Ölmeden Önce Bütün Eserlerinin Yakılmasını İstedi: Kafka’yı Dünyaya Bir İhanet Tanıttı
Geçtiğimiz yazıda idam mangasının karşısına çıkarılan, kurşuna dizilmesine dakikalar kala affedilen ve ardından dünya edebiyatının en büyük isimlerinden birine dönüşen Dostoyevski’nin hikâyesini konuşmuştuk. Bu seride amacım çok sevdiğimiz yazarların kitaplarını değil, onları o kitapları yazmaya götüren hayatlarını anlatmak. Çünkü bazen bir yazarın yaşadıkları, yazdığı romandan çok daha şaşırtıcı olabiliyor. Serimizin ikinci durağında ise edebiyat tarihinin belki de en büyük ironilerinden biri var. Bugün dünyanın en önemli yazarlarından biri kabul edilen Franz Kafka, aslında okunmak istemiyordu. Hatta ölümünden önce geride bıraktığı her şeyin yok edilmesini istemişti.
Kitapların da insanlar gibi kaderleri olduğuna inanırım.
Kimi kitaplar yayımlandıkları gün unutulur, kimileri ise yazıldıkları çağın dışına çıkarak onlarca yıl yaşamaya devam eder. Ama edebiyat tarihinde çok az yazarın kaderi Kafka’nınki kadar tuhaftır. Çünkü bugün milyonlarca insanın okuduğu, eserleri üniversitelerde okutulan, adı bir kavrama dönüşen bu adam, aslında yazdıklarının geleceğe kalmasını istemiyordu. Hatta tam tersini istiyordu. Ölümünden önce en yakın dostu Max Brod’a bıraktığı notta yayımlanmamış bütün eserlerinin, günlüklerinin, mektuplarının ve taslaklarının yakılmasını istedi. Kısacası arkasında hiçbir iz bırakmak istemiyordu. Max Brod ise bu isteği yerine getirmedi. Daha doğrusu getirmemeyi seçti. Kafka öldükten sonra elindeki metinleri tek tek korudu, düzenledi ve yayımladı. Bugün Dava’yı, Şato’yu, Amerika’yı ve Kafka’nın diğer eserlerini okuyabiliyorsak bunun sebebi Max Brod’un dostunun son isteğini hiçe saymış olmasıdır. Edebiyat tarihinin en büyük ihaneti mi, yoksa en büyük dostluğu mu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var; eğer Max Brod o gün Kafka’yı dinleseydi bugün dünya edebiyatı çok daha yoksul olurdu.
Peki Kafka neden böyle bir vasiyet bıraktı?
Bunun cevabı ölüm döşeğinde değil, çocukluğunda saklı. 1883 yılında Prag’da doğan Kafka’nın hayatındaki en baskın figür babası Hermann Kafka’ydı. Yoksulluktan gelerek kendi işini kurmuş, güçlü, sert ve otoriter bir adamdı. Oğlunun da kendisi gibi olmasını istiyordu. Fakat Franz Kafka babasının tam tersiydi. Sessizdi, içine kapanıktı, kırılgandı ve sürekli düşünüyordu. Babasıyla kurduğu ilişki hayatı boyunca peşini bırakmadı. Yıllar sonra kaleme aldığı ve hiçbir zaman gönderemediği ünlü Babaya Mektup’ta çocukluğundan itibaren kendisini nasıl yetersiz hissettiğini, babasının yanında neden sürekli küçüldüğünü ve neden hiçbir zaman onun beklentilerini karşılayamadığını anlatacaktı. Kafka’nın eserlerinde karşımıza çıkan görünmez otoriteler, ne yaparsa yapsın ulaşamadığı güç merkezleri ve sürekli kendini suçlu hisseden karakterler biraz da bu ilişkinin izlerini taşır.
Bugün Dava’yı okuyan herkes aynı duyguyla karşılaşır. Josef K. bir sabah uyanır ve nedenini bilmediği bir suçtan dolayı tutuklandığını öğrenir. Kimse ona suçunu açıklamaz. Kimse nasıl kurtulacağını söylemez. O sadece görünmez bir sistemin içinde sıkışıp kalır. Bu hikâyeyi ilk okuduğunuzda absürt gelebilir ama Kafka’nın hayatına baktığınızda bunun aslında çok tanıdık bir duygu olduğunu fark edersiniz. Çünkü Kafka da hayatı boyunca neyi yanlış yaptığını tam olarak bilmeden kendisini suçlu hissetmişti. Belki de bu yüzden eserleri bugün bile güncelliğini koruyor. Çünkü hepimiz hayatımızın bir döneminde açıklayamadığımız baskılarla, görünmez kurallarla ve anlamlandıramadığımız sistemlerle karşılaşıyoruz.
Üstelik Kafka’nın hayatı dışarıdan bakıldığında pek de bir yazar hayatına benzemez.
Çoğu insan onu sadece masasının başında oturup roman yazan biri olarak hayal eder ama gerçekte günlerinin büyük kısmını sigorta şirketinde çalışarak geçiriyordu. İş kazalarıyla ilgili raporlar hazırlıyor, bürokratik evraklarla uğraşıyor ve uzun mesailer yapıyordu. Yazmak için bulabildiği tek zaman gecelerdi. Herkes uyuduktan sonra masasına oturuyor, saatlerce yazıyor ve birkaç saatlik uykunun ardından tekrar işe gidiyordu. Belki de bu yüzden eserlerinde sürekli sıkışmışlık hissi vardır. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan, görünmez duvarlara çarpan ve anlam veremediği kurallarla mücadele eden insanlar görürüz. Çünkü Kafka aslında biraz da kendi hayatını yazıyordu.
Hayatındaki en büyük çelişkilerden biri de ilişkileriydi. Defalarca âşık oldu, defalarca evlenmeye yaklaştı ama hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu bir ilişki kuramadı. Özellikle Felice Bauer ile yaşadığı ilişki yıllarca sürdü. Nişanlandılar, ayrıldılar, tekrar bir araya geldiler, tekrar ayrıldılar. Kafka bir yandan sevilmek istiyor, bir yandan yalnız kalmak istiyordu. Yazmak istiyor ama yazmanın bedelinden korkuyordu. İnsanlara yaklaşmak istiyor ama onlardan kaçıyordu. Hayatının büyük kısmı bu ikilemler arasında geçti. Belki de bu yüzden karakterleri hiçbir yere tam olarak ait olamaz. Ne dışarıdadırlar ne içeride. Ne özgürdürler ne de tamamen tutsak. Sürekli arada kalırlar.
İşin en ilginç tarafı ise Kafka’nın kendisini büyük bir yazar olarak görmemesiydi. Bugün dünya edebiyatının zirvesine yerleştirdiğimiz bu adam, yaşadığı dönemde yazdıklarını yeterince iyi bulmuyordu. Metinlerini defalarca gözden geçiriyor, çoğunu yayımlamıyor, hatta bazılarını kendi elleriyle yok ediyordu. Eserlerinin yakılmasını istemesinin arkasında da biraz bu vardı. Kafka geride kusurlu bulduğu metinler bırakmak istemiyordu. Fakat tarihin tuhaf bir mizah anlayışı vardır. Kendisine güvenmeyen bu adam, ölümünden sonra bütün bir edebiyat geleneğini etkiledi.
Son yıllarında verem hastalığıyla mücadele etmeye başladı.
Hastalık ilerledikçe yaşamı zorlaştı. Yemek yemek acı verici bir hâl aldı. Nefes almak zorlaştı. Yazmak zorlaştı. Ve 1924 yılında, henüz kırk yaşındayken hayatını kaybetti. Öldüğünde ne büyük bir şöhreti vardı ne de eserlerinin bir gün dünya çapında okunacağını düşünüyordu. Belki de hayatının en büyük yanılgısı buydu.
Kafka’nın ölümünden sonra Max Brod vasiyeti yerine getirmedi. Elindeki eserleri korudu ve yayımladı. Böylece dünya Dava ile tanıştı, Şato ile tanıştı, Dönüşüm ile tanıştı. Daha da ilginci, Kafka’nın adı zamanla bir sıfata dönüştü. Bugün “Kafkaesk” dediğimizde hepimiz ne demek istediğini aşağı yukarı biliyoruz. Bürokrasi karşısında çaresiz kalmayı, görünmez sistemlerin içinde sıkışıp kalmayı, mantıklı görünen ama insanı yavaş yavaş boğan düzenleri anlatmak için bu kelimeyi kullanıyoruz. Dünyada kaç yazara böyle bir şey nasip olmuştur bilmiyorum ama Kafka yalnızca kitap bırakmadı; insanların yaşadığı bir duyguyu anlatan yeni bir kelime bıraktı.
Kafka hayatı boyunca yeterince iyi olmadığını düşündü.
Eserlerinin yok edilmesini istedi. Arkasında iz bırakmak istemedi. Fakat ölümünden sonra tam tersi oldu. Bugün milyonlarca insan onun kitaplarını okuyor, akademisyenler onu inceliyor, yazarlar ondan etkileniyor ve adı bir kavrama dönüşmüş durumda. İnsan bazen düşünmeden edemiyor. Max Brod o vasiyeti yerine getirseydi ne olurdu? Dava hiç yayımlanmasaydı? Dönüşüm kaybolup gitseydi? Şato bir çekmecenin içinde çürüyüp kalsaydı? Belki de bugün edebiyat tarihinin en önemli seslerinden biri hiç duyulmamış olacaktı.
Dostoyevski’nin hikâyesinde ölümün kıyısından dönen bir adam vardı. Kafka’nın hikâyesinde ise öldükten sonra hayata dönen bir yazar var. Belki de bu yüzden bu seri ilerledikçe aynı şeyi daha net görüyorum. Bazen bir yazarın hayatı gerçekten de yazdığı romandan daha şaşırtıcı olabiliyor. Kafka’nın hikâyesi bunun en güzel kanıtlarından biri.
Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

