Tsundoku: Okunmamış Kitapların Sessiz Büyüsü
Sonra bir anda orta raflardan biri duvara biraz daha gömüldü. Bu haliyle kitaplık; Afrika kırsallarında açlığa terk edilmiş insanlar gibi, karnı sırtına yapışmış bir halde varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Böylelerinin vücutları erir ama baş bölgeleri hacim kaybetmez, baktığında kişi sadece dev bir kafa gibi gözükür ya… İşte aynen o şekilde. Zamanla, okumayı ertelediğim her şey, kitaplıkla duvar arasında görünmez bir boşluğa doluyor, üst raflar sanki içeriden biri ittiriyormuş gibi öne doğru eğiliyordu. Kocaman kafası, karnı sırtına yapışmış hilkat garibesi formu ile kitaplığım bana bir şey anlatmaya çalışıyordu, çok belliydi.
Günün hengâmesi bitip, sakinleştiğimde, bir de uyku bastırınca kitaplığım her zamanki formuna geri dönüyor, kalabalık rafları, örtük kibri ve endamıyla tam bir kitaplığa benziyordu.
Ama buna aldanmamalıydım, çünkü kitaplığımın aklımla oyunları sona ermiyordu. Bir akşam, belki okurum diye başucumda biriken kuleye eklemek için üst rafa uzandığımda raf göz hizama inmiş ama almak istediğim anda yine yavaşça yukarı kaymıştı. Parmağım havada öyle kalakalmıştım birkaç saniye. Artık uyku tutturamaz, işte de hiçbir şeye odaklanamaz olmuştum. Eve gitmeye bile çekiniyordum ama derdimi kimseye anlatamadığım, anlatırsam da bana deli diyeceklerini bildiğim için, mecbur kös kös o tekinsiz evin yolunu tutuyordum. Ne demeye çalışıyordu bu kitaplık bana… Ya da belki bu kitaplar? Tabii ya… Kesin onlar yönetiyordu kitaplığımı. Kitapların manipülasyon gücünü bilmeyen var mıdır? İnsanın tüm dünyasını tepetaklak etmeye muktedirdir onlar. Kötü anlamda demiyorum bunları ama kitapların kudreti işte… Onu iyi biliyorum ben. Yavaş yavaş anlamaya başlıyordum; Tsundoku kâbusuydu yaşadığım. Duymuştum daha önce, barlarda geçirdiğim bazı dumanlı gecelerde entelektüel efsanelerden biri olarak anlatılırdı: Aldıkça almak, ama bir türlü okumamak. Kitap istifçiliği. Gösterişten değil gerçek aşktan… Bir gün okuyacağım vaadiyle kitaplara boğulan ama onları okumayanların kâbusu… Bu kâbusu göre göre delirenler bile olurmuş. Güler geçerdim. Gerçekmiş.
…
Bu kez farklı bir giriş yapmak; size bahsetmek istediğim konuda daha önceleri yazmış olduğum bir öykümden bir kesit paylaşmak istedim. Umarım sevmişsinizdir
Konumuza dönersek; kitap istifçiliğinden bahsediyorum; almadan duramadığım ama bir türlü okuyamadığım ve her geçen gün vicdan azabımı büyüten kitaplardan; bana derin bir suçluluk hissettiren ancak yine de beni onları satın almaktan alıkoyamayan sendromdan; TSUNDOKU’dan.
Feci şekilde kafayı takmış olduğum bu “Tsundoku” sözcüğü Japonca’dan geliyor. Tsunde (istiflemek, yığmak ve biriktirmek anlamına gelen tsumu fiilinin çekimli hali), oku (bir süreliğine bir kenara koymak veya bırakmak) ve dokusho (kitap okumak) kelimelerinden türemiş ve “okumak üzere alınmış ama kenara bırakılmış kitaplar” anlamında kullanılmaya başlamış. Kavramın geçmişi eskiye uzanıyor. 19. yüzyıl sonlarından bu yana insanlar bu “biriktirme” halini fark edip, bahsetmeye hatta eleştirmeye başlamışlar.
Durumu “Bibliyomani” ile karıştırmanızı istemem. Bibliyoman, hastalık derecesinde kitap düşkünü olup, kitap biriktirenlere deniyor. Onlar kitapları, okumak için değil, engelleyemedikleri bir sahip olma ve biriktirme dürtüsü ile topluyorlar. Bu durumu uzmanlar genellikle, psikolojik ve duygusal travma ile ilişkilendirilen obsesif kompülsif bir bozukluk olarak tanımlıyor. Tsundoku’da ise hedef kesinlikle o kitabı okumak, er ya da geç.
Ve aslında Tsundoku okurluğun ruhuna dair çok şey söylüyor.
Kitap Biriktirmenin Ardında Yatanlar
Kitap okumak aşk işi… Her şey iyi niyetle başlıyor. “Bu yazarı çok methettiler, ben de tanımak isterim.” “Ah, aylardır beklediğim kitap basılmış, hemen okuyayım.” “Ne güzel bir kapak, ne güzel bir arka kapak yazısı… İyi olmalı bu kitap, alayım.” “Hoca geçen gün bu kitaptan bir alıntı yapmıştı, değil mi? Okumak lazım.” Bu aşk; duyduğunu, rastladığını, yeni çıkanını, eskinin yeni baskısını, ödül almış olanını, hepsini arzulatır insana. Ve kitaplıklar, masalar, sehpalar, başuçları, dolup taşar.
Niyet etmek önemli tabii… Hele de benim gibi, hem bir editör olarak işi sürekli okumak olan hem de kişisel merakı ile evin her tarafı alınıp da bir türlü okunamayan kitaplarla dolu biri için. 'Ay, tıpkı ben!' diyenleriniz olacaktır. Normal. Bu durumdan muzdarip milyonlarca insan var, biliyorum. Okuma niyetiyle kitap alan ancak (vakitsizlik veya erteleme) bir şekilde okuyamayıp, bir köşede bekleten… O kitapları gelecekte bir gün, ama kesinlikle bir gün, okuyacak olduğunu bilen… Zihnen enleşme, genişleme, zenginleşme arzusunu büyüten… Henüz bilmediği dünyaları inşa eden…
Bana göre bir kitap aldığımızda aslında bir olasılık satın almış oluyoruz; o kitabı okuyan “gelecekteki ben”i hayal ediyoruz. Bir gün yeni bir roman kahramanıyla tanışacak, bir denemenin açtığı tartışmalara katılacak, bir ideolojiye kapılacak, belki de bir şiirle bir gece yarısı hayatımıza bambaşka anlamlar katacağız, kim bilir. Belki de biriktirdiğimiz, okunmamış kitaplar değil de daha çok henüz keşfetmediğimiz gelişme, “olma” olasılığımız. Belki de potansiyel bir evren satın alıyoruz.
Anti-Kütüphanenin Hikmeti
Fotoğraf: Oliver Mark ( 2011-Milano)
Umberto Eco’nun kütüphanesi bu konuda çok meşhurdur. Eco’nun evinde 44.000’den fazla kitap vardı. Ama o, kütüphanesini “anti-kütüphane” diye adlandırırdı. Çünkü ona göre değerli olanlar okunmuş kitaplar değil, henüz okunmamış olanlardı. Okunmamış kitapları 'ilaç dolabına' benzetirdi. “Tıpkı ihtiyaç duymanız ihtimaline karşı matkap uçları veya tornavidalar satın aldığınız gibi, entelektüel merakınız uyandığında tam o an için doğru kaynağa sahip olmak için okunmamış kitaplar da saklarsınız.”
Eco, zaten bildiklerimizi kutlamak yerine, bir anti-kütüphanenin, mali durumumuz ve alanımız elverdiği ölçüde bilmediğimiz şeylerden oluşması gerektiğine inanır; bu tür koleksiyonların, büyüme potansiyelimizi ve keşfedilmemiş bilinmeyenin enginliğini alçakgönüllülükle hatırlatan bir eser niteliğinde olduğunu söylerdi. Kütüphanesini 'kitapların kitaplardan bahsettiği' rahatsız edici ama aynı zamanda güzel bir mekân olarak görür; onu, sayfalar arasında yüzyıllardır süregelen, neredeyse canlı bir varlık gibi işleyen, algılanamaz bir diyalog olarak değerlendirirdi.
“Satın aldığınız tüm kitapları okumak zorunda olduğunuzu düşünmek aptalcadır; tıpkı okuyabileceğinden daha fazla kitap satın alanları eleştirmek gibi. Bu, yenilerini almadan önce satın aldığınız tüm çatal bıçak takımlarını, bardakları, tornavidaları veya matkap uçlarını kullanmanız gerektiğini söylemeye benzer.”
Böylece biz de kendimizi biraz daha iyi hissedebiliriz. Hayatta, az bir kısmını kullanacak olsak bile, her zaman bol miktarda bulundurmamız gereken şeyler olduğu fikri ile barışabiliriz. Kendimizi daha iyi hissetmek istediğimizde, 'ilaç dolabına' gider ve bir kitap seçebiliriz. Rastgele bir kitap değil ama o an için doğru kitabı. Kendimizi besleme, iyi hissettirme açısından her zaman bol seçeneğimizin olması hiç de kötü değil
Nassim Taleb de Kara Kuğu adlı kitabında şu noktaya değinir: “İyi bir kütüphane çoğunlukla okunmamış kitaplarla doludur. Önemli olan da bu zaten.”
Okunmamış kitaplar, bize bilgisizliğimizi hatırlatmaz mı? Merakımızı canlı tutmazlar mı? Evdeki o yığınlar, bir tüketim alışkanlığından ziyade hayallerimizin, merakımızın ve kimliğimizin küçük bir haritası değil midir? Tabii minimalist bakış açısına göre, okunmayan kitap fazlalıktır. Ama bizim gibiler için kitap bir eşya değildir ki; her biri zihinsel bir yolculuğun, kendimizi keşfimizin portallarıdır ve o portallar açık kalmalıdır.
Dijital Çağda Tsundoku
Her şey gibi bu kavram da dijitalleşti. E-kitaplar ve sesli kitap uygulamalarıyla birlikte artık okunmamış kitaplar sadece raflarımızda değil, telefon ve bilgisayarlarımızda da birikiyor. Storytell’deki “dinlenmemiş/okunmamış” kitaplar listemi görmek istemezsiniz ama “bitenler” listem de fena değildir yani. Onunla da gurur duymuyor değilim. Her şekilde biçim değişse de his aynı: Hâlâ gelecekteki kendimiz için okuma ihtimalleri biriktiriyoruz.
Bu dijital ve performans çağının bir diğer yükünü de Schopenhauer’ın sözü hatırlatıyor bana: “Satın aldığınız her kitapla onu okuyacak zamanı da satın almalısınız.” Zaman da artık dev bir düşman değil mi bizim için, durmaksızın savaştığımız? Tüm o sosyal medya uygulamaları, sağanak şeklinde düşen haberler, her şeye yetişme kaygımız… Değerli kitap zamanımızı çalmıyor mu bizden? Sergilemekle mükellef olduğumuzu sandığımız bu “performans zorunluluğu” bizim kendimizi kapatmamıza izin veriyor mu? Ailemizi, dostlarımızı arayıp hal hatır sormaya vakit bulamazken hangi ara kitap okuyalım, demiyor muyuz kendimize? Diyoruz!
Bugün, bu “performatif olma/kalma” kaygısı çağımızın hastalığı, Tsundoku da onun yanında kendini temize çıkaran ufak bir sendrom gibi.
Hadi, Şu Suçluluk Duygusundan Arınalım!
Tsundoku’yu bir kusur değil de yaşamın zengin bir parçası olarak görelim, ne dersiniz? Onu modern çağın bilgi yorgunluğuna karşı bir savunma mekanizması olarak da kabul edebiliriz. Kitaplar, hayatın yoğunluğu karşısında korunaklı bir estetik sığınak kurmazlar mı?
Tsundoku, bizi sadece bilgiyle değil, bekleyişle de büyütür. Okunmamış kitaplar, henüz yaşanmamış hayatlar gibidir. Onlar, zamanın içinde bize sabrı öğretirler. Her okunmayan kitap, zamanı geldiğinde bize seslenecek bir arkadaş gibi değil midir? Belki o gün hiç gelmez ama bu ihtimal bile yetmez mi?
Ne olursa olsun, o biriken kitaplar gelecekteki bir zamanı işaret ediyorlar bize. Hepsi orada, elimizin altında. Hayatın koşturmacasında bir gün onlarla yeniden buluşacağımızın teminatı sanki… Bir nevi kişisel rezervlerimiz: Ruh halimiz değiştiğinde, hayatın temposu izin verdiğinde, yanımızda bekleyen bir dost gibi…
İtiraf edeyim, bu satırları yazarken ben de yanımda duran, kapağı hâlâ parlayan bir romanı süzüyorum. Belki bu gece başlayacağım, belki de aylarca dokunmayacağım. Ama onun varlığı bile bana şimdiden bir huzur veriyor.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

