onedio
Bafa Gölü'nde Korkunç Manzara
Ege Bölgesi’nin en büyük gölü olan Bafa’daki kirlilik üst düzeye ulaşırken göldeki yeşil peltemsi görüntüden sonra da şimdi de köpürme başladı. Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD), acil önlem çağrısı yapıp canlı yaşamının bitmeye başladığı gölün aksi takdirde su formundan önce bataklık, ardından da kara formuna dönüşeceği uyarısında bulundu.Aydın'ın Söke ile Muğla'nın Milas İlçeleri'ni birbirine bağlayan karayolunun kenarındaki Bafa Gölü, can çekişmeye devam ediyor. Gölde iki hafta önce başlayan yeşil alg istilası ve balık ölümlerinin ardından suda köpürmeler meydana gelmeye başladı. Göldeki gelişmeleri günlük takip eden EKODOSD, geçen pazar günü alarmı en üst seviyeye çıkardı. Kaybedecek tek bir saatin bile olmadığına dikkat çeken EKODOSD Bilim Danışmanı Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erol Kesici, 'Bafa Gölü, son yılların en kötü görünümüne bürünüyor. Bafa Gölü'nde 15 gündür artarak devam eden biyolojik kirlilik gölde aşırı ötrofikasyona (fosfat kirlenmesi) doğru gidiyor. Göllerin yaşam süreçlerinin en son evrelerini oluşturan hiperötrofik (hücre hacmindeki artış dolayısıyla olan büyüme) seviyesine gelmek üzere. Gölde yıllar öncesi Kapıkırı ve Gölyaka kesiminde başlayan zehirli alg çoğalması görünür düzeyde gölün her tarafını kaplama aşamasındadır. Bu tip gidiş de ötrofikasyon Bafa Gölü gibi sulak alan ekosistemlerini bozarak burada yaşayan kuş, balık ve diğer canlıların azalmasına ya da yok olmasına neden olabilir. Ötrofikasyonun ileri safhalarında oksijen tükeneceği için ilgili sistem önce bataklığa sonra giderek çayıra dönüşerek su formundan kara formuna geçebilir. Dünyada, bu tür kirlilik aşamasına gelen ve zehirli alglerin aşırı oranda çoğaldığı göllerin ürünleri yasaklanmaktadır. Balıkları ve beslendikleri canlıların yavrularının büyüme gelişme alanları yok olmakta, yaşanamaz hale gelmektedir. Bu yıl uzmanlar-yetkililerin ülkemizde yağışların yetersiz olması nedeniyle kuraklık yaşanacağını belirtmektedirler. Bu durum çok ciddi sorunları olan Bafa Gölü içinde kirliliğin artması canlıların yaşamlarının ve sağlıklarının tehlikeye girmesi demektir' dedi. EKODOSD Başkanı Bahattin Sürücü de eskiden gölün sadece belli bölgelerinde olan kirliliğin giderek daha arttığını, Söke-Bodrum Karayolu kenarındaki bölümlerini etkilediğini söyledi. Sürücü, 'Göldeki su yeşil bir boyadan farksız bir durumda. Bafa Gölü'nün Güney bölgesi olan Bodrum yolunun da yeşil bir renge büründüğü, koylarda biriken alglerin ise ilginç görüntüler oluşturduğu görülüyor. Şu anda en kötü durum ekonomisi turizme dayalı birçok işletmenin bulunduğu Kapıkırı ve Gölyaka bölgesinde. Buraların hem görüntü olarak hem de koku olarak çok kötü durumda olduğu görülüyor. Vatandaşlar çaresiz durumda. Bu kirlilik için bir an önce harekete geçilmezse, daha kötü günlerin geleceği kaçınılmazdır. Uşak, Denizli ve Aydın'dan gelen bu kirliliği yaratanların, Bafa'nın bu durumundan haberi bile yoktur. Kirliliğe katkı yapanları Bafa'ya getirerek, bu benzersiz güzelliği ne hale getirdiklerini, buradaki ekosistemi nasıl bozduklarını, göl kıyısında yaşayan insanların yaşamlarını nasıl etkilediklerini yerinde göstermek gerekir' diye konuştu. Latif SANSÜR / SÖKE (Aydın), (DHA) 
'Alevi Vatandaşlarımızı Sağdan  Soldan Toplayıp Soma'ya Götürdüler'
Partisinin grup toplantısında BDP'ye çağrıda bulunan Erdoğan 'Bu annelerin yavrularını gidip alın bakalım. Adreslerini gayet iyi biliyorsunuz' dedi. Partisinin haftalık grup toplantısında partililere seslenen Başbakan Erdoğan, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan'ı kutlayarak konuşmasına başladı. PARTİ GRUBUNDAN BDP'YE SESLENDİ Konuşmasında muhalefete yönelik eleştirilerde bulunan Başbakan Erdoğan, çocukları PKK tarafından kaçırılan annelerin eylemine de değindi. Bunun için BDP'ye çağrıda bulunan Erdoğan 'AK Parti grubundan önemli bir mesaj daha veriyorum. Buradan BDP'ye yeni adıyla HDP'ye çağrı yapıyorum. Ey BDP siz nerdesiniz. Zaman zaman gidip alıp geliyorsunuz ya. Bu annelerin yavrularını da alıp gelin bakalım. Bunların da adreslerini gayet iyi biliyorsunuz. Alıp geleceksiniz. Alıp gelmediğiniz takdirde bizim de B planımız C planımız devreye girer. Bunu da çok açık söylüyorum' dedi. Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları; Fransa'dan Cannes Film Festivali'nde büyük ödülü kazanan yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan'la gurur duyduk. Telefonla arayıp kendisin kutladım. Mavi Marmara gemisainde yaralı olan ve geçtiğmiz gün şehit olan kardeşimize Allah'tan rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum. 'İKİ MESELE DEVAMLI KAŞINDI' Okmeydanı'nda çıkan olaylarda hayatının kaybeden Kurt'un babasını aradım başsağlığı diledim. Olaylarda yaralanan polislerimizi de arayıp geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Kürt ve Alevi vatandaşlarımız üzerinden iki mesele devamlı kaşındı. Bu ülkenin asli unsur olan savaşlarda ve kuruluşumuzda yer alan Kürt kardeşlerimize bize kadar red, asimilasyon ve inkar politikaları uygulandı. 'HİÇ KONUŞTUĞUNU GÖRDÜNÜZ MÜ?' Alevi kardeşlerimizin varlıkları inkar edildi görmezden gelindi. Ağır tahrikler yapıldı. Dersim'de 100'lerce Alevi vatandaşımız katledildi binlercesi tehcire zorlandı. CHP'nin dününde bugününde Dersim'e karşı duran gördünüz mü? Şu anda ana muhalefetin genel müdürü Dersimli değil mi? Hiç konuştuğunu gördünüz mü? Konuşamaz çünkü o işin faili CHP... Sonu acı biten elim hadiseler yaşadık. Komplo teorilerinin kolaycılığına asla sığınmadık. Dışardan düşman arayarak içimizdeki meseleleri inkar yoluna asla gitmedik. Biz 100 yıllık meselelerin farkında olduk ve mevcut sorunların içerdeki nedenlerinin de farkında olduk. Dışardan yapılan tahrikleri provokasyonları gözardı da edemeyiz. 'KARANLIK ELLER İŞBİRLİĞİ YAPTI' Türkiye enerjisini kalkınma için seferber ettiği her dönemde ya teröre maruz kaldı ya da darbelere maruz kaldı. İçerde ve dışarda bir takım karanlık eller işbirliği yaptılar. Japonya 2. Dünya savaşında yenildiği halde nasıl dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Avrupa'nın hemen her ülkesi çok ağır bedel ödediği halde nasıl bu noktaya geldi. Ki bunların en önemlisi Almanya. 2. Dünya Savaşı'nda taş üstünde taş kalmayacak hale gelmişti. Bugünse Avrupa'nın birincisi dünyanın da en önemli ekonomisi haline geldi. Kıbrıs haricinde fiili savaşımız yok. 100 yıldır barış içinde bir ülke olmamıza rağmen kalkınma yarışına biz neden bu kadar geç katıldık. Bu soruyu sormamız lazım. Çünkü enerjimizi hep başka yere harcadık. İçerde neredeyse 35 yıl oldu terörle mücadele eden bir Türkiye var. Çok daha enteresan. Bir başörtü meselesini bu ülke 40 yıl tartışmak zorunda bırakıldı. 40 yıl boyunca üniversite denildiğinde akla bilim değil eğitim değil özgürlük değil başörtüsü yasağı geldi. Yazık değil mi arkadaşlar? Bu ülke bunu hak ediyor mu? Bu yasağı koyanlar uygulayanlar savunanlar bu ülkeye yazık etmediler mi? 'CUMHURİYET TARİHİNİN EN BÜYÜK BAŞARILARINA İMZA ATILDI' İnsanlar anadilini öğrenirse ülke bölünür diye toplumu korkuttular. Biz engelleri kaldırdık hamdolsun bu ülke bölünmedi tam tersine daha da güçlendi. Bu yasakları savunanlar bu ülkeye yazık etmediler mi? Bizi millet olarak anlamsız tartışmalarla anlamsız yasaklarla sanal gündemlerle on yıllarca oyaladılar. Defalarca hatırlattım. Yine hatırlatıyorum. Mayıs ayındayız. Geçen 28 Mayıs'ta Türkiye nasıl bir konumdaydı? Tarihin en büyük ekonomik krizini Türkiye başarıyla geri bırakmış, en büyük ekonomiler daralırken yüzde 1-2 oranlarında büyürken, Türkiye yüzde 4-5 büyümüş. Halk oylaması yapılmış demokrasi güç kazanmış. 2011 de genel seçim yapılmış istikrar güç kazanmış. Çözüm sürecinde önemli aşamaya gelinmiş nevruz huzur içinde kutlanmış acı haberler gelmiyor. O günlerde batıdakilerin koşarak doğuya gidip kucaklaştıklarını görüyorduk. İşadamları yeni yatırımlara hazırlanıyordu. Önümüzde engel yoktu. İşte 2013'ün mayıs ayında cumhuriyet tarihimizin en büyük başarılarına imza atıldı. Borsa rekor kırıyor, MB rezervi 135 milyar dolara ulaşıp rekor kırıyor. 14 Mayıs'ta IMF'ye borç sıfırlanıyor. Nükleer enerji için imzalar atılıyor. 3. havalimanı için ihale yapılıyor. Böyle bir dönemde 77 milyon hep birlikte 2023 hedeflerine yürüyoruz. Ama sonra bir şey oluyor. İstanbul'da Gezi Parkı'nda başlayan eylemler. Neymiş? Ağaçlar sökülüyormuş. 12 tane ağaç bir yere nakledilecek. Bu istismar edilerek dalga dalga ülke geneline yaydılar. Düğmeye bir yerden basılıyor ülkede legal illegal örgütler işbirliği yaparak huzuru bozacak bir noktaya ulaştırıyor. O kadar hazırlıklı bir saldırı ki aynı anda huzur istikrar demokrasi ve ekonomi hedef alınıyor. Borsa geriliyor faiz yükseliyor. Yurt dışında Türkiye aleyhine kampanyalar başlıyor. Tüketmeyin ekonomi dursun çağrısı yapılıyor. Her gün sokaklarda şiddet ve vandallık. Dünyaya sanki Türkiye'nin genelinde bir terör esiyor gibi servis ediliyor. 'TEK GEREKÇELERİ 12 TANE AĞAÇ' Yandaş medyaları her türlü yalanı yazarak sosyal medyada ve yazılı görsel medyada insanları sokağa dökmek için elinden geleni yapıyor. Malum işverenler sorumsuzca açıklama yapıyor. Türkiye hem içerden hem dışardan saldırıya maruz kalıyor. O malum işverenler ve işveren örgütleri vesaire, diğer işçi örgütleri, memur örgütleri, el birliğiyle sanki bütün olayların adeta sorumlusu olarak da bizi göstermeye gayret ediyor. Ortada bişey yok. Tek gerekçeleri 12 tane ağaç. Buradan başka yere taşıyorlar. Ama hamdolsun dik durduk, sağlam durduk, eğilmedik bükülmedik ve bu saldırıları bertaraf ettik. Gezi'de sonuç alamayınca 17-25 Aralık'ta saldırdılar. Milli iradeyi hedef aldılar. 30 Mart'ta Milli irade tecelli etti ve darbe heveslilerine en güzel cevabı sandıkta verdik.   'ALMAN YÖNETİMİ TEDBİRLERİ İYİ ALMIŞTI' Şimdi yeni bir meseleyle tahrik için çaba içerisindeler. Alevi vatandaşlar üzerinden kendi hesaplarını görmek isteyenler bu konuyu elverişli bir vasıta olarak görenler yeniden harekete geçtiler. Bir süredir bunun provaları zaten yapılıyor. Bildiğiniz gibi bu haftasonu Almanya'daydık. Almanya'da aynı gün bizi oradaki toplantımızın yapıldığı o muhteşem salonun yakınından bir nehir geçiyor nehrin karşı tarafında da oradaki Alisiz Alevilere orada miting yapma izni veriyorlar. Dert? Bizim yaptığımız veya yapacağımız o toplantıyı adeta acaba nasıl sabote ederiz bunun gayreti içinde. Bütün bunlara rağmen Alman yönetimi orada tedbirlerini iyi almıştı. Gerçi aynı anda bizim toplantımızın olduğu bölgeye yakın 5 ana merkezde o gün bize karşı gruplar toplantı yaptılar. 'EN SON OKMEYDANI'NDA DENEDİLER' Alınan güvenlik önlemleri başarılı olduğu için hiçbiri arzusuna kavuşamadı. Biz de orada gerçekten Almanya'daki kardeşlerimizle muhteşem bir buluşmayı gerçekleştirdik. Türkiye'de Alevi vatandaşlarımızın kapılarına işaretler kondu. Reyhanlı'da bunu denediler, Hatay'da bunu denediler. Malatya'da denediler. 1 Mayıs olaylarında denediler. CHP milletvekilleri bizzat bu işte yer aldı. En son Okmeydanı'nda denediler. Merhumun kızkardeşini duydunuz. Ne diyor? 'Eğer siz bu eylemleri yapmasaydınız kardeşim ölmeyecekti' dedi. Vaka bu... Uğur'un GBT'sinde en ufak olumsuz bir şey yok. Sadece Cemevi'ne gidiyor. Orada maalesef böyle bir olayla karşı karşıya kalıyor. 'YUNAN YÖNETİMİ BUNLARA BİR DARBE İNDİRDİ' Biz bu bayat senaryoların dışarda yazıldığını söylediğimizde birileri bizimle istihza ediyor. Okmeydanı'ndaki eli kanlı terör örgütünün dışardan desteklenmediğini söyleyecek olan var mı? Yerli bir örgüt olduğuna inanan var mı? Nerelerden beslendiğini hepimiz biliyoruz. Biliyorsunuz DHKP-C terör örgütünün kampları Yunanistan'daydı. O kamplarda eğitim alarak Türkiye'ye girenleri gördük. En son Yunan yönetimi bunlara bir darbe indirdi. Acaba sıfırladılar mı bilmiyoruz. Kimlerin bunlara kamp verdiğini lojistik sağladığını gayet iyi biliyoruz. Başta Tunceli milletvekili olmak üzere CHP milletvekilleri o örgütün üyesi gibi çalışıyor. Türkiye milletvekili gibi değil zalim Suriye diktatörünün temsilcisi gibi davranan vekillere kimse bir şey demiyor. Hatay'da bazı CHP'lilerin vekil yakınlarının saldırıya karıştıklarını belgeleriyle ortaya koyduk. CHP Alevi vatandaşlarımızın duygularını istismar etmekten, tahrik etmekten, onlar üzerinden çatışma senaryolarını beslemekten başka bir şey yapmamıştır. Faili oldukları Dersim olaylarıyla aradan 80 yıl geçmesine rağmen yüzleşemediler. 'SORUNLAR TEK TEK ORTADAN KALKIYOR' Alevi vatandaşlarımız için duygu istismarı haricinde hiçbir şey ortaya koyamadılar. CHP sadece tahrik eder duyguları istismar eder. Biz ise 12 yılda defalarca adım attık, reform yaptık. Daha fazlasını da yapacağız. Normalleştikçe ülkemiz on yıllardır devam eden sorunlar tek tek ortadan kalkıyor. Hızır paşalar asırlar öncesinde kaldı. Başka yerlerden medet arama dönemleri de asırlar öncesinde kaldı. Kimin ne derdi varsa o bizim meselemiz. Aradan eli kanlı örgütler çekildiğinde istismarcılar çekildiğinde inanın her mesele çözülecektir. Birileri yarayı derinleştirirken biz yaralara şifa olmanın samimi mücadelesi içindeyiz. Alevi vatandaşlarımızın da bunlardan rahatsız olduğunu biliyorum. Alevi vatandaşlarımız lütfen aradaki istismarcılara prim vermesinler. 'BU DEFA SOMA'YI KARIŞTIRACAKLAR' Polisle çatışarak hiçbir meselenin çözülemeyeceğini yaranın dahi şifa bulamayacağını bilmeleri lazım. Halktan silah isteyen bir zihniyet Türkiye'nin milletin özellikle de Alevi vatandaşların iyiliğini düşünüyor olabilirler mi? Soma'da Alevi vatandaşlarımızı sağdan soldan toparlayıp Soma'ya götürüyorlar. Niye? Bu defa Somayı karıştıracaklar. Çıkmış Barolar birliğinde konuşuyor. Başbakan cam çerçevenin derdindeymiş. Sadece onu konuşmuyoruz. Ölen yaralananları da konuşuyoruz. Bilesin ki o cam çerçeveler bir bütünün parçasıdır. Fakat belki de dünyada yalanı bu adam kadar mahir kullanan bir ikinci kişiyi bulamazsınız. Ya bunun eğitimini bir yerde özel olarak aldı veya genlerinde var. Böyle birisi. AŞIK VEYSEL'İN DİZELERİYLE SESLENDİ Bizim derdimiz var. Biz 77 milyonun huzuru için çalışıyoruz. Ama bu ve benzeri kişilerin böyle bir derdi yok. Onlar terör üzerinden anarşi üzerinden kırıp dökme üzerinden rant elde etmeye çalışır. İstismarcıları elimizin tersiyle ittiğimizde yüz yüze görüştüğümüzde inanın aramızda hiçbir fark olmadığını tekrar göreceksiniz. Merhum Aşık Veysel de onu söylüyor. 'Yezit nedir, ne kızılbaş. Değil miyiz hep bir kardaş. Bizi yakar bizim ataş. Söndürmektir tek çaresi.' Bunu birlikte söndüreceğiz. Bu aziz millet hiçbir zaman Alevi -Sünni çatışmalarına prim vermedi. Tahriklere rağmen bu millet oyuna gelmedi. Sadece oyuna gelmemek yetmez. Biz yeni Burakcan'ların terörize edilen terörün içine sokulan yeni Berkinlerin, Okmeydanı'nda ölen Umutların Ayhanların ölmesine tahammül gösteremeyiz. Hacı Bektaş, 'Bir olmak iri olmak diri olmak' 77 milyon kardeş olmak için hepimiz hassasiyet göstereceğiz. Bu topraklar Hz: Peygamber Hz Ali Hz. Hasan Hüseyin sevgisiyle yoğrulmuştur. Bu topraklarda fitne filizlenemez. Allah'ın izniyle inşallah hiçbir zaman da filizlenmeyecektir. 'BURADAN BDP'YE ÇAĞRI YAPIYORUM' AK Parti grubundan önemli bir mesaj daha veriyorum. Buradan BDP'ye yeni adıyla HDP'ye çağrı yapıyorum. Diyarbakır belediyesi önünde dağa kaçırılan çocukları için eylem yapan anneleri babaları yürekten selamlıyorum. 'BU ANNELERİN YAVRULARINI ALIP GELİN BAKALIM' Çocukları dağa kaçırılan anne babaların bu feryadını Türkiye ve dünya medyası görsün. Neredesin dünya medyası. Galatasaray lisesinin önünde gelip oturanları yazardınız görüntülerdiniz. Peki yavruları dağa kaçırılan bu anneleri niye görmüyorsunuz. Türkiye medyası bir kısmı.. Duyarsız kalanlar... Niye görmüyorsunuz. Ey BDP siz nerdesiniz. Zaman zaman gidip alıp geliyorsunuz ya. Bu annelerin yavrularını da alıp gelin bakalım. 'B PLANIMIZ, C PLANIMIZ DEVREYE GİRER' Bunların da adreslerini gayet iyi biliyorsunuz. Alıp geleceksiniz. Alıp gelmediğiniz takdirde bizim de B planımız C planımız devreye girer. Bunu da çok açık söylüyorum. 'ORADA 2 ŞEYİ BİR ARADA YAPTIK' 2004'te UETD adı altında bir sivil toplum örgütü kuruldu. Dönemin şansölyesi sayın Schroder'le hizmet binasını birlikte açmıştık. Kuruluşunun 10. yılında bir etkinlik düzenlendi. Cumartesi Köln'de bu törene katıldık. Köln Arena'da yaklaşık 20 bin vatandaşımızla bir araya geldik. Salonun dışında kalanları bu rakama dahil etmiyorum. Dışardan bunların izlenmesi olayı farklı bir hale getirecekti. Fakat dev ekran kurulmamasına rağmen içerideki heyecan coşku oluşan ambians çok çok farklıydı. Orada iki şeyi bir arada yaptık. Soma'daki kaza sebebiyle etkinlik anma merasimi şeklinde yapıldı. Okunan hatmi şerifler aşrı şerifler kasideler ilahiler, orada yine aynı şekilde hocalarımızın gerçekten çift hocamızın birlikte okuduğu ezan o arenadaki havayı farklı bir heyecana farklı bir hem orada bir sükunet suhulet ama ardından da büyük bir coşkuyu getirdi. Burada diyanet işleri başkan yardımcımız Kamil hocamız dua yaptı. Ardından Başbakan yardımcımız UETD'nin başkanı konuştu. Ardından şahsım tüm katılanlara bir hitabım oldu. 'BEDELİ NE OLURSA OLSUN GİDERİZ' Alman medyasında bazı Alman siyasetçiler nezdinde ziyaretimiz tedirginlik oluşturdu. Alman medyası provoke etmek amacıyla aleni şekilde ırkçı ifadelere başvurdu. Türkiye'deki bazı medya kuruluşlarıyla işbirliği içinde ortak dil kullanarak yapılan saldırıları umursamadık. Bazıları bize oraya gitmeyin dedi. Orada 3 milyon Türk var mı var. Dedik ki biz oraya gideriz. Bunu kimse engelleyemez. Bedeli ne olursa olsun gideriz. 'KULLANDIĞI İFADELER ÇOK ÇİRKİN' Ziyaret öncesinde sayın Merkel'le görüştük. Bölgesel meseleleri de değerlendirdik. Soma kazası nedeniyle taziyelerini iletti. Almanya'da gayet güzel şekilde görüşmelerimizi yaptık ve Köln Arena'da ağırbaşlı kardeşlerimizle buluştuk. Alman medyası ırkçı ayrımcı nefret dolu başlıklarla saldırırken, ziyaretimizin hemen ertesinde yapılan AP seçimi de Avrupa'da yükselen tehdidin güçlü bir sinyalini verdi. Biz artan ırkçılığa vurgu yapıyorduk. Neo nazi cinayetlerine vurgu yapıyorduk. Avrupa Parlamentosu seçim sonuçları kaygılarımızın ne kadar haklı olduğunu ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha teyit etti. Burada tabi bir şeyi söylemek isterim. Sözde bir Türk. Oradaki bir partinin eş başkanı. Kullandığı ifadeler de çok çirkin. Sen nasıl demokratsın, nasıl hürriyetten bahsedersin. Seni Türkiye Başbakan'ının oraya gelmesi nasıl rahatsız eder. Kusura bakma senin Merkel'e ne kadar saygı duyacağını biz biliriz. Ama biz saygıyı yerinde ifade etmesini de biliriz. Ama önce sen kökenin itiberiyle mensubu olduğun ülkenin başbakanına bu şekilde konuşamazsın. Nerede milletvekili olursan ol önce haddini bileceksin. Sadece eşbaşkanlığını yaptığın bir başka bayan vardı. O da zaman zaman bir çok şeyler konuşurdu. Ama sen yaptığın açıklamalarla Türkiye'nin Başbakanının oraya gitmesinin doğru olmayacağını söylüyorsun. Buna senin gücün yetmez önce haddini bil. 'ŞAKASI YOK BU İŞİN' Bu zat diyor ki Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası burada yapılamaz diyor. Ne diyorsun sen ya. Bir buçuk milyon insan orada oy kullanacak. Yasal çerçevesi neyse o çerçevede yapacak olan kampanyasını yapar. Sen buna engel koyamazsın. Böyle bir yetkin yok. Türkiye'de Almanya için oy kullanacaklar için gelirsin sen de toplantı yaparsın. Mesele farklı. Ama alışacaklar. Şakası yok bu işin. 'BÖYLE BİR GAYRETİN İÇİNE GİRİYORLAR' En son Soma'da uluslararası bir medya kuruluşunun muhabiri olan Türk gazetecinin, iki kadını figüran olarak kullandığını yalan haber yaparak bütün dünyaya servis ettiğini gördük yaşadık. Aslında bu kadınlar başı açık. İkisinin de başalrını örtüyor. Üstü şişhane altı kaval. Sırıtıyor. Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol. Nedir bu hal? Bununla güya bizim insanımızı farklı gösterecek. Böyle bir gayretin içine giriyorlar. Ama devran değişti. O bu tür bir dezenformasyon suretiyle aleyhte kampanya yapacağını zannederken suç üstü yakalandı. Gezi sırasında 17 Aralık darbe girişiminde bu ve benzer muhabirlerin mesleki onurlarını nasıl çiğnediklerini gördük. Türkiye'nin imajı yalan haberlerle yıpranacak kadar zayıf bir imaj değildir artık. O devir gerilerde kaldı. 'KİMSENİN AZARLAMASINA EYVALLAH DEMEYİZ' Hem bu kürsüde hem de Köln'de söyledim. Türkiye artık eski Türkiye değil. Türkiye 100 yıl önceki gibi Mondros ile Sevr Lozan ile masanın kenarına iliştirilmiş bir ülke asla değildir. Masanın altından zaman zaman zevkle zaman aman ikazla ayakların birbirine tokuşturulduğu dönem değil. Onlar geçti. Köprünün altından çok sular aktı. Bu ülkede sorunları kaşıyarak etnik köken din mezhep yaşam tarzı farklılıklarını tahrik ederek kimsenin operasyon yapmasına müsamaha göstermeyiz. Kimsenin bu devleti azarlamasına eyvallah demeyiz. '15 GÜNDE 14 ÜLKE DOLAŞTIM' Bazıları AB noktasında ne oldu diyor? Bunu diyen köşe yazarlarına sesleniyorum. Biz iktidara geldiğimizde bir fasıl açılmış mıydı? Türkiye müzakerelere oturacak bir ülke dahi değildi. Biz geldik fellik fellik şu kişi o zaman Başbakan dahi değildi. O zaman genel başkandım. 14 ülke dolaştım 15 günde... Buna ABD de dahil: Sayın Bush'la oturduk bunu konuştuk. Ben bir genel başkan olarak konuştum. Başkan Bush'la görüştüm. O zaman 15 üye ülke vardı. 13 tanesini dolaştım. Hepsini ziyaret ederek süratle müzakerelere oturmak için adımları attık. 'BUNA RAĞMEN BİZ SABIRLIYIZ' Hamdolsun Başbakanlık dönemimde de müzakerelerin başlatılması kararını çıkarttık. 14 fasıl var. Hepsi açılmadı. Çünkü Fransa farklı bir tavır koyuyor, Almanya farklı bir tavır koyuyor. 15 üye iken ortada olan müktesebat farklıydı, 25 üye oldu uygulamalar değişti. Bakıyorsunuz AB'ye alınan üyeler uygun oldukları gerekçesiyle değil bir çoğu siyasi kararla alındı. Bu gerçeği de bilelim. Fakat buna rağmen biz sabırlıyız. Dersimize de iyi çalışıyoruz. Bizim bütün kurumsal yapımız AB müktesebatına uygun olarak oluşturuluyor. Bugün Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı çok net bir şekilde ortadadır. Yükselen ırkçılık İslamofobi'nin hatta anti semitizmin panzehiri Türkiye'dir. 'ÇÜNKÜ BİZE GELECEK FAYDA ORADADIR' Merkez Bankası bağımsızdır o ayrı konu. Ama MB uygulamaları hakkında yorumda bulunmak da bizim hakkımızdır. Türkiye'de faizden doalyı geri dişimizde hesabını kimse bankaya sormaz. Bize sorar. Biz atmosferi balans etmekle görevliyiz. Onun için de bizim düşüncemiz çok açık net. Bu faiz oranı yüksektir. Bu faiz düşmeli ki Türkiye'de reel yatırım artsın. Bir defa biz sıcak parayla bir ülkenin kalkındığına inanan iktidar değiliz. Kimse bizi bununla aldatmasın. Biz reel yatırım için gelene hoş bakar ve atacakları adımlara da her türlü desteği veririz. Çünkü bize gelecek fayda oradadır. Eğer siz yüksek faizle kredi verirseniz benim ülkemdeki özellikle iç sermaye yerli sermaye yatırım yaparken yapamaz. Yatırımı neyle yapacak. Eğer finansın maliyeti ucuzsa onun yatırım şansı vardır. Yüksekse yatırımı yapmak çok zordur. Daha yatırımı bitiremeden çöker. 27 Mayıs'ın 54 yıla yayılan izlerini tek tek sildik. Silmeye de devam ediyoruz. Darbe ve vesayet özleminde olanlar yine var. Ancak Allah'a hamdolsun ki yaptığımız reformlar sayesinde dik duruşumuz sayesinde milli irade hiç olmadığı kadar güç kazanmıştır. 'HESAP SORACAĞIZ' İnşallah bu darbecilerin hesabını soracağız. Paralel yapıdan da hesap soracağız. Eğer bunun hesabını sormaktan kaçınacak olan bir tane arkadaşım çıkarsa bunun hesabını veremezsiniz. Ne halka ne hakka veremezsiniz. 10 Ağustos'ta Cumhurbaşkanının seçilmesi demokrasinin güç kazanmasına vesile olur. Merhum Menderes ve arkadaşlarını rahmetle anıyor mekanlarının cennet olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. 'İLLEGAL ÖRGÜTLERİN OYUNUNA GELMEYİN' Yarın Ağrı'da vatandaşlarımızla kucaklaşacağız. Seçimlerin tekrarlanacağı il ilçe ve beldelerde 30 Mart'ın daha güçlü bir tekrarını yaşayacağız. Bu arada özellikle yargıyla ilgili Meclis'e gelecek yasamız çok önemli. Şehit yakınlarımızı ve işçi kardeşlerimizle ilgili yasal düzenlemeler yapılıyor. Soma'daki maden işçilerine kömür ocaklarında çalışan kardeşlerime sesleniyorum. Bu CHP'nin bölücü terör örgütü yandaşlarının legal veya illegal örgütlerin oyununa gelmeyin. 'ORADAKİ 301 ŞEHİT BİZİM CANIMIZDIR' Sizi bunlar yalnız bırakır. Bizler bakın yeni düzenlemelerle bir adım atıyoruz. Bunlar nerede kimi acaba sahiplendi? Bunlar sadece tahrik eder. Sizin üzerinizden paye kaparlar. Bu oyuna gelmeyin. Oradaki 301 şehit. Bizim canımızdır. Biz bütün onların ailelerini güvence altına alacak hazırlıklarımızı yaptık yapıyoruz. AFAD'da açtığımız hesap bunun bir adımıdır. Diğer bir çok gelecek vaatler var takipçisiyiz. Bütün bu vaatlerin hepsi birinci derecede şehitlerimize, yaralı kardeşlerimize diğerlerinin bir kısmını da orada çalışan kardeşlerimize vermek suretiyle tüm evlatlarının inşallah geleceğini teminat altına alacak adımı atacağız. haberler.com
3.5 Yaşında Olmasına Rağmen IQ Seviyesi 141!
Muşlu gurbetçi Mehmet Aydın'ın Fransız eşinden olan 3.5 yaşındaki kızı Supran üstün zekâlı çıktı. Çift kızlarınıFransa'da özel eğitim verilen bir okula yazdıracak. Muş'un Varto doğumlu Mehmet Aydın , 2005 'te turist olarak Fransa'ya gitti. Aydın, Fransa'da tanıştığı Theodora ile 2010'da evlendi. Çift Fransa'ya yerleşti. 2011'de dünyaya gelen kızına Muş'taki vefat eden Supran halasının adını veren Mehmet Aydın'ın çocuğu 18 aylık olunca enteresan şekilde yaşıtlarından büyük tepkiler vermeye başladı. Harf ve yazıları tanımaya başlayan Supran , 22 aylık olduğunda restoran mönülerinde sevdiği yemeklerin isimlerini kağıda yazıyordu. Anne-babası çocuğun durumuyla ilgili bir doktorla görüşmek istedi. Psikolog John Freeman çocuğun üst düzey zekâ seviyesine sahip olduğunu belirterek Fransa Ulusal Üstün Zekâ Kurumu Başkanı Jean Charles Terrassier'e yönlendirdi. Doktor Terrasier'in yaptığı testlerde Supran'ın 141 IQ seviyesiyle üstün zekâlı çocuk olduğu tespit edildi. Normal okulda eğitim sürdürmesinin doğru olmayacağını belirten Terrasier, üstün zekâlı çocukların okuduğu okula gönderilmesini istedi. Supran'ın eğitimi için Paris ve Nice şehirlerindeki okullardan birine kaydettireceğini söyleyen Mehmet Aydın , kızının eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye'de yaşamını sürdürmesini istiyor. Mehmet Aydın Fransa'da güneş enerjisiyle elektrik üreten bir sistem için eğitim alıyor. Zeynel Yaman - Sabah
Çocuğunuzun Sanata Yeteneği Olduğunu Anlamanın 15 Yolu
Evde bulduğu garip materyalleri zulalaması sonucu bir süreliğine büyüdüğünde ATOMu falan parçalayacağını düşünerek bilim adamı, mühendis, doktor v.s. olacağını düşünebilirsiniz. Bizce Emin Olmayın, Tiyatrocular daha küçük yaşlardayken DEKOR biriktirmeye başlarlar.
Kafa Karıştırmakta Sınırları Zorlayan 15 Film
Bazı filmler vardır ki, kafa karıştırmakta sınırları zorlar. Bunu kimi yönetmen; zaman kavramını izleyicinin ayağının altından çekerek; kimisi de bilinçaltının tüm derinliklerini sergileyerek yapar. Biz de izleyiciler olarak, 'ne anlatmaya çalışıyor acaba?' diye, filme bakar dururuz.  İşte o filmler:Not: Filmin özetleri, Sinemalar.com ve Beyazperde'den alıntılanmıştır!
Reklam
Albert Einstein Hakkında Bilmeniz Gereken 9 İlginç Gerçek
etiket
E=MC2 formülü ile zihinlerimize kazınan, fizik alanındaki icatları ile tarihteki önemli bilim adamları arasında başlarda yer alan Albert Einstein’ın hayatı (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955) hakkında oldukça ilginç bilgileri öğrenmek ister misiniz?Öyleyse bu yazıyı mutlaka okumalısınız:
Reklam
Pirinç Tanesinden Küçük Elektronik Kalp Pili Üretildi
Ürettikleri pirinç tanesinden küçük kalp pilini, yeni geliştirilen sistemle vücut dışından kredi kartı büyüklüğündeki güç kaynağıyla şarj etmeyi başaran Amerikalı bilim adamları tıpta çığır açabilecek buluşa imza attı.Başarılı olduğunun kanıtlanması durumunda, büyük boyutlu pilleri ve hantal şarj sistemlerini ortadan kaldıracak buluş sayesinde artık hastalıklar ve ağrılar, ilaç yerine elektronik cihazlar kullanılarak tedavi edilebilecek. Şarj sistemini domuz denek üzerinde deneyen bilim adamları, daha sonra bu şarj sistemiyle bir tavşana yerleştirdikleri kalp pilini şarj etmeyi başardı. Bilim adamları buluşlarını insanlar üzerinde denemeye hazırlanıyor. Ancak buluşun testleri geçmesi ve başarılı olduğunun kanıtlanması durumunda bile ticari tıbbi cihazlarda kullanılır hale gelmesi için gerekli güvenlik ve fayda kriterlerinin karşılanması 5-6 yılı bulabilecek. Elektrik Mühendisliği Doçenti Ada Poon başkanlığındaki Stanford Üniversitesi mühendislerinden oluşan ekip tarafından geliştirilen yeni kalp pili, üniversitenin internet sitesinde tanıtıldı. Buluşun ana unsuru olan kablosuz şarj sistemini, geliştirdiği 'orta saha elektromanyetik dalga' adını verdiği sistemle mümkün halen getiren Poon, vücudun iç kısmına daha kolay yerleştirilebilmeleri ve hastalıkların ve ağrıların tedavisinde kullanılabilmeleri için bu tip cihazların mümkün olduğunca küçük yapılmasının önemli olduğunu vurguladı. Stanford Nörobilim Enstitüsünden Nörobiyoloji Profesörü William Newsome, 'beyne yerleştirilebilen bu elektonik cihazların, belirli beyin devrelerindeki faaliyetleri doğrudan düzenleyebilme yeteneğine sahip olamaları nedeniyle bazı bozukluklarda ilaçlardan daha faydalı olabileceğinin' altını çizdi. Buluşun ana unsuru kablosuz şarj sistemi Buluş, güvenli şekilde vücudun iç tarafına ulaşabilen yeni tip kablosuz eletrik iletimi sistemi sayesinde mümkün olabildi. Elektronikte çığır açan nitelikteki yeni sistem aşağı yukarı bir cep telefonunun çalıştırmaya yetecek kadar elektriğe ihtiyaç duyuyor. Sistemi geliştiren Poon, cep telefonlarını test eden bağımısız bir laboratuvarda yapılan deneme çalışmalarının bu sistemin oluşturduğu elektriğin insan sağlığı için tehlike olarak kabul edilen sınırın epey altında kaldığını belirtti. Poon’un buluşu, radyo dalgaları gibi büyük mesafeleri kateden uzak saha eletromanyetik dalgalarla tıpta işitme cihazları gibi kullanım alanı bulan ancak sadece çok kısa mesafelerde eletrik iletimi yapabilen yakın saha elektromanyetik dalgaların birleştirilmesi sayesinde mümkün oldu. Dalgaların, hava, su veya biyoloik dokular gibi temas ettikleri materyallere göre farklı şekilde hareket etme özelliğinden faydalanan Poon, uzak mesafelere ulaşabilmesine karşın insan sağlığı için zararlı olabilecek uzak saha dalgaları, sağlık için tehlike oluşturmamalarına karşın yakın mesafelere gidebilen yakın saha dalgalarla birleştirmeyi başardı. Poon’un orta saha elektromanyetik dalgalar adını verdiği, elektromanyetik dalgaları vücutta kontrol etmeye olanak sağlayan sistem Proceedings of the National Academy of Science adlı bilimsel dergide yayımlandı. Muhabir: Alp Ertunga Karaca AA
Geleceğin Bilgisayarı Bulundu mu?
Kanadalı bir şirket, en az 10 yıl sonra geliştirilebileceği söylenen kuantum bilgisayarını icat ettiğini iddia ediyor. Kuantum fiziği prensipleriyle geliştirilen bilgisayarın içi uzay boşluğundan 150 kat daha soğuk. Bilgisayar bu sayede aşırı ısınma sorunu olmadan en karmaşık matematiksel denklemleri dahi çözme kapasitesine sahip. 15 milyon dolarlık sermaye ile kurulan Kanadalı D-Wave şirketinin geliştirdiği cihazın, bilgisayar dünyasında devrim niteliğinde olabileceği yorumları yapılıyor. Kuantum fiziğini temel alarak imal edilen bilgisayarda, atomların ve atomları oluşturan partiküllerin bileşimleri değiştirildi. Böylece geleneksel fizik kurallarının dışına çıktığı iddia edilen D-Wave cihazının aynı anda birden fazla karmaşık hesaplamayı yapabildiği söyleniyor. Ünlü bilimadamı Albert Einstein, bu tür bir cihazın geliştirilme ihtimali için 'Çok ileride olabilecek ürkütücü bir adım' yorumunu yapmıştı. D-Wave'in ürettiği telefon kulübesinden biraz daha büyük boyutlarındaki bilgisayarın meziyetleri henüz tam olarak bilinmese de, dünyanın önde gelen teknoloji firmaları ve kuruluşları şimdiden yeni bilgisayarı incelemek için siparişlerini verdi. Google ve ABD uzay araştırmaları enstitüsü NASA'nın yanı sıra, dev savunma sanayi firması Lockheed Martin'in de kuantum bilgisayarı için sipariş verdiği belirtildi. Uzun süredir devam eden kuantum bilgisayarı geliştirme çabaları bugüne kadar başarısız olmuş ve test edilen cihazların istenen düzeyde veri işlemesi sadece kısa süreler için gerçekleşebilmişti. Kanadalı D-Wave ise, önce kuantum bilgisayarını geliştirmek için projesini sundu, ardından da projeyi hayata geçirmek için yatırımcılardan finansman bulmak için yola çıktı. Amazon alışveriş sitesinin kurucusu ve sahibi Jeff Bezos ve ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA'in girişim sermayesi şirketi Q-Tel'in desteğiyle D-Wave, 100 milyon dolarlık kaynak toplamayı başardı. D-Wave'in CEO'su Vern Brownell amaçlarını şöyle anlatıyor: 'Yola çıkarken hedefimiz çok netti. Olabilecek en kısa zamanda ticari açıdan anlamlı tam kapasite çalışan bir kuantum bilgisayarı üretmek.' Şirketlere kuantum bilgisayarı teknolojisini sunmak istediklerini söyleyen Brownell, 'Böylece daha önce çözümü imkansız olan problemler çözülebilecek' dedi. Kuantum bilgisayarlarının bireysel kullanıcılar için olmadığı belirtiliyor. Ancak bu bilgisayarların şirketlere sunacağı fırsatlarla herkesin hayatında değişiklik yaratabilecek potansiyele sahip olduğu da vurgulanıyor. Google yeni bilgisayarı yapay zeka gelişimi alanında kullanmayı hedefliyor. Ses tanımlama veya kredi kartı sahtekârlığını tespit etme gibi karmaşık sorunların çözümünde kuantum bilgisayarlarının giderek daha sık devreye girmesi bekleniyor.
Reklam
15 Karşılaştırmalı Fotoğraf ile Küresel Isınmanın Çarpıcı Sonuçları
İklim değişikliği farklı şekillerde gezegenin her köşesini etkileyen bir felaket olarak karşımızda duruyor.  Isınmanın sonucu olarak buzulların geri dönüşü olmayacak şekilde yıllar içinde yok olması ve deniz seviyesinin yükselmesi bu yüzyılın sonunda etkilerini fazlasıyla hissettirecek. Bilim adamlarına göre 21. yüzyılın sonunda deniz seviyesi en az 4 metre daha yükselecek.Çocuklarımıza daha yaşanabilir bir dünya bırakmak için lütfen daha duyarlı olalım.
Bugün Mutlaka Okumanız Gereken 10 Köşe Yazısı
Soma’da yaşanan facia Türkiye hatta dünya tarihine geçecek kadar büyük bir facia. Herkesi yıkan bu facia karşısında siyasi partiler dahil, genelde sağduyulu bir tavrın sergilendiğini söyleyebiliriz.Peki, bundan öncekilerde olduğu gibi, bu kazayı da birkaç gün konuşup unutacak mıyız? Bir sonraki kazaya kadar, sanki olmamış gibi yaşamaya devam mı edeceğiz? Hükümetin daha önceki maden kazalarında söylediği “bu işin fıtratında bu var” ya da “kader işte” anlayışını kabullenip oturacak mıyız? Bu facia sonucu vefat eden yüzlerce insan var. Tabii ki ateş düştüğü yeri yakar, ailelerinin acısını kimse yeterince anlayamaz ama bu aynı zamanda bir vatandaşlık sorunu. Artık bunu herkesin görmesi gerekiyor.
Reklam
Game of Thrones'u Bir de George R.R. Martin'den Dinleyin
Son yılların bir numaralı dizisi Game Of Thrones’un nisan ayında başlayan 4. sezonu, beklentileri şu ana kadar fazlasıyla karşıladı. Geçmiş üç sezonda, duygusal olarak bağlandığımız karakterlerin birer birer ölümü bizleri sarsmış olsa da, antipatik Kral Joffrey’in, geçtiğimiz bölümlerde zehirlenerek ölmesi sonucu herkes derin bir nefes aldı. Game Of Thrones, diğer dizilere bu yüzden benzemiyor. Dizide, ilk bölümden son bölüme kadar, her türlü zorluğu aşan, tehlikeleri birer birer savuşturan, herkes ölürken, kendisi hayatta kalan bir kahraman yok. İyiler her zaman kazanmıyor… en azından şimdilik. Game Of Thrones’un ait olduğu A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) serisini okuyanlar bilir, ileride bizi daha bir çok sürpriz bekliyor olacak. Serinin birinci cildini 1996 yılında yayınlayan ve her fırsatta, yavaş ve acele etmeden yazmayı sevdiğini belirten George R.R. Martin, bir yandan kalan iki kitabı bitirmeye çalışırken, bir yandan da dizinin getirdiği şöhretle uğraşıyor. Ünlü müzik ve sanat dergisi Rolling Stone’a bir röportaj veren Martin, çocukluğundan, Hollywood’da geçirdiği yıllara, J.R.R Tolkien’le kendisini ayıran özelliklerden, kitapların sorguladığı ahlaki değerlere kadar bir çok konuda düşüncelerini paylaştı.  Game Of Thrones’un en önemli temalarından biri aile kavramı. Karakterlere anlamlarını veren ama bir o kadar da onları yıkan şey aile. Sizin aileniz ve evinizle ilişkiniz nasıldı? 1948′de New Jersey’de; Bayonne’da doğdum. Manhattan’a otobüsle 45 dakika uzaklıkta olsa da, Bayonne kendi içinde bambaşka bir dünyaya sahipti. New York çok yakın olduğu halde pek sık gitmezdik. Dört yaşımdan itibaren, Birinci Sokak’taki sosyal konutlarda yaşadım. Babam bir Martin’di, İtalyan ve Alman asıllıydı. Annem ise Brady’ydi, İrlanda kökenli. Annemden, Bayonne tarihinde önemli bir yere sahip Brady ailesinin hikayelerini dinlemişimdir. Çok küçük yaşta fakir olduğumuzu anladım. Okuluma yürürken, annemin içinde doğduğu, bir zamanlar bize ait olan evin önünden geçmem gerekiyordu. Her geçişimde o eve bakardım, onun için de hikayelerimde kaybolmuş bir altın çağın nostaljisi vardır. Annemin bana anlattıkları, hayal gücüme yerleşti. Ailenize yakın mıydınız? Babam her zaman mesafeli biri olmuştur. Sanırım beni hiçbir zaman anlamadı, aynı şekilde muhtemelen ben de onu hiçbir zaman anlamadım. O zamanlar bu terimi kullanmıyorduk ama babamın sağlam bir alkolik olduğunu söyleyebilirim. Kendisini görüyordum ama çok az konuşuyorduk. Ortak bir noktada buluştuğum konu herhalde spordu.  Bayonne’dan üniversiteden önce mi ayrıldınız? Hiçbir zaman arabamız olmadı. Babam, içkiliyken araba kullanmanın kötü bir şey olduğunu söylerdi, ve hiçbir zaman içmeyi bırakmayacağını da (gülüyor). Yıllarca evimin penceresinden Staten Island’ı seyrettim, ışıklarına baktım. Benim için o ışıklar Shangri-La, Singapur, Şanghay ya da her neresiyse orayı temsil ediyordu. Kitap okuyordum ve kitaplardaki Mars gezegenini ve diğer gezegenleri hayal ediyordum. Sonraki yıllarda Robert E. Howard’ın Conan kitaplarını ya da Orta Dünya’nın renkli yerlerini hayal ettim.  1966 yılında Northwestern Üniversitesi’ne giriş yaptınız. Takip eden yıllarda, Vietnam savaşına olan karşı tutumunuz nedeniyle politik ve moral değişimler yaşadığınızı biliyoruz… Ben de, dönemin bir çok çocuğu gibi, bir şahindim. Amerika’nın ‘iyi’ler olduğunu kabul etmiş ve orada bulunmamızı doğru karşılamıştım. Üniversiteye girdikten sonra, Vietnam savaşı gerçekleri öğrendikçe, savaşın anlamı bana yanlış gelmeye başladı. O dönemde orduya alımlar arttı ve ben de vicdani ret için başvurdum. Tam anlamıyla bir pasifist değildim ve bunu da iddia edemezdim. Ben daha çok belirli bir savaşa karşı çıkan biriydim. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda görev almış olmak isterdim. Sonuç olarak, kesinlikle geri çevrileceğini düşünerek, vicdani ret için başvurumu yaptım. Bunu üç seçeneğin izleyeceğini biliyordum: ordu, hapis ya da Kanada. Ne yapardım, hangisini seçerdim gerçekten bilmiyorum. Bunlar gerçekten zor seçimlerdi ve her genç bu konuda bir karar vermek zorundaydı. Sonra bütün beklentilerimin aksine başvurumu kabul ettiler. Bana daha sonra dendiki – bu arada bunu kanıtlamamın imkanı yok – başvurumun kabul edilmesinin sebebi, muhafazakarların, vicdani reddin isteyen herkese verilmesinin yeterince ağır bir ceza olacağına olan inancıydı. Böylece, kayıtlara geçecek vicdani reddin, kişinin hayatı boyunca “komünist” ve “retçi” damgası taşımasına neden olacağı düşünülüyordu. Amerika’nın Vietnam savaşından sonra gerçek anlamda toparlanabildiğini sanmıyorum. Benim dönemimin çocukları için gerçek dışı bir tecrübeydi. Gerçeklere, adalete ve Amerikan sistemine olan inancıyla liseyi bitiren ‘ideal’ bir çocuk, üniversiteye girdiği anda gençliğinin bütün bu süperkahraman değerlerinin yıkıldığını gördü.  İlk romanlarınız ‘Dying of the Light’ ve ‘Fevre Dream’ çok beğenildi. Ancak ‘The Armageddon Rag’, bir bakıma yazarlık kariyerinizi askıya almanıza neden oldu. Daha sonra uzun yıllar Hollywood’da dizi yazarlığı yaptınız. O yıllarda edindiğiniz tecrübeler, size daha sonraki kitaplarınızda – bu durumda Game of Thrones’un da dahil olduğu ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ (A Song of Ice and Fire) oluyor – yardımcı oldu mu? Kesinlikle. Televizyon dizilerine senaryo yazmanın sırrı, bir roman kaleme almaktan daha kolay oluşudur. William Goldman, herşeyin strüktürden, yani strüktür ve diyalogdan oluştuğunu söylerdi. Hollywood’da bulunmuş olmam benim bu yönümü geliştirdi. Öncesinde, yıllarımı tek başıma bir daktilonun ya da bilgisayar ekranının önünde, tek başıma yazı yazarak geçirdim. İnsanların olduğu bir ofise gidip, bir fincan kahve eşliğinde dizi hakkında fikirler paylaşmak, projeyi kolektif bir şekilde geliştirmek beni canlandırdı. Bir yandan da sürekli sınırlamalarla uğraşıyorduk. Bu beni çok yordu. Sansür hakkında tartışmalar vardı, sahneler çok mu açık, ya da politik olarak hassas bir konu mu, ya da çok mu şiddet var, gibi bir çok sorun vardı. Kimse rahatsız olmasın düşüncesi hakimdi. ‘Güzel ve Çirkin’ dizisinde bunu yaşadık. ‘Çirkin’ insanları öldürüyor. Karakterin önemli bir özelliği bu. O kötü biri, bir cani. Ama CBS dizide kesinlikle kan olmasını istemiyordu, oysa ‘Çirkin’ insan öldürüyor. Bu gerçekten çok saçmaydı. Karakterin sempatik kalmasını istiyorlardı. Game of Thrones’un başlangıç noktası olarak, bir infaza şahit olduktan sonra karlı bir ormanda kurtlar gören bir çocuktan yola çıktığınızı söylemiştiniz. Bir hikaye için ilginç bir başlangıç. 1991 yazıydı. Hala Hollywood’da çalışıyordum. Menajerim fikirlerimi hayata geçirebileceğim projeler arıyordu. Mayıs, haziran aylarında yapacak hiçbir işim yoktu ve bir roman yazmayalı yıllar olmuştu. Avalon adlı bir bilim kurgu romanı üzerinde çalışmaya başladım, herşey yolunda giderken bir anda, Game Of Thrones’un ilk bölümü olacak bu sahne gözümün önüne geldi. Bran’in (Ned Stark’ın küçük oğlu) gözünden, kafası kesilen bir adamın infazına şahit olduğunu gördüm, daha sonra ormanda, kardaki ayak izlerini takip ederek bir kurtla karşılaşıyor. Sahne beni o kadar etkilemiştiki üzerine çalışmam gerektiğini düşündüm ve yazmaya başladım. Neredeyse üç günde, okuduğunuza çok yakın haliyle, kitabın birinci bölümünü yazdım.  Hikayeyi çevreleyen dünyayı inşa etmeniz ne kadar zamanınızı aldı? O yaz, neredeyse yüz sayfa yazdım. Bende bütün bu süreçler aynı anda işler. Önce dünyayı inşa edip sonra yazmam. Öncelikle yazmaya başlarım ve daha sonra bütün parçaları bir araya getiririm. Bir harita çizmek mesela yarım saatimi alabilir. Yazdıkça, hayal ettiğin şeyleri o haritaya yerleştirebilirsin. Böylece haritanın her geçen gün daha da canlandığını görürsün. Bütün bunlar olup biterken bir yandan Hollywood’da çalışmaya devam ediyordum ama aklımda sürekli bu hikaye vardı. Karakterleri ve sahneleri düşünüyordum. Bu romanı gerçekten bitirmek istediğimi anladım. O andan sonra bir üçleme olacağını biliyordum. O zamanlar herkes üç ciltlik romanlar çıkarıyordu. Bu konuda standartları Yüzüklerin Efendisi’yle J.R.R Tolkien koymuştu. 1994 yılında, yazdığım yüz sayfayı ve hikayenin olası devamını anlatan iki sayfalık bir özeti menajerime verdim. Dört yayınevi ilgilendiklerini söylediler. Bir anda hem bir avansa hem de kitabı bitirmem gereken son teslim tarihine sahip olmuştum. Böylece Hollywood’daki patronlarıma, bu romanı bitirene kadar dizi senaryolarına ara veriyorum diyebildim.  Hikayenin karmaşıklığı göz önüne alındığında, dizinin inandırıcı olmayacağından korktunuz mu? Üçüncü kitabı yazdığım dönemde Hollywood’dan teklifler almaya başladım. Bu ilgi, Yüzüklerin Efendisi beyaz perdede büyük bir başarıya ulaşınca, daha da arttı. Filmler, izleyicinin dragonlara ve o tarz yaratıklara açık olduğunu gösteriyordu. Oysa ben, yazmaya başladığım ilk günden beri, hikayenin televizyona uyarlanabileceğini bir an olsun düşünmemiştim. Bunun imkansız olduğunu düşünüyordum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, benim Kılıçların Fırtınası kitabım kadar ediyor. Çok daha fazla karakter var, daha fazla şehir var, herşeyden daha fazla var, onun için filmi çekilemez dedim. Bazı insanlar hikayenin özüne odaklanmamız gerektiğini söylüyordu. Hangi karakter daha önemli? Bazıları Dany’nin asıl karakter olduğunu, diğerlerini bir kenara bırakıp onun hikayesini anlatmamız gerektiğini söyledi. Ya da Jon Snow. Bu iki karakter, herşeyin etraflarında inşa edilebileceği ana karakterler ama o zaman hikayenin yüzde 90′ını kaybediyorsunuz. Bir başkası “O zaman birinci kitabı film olarak yapalım, eğer başarılı olursak cevabını çekeriz” dedi. Ama film başarısız olursa kimse devamını seyredemeyecek ve yarıda kalmış bir hikaye olmuş olacak. Şanslıydım çünkü evimin kredisini vermekte zorluk çekmiyordum. Bütün teklifleri geri çevirdim. Uyarlanacaksa, ancak televizyon için yapılabilir diye düşündüm. Ama CBS ya da NBC için değil çünkü çok fazla cinsellik ve şiddet var. Bana göre ancak HBO için yapılabilirdi. Hikayedeki ilk şok edici olay, Jaime Lannister’ın Bran Stark’ı, Jamie’nin kardeşi Cersei’yle ensest ilişkiye girdiğini gördüğü için camdan itmesiyle yaşanıyor. İzleyiciyi çok etkileyen bir sahne oldu. Bir çok kişi, “Daha önce binlerce kez okuduğumuz hikayelerden farklı” diyerek bana bu sahnenin kendilerini diziye bağlayan sahne olduğunu söyledi. Dizi, Bran’in gözünden başlıyor. Herkes bir anda Bran’in hikayenin kahramanı olduğunu düşündü. Genç Kral Arthur. Tam bu küçük çocuğun yaşadıklarını takip etmeye çalışırken, baam! Kimse böyle bir şeyin Bran’in başına gelebileceğini beklemiyordu. O açıdan çok başarılıydık. (gülüyor) Jaime ve Cersei’nin yaptıkları çok alçakça bir davranış. Ancak çok daha sonra, Jaime’nin düşmanı olan bir kadını tecavüzden kurtardığına tanık oluyoruz. Haliyle hakkında ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Jaime ve daha bir çok karakterle, değinmek istediğim, geliştirmek istediğim konulardan biri de hataların telafisi, affetmek ve affedilmekti. Yaptığımız şeyin bedelini nasıl ödeyebiliriz? Telafi mümkün müdür? Gerçekten bir cevabım yok. Peki insanları ne zaman affederiz? Bunu toplumumuzda sıklıkla görebiliyoruz. Michael Vick’i affetmeli miyiz (yasadışı köpek dövüşlerine düşkün ve güçsüz köpekleri öldürdüğünü itiraf eden NFL oyuncusu)? Köpekleri çok seven arkadaşlarım var ve Vick’i hiçbir zaman affetmeyeceklerdir. Oysa Vick bir kaç senesini hapiste geçirdi ve devletin gözünde cezasını çekti, affedildi. Peki yeterince özür diledi mi? Ya da Woody Allen. Woody Allen, alkışlamamız ve övmemiz gereken biri mi, yoksa toplumun dışlaması gereken biri mi? Peki ya Roman Polanski, ya da Paula Deen. Toplumumuz, öyle ya da böyle hayatlarının bir anında yanlış yapmış insanlarla dolu ve biz bu insanlarla ne yapıyoruz? Bir kötü hareketi telafi etmek için kaç tane iyi hareket yapmamız lazım? Bir Nazi suçlusuysan ve hayatının 40 yılını sadece hayır işleri yaparak, fakirlere yardım ederek geçiriyorsan, bu senin Nazi kamplarında yaptıklarını telafi eder mi? Ben bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama soruların üzerinde kafa yorulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Ben bir noktada, telafinin, affın olmasını istiyorum çünkü hepimiz hayatımızda yanlışlar yapıyoruz. Onun için de herkesin affedilebilmesi gerekir. Af dediğimiz şey olmasaydı… o zaman ceza vermenin manası ne?  Jaime ve Cersei gibilerinin affedilebileceğini sanmıyorum. Cersei’nin çok sağlam bir karakteri var, Lady Macbeth gibi. Affedilme, kimin için? Bazılarının gözünde hiçbir zaman affedilmeyecek. Çocuklarına gelince, inanılmaz koruyucu bir yapısı var. Tartışabilirsin, çocuklarını gerçekten seviyor mu, yoksa kendi çocukları oldukları için mi seviyor? Cersei’de gerçek bir narsisizm var. Dünya ve toplum hakkında neredeyse sosyopatlığa varan bir görüşü var. Diğer yandan da Jaime’nin yaptıkları oldukça ilginç. Benim çocuğum yok ama olan arkadaşlarımla konuştum. Unutmayın ki, Jaime, Bran’i sıkıcı küçük bir çocuk olduğu için öldürmeye çalışmıyor. Bran’in gördükleri aslında, Jaime, Cersei ve bu ensest ilişkiden doğan üç çocukları için ölüm fermanı anlamına geliyor. Onun için de çocuğu olan arkadaşlarıma sordum “Jaime’nin yerinde olsanız ne yapardınız?”. Dediler ki “Ben kötü biri değilim, öldürmezdim”. Emin misin? Asla mı? Eğer Bran, Kral Robert’a gördüklerini anlatırsa, sen, çok sevdiğin kız kardeşin ve üç çocuğunuz öldürülecek… O aşamada bir çoğu kararsız kaldı. Muhtemelen bir çok insan “Evet, kendi çocuklarımı ve ailemi kurtarmak için, masum da olsa başkasının çocuğunu öldürmeye hazırım” derdi. Bunlar insanların zor durumlarda verebileceği kararlar ve incelenmesinin uygun olacağını düşündüm.  Konuştuklarımıza kontrast olarak, dizinin ilk sezonunda Ned Stark, ‘Night Watchman’in kellesini uçurduğunda, ya da daha sonra oğlu Robb aynı şeyi yaptığında, bu infazların ikisini de çok etkilediğini ve kayıtsız kalmadıklarını görüyoruz. Omuzlarında ağır bir yük oluşuyor. Haliyle öyle, olması gereken de bu zaten. İnsan hayatına son vermek oldukça ciddi bir iş. Orta Çağ’a yakın bir durum söz konusu. Keskin bir demir parçasıyla birinin kafasını kopartıyorsunuz, kanı üzerinize sıçrıyor ve çığlıklıklarını duyuyorsunuz. Kendimizi bundan soyutlamamız belki daha da feci bir durum doğuruyor. Bugün artık insanları, oturduğun yerden bir düğmeye basarak, dronlarla, füzelerle öldürebildiğimiz teknolojiler yaratıyoruz. Artık hiçbir zaman çığlıklarını duymayacağız, annelerini çağırarak can vermelerine tanık olmayacağız. Bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim. Bu moral ve etik konularını tarih boyunca görebilmek mümkün. Soru her zaman bu olmuştur, savaş sırasında kazanmak için herşeyi yapmaya hazır mısın yoksa herşeye rağmen belli bir etik seviyesini ve ideallerini koruyabilir misin? İnsanlara ‘waterboarding’ (CIA’in, insanlara boğulma hissi veren, su kullanarak uyguladığı bir işkence) uygulamalı mıyız? Ya hayatlarımızı kurtaracak önemli bilgilere sahip olursak? Peki böyle bir durumda aslında kendimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Peki ya ikinci bir 11 Eylül’ü önleyebilecekse, işkence uygun mudur? Hayatta kalabilmek ve savaşı kazanabilmek için, korkunç cinayetler işlemeye hazır mısın? Ben bilmiyorum ama bu soruları ele almak kanımca önemli. ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’ ve ‘Game of Thrones’ların önemli bir noktası da güç ve iktidar. Neredeyse herkesin, belki denizin diğer tarafındaki Daenerys dışında herkesin, gücünü, iktidarını kötüye kullandığını görüyoruz. Hükmetmek zordur. Her ne kadar saygı duysam da, Tolkien’e cevabım budur. Yüzüklerin Efendisi, Orta Çağ düşünce yapısına sahip, öyle ki eğer kral iyi bir adamsa, o zaman topraklar bereketli olur ve herkes refah içinde yaşar. Gerçek tarihe baktığımızda bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Tolkien kitaplarında, Aragorn’un kral olup yüzlerce yıl saltanat sürdüğünü, ne kadar iyi kalpli ve güçlü bir kral olduğunu söyleyebilir. Ama Tolkien bazı soruları sormayı unutuyor: Aragorn’un vergi politikası neydi? Daimi bir ordusu var mıydı? Kıtlık ve sel dönemlerinde ne yapıyordu? Peki ya orklar? Savaşın sonunda Sauron’dan kurtuluyoruz ama orklar pek de uzağa gitmiyorlar, dağlarda yaşamlarına devam ediyorlar. Peki Aragorn, orkların kökünü kazımak için sistematik olarak soykırıma başvuruyor mu? Peki ya küçük bebek orklar, onları da öldürüyor mu? Gerçek hayatta, gerçek kralların, ilgilenmeleri gereken gerçek sorunları vardır. Sadece iyi bir adam olmak sorunu çözmez. Çok çok zor kararlar almanız gerekir. Bazen iyi olduğunu düşünürek aldığınız kararlar, ileride tersine dönerek size karşı işleyebilir. Bu tarz durumları kitaplarımda kullanmak istedim. Benim hikayelerimde iktidar olmak hiç de kolay bir şey değil, zor bir hayata sahipler. Sadece iyi kalpli olmak, sizden iyi bir kral yapmaz. Rolling Stone'dan Çeviren: Cem Gelgün Zete
Reklam
3D Yemek Yazıcısı
Bu alet 3 boyutlu bir yiyecek yazıcısı ve yiyecek baskısı yapmaya yarıyor.
Bilgisayar, Tablet ve Akıllı Telefon Gözü Kurutuyor
Doç. Dr. Koray Gümüş, teknoloji ile tanışma yaşının 2-3 yaş gibi çok daha erken yaş gruplarına gerilediğini ve çocukların bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlarında çok uzun süre zaman geçirdiklerini vurguladı. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Koray Gümüş, günümüzde tüm insanları tehdit edebilen ve çok sinsi seyreden hastalıklardan birinin kuru göz rahatsızlığı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Gümüş, kuru göz hastalığının genetik nedenlerle olabileceği gibi daha çok yaşla beraber artış gösterdiğini belirtti. Ancak bilgisayar kullanımının giderek artması, klimalı ortamlarda uzun süre çalışma, kontakt lens kullanımı gibi faktörlerin artmasıyla beraber göz kuruluğunun genç yaşlarda bile görülebildiğini ifade ederek “Bilgisayar, tablet ve akıllı telefon karşısında gereğinden fazla zaman harcamak çocuklarda kuru göz oluşma riskini artırabilir” dedi. Kuru göz hastalığının toplumda tahmin edilenden çok daha yaygın olduğunu ifade eden Doç. Dr. Koray Gümüş, kuru göz şikayetleri olan hasta oranının toplumda giderek artış gösterdiğine dikkat çekti. Sağlıklı gözyaşının önemini vurgulayan Doç. Dr. Gümüş, “Sağlıklı gözyaşı bize daha net ve kaliteli bir görüş sağlıyor ve yaşam kalitemizi artırıyor” dedi. Sadece gözyaşı azlığının değil, kalitesinin bozulmasının da kuru göz hastalığına neden olabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Gümüş, “Kuru göz hastalığı önemsenmesi gerekli bir göz hastalığıdır. Eğer zamanında tanı konmaz ve gerekli tedbirler alınmaz ise, hastalarda tedavisi zor ve kalıcı hasarlar oluşturabilir. Bu nedenle de toplumu bu konuda bilinçlendirmek ve halkımızın gerekli tedbirleri almasını sağlamak son derece önemlidir” dedi. “Kuru göz hastalığının önemli bir nedeni gözyaşı buharlaşmasının artması” Doç. Dr. Koray Gümüş, kuru göz hastalığının büyük bir kısmının gözyaşının çabuk buharlaşması sonucunda meydana geldiğini söyleyerek, göz kırpmanın tahminimizden de önemli olduğunu vurguladı. Doç. Dr. Gümüş, “Sağlıklı bir hayatın gereksinimi olarak, bizler istemsiz olarak belirli aralıklarla gözlerimizi kırparız. Ancak, özellikle bilgisayar karşısında uzun süreler geçirildiğinde, göz kırpmayı unutur ve olması gerekenden çok daha az sayıda gözlerimizi kırparız. Bu da göz yaşımızın çabuk buharlaşmasına ve kuru göz şikayetlerinin oluşmasına neden olur” dedi. Doç. Dr. Gümüş, sadece bilgisayar değil, TV ekranı karşısında çok uzun saatler geçirme ya da uzun süreli okumalarda da göz kırpma sayısının azalmasına bağlı olarak kuru göz şikayetleri oluşabileceğini sözlerine ilave etti. Doç. Dr. Gümüş, klima kullanımının da kuru göz oluşma riskini artıracağına dikkat çekerek, klimalı ortamlarda bilgisayar karşısında çalışılması durumunda yapılması gerekenin, ortam neminin optimum düzeye getirilmesi, belirli aralıklarla istemli olarak gözlerin kırpılması ve doktor gözetimi altında suni gözyaşı ilaçlarının kullanımı olduğunu hatırlattı. Kuru göz semptomlarının yanma, batma, gözlerde kum varmış hissi, ışığa duyarlılık, sürekli gözü kırpma ihtiyacı, bulanık görme, gözlerde yorgunluk hissi ve bazen de sulanma olabileceğini söyleyen Doç. Dr. Gümüş, “Bu şikayetler toplumun büyük bir kısmında meydana gelebilmektedir ve ciddiye alınması gereklidir” dedi. “Sağlıklı gözler için göz kapağı ve kirpik dibi hijyeni şart” Çok sayıda hastasının yaşadığı sıkıntılardan yola çıkarak, Doç. Dr. Gümüş sağlıklı gözler için kapak ve kirpik dibi hijyeninin önemini vurguladı. Hastalarının çoğunun bildiklerinin aksine, yüz yıkamakla kapak ve kirpik dibi hijyeninin sağlanamadığını ifade eden Doç. Dr. Gümüş, “Kirpik dibi iltihabı toplumda tahmin edilenden çok daha sıktır ve göz kuruluğu dahil korneanın delinmesi gibi çok daha ciddi sonuçlara yol açabilmektedir” dedi. Bu konuda toplumda ciddi bir bilgi eksikliğinin olduğunu ifade eden Doç. Dr. Gümüş, “Kapak ve kirpik hijyeninin etkili olabilmesi için en önemli nokta, temizliğin diş fırçalamak gibi düzenli bir şekilde yapılmasıdır” dedi. Ayrıca, bunun için tercih edilmesi gereken ürünlerin, piyasada bulunan ve göz hekimlerinin önerdiği, güvenilirliği ve etkinliği bilimsel olarak ispat edilmiş ürünler arasından seçilmesi gerektiğinin altını çizdi. Düzenli bir göz muayenesinin öneminden de bahseden Doç. Dr. Koray Gümüş, “Yaş ve cinsiyet farkı olmaksızın, toplumdaki herkes mutlaka düzenli bir şekilde göz doktoruna gitmeli, muayene olmalı, kuru göz hakkında detaylı bilgi almalı ve çok geç olmadan gerekli tedaviler ve kapak-kirpik hijyeni gibi davranışsal tedbirler ile göz sağlığını sağlama almalıdır” dedi.stuff
Kalçalar ile İlgili İlginç Gerçekler
-Kadınların en çok hoşuna giden iltifat kalçalarıyla ilgili olanlardır. Kalçalardaki yağlar göbek bölgesindeki yağlardan daha masumdur. İngiliz bilim adamlarının 2010 yılında yaptığı araştırmaya göre büyük kalçanın faydalı olduğu bile söylenmektedir. -Kalçalarımız vücudumuzdaki en büyük ve belki de en güçlü kas grubudur. Bu nedenle oturup şekle girmesini beklemeyin. Spor yaparak kalçanızı dilediğiniz şekle sokabilirsiniz. Erkeklerin bir kadında ilk gözüne çarpan şey kalçalar değildir. Erkeklerin dikkatini ilk gözler çekiyor. Kalçaların 8. sırada olduğu söyleniyor. -Sadece erkekler değil kadınlarda güzel kalçalardan hoşlanır. Bazı kadınlar için güzel kalça ideal erkek için şarttır. Orta Çağ’da kalçalar günahkar ve utanılacak bir bölge olarak kabul ediliyordu. -Kalçalardaki deri öyle hassastır ki 0.1 Celcius derecelik sıcaklık değişimini bile hisseder. Antik Yunan’da güzel kalçalı kadınlar tanrıların elçisi kabul edilir, bu kadınlara sayısız sanat eseri adanırdı.
Reklam