının kullanımı olduğunu hatırlattı. Kuru göz semptomlarının yanma, batma, gözlerde kum varmış hissi, ışığa duyarlılık, sürekli gözü kırpma ihtiyacı, bulanık görme, gözlerde yorgunluk hissi ve bazen de sulanma olabileceğini söyleyen Doç. Dr. Gümüş, “Bu şikayetler toplumun büyük bir kısmında meydana gelebilmektedir ve ciddiye alınması gereklidir” dedi. “Sağlıklı gözler için göz kapağı ve kirpik dibi hijyeni şart” Çok sayıda hastasının yaşadığı sıkıntılardan yola çıkarak, Doç. Dr. Gümüş sağlıklı gözler için kapak ve kirpik dibi hijyeninin önemini vurguladı. Hastalarının çoğunun bildiklerinin aksine, yüz yıkamakla kapak ve kirpik dibi hijyeninin sağlanamadığını ifade eden Doç. Dr. Gümüş, “Kirpik dibi iltihabı toplumda tahmin edilenden çok daha sıktır ve göz kuruluğu dahil korneanın delinmesi gibi çok daha ciddi sonuçlara yol açabilmektedir” dedi. Bu konuda toplumda ciddi bir bilgi eksikliğinin olduğunu ifade eden Doç. Dr. Gümüş, “Kapak ve kirpik hijyeninin etkili olabilmesi için en önemli nokta, temizliğin diş fırçalamak gibi düzenli bir şekilde yapılmasıdır” dedi. Ayrıca, bunun için tercih edilmesi gereken ürünlerin, piyasada bulunan ve göz hekimlerinin önerdiği, güvenilirliği ve etkinliği bilimsel olarak ispat edilmiş ürünler arasından seçilmesi gerektiğinin altını çizdi. Düzenli bir göz muayenesinin öneminden de bahseden Doç. Dr. Koray Gümüş, “Yaş ve cinsiyet farkı olmaksızın, toplumdaki herkes mutlaka düzenli bir şekilde göz doktoruna gitmeli, muayene olmalı, kuru göz hakkında detaylı bilgi almalı ve çok geç olmadan gerekli tedaviler ve kapak-kirpik hijyeni gibi davranışsal tedbirler ile göz sağlığını sağlama almalıdır” dedi.stuff
Kalçalar ile İlgili İlginç Gerçekler
-Kadınların en çok hoşuna giden iltifat kalçalarıyla ilgili olanlardır. Kalçalardaki yağlar göbek bölgesindeki yağlardan daha masumdur. İngiliz bilim adamlarının 2010 yılında yaptığı araştırmaya göre büyük kalçanın faydalı olduğu bile söylenmektedir. -Kalçalarımız vücudumuzdaki en büyük ve belki de en güçlü kas grubudur. Bu nedenle oturup şekle girmesini beklemeyin. Spor yaparak kalçanızı dilediğiniz şekle sokabilirsiniz. Erkeklerin bir kadında ilk gözüne çarpan şey kalçalar değildir. Erkeklerin dikkatini ilk gözler çekiyor. Kalçaların 8. sırada olduğu söyleniyor. -Sadece erkekler değil kadınlarda güzel kalçalardan hoşlanır. Bazı kadınlar için güzel kalça ideal erkek için şarttır. Orta Çağ’da kalçalar günahkar ve utanılacak bir bölge olarak kabul ediliyordu. -Kalçalardaki deri öyle hassastır ki 0.1 Celcius derecelik sıcaklık değişimini bile hisseder. Antik Yunan’da güzel kalçalı kadınlar tanrıların elçisi kabul edilir, bu kadınlara sayısız sanat eseri adanırdı.
Türkiye'nin İlk 4 Tekerlekli Elektrikli Otomobili
Dokuz Eylül Üniversitesi Güneş Arabaları Ekibince (Solaris) tasarlanıp üretimi gerçekleştirilen, Türkiye'nin ilk 4 tekerlekli 2 kişilik elektrikli aracı olduğu bildirilen DEMOBİL, törenle tanıtıldı. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Güneş Arabaları Ekibince (Solaris) tasarlanıp üretimi gerçekleştirilen, Türkiye'nin ilk 4 tekerlekli 2 kişilik elektrikli aracı olduğu bildirilen DEMOBİL, törenle tanıtıldı. Proje yürütücülüğünü üstlenen DEÜ Üniversite Sanayi Uygulama ve Araştırma Merkezi (DESUM) Müdürü Prof. Dr. Abdurrahman Bayram, törendeki konuşmasında, akademisyen, girişimci ve öğrencilerden oluşan Solaris'in, bugüne kadar ürettiği güneş arabalarıyla çeşitli yarışmalardan dereceler aldığını belirtti. Solaris'in ilk kez elektrikle çalışan araç tasarladığına değinen Bayram, 'İzmir Kalkınma Ajansı, projemizi destekledi. Üniversite tarihi için önemli olan projeyle farklı fakültelerden akademisyen ve öğrenciler bir araya geldi. DEMOBİL, güneşten elde ettiğimiz elektrik enerjisiyle şarj edilebiliyor. Burada fark yarattık. Bünyesinde kullanılacağı kampüste, şarj istasyonları olacak. Sonraki aşama, güneşten enerji üreten fotovoltaik hücre yapmak.' DEÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Füzün de son yıllarda atılım içinde olduğunu ifade ettiği üniversite bünyesinde teknoloji geliştirme bölgesi kurduklarını anlatarak, 29 Ekim'de tamamen hizmete girecek DEÜ Biyomedikal Ar-Ge Merkezi'nin, Türkiye, Ortadoğu ve Doğu Avrupa'nın en büyük gen merkezi olması için çalıştıklarını dile getirdi. Konuşmaların ardından DEMOBİL, katılımcılara gösterildi. DEMOBİL'in özellikleri Türkiye'nin ilk 4 tekerlekli ve 2 kişilik elektrikle çalışan otomobili olduğu bildirilen DEMOBİL, saatte 80-100 kilometre hıza ulaşabiliyor. Dış gövdesi kompozit olan ve karbon fiberden üretilmesiyle çelik kullanılan araca göre ağırlığı 40-50 kilogram civarında azaltılan DEMOBİL'in ağırlığı 250 kilogram. Motor, pil kontrol sistemi, telemetri ve maksimum güç noktası takipçilerinin Solaris tarafından tasarlanıp üretildiği DEMOBİL'in menzili de ortalama 80 kilometre. Güneş enerjisiyle panellerden şarj edilmesi yaklaşık 2 saat süren DEMOBİL'in, şebeke elektriğiyle şarj edilmesi ise 4 saati buluyor. DEMOBİL'in 3 araç için yatırım maliyetinin 100 bin lira olduğu, bunun yerli kaynakların kullanımının artmasıyla daha da aşağıya çekilebileceği kaydedildi. Geçen hafta düzenlenen Bursa Bilim Şenliği'nde ilk kez görücüye çıkan otomobil, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız tarafından kullanmıştı. Emre Umurbilir/AA
Panik Atak Hastalığı
Son dönemde herkes panik ataklı! Hastalık giderek artıyor ve tıp tam olarak nedenini çözemiyor. Prof. Dr. Sedat Özkan, “Panik 10 dakikada doruğa ulaşıyor, hasta saatler sürdüğünü ve öleceğini düşünüyor” diyor Yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleriyle gelen panik atak, günümüz insanının en büyük sağlık sorunlarından biri… Prof. Dr. Sedat Özkan, hastalığı şöyle özetledi: “Duygu ve düşünceler birbirini tetikler ve panik başlar. Bazı insanlar paniğin yarattığı acıyı, ameliyat ve kanserden daha zor buluyor.” İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Özkan, panik atak bozukluğu hakkında merak edilen soruları yanıtladı. ATAK ANİDEN BAŞLIYOR Panik atak hastalık mı, yoksa bir kuruntu mu? Panik atak; psikiyatrik bozukluklardan kaygı ve anksiyete bozuklukları içinde ele alınan bir hastalıktır. Günümüzde hastalığın görülme sıklığı gittikçe artıyor. Tıp dünyası, bir asrı aşkın süredir hâlâ hastalığın şifresini çözmek için araştırma yapıyor. Panik atak, başka ruhsal hastalıklarla benzeşir mi? Panik atak; aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Atak birden başlar ve genellikle 10 dakikada ya da daha kısa süre içinde doruğa ulaşır. Oysa insanlar bu süreyi “Saatler boyu” diye tanımlarlar. Çoğu zaman bu duyguya, bir tehlikenin yaklaştığı, kötü bir şeyler olacağı duygusu ve kaçma isteği eşlik eder. Hastalar çoğu zaman, bu nöbetlere ‘kriz’ adını verir. ÇARESİZLİK YARATIR Panik atak yaşayan hastalar ne hissediyor? Hastalar, genellikle korkularını çok yoğun olarak tanımlarlar. “Öleceğimi hissettim”, “Kontrolümü kaybettim”, “Kalp krizi ya da felç geçirdiğimi düşündüm” derler. Tüm bu belirtiler kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların yaşanmasına neden olur. Hemen hemen herkesin yaşamında paniklediği ve heyecanlandığı anlar olur. Peki, ne zaman hastalıktan endişe duymalı? Kaygı, her insan tarafından yaşanan bir duygu ve yaşamın sürdürülmesinde önemli bir rol oynuyor. Dozundayken son derece sağlıklı olan bir duygu olan kaygı, eğer kişinin yaşamını, ilişkilerini ve işlevselliğini olumsuz yönde etkiliyorsa bu durum panik atağı işaret ediyor. NELER HİSSEDERLER? Ölmek üzereyim. “Kalp krizi geçiriyorum. Aklımı yitirmek üzereyim. Kendimden geçmek üzereyim. Nefes almam mümkün olmayacak. İnme inecek, felç olabilirim. Kontrolümü kaybediyorum. Tansiyonum çok yükseldi ve beyin kanaması geçirmek üzereyim. ENDİŞEYLE ÇOĞALAN BELİRTİLER Çarpıntı Kalp atış hızının artması Terleme Titreme Nefes darlığı ya da boğulduğunu hissetme Soluğun kesilmesi Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi Bulantı ya da karın ağrısı Baş dönmesi Sersemlik hissi Düşecekmiş ve bayılacakmış gibi olma hali Gerçek dışılık algısı, benliğinden ayrılmış olma Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu Ölüm korkusu Uyuşma ya da karıncalanma hissi Üşüme, ürperme ya da aşırı derecede oluşan ateş basması.
Reklam
Çin'den ABD'ye Pasifik Altından Hızlı Tren
Çinli yetkililer dün ABD'ye kadar uzanan bir hızlı trenprojesini hayata geçirmeyi planladıklarını açıkladı.Devlet gazetesi Beijing Times'ın haberine göre planlanan hat, Çin'in kuzey doğusundan başlayacak, Sibirya'dan geçip Pasifik Okyanusu altına yapılacak bir tünel vasıtasıyla Alaska ve Kanada üzerinden ABD'ye ulaşacak. Çin Mühendislik Akademisi uzmanlarından Wang Mengshu , Rusya ile Alaska arasındaki Bering Boğazı'nı geçmek için 200 km' lik bir denizaltı tünelinin gerekli olduğunu belirtiyor. Wang'e göre Rusya uzun yıllardır proje üzerinde düşünüyor ve iki ülke konuyu masaya yatırmak üzere hazır. ' Çin-Rusya artı Amerika hattı ' takma isimli projenin 13 bin kilometrelik bir mesafeyi birleştirmesi planlanıyor. Şu anda kullanımda olan dünyanın en uzun hattı Trans Siberya tren yolu ise sadece 3 bin kilometre. Proje hayata geçerse saatte 350 km hızla hattın bir ucundan diğer ucuna seyahat 2 gün sürecek . Gazetede yayınlanan proje beraberinde pek çok soru işaretini de getirdi. Çin hükümetinin projeyle ilgili olarak Rusya , ABD ve ya Kanada'ya danışıp danışmadığı ile ilgili net bir bilgi bulunmuyor. Sadece Bering Boğazı'nda yapılması planlanan tünel bile benzeri olmayan bir mühendislik becerisi gerektiriyor. Proje, Manş Denizi'nde bulunan dünyanın en uzun tünelinden 4 kat daha uzun bir tünel yapılmasını gerektiriyor. teknokulis.com
Saçları Her Gün Yıkamak Zararlı mıdır?
Pek çok kişi her gün duş almadan kendini rahat hissedemez. Ya da saçlarının çabuk yağlanması yüzünden her gün saçlarını yıkar. Peki her gün saçları yıkamak zararlı mı ? Bugün bu sorunun cevabına yanıt vereceğiz. Saçları her gün yıkamak derideki koruyucu bakterilerin ölmesine neden olmakta, dolayısıyla dökülme ve kepeklenmeye yol açacaktır. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşin Köktürk'ün yaptığı açıklamalar bizi bu konuda bilgilendirmektedir. Köktürk'e göre saçlı derinin kendine özgü koruyucu bir florası olduğu ve özenle saç bakımının yapılması gerektiğini söylemekte. Köktürk'e göre ''çok yağlı'' diye her gün saç yıkamak hakkında ''Bu davranış doğru değil, sık yıkamakla yağlı saçlardan kullanılmaz. Sık yıkamak saçlı derinin koruyucu florasını bozar.'' Sık sık saç yıkamanın derideki koruyu bakterileri öldürdüğünü dikkat çeken vekepeklenme, saç dökülmesi gibi sorunlara yol açacağını kaydeden Köktürk ''Koruyucu tabaka yok olduğu gibi deride istenmeyen bakteri ve mantarların üremesine de neden olabilir. En sağlıklı olanı saçları haftada 3 gün PH değeri 5,5 olan şampuanlarla yıkanmasıdır. Ayrıca yıkama sırasında sıcak su yerine ılık su kullanılmalıdır.'' diye sözlerin ekledi. Ayrıca jöle, boya gibi kimyasal ve fiziksel etkilerin saçta uzun süre kalmamasını belirterek ''Bu ürünler saçın ve saç derisinin doğal yapısını bozuyor, saçları güçsüzleştiriyor. Saçın maruz kaldığı kimyasal etkinin uzamaması için jöle kullanan kişiler gün sonunda saçını muhakkak yıkamalı'' dedi.
Reklam
'Barış Süreci Böyle Giderse, Gerilla Sürece Müdahale Eder'
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan , çözüm sürecinin devamına yönelik AKP’nin somut adım atmaması halinde “gerillanın sürece müdahale edeceğini” savundu. Kalkan, “Eğer gerçekten çözüm yönünde adım atılmaz, Abdullah Öcalan ’ın ortaya koyduğu projelere karşılık verilmez, halk üzerindeki bu baskı terör devam ederse gerilla da müdahale eder, halk da” şeklinde konuştu. “Demokratikleşme adı altında AKP iktidarını sağlama alma dışında hiçbir şey yapılmıyor. Zaten savaş sürüyor. Toplum üzerinde uygulanan polis terörü var” ifadelerini kullanan Kalkan, “Hükümet için yönetimimiz net görüş belirtti. Yani AKP, şimdiye kadar çok şey yaptım, kimsenin yapmadığını yaptım, diyor; ama AKP'nin yerinde kim olsa bundan fazlasını da yapardı. O konuda hiç kimse yanılmamalı” dedi. Erdal Er ’e konuşan Duran Kalkan’ın Özgür Gündem’de yer alan söyleşisi şöyle: Geride bıraktığımız günlerde BDP-HDP heyeti Abdullah Öcalan'la görüştü. Basına yansıyan açıklamalar var. Dikkat çekici bir cümle şu; hem derinlikli müzakereler başlayabilir, hem çatışmalar başlayabilir. Size yansıyan farklı bir durum var mı? Tabii oldukça kritik, riskli, ciddi bir süreç içerisindeyiz. Herkes deyim yerindeyse diken üzerinde. Çünkü tarihten gelen ve çözülmesi gereken ağır sorunlar var. Bu sorunların çözümsüzlüğü toplumu o kadar germiş ki, artık herkes için tehdit oluşturuyor Çözüm umudu giderek azalıyor mu? Çözüm ışığı görülmüyor, ya da ışığın önü hep kapatılmak isteniyor. Aslında sorunların çözümü için bir ışık yok değil. Proje oluşturulmamış değil, çaba az değil, ama bunları hayata geçirmede sorunlarımız var, zorluklarımız var. Birileri ısrarla bunun önünü kapatıyor. Çözümsüzlükten, çelişkili durumdan, sorunlar içinde yaşamaktan çıkar sağlıyor. Israrla bu çelişkili ve çatışmalı durumun sürmesini istiyor. Kürt sorunu da bu sorunların en başta gelenlerinden biridir. Birileri bunları zamanında oldukça planlı, programlı bir biçimde ortaya çıkarmış, bunların üzerinde var olmuş. Varlığını ve çıkarını bu çelişki ve çatışmaların üzerine kurmuş; şimdi de bunun değişmesini, dolayısıyla sorunların çözülmesini engellemeye çalışıyor. Sadece çıkarını kaybedeceğinden korkmuyor, aslında ne kadar kirli, vahşi ve zalim olduğu ortaya çıkacak. İnsanlık düşmanı olarak, tarihe geçecek. Bundan korkuyor. Bu korkudur ki bütün gücüyle çözümü engellemeye çalışıyor. Dört bir yandan böyle oyunlarla, saldırılarla karşı karşıyayız. Bunun içinde küresel, bölgesel, yerel aktörler de var. Önder Apo’nun büyük bir sabırla geliştirdiği, son derece makul, tarihi, herkesin yararına olan çözüm projeleri var. Bunu herkes görüyor, herkese yansıyor. Ama Önder Apo şunu da söyledi; İmralı'dan ve bu koşullarda yaşayan bir kişiden daha öte bir şey gelmez. Yani her şeyi ben yapamam, bir kişiye yaptırılamaz, dedi. Mevcut koşullar da İmralı sistemi ortada. Daha fazlasının yapılamayacağı söylendi. Ama buna rağmen çözümsüzlükten, çelişki ve çatışmadan çıkar sağlayan çevreler, aynı tutumlarını sürdürmekte ısrar ediyorlar. Ne yazık ki bunu aşması gerekenlerin mücadelesi zayıf kalıyor. Çözümü engelleyici güçlerden söz ettiniz ama hükümet çok şey yaptığını söylüyor. Hükümet ve devlete göre çözüm süreci devam ediyor. Hatta önemli adımlar attıklarını açıkladılar. Hükümet için yönetimimiz net görüş belirtti. Yani AKP, şimdiye kadar çok şey yaptım, kimsenin yapmadığını yaptım, diyor; ama AKP'nin yerinde kim olsa bundan fazlasını da yapardı. O konuda hiç kimse yanılmamalı. Sanki AKP'nin kendi düşüncesi ve onun sonucunda bunlar yapılıyor gibi bir hava veriliyor. Oysa koşullar değişti. Aslında AKP bir şeyler yapma, çözüm yönünde adım atma değil de engellemede marifetli oldu. Şimdi de aynı politika sürüyor. AKP'den bir çözüm görmedik, yoktur öyle bir durum. Seçimden sonra neredeyse kırk gün geçiyor, herhangi ciddi bir tutum, açıklama, çözüm yönünde ve demokratikleşme yönünde bir şey yok. AKP'nin bütün marifetleri, önündeki seçimleri nasıl kazanacak ve kendi iktidarını nasıl uzatacak, tutumu budur. Dolayısıyla biz artık AKP'den çözüm yönünde herhangi bir beklenti içinde değiliz. Bir de, idam cezası geri gelsin, açıklamaları da var. Hem de hükümet, başbakan ya da kendi çevreleri bunları gündeme getiriyor. Avrupa Birliğine giriş nedeniyle bu durumlar kaldırıldı. Bize uymuyor, zaten Avrupa Birliği’ne de giremedik, hala niye bu durumdayız, diyorlar. O bakımdan tek yanlı bakmamak lazım. AKP'yi okurken tek yanlı bakanlar, bir söze bakanlar yanılırlar. Aynı anda bir söz yok ki, tek bir tutum yok ki! Birçok tutum, farklı farklı sözler var. Hepsi de birbirinin karşıtı. Bu bir AKP tarzıdır. Zaten işin başını tutmuş, istediği gibi baskı uyguluyor, her şeyi söylerim, her türlü tutumu gösteririm, herkeste beklenti yaratırım, diyor. Bu, sanki bir şey yapacakmış gibi beklenti yaratma, umut yaratma, karşındakini etkisiz kılma tutumudur. AKP halen o tutumdadır. Bunu söyleyen AKP'dir, başkası değildir. AKP, demek ki bundan çıkar sağlıyor ki söylüyor. Aldatmaya çalışıyor, uyutmaya çalışıyor, toplumu yanıltmaya çalışıyor ki tepki göstermesinler, beklenti içerisinde olarak AKP'nin iktidarına karşı yapmaları gereken mücadeleyi yapmasınlar. Bu oldukça planlı, maksatlı, düşünülmüş bir özel savaş yöntemi. Bunu çok etkili bir biçimde kullanıyor. Ama sadece o da değil, aynı AKP bu süreç içerisinde 1600 tane karakolun yeniden yapımını kararlaştırmıştır. 180 tanesi Hakkari'de yapılacak. Hakkari kutu gibi bir yerdir, üç tane kasabası var, orada bile zaten her dağ ve her köyde hem ordu karakolu, hem polis karakolu, hem de korucu karakolu vardı, şimdi yüz seksen tane daha yeni yapıyor, eskileri tamir ediyor. Bütün Kürdistan'da 1600 karakol. Bunları yapmak için devletin bütün imkanları seferber ediliyor. Bütçenin hepsi buraya verilmiş durumda. Sanki o bütçe görüşmeleri boşuna olmuş. Şuraya bütçe, buraya bütçe dendi, ama Türkiye’nin bütçesi Kürdistan'daki karakollara ancak yeter. İyi araştırılması gerekir. Bu bakımdan AKP'nin açıklamalarına tek yandan bakmamak gerekli, bunların hepsi oyun, hile. Biz böyle algılıyoruz, böyle algılamak zorundayız da. Gözümüzle gördüğümüz yeni bir durum ya da tutum yok. Sayın Öcalan’la görüşmelerin yapılıyor olması bir adım değil mi? İmralı sisteminde bir değişiklik yok ki!. Gidilmiş, görüşülüyor. İsteyen milletvekilleri gidiyor, her türlü istedikleri tutukluyla görüşüyor. Bunun ötesinde hiçbir şey yok. Bu, AKP'nin getirdiği bir iyileşme değil, bir iyilik değil. İmralı sistemini Avrupa kurdu, komployu Amerika düzenledi. Dönemin ABD Başkan’ı Clinton'un başdanışmanı “biz planladık, başbakana imzalattık” dedi. Dolayısıyla Önder Apo İmralı'da ABD planıyla, kararıyla, uygulamasıyla duruyor, Avrupa Birliğinin kararıyla duruyor. Ben Avrupa'da hapis yattım altı sene, Avrupa yasalarını da biliyorum. Bir müebbet tutuklu on beş yılı dolduğu zaman yeniden mahkemeye çıkartılıyor. AİHM'in kuralı var, ama yeniden mahkeme ediliyor. Yani cezayı veren mahkeme ya da görev üstlenmiş mahkeme yeniden değerlendiriyor. Tutukluluğu devam etmeli mi, bırakılmalı mı? Yüzde 99 müebbet hapis tutuklusu, on beş yılı dolunca serbest kalıyor. Ben o hukuku iyi biliyorum. Önder Apo on altıncı yıla giriyor. Herhangi bir yargılama yok, birkaç milletvekili 30-40 günde bir gidip görüşme yapınca bu sanki bir iyileştirme, yeni bir adımmış gibi sunulmak isteniyor. Hükümetin çıkarttığı MİT yasasının İmralı görüşmelerine yasal çerçeve oluşturduğunu düşünüyor musunuz? Önder Apo da son görüşmesinde bunun istenilen yasal çerçeve olmadığını ortaya koydu. Yani ortada böyle bir şey yok. Bize göre ise zaten hiç yok. Bırak yasal çerçeveyi, MİT'e saldırı hakkı verildi. Ülke içinde ve dışında her türlü kirli operasyon yapma yetkisi verildi. Bazıları dediler, yeni Yeşiller olacak. Bu anlamda sorunun çözümü için yapılan bir yasal düzenleme mi, yoksa bize saldırı için yapılan bir düzenleme mi, onu anlamak istiyoruz. Acaba o yasaya dayanarak MİT, PKK-KCK yöneticilerini katletme planları mı yapıyor, onun peşinde mi koşacak, bunun üzerinde durulsun, bu açıklansın. Biz olaya bu çerçeveden de bakıyoruz. O bakımdan yapılanın böylesi bir iyileştirme olduğu düşüncesi kesinlikle yalan ve aldatıcıdır. Tersine yapılması gerekenlerin engellenmesi var. Değişim, demokratikleşme, Önder Apo'nun koşullarında çözüm temelinde adımlar atılması gerekirken AKP bunların hepsini en aza indirdi. Kendi iktidarını güçlendirmeye malzeme yaptı. İç politika etkeni yaptı. İçişleri Bakanı demokratik özerkliğin eski bir terminoloji olduğunu Kürt sorununu bireysel haklar temelinde çözeceğiz, diyor. Kimin bireysel hakkı! Bir Kürdün mü hakkını çözecek? Toplumu olmayan insan var mı dünyada? Kapitalizm onu iddia etti, geldiği nokta ortada. Bireysel çözümler safsata. Bireysel haklar ve özgürlüklerle toplumsal sorunlar çözülür, demek kapitalizmin bir uydurmasıdır. Tarihin en ağır, vahşi ve barbar sömürüsünü uygulamak için uydurduğu bir kılıf. Mazlumları, köleleştirdiklerini, zulmettiklerini aldatmak için, zulmünü maskelemek için kullandığı bir yöntem. Kürt sorununa yaklaşım da tümüyle böyledir. Kürtler toplum olmaktan çıktı mı? Onu söylemek şu anlama geliyor: Kürt toplumu bitmiştir, Kürt halkı kalmamıştır. Kürt olarak böyle konuşmak isteyen, ben bir Kürt bireyi olarak varım, derse onlara hak veririm, demektir. Bu, Kürdün yok edildiğini, toplum olmaktan çıkartıldığını, eritildiğini, katledildiğini, soykırıma uğratıldığını kabul etmek anlamına geliyor. Toplumu katletmişsin, bireye hak vereceksin! Böyle bir hak hukuk olmaz, bunun toplumla alakası yok, hepsi bir safsata ve aldatma aracıdır. Biz o tür şeyleri tartışmıyoruz bile. KCK davasından tutuklanan Kürt siyasetçilerin bir kısmı serbest bırakıldı. Bunun çözüm için bir adım olduğunu düşünüyor musunuz? Ergenekoncuların hepsi bırakıldı, ama KCK tutuklularının hepsi bırakılmadı; bir kısmı bırakıldı. Kürtlere ayrı bir yasa uygulaması oldu. Aynı yasa Kürtlere uygulanmadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı etme yöntemi denendi. Şimdi buna ileri bir adımdır, diyenlere şunu sormak isterim; Niye tutuklandı bu insanlar? Ne yaptılar ki tutuklandılar? Suçları neydi ve neden 4-5-6 yıl cezaevlerinde tutuldular? Önce bu sorgulanmalı. Tutulma nedenlerinin hepsi siyasidir. Tamamen düşünce ve siyaset özgürlüğü kapsamında bir faşizm uygulandı. Bir de zaten bırakılmadılar, fazladan yatırıldılar; devlet onların hepsine borçludur. Buna rağmen, tutuklanmaları anti-demokratik olmasına, T.C’nin anti- demokratik faşist yasalarına göre tutuklanmış olmalarına rağmen, o yasalara göre bile fazla kaldılar. Tabii, Hatip Dicle bırakılmadı. DTK başkanıydı, şimdi DTK’nın çalışmalarından söz ediyoruz. Başkanı tutuklu, DTK işliyor. Bu olamaz. Hatip Dicle bırakılmadan Kürtler herhangi yasal bir çalışma yapamazlar. Yasal demokratik kültürel, toplumsal, çalışma yapamazlar; örnek Hatip Dicle’dir. Kim yapabilir, ben olsam, yapmam. Çünkü Hatip Dicle örneği ortadadır. Niye yapayım. Cezaevleri demişken bir de hasta tutsaklar meselesi var. Hatta çözüm sürecin de hasta tutsakların serbest bırakılması bir adım olarak görülmek isteniyordu. Tabii çok politikaya alet edilmemesi gereken, tamamen insani bir durumdur. Aslında o hasta tutukluların büyük çoğunluğu ideolojik ve siyasi nedenlerden dolayı tutuklanmış, düşünce ve siyaset tutuklularıdır. Bir defa tutuklanmış olmalarını ben kabul etmiyorum ki, hasta olarak tutuklanıp tutuklanmamalarını tartışayım. Onları tutuklamış olmak, suç işlemiş olmak demektir. Yani bunu net söyleyeyim, onu yapanlar suç işliyorlar. Demirel’in deyimiyle 'keser döner, sap döner, bir gün hesap döner' bir gün gelir bunu yapanlardan da bunun hesabı sorulur. Böyle bir günün geleceğini de herkes düşünmeli. Bilinmelidir ki, tutukluların, hasta olan ya da olmayanların, çoğunluğu suçsuzdur. Faşist yasalar temelinde tutuklanmışlardır. Bu durumda ceza evlerinden cenazelerin çıkması, bir iktidar için yüz karası bir durumdur. Pazarlık konusu yapılıyor, hem de çok fazla pazarlık konusu yapılıyor. İnsanlarla yapıyor, tutuklularla yapıyor, düşüncenizden vaz geçin, beyninizi yiyin, sizi iki üç gün dışarda yaşatayım diyor. Şimdi bu gayri insani bir tutum, AKP’ nin faşist yüzünü gösteriyor. Bence siyasi çevreler de tutuklular da bunu iyi görmeliler. Sadece siyasi tutuklular değil, birçok tutuklu insan faşizmin baskısı nedeniyle tutuklanmışlardır. O kadar çok ayrım yapmaya da gerek yok. Özgürlük ve demokrasi savaşçıları, onu da iyi görmek gerekli. Böyle bir iktidardan bu kadar anti-demokratik, faşist baskı uygulayan, hukuku bir savaş aracı gibi karşı düşünce ve siyasetler üzerinde uygulayan bir iktidardan iyi niyet ve vicdan beklenmez. Bu bakımdan da bence özgürlük savaşçısı olarak durmak ve zindanda şehit düşmek en onurlu ve yüce duruştur. Bunu ifade eder. Seçimler öncesi hareket olarak bir deklarasyon yayınladınız, hükümetin muhatap olmaktan çıktığını, muhatabımız radikal demokrasi güçleridir dediniz. Bu da tartışıldı. Biz seçim öncesi açıklamayla ya da HDP’ye karşı yaklaşımımızla Kürt halkının, Kürdistan özgürlük hareketinin muhatabının, Türkiye emekçileri, kadınları, gençleri olduğunu sanki ilk defa söylüyormuşuz ve bir tutum değiştiriyormuşuz gibi bir hava var. Önder Apo, bunu her zaman söylüyor; Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin anısı beni yürümeye zorladı, yürüttü ve onların amaçlarının başarılması için 40 yıldır mücadele ediyorum, dedi. PKK böyle bir harekettir. Bunu herkes bilmeli, sanki PKK ilk defa, Türkiye’nin emekçilerini, demokrasi güçlerini, stratejik müttefik olarak alıyormuş gibi bir hava yayılıyor; bunu doğru bulmayız. 71 direnişi, Kürt ve Türk gençliğinin direnişiydi. PKK de o direniş içinden doğdu geldi, Önder Apo, ADYÖD ile işe başladı. Ankara Demokratik Yüksek Öğrenci gençliğinin, 12 Mart darbesi ardından örgütlülüğünü ifade ediyordu. PKK, 12 Eylül faşizmine karşı Türkiye’nin sekiz örgütü ile birlikte faşizme karşı birleşik cephesini kuran tek Kürt örgütü oldu. Ve o cephenin ilkeleri temelinde de 30 yıldır direniyor, direniş yürütüyor. Bu direniş Kürdistan’ın özgürlüğü, Türkiye’nin demokratik dönüşümünün gerçekleşmesi içindi. PKK hiçbir zaman Türkiye’nin dışında bir hareket olmadı. Çıkış noktasının bir bölümü kesinlikle bu şekildedir ve Kürdistan özgürlük mücadelesi, Türkiye demokrasi mücadelesini her zaman bir stratejik müttefik olarak gördü, ortak stratejik güç olarak ele aldı. Kendisini Türkiye demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak gördü. Bunu herkes böyle görmeli, bilmeli. Önder Apo bunu defalarca açıkladı, tüm stratejik planlamaları buna göredir. İster partileşme sürecinin stratejisi olsun, ister 15 Ağustos atılımının stratejisi olsun, böyledir. 15 Ağustos atılımının stratejisi FKBC stratejisiydi, Faşizme karşı birleşik cephe, Kürdistan özgürlük direnişi ile Türkiye demokratik devrimini başarıda birleştirme, stratejik olarak başarıya götürme cephesiydi. 30 yıldır direniş süreci içerisinde de böyledir. Her zaman esas aldığı, varlık nedeni olarak gördüğü bir şeydir. Müttefikiniz neden gelişmedi? Stratejik müttefikimiz aynı düzeyde mücadele yürütemedi, aynı gelişmeyi sağlayamadı. 70’lerin başında güçlü olan oydu, ama 80’lerin başında FKBC çizgisinde direnişi yürütmeyince geriye düştü, tasfiye oldu. Direnişe girmeyen güçler hareketi tasfiye ettiler. Geri plana düştü, siyasi gücünü kaybetti, çözüm gücü olmaktan çıktı. Bir demokratik devrim ve değişim gücü olmaktan çıktı. Kürdistan'da direniş gelişti, PKK Türkiye'deki demokrasi hareketinin bir çözüm gücü haline gelememesi, politik çözüm aracı olamaması karşısında farklı çözüm arayışlarına da girdi. 1993 Martında ateşkes ilan edip hükümetle, devletle ilk diyaloğu kurması, çözüm arayışına girmesi yeni bir arayıştı. Ortak bir cephe ve mücadeleyi hiç devreden çıkarmadı. Erbakan hareketiyle, Ecevit hükümetiyle diyalogları sürecinde de çıkarmadı. Şimdi AKP ile ilişkileri de bu çerçevededir. Sanki PKK AKP ile müttefik olarak doğmuş, müttefik olarak kendisine AKP’yi almış, yürümüş de artık çözüm üretemeyince, ben bundan vazgeçiyorum, diyor. Böyle bir şey yok. Çözüm süreci ile bir gerginlik var. Kuzey-Güney sınırında bir gerginlik var. Medya savunma alanlarında Heronlar dolaşıyor. Kalekolların yapımı sürüyor. Önümüzdeki günlerde çatışma riski, olasılığı var mı? Elbette var. Bunun önünde çatışmayı engelleyebilecek bir şey var mı, diye sormak daha mantıklı olur. Çatışmasızlığı sağlayacak bir şey yok. Ne var, gerçekten bir çözüm projesi mi var, demokratikleşme projesi mi var? Demokratik çözüm çabası mı var, dürüstçe, iyi niyetlice bir tutum mu var? Yok. 1 Mayıs’ı gördük işte. Kürdistan’a bakmayalım, İstanbul’u, Taksim’i gördük. Mevcut iktidarın toplum karşısındaki durumunu görüyoruz. O polislerin halka saldırısını görmediniz mi? Tam bir düşman, hepsi militan, faşist militan. AKP’nin mi olur, devletin mi, kimin olursa olsun, ama o polis camiasının birer faşist militan olduğundan hiç kimse kuşku duymaz. Gözümüzle görüyoruz. Seçimde hile yaptı, her şeyi yaptılar. Polis istediği gibi saldırıyor. Demokratikleşme adı altında AKP iktidarını sağlama alma dışında hiçbir şey yapılmıyor. Zaten savaş sürüyor. Toplum üzerinde uygulanan polis terörü, faşist polis savaşı var. Kürtlere karşı özel savaş, kültürel soykırım savaşı devam ediyor. Bu durdurulmuş, kesilmiş değil. Bunun şiddetlenip şiddetlenmemesi, Kürtlerin vereceği tepkiye bağlı, Türkiye toplumunun, emekçilerinin vereceği tepkilere bağlı. Örneğin emekçiler 1 Mayıs’ta tepki gösterdiler, çatışma çıktı. Kürtler, karakolları istemiyoruz, diye tepki gösteriyorlar. Colemêrg’de, Lice’de benzeri yerlerde çatışma çıkıyor. Demek ki şimdi çatışma yoksa, demokratik direnişin zayıflığından kaynaklı. Direniş güçlü olsa bu faşist şiddete karşı direniş olsa, çatışma çıkacak. Yoksa faşist baskı ve saldırı, AKP saldırıları yok değil. Peki ateşkes? Bir ateşkes konumu yok, bir çözüm arayışı yok, böyle bir durum yoktur. Bu bakımdan her şeye açık, fiili bir durum var. Güçlerin tutumları ve çabaları bunu gösterecek. Saldırılar artarsa gerilla sürece müdahale eder mi? Evet eder. Eğer gerçekten de çözüm yönünde adım atılmaz, Önder Apo’nun ortaya koyduğu projelere karşılık verilmez, halk üzerindeki bu baskı terör devam ederse- Kürdistan’da güya işte her taşın ve her tepeciğin üzerine karakol yaparak tam bir asker hegemonyası sistemi kurulmak isteniyor - gerilla da müdahale eder, halk da müdahale eder. Herkes de müdahale eder buna. Bunu herkes bilmeli. Aydınlar meselesine ne diyorsunuz. Kürt meselesi Türkiye'de öyle bir noktaya geldi ki silahlar patladığında Kürt meselesi varmış gibi davranılıyor, silahlar sustuğunda mesele çözülmüş gibi davranılıyor. Ne dersiniz? Şimdi bu konuda da gerçekten tam tutarlı bir duruş yok. Geçen süreçte biz zorlandık. Bu kadar baskı var, direniyoruz; niye direniyorsunuz deniliyor. Ateşkes ilan ediyoruz. Bu sefer dönüyorlar niye ateşkes ilan ediyorsunuz, diyorlar. Ne istedikleri anlaşılamıyor, öyle bir durum var, kafa karışıklığı var. Özellikle bu liberal kesim böyledir. O aslında CHP’den ve milliyetçi çizgiden kopmamaktan kaynaklıdır. Demokratik denen o sol anlayışın,- başka tandanslı da olsun- demokrasi anlayışının arkasında milliyetçilik var. Bu öyle bir noktaya gelmiş ki artık. Örneğin Mehmet Altan eski solcu bir aileden geliyor. Aileye, babasına da saygı duyuyoruz, ama bu kadar da mantıksızlık olmaz. Ne diyor? AKP ile PKK, görüşmeler sürdürüyor. Kürt sorununu çözecekler, Kürdistan'da demokrasi olacak, Türkiye’de AKP faşizmi yaşayacakmış. Yani insaf, profesör olmuş. Sosyal bilim, siyaset bilimi bu mudur? Her gece de birkaç kanalda konuşuyor, en iyi bilen benim, diyor. Ayıp oluyor. Türkiye ile Kürdistan ilişkisi böyle midir? Acaba şimdi AKP iktidarı yok mu? Kürdistan’da PKK'nin yönetimi yokken, çözüm yokken, Kürdistan'da kültürel soykırım uygulanırken AKP yönetimi yok muydu? Bunları AKP yönetimi uygulamıyor mu? Geçmişte de sizi şöyle eleştiriyorlardı. AKP’yi neden eleştiriyorsunuz, AKP gelmiş geçmiş hükümetler içerisinde Kürt sorununa en iyi noktada duruyor şeklinde… Şimdi de tersini söylüyorlar. Milliyetçi yaklaşım var; ama bu son yaklaşım mantıksız da oldu. Türkiye’deki faşizm, Kürdistan'da soykırım varken, Kürdistan'da soykırım kalkar demokratik hale gelirse acaba Türkiye böyle mi olur. AKP yönetimi böyle mi olur? Bunu bile yorumlayamıyorsa, ben o kafaya ne diyeyim. Öyle sosyal bilimcilik siyaset bilimcilik olmaz. Biraz daha mantıklı olunmalı. Milliyetçi solcudurlar, reel sosyalizme çok bağlılar. Reel sosyalizmin yaklaşımı da öyleydi. İşte ulusal kurtuluş hareketleri, metropolleri demokratikleştirdi deniyordu. Sömürgelerin kurtuluşu, emperyalizmi sınırlandıran, emperyalist metropollerde demokrasinin gelişmesine hizmet eden gelişmelerdir, diyerek, bütün ulusal kurtuluş hareketlerini alkışladılar. Sıra Türkiye ve Kürdistan’a gelince Kürt sorunu çözülür, Kürdistan'da sömürgecilik ortadan kalkarsa Türkiye’ye faşizm gelir, diyorlar. O zaman Vietnam’da da sömürgecilik yıkılınca Fransa’ya ve Amerika’ya faşizm mi geldi, yoksa onların demokratikleşmesine mi hizmet etti. Bu, sistemin dışına çıkamayan, Türkiye, Kürt gerçeğine gelince dünya geneline karşı düşüncelerini bile uygulamaktan uzaklaşan bir mantığı ifade ediyor; bunun altında milliyetçilik vardır. Son zamanlarda liberallerin ortak eleştirişi var. Bu hükümetten çözüm çıkmaz, siz neden bu hükümete yakın duruyorsunuz. Böyle suçlamalarda bulunuyorlar. Ama kim mücadele ediyor bu hükümete karşı. Ben onu sorarım, kendilerinin bizden öteye ve fazla yürüttükleri ufacık bir mücadele göstersinler, şapka çıkartırım. Var mı mücadeleleri? Kendileri o hükümetin yönetimi altında yaşıyorlar. Artık gerçekçi olalım biraz. Biz nasıl mücadele ediyoruz, kendileri neredeler. Orada, burada birkaç söz söylemek, mücadele midir? Öyle olsa ben 24 saat durmadan konuşurum, hiç bir şey ifade etmiyor, AKP’ye karşı mücadelede ne yaptılar? 30 Mart seçimlerinde kim ne gösterdi. Kürtler 100 tane belediye AKP’den kopardılar; onu diyenler AKP karşısında ne kazandılar? Hangi mücadeleyi yürüttüler, politik olarak nerede duruyorlar. Yani öyle olmaz. Biz ahmak değiliz, aklımız var ve düşünüyoruz, herkes de düşünüyor. Yine PKK bu kadar çaba harcadı, Önder Apo bu kadar çaba harcadı. Bütün demokratik güçleri birleşsin, Kürdistan’daki bütün gelişme imkanlarını onlara verelim, Türkiye'de demokratik bir alternatif oluşsun dedik. Gelip ona da katılmadılar. Niye DTK’da, HDK’de HDP’de çalışmıyorlar? Niye Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, sol güçlerini birleştirmiyorlar, birleşmeyen sola konuşmuyorlar? PKK’ye öyle diyenler niye öbürüne demiyorlar ki, niye apayrı kalıp da CHP’nin kuyrukçuluğunu yapıyorsunuz. Niye hani sizin demokratik alternatifiniz, diyemiyorlar? Çünkü kendileri de ayrı kalıyorlar. Ben bunları söylemek istemiyordum ama söyletmesinler. Görülmüyor, anlamıyor değiliz. Zayıftırlar, teşvik edici konuşmak istiyoruz. Bunu herkes bilmeli. AKP ile kim mücadele ediyor? Bu bakımdan kim AKP’ye karşı mücadele ediyor, kim AKP’yi bu hale getirdi? Bunu hepimiz biliyoruz. Gerçekçi olalım; Kürtler kadar AKP’ye direnen var mı? 12 yılık AKP zulmü altında zindanlar kimlerle doldu; kim zindanlarda yatıyor hala. Öyle laf konuşmak aydın olmak değildir. Böyle söylerim herkes inanır, sanılmamalı. AKP’yi bu hale getirenler liberal sol denen kesimdir.2002’de boşluğu onlar yarattılar. Sol demokratik güçler boşluk yaratmasalardı, Ecevit hükümeti çökerken Türkiye’de sol demokratik bir iktidar gelecekti. Bu olmadığı için boşluktan AKP yararlandı. AKP kendisini Sol’muş gibi sundu yıllarca. Avrupa ve diğer güçler de kendilerini öyle algıladılar. Şimdi AKP’ye kapıyı bu kadar aç, AKP karşısında en küçük bir siyasi başarın olmasın; bu 10 bin tutuklu vermiş, AKP’nin ipliğini pazara çıkarmış, Kürdistan’da iktidarını yıkmış olan bir harekete kalk, AKP’ye güç veriyorsun de. El insaf derler insana. Böylede olmaz ki. Dilin kemiği yok istediği gibi konuşur ama böylede konuşamaz. Çözüm süreci denilince Rojava’yla iç içe konuşuldu. Rojava’da hükümet, Türkiye işin neresinde duruyor. Rojava’ya yapılan saldırılar Türkiye kaynaklı mı? Evet, sadece bugüne bakarak ele almamak lazım. 2011’den bu yana 4 yıldır yaşanan bir süreç var. Türkiye’nin çok aktif bir durumu söz konusudur. Böyle ele almak, yaklaşmak daha doğru. AKP hep bunu söyledi. Suriye’de bir tarafız ve savaş gücüyüz. Rojava milli güvenliğimizi tehdit ediyor, göz yumamayız, dediler. Şimdi buna göre de politika uyguladılar. Açıktan saldırı gerçekleştirdiler. Suriye uçağını düşürdüler, Suriye onların uçağını düşürdü. Yani bütün o iktidara karşı savaşan güçlerin yüzde 70-80’i Türkiye üzerinden geldi. Türkiye’de eğitildi, donatıldı. Gerçekten savaş üssü oldu, savaşın geri cephesi olarak rol oynadı. Bu Suriye’ye karşı olduğu gibi -daha fazlası- Rojava’ya karşı da oldu. Rojava’yı mili güvenliğe tehdit olarak gördüğü için Rojava’yı daha ilk andan itibaren boğmak için bir yığın proje geliştirdi. Dışişleri Bakanlığındaki Suriye toplantısı bunun bir parçası mı? Dışişleri Bakanlığında yapılan tartışmaların esasında Rojava’ya bir müdahale tartışması olduğu bana göre kanıtlanmış artık. Zaten hükümet tepki gösterince, basına yansıyınca ben şüphelenmiştim. Neden bu kadar tepki gösteriyorlar, mantığı yoktu. Eğer Suriye konuşulmuşsa, zaten hükümet açık söylüyordu, savaş halindeyiz, Esat yönetimini her gün tehdit ediyordu. Bunun konuşulduğu bir yerde bu konuşmaların basına yansıması hükümeti asla zorlamaması gerekiyordu. Oysa Dışişleri’ndeki konuşmanın basına yansımasından sadece hükümet değil, Cumhurbaşkanı bile rahatsız oldu. Devlet tepki gösterdi. Bu Rojava’ya yönelik bir saldırı planıydı. Suriye’ye saldırıyoruz, adı altında seçim döneminin kargaşasından yararlanarak Rojava devrimini tasfiye etmek üzere bir saldırı planı herhalde var. Kobani’ye saldırı böyle anlaşılabilir. Halen de bu kanıdayım. Kobani’yi o saldırıda düşürebilselerdi, Ceylanpınar üzerinden ve Kuzey’den hendeklerle hatta asker girdirerek Serêkaniye’ye, Süleyman Şah türbesine gidiyoruz, adı altında Doğu’dan ve Kuzey’den kuşatacaklardı. KDP’den de Batı’yı kuşatmalarını istedi, zaten El Kaide ile anlaşmışlardı. El Kaide de Güney’den saldıracak, sözde Cizire’yi düşürecekler. Sanki böyle bir plan vardı; başarılı olamadı. Bu AKP planıdır. Hendek meselesine ne diyorsunuz? Hendekler kazıyorlar şimdi, duvar örüyorlardı Rojava’nın devrim rüzgarları Bakur’a ulaşmasın, duvara çarpsın da geri dönsün diye. Güya Kuzey devrimini, Kuzey’deki özgürlük devrimini duvarla önleyecek, kesecek. Şimdi de hendekle önlemeye çalışıyor. Herhalde atlayamasın diye yapıyorlar. Kürdistan’ı kuşatma çabası aslında Rojava’yı kuşatma çabasıdır. Önder Apo, bu konuda ‘sadece kendilerini rezil etmekle kalırlar’ demişti. Gerçekten de ‘hendek’ için söylenebilecek en çarpıcı sözler herhalde bunlar olabilir. KDP kendi kendisini rezil etti. Biz bu konuda kendilerini uyardık. Bizim uyarılarımızı ‘ PKK yöneticiler bizi sert eleştiriyor’ biçiminde değerlendirdiler. Bizim uyarılarımızı dostça bir uyarı olarak görebilirlerdi. Gerçekten de öyleydi. Partilerinin bir geçmişi var. Yine ailenin geçmişi ve belli bir itibarı var. Bu yaklaşım bunları da zedeler. Önder Apo’nun deyimiyle, gerçekten sahiplerini rezil eden bir hareket oldu. KDP’nin bu politikasının seçimlere yansıdığını düşünüyor musunuz? Son yapılan seçimlere de yansıdı tabii. KDP Rojava politikasında yanlış yoldadır. Bunu bizim söylememize gerek yok. Kendisinin görüp kabul etmesi gerekiyor. Fakat birileri bunları yanlış yola soktu; bu yoldan, çıkmıyorlar mı, çıkamıyorlar mı, kendisi de mi durumu kabul etti; onu bilemem. Ama bu durumda olmaya devam ederse daha çok kaybeder. Kürt kamuoyu nezdinde kaybeder. Kimseye kabul ettiremez, kimseye anlatamaz bunu. Nitekim anlatamıyor da. Herkes şunu bekliyordu; Rojava’ya dönük her alandan gelen saldırılara karşı Hewler yönetimi de destek verecek. Güney Kürdistan, Rojava devriminin geri cephesi olacak, sırtını dayadığı yer olacak; ama tersi oldu. Şimdi bunu Rojava’daki devrimle izah etmek mümkün mü? Orada zaten yeni bir hareket gelişiyor. Sen daha öncesinde gelişmiş bir hareketsin, kendini tüm Kürdistan karşısında sorumlu olarak gördüğünü söylüyorsun. Peki, Rojava devrimi karşısında sorumluluğun nerede? Seçim sonuçlarına yansıyan da bu oldu. Güney’deki Irak seçimleri bunun somut göstergesidir. İç politika etkenleri de etkiledi. Güney’de hükümet halen kurulamadı. Evet, 21 Eylül’de Güney Kürdistan seçimleri yapılmış olmasına rağmen hala hükümet kurulmadı. Bundan tabii ki KDP sorumlu. Çünkü bölge başkanlığı KDP’nin elindedir. Seçimden birinci parti olarak çıktığı için hükümet kurmaktan birinci elden sorumludur. Onu da kuramadı. Ulusal Kongreyi seçimlerde bir etken olarak değerlendirdi, ama sonuca götürmedi, hatta engelledi. KDP tabii ki bunların bedelini öder, ödüyor da. Daha fazla da öder. Mevcut politikalarını değiştirip Kürt Ulusal Demokratik çizgisine girmezse daha fazla zarar görür. Xaneqin’deki patlamaların Rojava’yla ilgili olduğunu düşünüyor musunuz? YNK bölgesinde olması dikkat çekici. Bu konuda somut bilgilerimiz yok, birçok olasılık ve söylentiler var. Fakat bir şey söylemek için, yorum yapacak bilgiye sahip olmak gerekir. YNK barıştan ve çözümden yana bir politika izliyordu. Rojava’da da, Suriye’de de öyledir. Bu saldırı YNK mitingine oldu. YNK ‘ye yönelik saldırıyı politik açıdan değerlendirirsek, Rojava ve Suriye’de çözüm politikasına, barış ve demokratikleşme politikasına yönelik bir saldırıdır. Kim buna karşıysa onlar yaptı, diyebiliriz. Rojava’yla ilgili birçok defa çözümün ne olduğunu kamuoyuyla paylaştınız, ama yine de geldiğimiz aşama itibariyle çok iç içe geçmiş ilişkiler, taraflar ve kutuplaşmalardan söz ediliyor. Hareket olarak Rojava’da hem Türkiye hem de KDP’yi işin içine katarsak çözüm ne olmalı sizce? Rojava kendi çözümünü yaratıyor, biz bu çözümü çok önemsiyoruz. Rojava halkı doğru yolda, demokrasi yolunda yürüyor. Kürt özgürlüğü yolunda kahramanca yürüyor. Kürt yurtseverliğinin ve Kürt demokratlığının bunu selamlamak ve buna destek vermekten başka bir tutumu olamaz. Bu çok önemli bir çözüm yürüyüşü. Kendi içinde demokrasiyi inşa ediyor. Bütün halkları, Kürt, Arap, Süryani, Ermeni bütün toplumsal kesimler katıyor. Bütün cinsiyetleri katıyor, kadınlar işte Kürdistan’da ilk defa bir yönetim başkanı oldular, Afrin’de. İlkler orada gerçekleşiyor. Kürt Ulusal Kongresi’nde de bir kadın eş başkan olsun, dedik. Bazı partiler kıyamet kopardılar. Oysa Rojava’nın demokratik özerk bölgelerinin yönetim başkanlığını kadınlar yapıyorlar, sadece eş başkan da değil. Tek kişilik başkanlıkla yönetiyorlar, böylesi demokratik temsil var. Bu çok önemli, bunu bir defa görmek gereklidir. Bu bir model aslında, Kürdistan’ın diğer parçaları için bir model, hem de Suriye ve Ortadoğu için bir model. Aslında Rojava’da gerçekleşenin iki tarafa da uygulanma imkanı var. Sadece bir Kürt sorununu çözme modeli değil, sadece Rojava’yla sınırlı değil. Bütün Suriye demokrasisini, demokratik birliğini gerçekleştirecek bir model. Güneyi de zorluyor aslında. Güney’de de birçok tartışma Rojava’daki gelişmeler üzerine çıktı. KDP kendi dışında bir irade, Kürt iradesi olsun istemiyor. AKP soykırımcı çizgiyi sürdürüyor. Her ne kadar Dersim soykırımı şu, bu dese de, bu dil ucunda kalıyor. İç politika etkeni olarak kullanılıyor. Aslında soykırımcı politikayı değiştirmiş değil, Türkiye’de yeni bir politika, halkların demokratik siyasetini oturtmuş değil. Onun için Rojava’daki gelişmeler, Kürdün kimliği, adı gelişince ulusal varlığına tehdit olarak görüyor. Her ikisi de böyle bir modelin gelişmesinden korkuyorlar. Rojava’daki model AKP ve KDP’nin maskesini düşürüyor. Türkiye’yi de, Güney Kürdistanı da etkiliyor. Buralardaki rejimlerin anti-demokratik karakterlerini, yüzlerini açığa çıkarıyor. Bundan da endişe ediyorlar. Bizim maskemizi düşürüyor, toplumu bilinçlendiriyor, uyarıyor, diye korkuyorlar; bu kadar karşıt olmalarının, tepki göstermelerinin bir nedeni olarak bunları da sayabiliriz. Rojava’da savaş, Kuzey’de barış olur mu? Bu mümkün mü? Örneğin Güney Kürdistan’ın Kürt iradesini tanıyacaksın, Kuzey Kürdistan’da ise Kürtleri yok etmek için en vahşi özel savaşı yürüteceksin. Bu noktada Tayyip Erdoğan’la Tansu Çiller arasında hiçbir fark yok.1990’ların başında Güreş, Çiller, Ağar çetesinin uyguladığı komple savaş konseptinin bir benzerini Tayyip Erdoğan’da uyguluyor. Zaten 25 Ağustos 2005’de topyekûn savaş kararı almadılar mı, aldılar. Aynı şeyi uyguluyor, sadece bir yöntem değişikliği var. Onlar silahla katlediyorlardı, bu da polis terörüyle sindiriyor, hapse koyuyor. Polis terörü ve cezaevi, zindan baskısını uyguluyor, yani yöntem farlılığı var. Politika aynı, politika yapılanlar aynı. Böyle olunca bu mümkün değil. Dikkat edelim bu anlamda Kuzey’de böyle davranırken; AKP’nin Güney Kürdistan’la ilişkilerini, Kürt iradesini tanıyan, demokratik ilişkidir, diye bilir misiniz, hayır. Çıkar ilişkileri ne kadar kirli, belli bile değil. Henüz daha altında neler var açığa çıkmamış. Burada kesinlikle özgür irade ilişkisi yok, demokratik ilişki yok. Kürt varlığını kabul eden ilişki yok. O bakımdan da aslında kabul etmiyor; o da bir göstergedir. Rojava’daki tutumu neyse Kuzey’deki tutumu da odur. Kuzey’deki tutumu neyse, Güney’deki Kürt’e yaklaşımı da o. Kürtler bugün tarihten ders çıkarmayacaklarsa daha ne yapacaklar. 100 yıldır soykırım yaşıyorlar. Tarihten ders çıkartıcı olmak lazım, bütün Kürtler çıkartmalı. AKP’dir, şu bu değil. Ankara’da hangi yönetim olursa olsun, bütün Kürdistan’ın dört parçasındaki ve yurt dışındaki Kürtlere yaklaşımı aynıdır. O anlamda AKP, kendisine yaklaşımı doğru anlamak istiyorsa, çevresindeki Kürtlere yaklaşımına da baksın. Hepsine baksın, bu ortaktır. Kuzey’e öyle yaklaşır, Güney’i farklı kabul edemez. Güney’i kandırmaya çalışıyor o zaman. Herkes bu konuda gerçekçi olmalı, tarihten ders çıkarmasını bilmeli. Bu kadar katliam yaşandı, bir rejim gerçeği var. Hali hazırda Kürt varlığını kabul etmiyor, AKP de kabul etmiyor. Tayyip Erdoğan, bir gün çıksın, ‘Kürt halkı’ desin; Kürt milleti desin. Kürt halkının hakları desin, diyor mu? Yoktur. Bu kavramları kullanma yoktur. Kürt kökenli vatandaşlarım, bilmem Kürdün hakkı vb. Türkler, Kürtler, Çerkezler tekerlemeleri. Ardından hemen tek millet, tek devlet; bunlar faşizmin söylemleridir. Özü faşist ama diline bazı şeyler getirerek aslında bazılarını kandırmaya çalışan bir tutum. Oyalayıcı iki yüzlü bir yaklaşım.T24
Meteorit Altından Bile Değerli
Yumruk kadar bir meteoritin yaklaşık 1 kilo ettiğini, ve eğer dağda bayırda gezerken 1 kilo meteorit bulursanız 1 kilo altın fiyatından daha yüksek bir rakamla satabilme ihtimaliniz olduğunu biliyor muydunuz? Peki bu sabah işe giderken sokakta tekme attığınız taşın belki de bir meteorit olma ihtimalini düşünmüş müydünüz? Meteoritler, atmosfere girdikten sonra yanarak yeryüzüne düşen ve kaynağının genellikle Jüpiter ile Mars arasındaki asteroit kuşağı olduğu düşünülen külçe gibi ağır taş parçaları. Uzayda milyonlarca yılı bulan göçebe bir hayatın, zaman zaman diğer göktaşlarıyla olan çarpışmaların, ipsiz sapsız serseri turlamaların ardından Dünya denen gezegenin çekim alanından kaçamamış avare kozmik cisimler. Meteorit konusunun dünya çapında meraklıları, dernekleri, koleksiyonerleri, müzeleri ve alım-satım yapılan pazarları var. Yani meteorit toplayıcılığı aslında sıradan bir genel kültür olayını geçmiş ve meteorit avcılarının bir nevi “havadan para” kazandığı keyifli bir pazar halini almış durumda. Öncelikle Asteroit nedir? Meteor nedir? Meteorit nedir? NASA’nın tanımına göre uzayda bir gezegenden daha küçük kaya parçalarına “Asteroit” deniyor. Güneşin yörüngesinde bulunan milyonlarca asteroitin yaklaşık 700.000 kadarı Mars ile Jupiter arasındaki asteroit kuşağında bulunuyor. Bu asteroitlerden bazıları yüzlerce kilometre çapında. “Meteor” ise Dünya’nın atmosferine girdiği anda yanmaya başlayan bir asteroit veya kuyruklu yıldızdır. Sizin de kolayca tahmin edebileceğiniz görsel nedenlerden dolayı meteorlara “Kayan Yıldız” adı da verilir. “Meteorit” ise bir meteorun yeryüzüne düşmüşüne denir. Yani eğer bir meteor, atmosferin katmanlarında yok olmadan yeryüzüne ulaşır ve çarparsa, meteorit adını alır. Bu durumda bu nadir bulunan cisimleri (ki bazıları birkaç gram, bazıları birkaç kilo olabilir) pek çok koleksiyoncu ve müzeler toplamaya çalışmakta ve dünya çapında bir meteorit pazarı oluşmaktadır. Bir Meteoriti Nasıl Tanırım? Tabii ki hiç bir iş öyle çalışmadan çabalamadan olmuyor. Bir kuşu, bir balığı, bir koleksiyon objesini tanımak için öncelikle o alanla ilgilenmeniz, ardından da kendinizi eğitmeniz gerekiyor. Mesela bazı derneklere üye olabiliyor (listesi aşağıda var), internette bazı sayfalardan bilgiler toplayabiliyor (aşağıdaki kaynaklar bölümüne bakın veya kendiniz gugıllayın), bazı açık artırmalara katılıp alınıp satılan objeleri kendiniz de görebiliyorsunuz. Meteroitler, ağırlıklı olarak demir veya çok sert kaya parçaları. “Demir Meteroitler”in yüzde 90’ı demirden oluşuyor. “Taş Meteroitler” ise oksijen, demir, silikon, magnezyum ve diğer elementleri içeriyor ve genelde bu iki tip meteorit de çok ağır olmaları bakımından kendilerini doğadaki normal taşlardan ayırdedebiliyorlar. Öte yandan atmosfere yanarak girdikleri içinde hem içlerindeki suyu kaybetmeleri onları ağırlaştırıyor, hem de üzerlerindeki yanıklar kendilerini belli ediyor. Ayrıca bulunacakları yer ille de bir krater kenarı olması şart değil; şehir içinde bile meteoritlerle karşılaşmak olası. Bir Meteorit Kaç Paraya Satılır? Jeoloji (yerbilim) konusundaki otorite isimlerden Geology.com sitesinde bu konuda şöyle yazıyor: “Meteoritler genelde ya güzelliklerine göre estetik bir değerle, ya da ağırlıklarına göre gramla veya milimetreyle satılırlar.” Tabii ki her alım satımda olduğu gibi bir meteoritin değerinin belirlenmesinde de pek çok parametre rol oynayabilir. Kaynağı, tipi, kondisyonu, estetiği, hikayesi. Ve herşeyden önce bilimsel bir desteğinin olup olmadığı; yani saygın bir bilim kuruluşu tarafından incelendikten sonra “evet bu bir meteorittir” denip denmediği. Meteorit fiyatları bir kaynaktan diğerine değişebilir ama eğer araştırma yapılmaksızın Sahra Çölünden bir göçebe tarafından kapıp getirilen bir taştan bahsediyorsak fiyatı 50 cent/gram’dır. 5 Mart 1960’ta Burkino Faso’ya düşen Gao-Guenie parçaları 1,5 dolar/gram, veya Arjantin’e düşen Campo del Cielo meteoritinin parçaları “kilosu 400 dolar”dan satılır. 12 Şubat 1947’de Rusya’ya düşen Sikhote-Alin meteoritinin parçaları estetik doğal güzelliği nedeniyle daha yüksek bir fiyata, mesela 2-3 dolar/gram -yani kilosu 2.000-3.000 dolar- aralığında bir fiyata satılabilir. Pallazit (pallasite) adı verilen ve yarı-değerli bir olivin yumrusunu sarmalayan taş meteoritler ise daha da fazla revaçtadır. Bakması başlı başına bir keyif ve görsel şölen olan bu tip meteoritler içerdikleri kristaller, güzel renkler ve ışık geçirgenlikleri nedeniyle çok daha kolay alıcı bulurlar ve fiyatları da doğal olarak daha da yüksektir. Mesela Imilac (Şili), Glorieta Dağı (ABD) ve Esquel (Arjentin) kaynaklı meteoritler 20 ila 40 dolar/gram -yani kilosu 20.000-40.000 dolar- aralığında bir fiyatla alıcı bulurlar. “27 Haziran 1931’de Tunus’a düşmüş bir meteorit 50 dolar/gram fiyatla satılmaktadır ki bu şu demektir: Kilosu 50.000 ABD Doları.” Altının kilosunun şu sıralar yaklaşık 40.000 ABD Doları (gramı 40 dolar) olduğunu düşünürsek, gramı 50 Dolar olan bir meteoritin altından daha pahalı olduğunu, kız isteyecekseniz aman babası duymasın. Meteorit Nasıl Bulunur? Basit düşünün. Daha önce diğerleri onu nerede bulduysa siz de orada bulabilirsiniz. Bu nedenle biraz astronomi tarihi karıştıracaksınız. Mesela Kuzey Arizona’da 19 Haziran 1912’de Holbrook denen kasabanın hemen dışına göktaşı yağmış. Binlerce meteorit. Bugün bu bölgeden hala mercimek büyüklüğünden ceviz büyüklüğüne kadar irili ufaklı meteoritler bulunabiliyor. Mantar toplamak gibi ama mantardan fersah fersah değerli şeyler bunlar. Şimdi bir araştırsak sizin oturduğunuz bölgeye de bir gün bir göktaşı yağmuru olduğunu mutlaka buluruz. Büyüklerinize sorun, muhtarla konuşun, eski gazete koleksiyonlarını karıştırın. İkinci bir arama şekli de dedektörlerle yapılıyor. Meteoritler demir içerdiğinden aslında tam olarak aradığınız şey doğal şekilde yanmış ve sonra da paslanmış demir parçaları. Bu sayede hiç kimsenin bilmediği ve kayda geçmemiş bir meteorite de ulaşmak mümkün. Bu tip aramalar genelde şehirlerin dışında yapılıyor ve Sahra Çölü, Antarktika örnek gösterilse de ülkemizde de bu tip boş araziler hiç de az değil. Üçüncü şekil ise kayan yıldızları izlemek. Yıldız kayarken dilek dilemek yerine deha gerçekçi olun ve gidin nereye düşmüş olacağını bulun. Heyecan verici bir safari başlatın. İster arkadaşlarınızı da örgütleyin, ister Red Kit gibi yalnız bir kovboy olarak arayın şansınızı. Peki buldunuz diyelim, nerede satacaksınız? O da çok kolay. Bugün Google’da ingilizce olarak “meteorites for sale” yazınca 100.000 sonuç çıkıyor. Aşağıda da bazı adresler veriliyor. Ama siz önce meteoriti bir bulun hele, satın almaya da mutlaka birilerini bulacaksınız. Hatta iş hoşunuza gider ve şans da yaver giderse kartvizitinize günün birinde “Meteorit Avcısı” yazdırmanız da pek sürpriz olmayacak. Kaynaklar Fiyat konusunda: http://geology.com/meteorites/value-of-meteorites.shtml Meteorit fiyatları http://www.bigpara.com/altin/gram-altin-fiyati/ Altın fiyatları Satış konusunda: http://www.meteorite.com 1996 yılından beri göktaşı alımı satımı yapılan site http://www.meteoritemarket.com Üstteki sitenin rakibi http://www.aerolite.org/ Meteorit satış mağazası Dernekler: http://meteoriticalsociety.org 52 ülkeden 1000 bilim adamının oluşturduğu ve göktaşları, asteroidler, kozmik tozlar, kuyruklu yıldızlar, astronotların uzaydan getirdiği numuneler ve kraterleri inceleyen uluslararası dernek. http://www.imca.cc Uluslararası Meteorit Koleksiyoncuları Derneği http://www.imo.net Uluslararası Meteor Organizasyonu Kitaplar: http://www.amazon.com/Treasure-from-Space-Meteorite-Hunting/dp/B0056UN9DO – Gökyüzünden Gelen Hazine: Meteor Avcılığı http://www.amazon.com/Meteors-Meteorites-Patrick-Practical-Astronomy/dp/1848001568/ – Meteorlar ve meteoritler konusunda bir saha çalışması http://www.amazon.com/Atlas-Meteorites-Monica-Grady/dp/052184035X – Meteoritler Nasıl Sınıflanır, Nerede Bulunur? Havadan Para Kazanmak İçin Diğer Bir Yöntem: http://www.avantajix.com Son Not: Bu yazımız hoşunuza gittiyse Onedio üzerinden bizi izlemeye devam edin. Enteresan konular üzerine yazacağımız bilgilendirici, keyiflendirici ve fayda yaratan yazılarımız devam edecek.
Mevcut En Ağır Element Bulundu
Bu element, binlerce kalsiyum 48 ve berkelyum 249 atomunun bir araya getirilmesi ile elde edildi ve kurşundan %40 daha ağır. Almanya'daki parçacık hızlandırıcı laboratuvarda çalışan bilim adamları, şu ana kadar gözlenmiş en ağır madde olan Element 117'nin ortaya çıkartılması ve doğrulanması gibi nadir rastlanacak bir yeteneğe imza attı. Bu element, binlerce kalsiyum 48 ve berkelyum 249 atomunun bir araya getirilmesi ile elde edildi ve kurşundan %40 daha ağır.
Reklam
Dinozor Dünyasının Pinokyo'su
Çin'in güneyinde yeni bir dinozor türü keşfedildi. Burnu diğer türlerinkinden uzun olan bu yeni türe Pinokyo Rex adını takıldı. Pinokyo Rex, avcı dinozorlar olarak bilinen Tiranozor familyasına ait. Yırtıcı ve etçil dinozor türünün boyu 9 metreyi buluyor ve boynuzu andıran uzun bir burnu var. Bir inşaat sahasında bulunan fosilin kazılarını Edinburgh Üniversitesi'nden bilim insanları yaptı. 66 milyon yaşındaki dinazorun bilimsel adı Qianzhousaurus sinensis, ama bilim insanları ona uzun burnu nedeniyle 'Pinokyo' diyor. Dr. Stev Brusatte, keşfi şöyle anlatıyor: 'Pinokyo, görünüş olarak diğer tironozolardan çok farklı. Burnu çok ince ve uzun, ve üzerinde bir dizi boynuz var. Onun bir takma ada ihtiyacı olduğunu düşündük ve uzun burnu nedeniyle Pinokyo adını verdik.' Bilim insanları Pinokyo'nun görüntüsü karikatürleri andırsa da en az diğer tiranozorlar kadar tehlikeli olduğunu söylüyor. 'Pinokyo'nun burnunun benzer dinazor türlerinden üç kat daha uzun olmasının bir nedeni olmalı.' Bilim insanlarının görüşü bu, ancak kesin nedeni henüz bulunamadı. Dr. Brusatte'ya göre nedeni beslenme şekliyle ilgili olabilir: 'Tiranozor türlerinden en bilineni heybetli ve ikonik görüntüsüyle T-Rex. Pinokyo'nun kemikleri T-Rex'e göre daha küçük. Bu onun benzer türlere göre daha hızlı bir avcı olduğunu ve farklı avlandığının göstergesi olabilir.' Pinokyo'nun diğer tiranozorlara göre daha ince olan dişleriyse, tüylü dinazorlar ve kertenkele cinsleri gibi daha küçük hayvanlarla besleniyor olabileceğini gösteriyor. Pinokyo'nun keşfi, son yıllarda bulunan farklı dinozor fosilleri hakkında yeni bir tartışma başlatabilir. Geçen yıllarda Moğolistan'da da hortuma benzer burunları olan iki dinazor iskeleti bulunmuştu. Bu da tiranozorların daha önce bilinmeyen bir familyası olabileceğine dair kuşkuları artırdı. Moğolistan'da bulunan fosillerin genç dinazorlara ait olması nedeniyle kesin bir çıkarımda bulunamamış olan bilim insanları için Pinokyo'nun keşfi büyük bir fırsat. Dr. Brusatte 'Bu tam da aradığımız kanıt, uzun burunlu dinazorlar gerçekmiş' diyor. Araştırmacılara göre, Moğolistan ve Çin'de yapılan keşifler, uzun burunlu dinozorların Asya'da geniş bir alana yayıldığının da göstergesi. Bu keşiften yola çıkarak, Asya'da Kretase yani Tebeşir dönemi olarak bilinen, günümüzden yaklaşık 142 milyon yıl önce başlamış ve yaklaşık 80 milyon yıl devam etmiş dönemde, farklı avlarla beslenen bir kaç tiranozor türü yaşamış olabileceği belirtiliyor.BBC Türkçe
Taş-Kağıt-Makas Oyunu Nasıl Kazanılır?
Taş kağıt makas oyununu kazanma şansınız olasılık hesabına göre üçte bir. Peki ya başka bir olasılık daha mümkünse? Bir araştırmaya göre, bu oyunu oynayan insanlar rastgele oynamıyor. Aksine şansa bıraktığınızda kazanacağınızdan çok daha sıklıkla rakibinizi alt etmenizi sağlayacak saklı bir takım kalıpları takip ediyor. Oyunun kazananları onlara hangisi kazandırdıysa o hareketi takip etme eğiliminde olurken, kaybedenler ise taş-kağıt-makas sırasında bir sonraki harekete geçiyor. Bilim insanları bu hareketleri takip etmenizin kazanmanızı kolaylaştıracağı inancında. Bu strateji Çin’deki Zhejiang Üniversitesi’nde düzenlenen devasa bir taş-kağıt-makas oyunu turnuvasında ortaya çıkartıldı ve New York’taki Cornell Üniversitesi kütüphanesine ait olan Arxiv.org sitesinde yayınlandı. Bilim insanları 360 öğrenciyi topladı ve onları 6’şar kişilik gruplara ayırdı. Her bir kişi kendi grubundaki diğer kişilere karşı 300 tur taş-kağıt-makas oynadı. Teşvik olsun diye kazananlara kazandıkları oyun sayısı ile orantılı olarak para ödendi. Klasik oyun teorisine göre kazanmak için oyuncuların hangi hareketi yapacaklarına tamamen rastgele karar vermeleri gerekiyor. Bu şekilde diğer oyuncu tarafından ne yapacağının tahmin edilmesinin önüne geçiyor. Her iki oyuncunun da taş-kağıt-makastan birini eşit olasılıkla seçtiği bu kalıp “Nash dengesi” olarak biliniyor. İsmini de, 2011 yapımı Akıl Oyunları filmine de konu olan oyun teorisinin babası John Forbes Nash Jr’dan alıyor. Ve gerçekten de, her bir gruptaki oyuncular her bir hareketi üçte bir oranla tıpkı rastgele seçim yaparlarsa olacağı gibi seçiyordu. Ancak turnuvayı düzenleyenler daha da yakından baktılarında şaşırtıcı bir davranış kalıbı ile karşılaştılar. Oyuncular bir raunt kazandıklarında, kendilerine kazandıran hareketi rastgele seçseler yapacakları hareketten daha sık yapıyor. Kaybedenler ise başka bir harekete geçme eğiliminde oluyor ve bunu yaparken de oyunun ismindeki sıralamayı takip ediyorlar. Örneğin eğer “taş” yaptıklarında kaybettilerse, bir sonraki rauntta rastgele bir harekettense “kağıt” yapmaya daha meyilli oluyorlar. Bu, “kazandıysan devam et – kaybettiysen değiştir” stratejisi oyun teorisinde “koşullu yanıt” olarak biliniyor ve araştırmacılara göre bu insan beyninin otomatik bir cevabı olabilir. Bu kalıbı tahmin etmek ve dolayısıyla rakibine baskın çıkarak onu yenmek oyunculara daha çok para kazandırıyor. Araştırmacılar, “Taş-kağıt-makas oyununun Nash dengesinin açıklayamayacağı toplu bir periyodik hareketler dizisi gösterdiğini” söylüyor. “Koşullu yanıtın insan beyninin basit bir karar alma mekanizması mı yoksa daha temel bir sinirsel mekanizmanın sonucu olup olmadığına daha ileriki araştırmalar karar verebilir” diyorlar. Her ne kadar taş-kağıt-makas basit bir oyun olsa da, insanlarda rehabetçi davranışı açıklayabilmek için faydalı bir model. Örneğin ticarette. Daha önceki bir deney oyuncuların bilinç dışı bir şekilde rakiplerinin davranışlarını taklit ettiğini ortaya koymuştu. Bu sonuç şaşırtıcı idi çünkü başarı farklı davranmak yoluyla elde edilebilen bir şey. Çinli bilim insanları oyuncuların rekabet halindeyken yaptıkları irrasyonel gibi görünen seçimlerin altındaki psikolojiyi açıklamak için araştırmalar planlıyor. Bu esnada kendilerinin kazanma stratejisinin işe yarayıp yaramadığını test etmek isteyenler için gereken ise Birleşik Krallık şampiyonasına katılmak. James Morgan | BBC Bilim Muhabiri
Reklam
Taze Kan 'Beyin Hücrelerini Yeniliyor'
ABD’li araştırmacılar yaşlanmanın bazı etkileri ile savaşmanın hatta bu etkileri geri döndürmenin yolunu şimdilik fareler üzerinde de olsa, bulmuş olabileceklerini açıkladı. Son yapılan bir araştırmaya göre, genç farelerden alınıp, yaşlı olanlara nakledilen kanın yaşlı farelerin beyin gücünü artırdığı tespit edildi. Bilim insanları şimdi de deneyleri insanlar üzerinde yapmak istiyor. Umutları bunamaya çare bulmak. Nature Medicine ’de yayınlanan araştırmaya göre, 3 aylık farelerden alınan kanın sıvı kısmı, yani plazması 18 aylık farelere nakledildi. Daha sonra bu fareler hafıza testinde kan nakli yapılmayan farelere göre daha iyi sonuçlar elde ettiler. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Tony Wyss-Coray, “Genç farelerden alınan kanın içinde bulunan faktörler, yaşlı farelerin beynini yeniden şarj edip daha genç bir farenin beyni gibi çalışmasını sağlayabiliyor” diyor. Wyss-Coray, “Şu anda yoğun bir şekilde bu faktörlerin neler olabileceği ve tam olarak hangi dokulardan üretildikleri üzerinde çalışıyoruz” diyor. Wyss-Coray’ın söylediğine göre insanlarda durumun aynı olup olmadığı bilinmiyor ancak klinik bir deney planlanmış durumda. Birleşik Krallık Alzheimer Araştırma kurumu uygulamanın farelerde öğrenme ve hafızaya ilişkin belirli tarafları yenilediğini ancak bunun insanlar üzerinde fayda sağlayıp sağlamayacağının belirsiz olduğunu söylüyor. Kurumun yöneticisi Dr. Eric Karran, “Bu araştırma çok ilginç olmakla birlikte, Alzheimer hastalığında görülen ve yaşlanmanın kaçınılmaz sonucu olan bilişsel zararı incelemiyor” diyor. Bu arada başka araştırmalar genç bireylere ait kanın yaşlılara sağlayacağı faydalar konusunda başka sonuçlar elde etmiş durumda. En azından farelerde durum bu. Harvard’daki bir araştırma ekibine göre, kalp kası üzerinde yaşlanma karşıtı bir etki oluşturmuş olan genç farelerin kanında bulunan bir madde, beyin hücrelerini de yeniliyor. Science dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, yaşlı farelerde beyin hücrelerinin büyümesini teşvik eden madde farelerin koku duygusunu da keskinleştiriyor. Aynı zamanda bu madde yaşlı farelerin kas gücünü de artırıyor.BBC Türkçe
Tablet Bilgisayarın Atası Yenikapı'dan Çıktı
Yenikapı’daki Marmaray kazısı sırasında ortaya çıkan eserler, İstanbul’un tarihi mirasını 8 bin 500 yıl öncesine götürdü. İstanbul Üniversitesi (İÜ) tarafından yürütülen projede, replikası yapılarak yüzdürülmesi düşünülen batık gemiden çıkan ahşap defter, günümüzde tablet bilgisayarın atası kabul ediliyor. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğunun hayvan kültürüne ilişkin çok çarpıcı bilgilere ulaşan uzmanlar, at etinden yaban eşeğine kadar pek çok hayvanın etinin tüketildiği bilgisine de kazılar sonrası ulaştı.İ.Ü tarafından yürütülen ve kazılar sonrası ortaya çıkan kalıntılar, Türkiye’deki uzmanlar kadar bütün dünyada ses getirdi. Kalıntıların organik ürünler olarak günümüze ulaşması bilim camiasında büyük yankı uyandırdı.Üniversite tarafından AB fonu desteğiyle hazırlanan proje, Yenikapı 12 isimli batığın yeniden yüzdürülmesini amaçlıyor. Batık, 2015 yılı ortalarında yeniden yüzer hale getirilecek. Replika için hazırlıklar sürerken, bölgedeki kazıları yapan ekipten Doç. Dr. Ufuk Kocabaş kalıntılara ilişkin çarpıcı bilgiler verdi. Bizans’ta Teheodasius Limanı olarak bilinen şimdiki Yenikapı bölgesinde organik ürünlere ulaşıldığını, bunun kara kazılarına oranla nadir karşılaşılan bir durum olduğunu söyledi. Bulunan bir batığın yüzde 60 oranında korunmuş olarak günümüze ulaştığını anlatan Kocabaş, “Bu batık bizim için doktora tezi anlamında incelenen ilk eser oldu. Artık yapının eksik olan bölümlerinin inşası için gereken bilgilere sahip bulunuyoruz. Gemi yaş tespiti ve içinde bulundurduğu anforalar dikkate alındığında rotası olarak Karadeniz bölgesini işaret ediyor. M.S 9. yüzyıla ait olduğu düşünülen geminin Kırım’daki Kersonesos Kentinden ticaret yaptığı ve ürünleri buradan İstanbul’a taşıdığı düşünülüyor. Gemi içinden özel bir bölüm dikkatimizi çekti. Bu bölümden kaptan ya da mürettebata ait olduğu düşünülen çok ilginç eşyalara ulaşıldı.” dedi. TABLET BİLGİSAYARIN ATASI GEMİDEN ÇIKTI Kocabaş, “Ben buna 'Yenikapı’nın mucizesi' diyorum. Batıklardan birinde bizim dipdik dediğimiz, yani not defteri gibi, bugünün belki notebooku gibi bir şey çıktı. Ahşaptan ve defter gibi açılabiliyor. Birkaç sayfası var ve bunlara balmumu sürülerek üzerine notlar almak mümkün. Tablet bilgisayar gibi düşünün. Ayrıca sürgülü olan bölümünü çektiğiniz zaman da küçük ağırlıklar, kuyumcuların hassas terazi olarak kullandığı taşlar var. Küçücük bir terazi var. Yenikapı batıkları her yönüyle bir fenomen. Çıkan 37 batık gemisiyle ve bulunan organik malzemeleriyle. Çünkü organik malzemeleri diğer kazılarda bulmanız pek mümkün olmaz. Bence Yenikapı kazılarının en önemli özelliği organik malzemelerdir.” şeklinde konuştu. Kocabaş, Marmaray Sirkeci İstasyonu kazısı sırasında deniz seviyesinden 28 metre aşağıda bile arkeolojik kalıntılara ulaşıldığını belirterek, “Bu inanılmaz bir şey. Orada bir kaymanın olduğu anlamına geliyor. Rıhtımın normal su seviyesinden biraz da ha altta olduğunu söylediler. İhtimal deprem sonucu denize doğru kayma olduğunu gösteriyor. Yine lastikli araçların geçişi için planlanan güzergahın Bukaleon Sarayı’nın önünden çıkması düşünülüyor. Oradan da önemli eserler çıkabilir.” ifadelerini kullandı. EN BÜYÜK AT KOLEKSİYONU TAMAMLANDI Yenikapı’daki kazılarda hayvan kalıntılarını inceleyen ekibin başında bulunan İ.Ü’den Prof. Dr. Vedat Onar da, Bizans’a ait bugüne kadar ulaşılan en büyük at koleksiyonunun tamamladıklarını belirtti. Bölgenin tüketimi yapılan hayvan kalıtlarının atıl bölgesi olarak kullanıldığını açıklayan Onar, “Atların tüketim amaçlı olarak kesildiğini görüyoruz. Atların kesildiğini ilk kez biz bu kazı çalışmasında gördük. Roma döneminde bu et türü çok tercih edilen bir tür değildi. Ama Bizans'ta bunu gördük. Atların kullanımının çok farklı olduğunu, acıdamak gemi denilen yöntemlerle atların zarar gördüğünü gördük. 10 yaşın üzerinde ata rastlamak zor. Ömürleri kısalıyordu. 57 hayvan türünden kalıntılara ulaşıldı. Yunus ve kaplumbağa avcılığı bile vardı.” dedi. 'SANKİ BİZANS'IN HAYVANAT BAHÇESİNE GİRDİK' Prof. Dr. Onar, hayvan zenginliğinin kendilerini şaşırttığını belirterek, “Sanki Bizans’ın hayvanat bahçesine kazı yapılmış bu sonuçlar elde edilmiş gibi. Lykos Deresi boyunca alüvyonların taşıdığı bulgular da bu alana taşınmış. Sanki Bizans'ın hayvanat bahçesine kazı yapılmış bu sonuçlar elde edilmiş gibi. Tespit edilen ilginç yöntemlerden biri beyin çıkarma olayıydı. Hayvanlardan tek parça halinde beyinleri çıkarılıp tüketiliyordu. Aynı zamanda da ekonomik değeri artıyordu. Beyin tüketiminin olduğunu, sakatat tüketiminin yapıldığını gördük. Atların tüketildiği, yaban eşeklerinin, yunusların, karettaların tüketildiğini görüyoruz.” diye konuştu. Fil, kesilmiş ayı ve hatta son olarak bizon kalıntısına ulaşıldığını anlatan Onar, DNA testi ile bunun kanıtlanması durumunda bulgunun kendileri için önemli olacağının da altını çizdi. Cihan
Reklam
Uzayla Alakalı Cevabı Olmayan 5 Soru
Görünmez Olsa da Görülür Maddeler Üzerindeki Etkilerinden Dolayı Var Olduğu Düşünülen Ve Gözlemlenebilir Evrenin Yarısından Fazlasını Kapladığı Sanılan ' Karanlık Madde ' Hakkında Fazla Bir Bilgi Yoktur.
Kate Upton Vogue Kapağında
Yaz mevsiminin kapıyı çalmasıyla kapak yarışına giren dergilerden Lui, Rihanna’nın güneş görmeyen yerlerini ifşa etmeyi seçerken, İngiliz Vogue Twitter’daki spekülasyonları doğrulayarak Kate Upton’lı fotoğraflarını görücüye çıkardı. İngiliz Vogue, Haziran kapağı için The Other Woman filminde aldatılarak filmi bilim kurgu janrasına sokan Kate Upton’ı seçti. Karayipler’de vuku bulan çekimlerde deklanşöre Mario Testino basarken, ultra kıvrımlı Upton, önce Dolce & Gabbana etiketi taşıyan çiçekli masum bikini ile poz verdi, sonra spor bir bikini giyerek dalgıç rolüne büründü. Alexa Chung ile vücudunun moda endüstrisi üzerindeki etkilerini tartışan Upton’ın yeni pozlarını, ‘Kate Upton’ klasörümüze eklemek için geri sayım başlasın.playtusu.com
Yerli İHA'lar İçin Geri Sayım Başladı
Kale Grubu, Teknik Grup Başkanı Osman Okyay, ürettikleri gözlem amaçlı İnsansız Hava Araçlarının 12 adedini bu yıl teslim edeceklerini bildirdi. Okyay, çarşamba günü düzenlenen basın toplantısıyla gubun çalışmaları hakkında bilgi verdi. Grup olarak savunma, havacılık ve bu alanlarda Ar-Ge konularına odaklandıklarını, son dönemdeki dikey büyüme alanlarını savunma ve havacılık sanayinin oluşturduğunu belirten Okyay, 1989 yılında Kale Kalıp şirketinin Stinger füze projesine dahil olmasıyla girdikleri bu sektörde, Kale Havacılık ve Kale Pratt&Whitney şirketlerini kurup sağlam adımlarla ilerlediklerini belirtti. Okyay, 'Havacılık ve savunma alanındaki faaliyetlerimizi altında topladığımız Teknik Grup olarak, 100 milyon lira ciroyla tamamlamayı hedeflediğimiz 2013 yılını 109 milyon lira ile noktaladık. Bu yıl için 200 milyon lira ciro hedefimiz var. 2018 hedefimiz 400 milyon lira ciroya ulaşarak, stratejik oyuncusu olduğumuz sektörün, ekonomi ölçeğinde de liderleri arasına girmek. Gelecek 5 yıl içinde de bu alanda 70 milyon dolarlık daha yatırım planlıyoruz' diye konuştu. 'Türkiye'nin ilk defa kendi geliştirdiği bir jet motoru ortaya çıkacak' Dünyanın en büyük uçak motoru üreticilerinden Amerikalı Pratt&Whitney ile Kale'nin yüzde 51 oranındaki hakim ortaklığıyla İzmir'de temelini attıkları Kale Pratt&Whitney Fabrikası'nın 1. etap yatırımının tamamlandığını anlatan Okyay, 'Bu fabrika sayesinde dünyanın en gelişmiş savaş uçağı olan F35'lerin çok kritik motor parçaları artık İzmir'de üretilecek. Fabrikamızın açılış törenini 6 Haziran'da, daha önce temel atma törenimizde de bizleri şereflendiren Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün himayelerinde gerçekleştireceğiz' ifadelerini kullandı. Kale Havacılık'ın yüzde 100 Türk sermayeli bir şirket olarak Turbo Jet Motor Geliştirme Projesi'ni üstlendiğini anımsatan Okyay, 'Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nın Türk SOM Füzesi için istediği bu projeyle, Türkiye'nin ilk defa kendi tasarladığı, kendi geliştirdiği bir jet motoru ortaya çıkmış olacak. Çok kapsamlı bir proje olan jet motoru, mekanik sektörünün ulaşabileceği en zor, en hassas imalat seviyesidir. Malzeme araştırması bile çok zorludur çünkü çok yüksek sıcaklıklara, çok yüksek devirlere, çok yüksek itki güçlerine dayanabilen bir malzeme grubundan bahsediyoruz. Ağırlık, boyut, itki gücü gibi kriterlerin çok ciddi optimizasyonunu gerektiren ve zorlu bir tasarım, analiz ve test çalışması içeren turbo jet motoru geliştirme projesini, bize eşik atlatacak bir iş olarak değerlendiriyoruz' bilgisini verdi. Kale Kalıp-Baykar iş ortaklığı olarak üstlendikleri Türkiye'nin gözlem amaçlı Taktik İnsansız Hava Aracı (İHA) tasarımını tamamladıklarını açıklayan Okyay, 'Şu anda test çalışmaları devam eden İHA'ları bu yıl içinde teslim edeceğiz. Toplamda 12 adet kesin, 6 adet opsiyonlu olmak üzere 18 araçtan söz ediyoruz. İHA'ların Türkiye için stratejik önemi hepimizin malumu. Ortağımız Baykar Makina bu alanda büyük bir know-how sahibi. Ülkemiz savunmasına son derece gelişmiş ve özgün bir hava aracı tasarımı ve üretimi ile destek veren bir projenin parçası olmaktan büyük gurur duyuyoruz' diye konuştu. (AA)
Reklam