article/comments
article/share
Haberler
Ölümsüzlüğün Peşinde Arayışlar ve Tıp

etiket Ölümsüzlüğün Peşinde Arayışlar ve Tıp

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

İnsanlığın en eski hayali nedir?

Zenginlik mi?

Güç mü?

Güzellik mi?

Mutluluk mu?

Belki hepsi.

Ama biraz daha derine inince, bütün bu arzuların altında sessiz ama önlenemez bir istek yatar:

Daha uzun yaşamak.

Hatta mümkünse hiç ölmemek.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Kabul etmek lazım, bizler garip varlıklarız.

Kabul etmek lazım, bizler garip varlıklarız.

Bir tarafta ölümlü olduğunu bilen tek canlılardan biriyiz

Diğer yandan buna bir türlü alışamayan ve hatta bunu kabullenmeyendeniz.

Doğar doğmaz zamanın içine düşüyoruz. 

Büyüyoruz.

Güçleniyoruz.

Seviyoruz.

Üretiyoruz.

Sonra bir noktadan sonra vücut bize yavaş yavaş şunu hatırlatıyor:

“Ben sonsuz değilim.”

İşte insanlık tarihi biraz da bu cümleye verilen cevabın tarihidir.

Kimi bu cevabı tapınaklarda aradı.

Kimi dağlarda.

Kimi kutsal sularda.

Kimi simya laboratuvarlarında.

Bugün ise aynı soruya laboratuvarlarda, genetik dizilerde, kök hücrelerde, eksozomlarda, peptitlerde ve zayıflama iğnelerinde cevap arıyoruz.

Aslında arayış hiçbir zaman değişmiyor. 

Sadece kullanılan araçlar değişiyor.

Hadi sizlerle tarihte bir yolculuğa çıkalım.

Önce Mezopotamya’ya gidelim.

Önce Mezopotamya’ya gidelim.

Gılgamış Destanı’na.

Gılgamış, dostu Enkidu’nun ölümünden sonra ilk kez ölümü gerçekten hisseder.

Bir başkasının ölümü üzerinden kendi sonunu görür.

Belki de hepimizin başına gelen şey budur.

Ölüm fikri çoğu zaman soyut bir düşünceyken, sevdiğimiz birinin kaybıyla birden somutlaşır.

Gılgamış da bunu yaşar.

Ve yola çıkar.

Amacı basittir:

Ölümsüzlüğü bulmak.

Uzun bir yolculuktan sonra kendisine gençliği geri verecek bir bitkiden bahsedilir.

Bitkiyi bulur.

Ama tam kullanamadan bir yılan gelir ve bitkiyi alır.

Yılan derisini değiştirir, gençleşir gibi görünür.

Gılgamış ise eli boş kalır.

Ne kadar tanıdık değil mi?

İnsan bulduğunu zanneder.

Tam eline aldığını düşünür.

Sonra zaman gelip onu yeniden elinden alır.

Belki de bu hikâyenin en çarpıcı tarafı şudur:

Gılgamış ölümsüzlüğü bulamaz.

Ama hikâyesi ölümsüz olur.

Kendisi ölür.

Ama adı binlerce yıl sonra hâlâ bizim masamızda, yazımızda, zihnimizde yaşamaya devam eder.

Demek ki insanlık daha en baştan iki tür ölümsüzlük düşünmüş.

Birincisi bedenin ölümsüzlüğü.

İkincisi iz bırakmanın ölümsüzlüğü.

Biri biyolojinin konusu.

Diğeri kültürün, sanatın, bilimin ve hafızanın konusu.

Şimdi biraz doğuya gidelim.

Şimdi biraz doğuya gidelim.

Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang’a.

Çin’i birleştiren, yazıyı, ölçüleri, parayı, yolları standartlaştıran büyük bir hükümdar.

Ama aynı zamanda ölümden çok korkan bir insan.

Aslında şaşırtıcı değil.

Ne kadar büyük güç sahibi olursanız olun, ölüm karşısında herkes aynı çıplaklıkta kalır.

İmparator da bunu biliyordu.

Koca bir imparatorluğu yönetmişti.

Duvarlar ördürmüştü.

Ordular kurmuştu.

Devlet sistemleri inşa etmişti.

Ama kendi bedeninin son kullanma tarihini silemiyordu.

İşte bu yüzden ölümsüzlük iksirleri aramaya başladı.

Simyacılar, büyücüler, bilginler, deniz yolculukları...

Rivayete göre Xu Fu isimli bir simyacı, genç kızlar ve genç erkeklerden oluşan büyük bir kafileyle doğu denizlerine gönderildi.

Amaç, ölümsüzlük iksirini bulmaktı.

Xu Fu gitti.

Ama geri dönmedi.

Belki bulamadı.

Belki dönmeye cesaret edemedi.

Belki de insanlık tarihinin en büyük “araştırma fonunu” alıp ortadan kayboldu.

Bunu bilemiyoruz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Ölümsüzlük arayışı bazen bilgelik üretir.

Bazen de büyük bir trajedi.

Qin Shi Huang’ın hikâyesi burada daha da ilginçleşiyor.

Çünkü ölümsüzlüğü bu dünyada bulamayınca, sanki öteki dünyada da imparator kalmak ister.

Mezarı için devasa bir yeraltı düzeni kurulur.

Terrakota Ordusu bunun en görkemli parçasıdır.

Binlerce asker.

Atlar.

Savaş arabaları.

Komutanlar.

Her biri ayrı yüz ifadesine sahip gibi duran pişmiş toprak figürler.

Sanki imparator şunu söylemek ister:

“Ben ölsem bile düzenim devam edecek.”

“Ben gitsem bile ordum beni koruyacak.”

“Ben bu dünyayı birleştirdim, öteki dünyaya da yalnız gitmeyeceğim.”

Ne kadar insani, değil mi?

Ölümden sonra bile yalnız kalmamak istemek.

Ama burada acı bir ironi var.

Bazı tarihsel anlatımlara göre imparatorun ölümsüzlük için kullandığı iksirlerin içinde cıva vardı.

Cıva, eski simyada bazen yaşamı uzatan bir madde gibi düşünülüyordu.

Bugün ise onun zehirli olduğunu biliyoruz.

Yani ölümsüzlük arayışı, imparatoru ölüme daha da yaklaştırmış olabilir.

İnsanın en büyük trajedilerinden biri de budur:

Bazen ölümden kaçarken, ona daha hızlı koşarız.

Antik Yunan’da ise ölümsüzlük arayışına başka bir uyarı eklenir.

Antik Yunan’da ise ölümsüzlük arayışına başka bir uyarı eklenir.

Tithonus’un hikâyesi.

Şafak tanrıçası Eos, Tithonus’a âşık olur.

Onun ölmesini istemez.

Zeus’tan Tithonus için ölümsüzlük ister.

Zeus bu isteği kabul eder.

Ama Eos bir şeyi unutur:

Gençliği de istemek.

Ve Tithonus ölmez.

Ama yaşlanmaya devam eder.

Giderek güçsüzleşir.

Bedeni çöker.

Zaman onu bırakmaz.

Sadece ölüm onu alamaz.

İşte burada mitoloji bize çok güçlü bir şey söyler:

Sadece uzun yaşamak yetmez.

Sağlıklı yaşamak gerekir.

Ölümsüzlük, gençlik olmadan bir armağan değil, cezaya dönüşebilir.

Bugün longevity dediğimiz alanın temel sorusu da aslında tam olarak budur:

Kaç yıl yaşadığımız mı önemli?

Yoksa o yılları nasıl yaşadığımız mı?

Bir de Gençlik Pınarı efsanesi var.

Bir de Gençlik Pınarı efsanesi var.

İnsanların suya bakıp gençliği araması da ayrı bir güzellik taşıyor.

Çünkü su, her kültürde yenilenmenin sembolü.

Yıkanmak, arınmak, yeniden başlamak...

Sanki insan suya girince sadece bedeni değil, zamanı da temizlemek istiyor.

Ponce de León’un adı bu efsaneyle birlikte anılır.

Florida’ya giderken gerçekten Gençlik Pınarı’nı mı arıyordu, yoksa bu hikâye sonradan mı büyütüldü?

Tarihçiler bunu tartışır.

Ama efsanenin yaşaması bile bize bir şey gösteriyor:

İnsan, gençliği kaybetmeyi hiçbir zaman kolay kabullenmedi.

Peki bütün bu hikâyeler bize ne anlatıyor?

Gılgamış gençlik bitkisini aradı.

Qin Shi Huang ölümsüzlük iksirini aradı.

Simyacılar felsefe taşını aradı.

Kâşifler gençlik pınarını aradı.

Bugün ise modern insan başka şeyler arıyor.

Daha iyi bir metabolizma.

Daha az inflamasyon.

Daha güçlü kaslar.

Daha iyi bir cilt.

Daha berrak bir zihin.

Daha kontrollü bir iştah.

Daha uzun bir sağlık süresi.

Yani aslında hâlâ aynı şeyi arıyoruz:

Zamana karşı biraz daha güçlü durabilmeyi.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Burada artık mitolojiden çıkıp biyolojiye girebiliriz.

Burada artık mitolojiden çıkıp biyolojiye girebiliriz.

Çünkü modern çağın “iksirleri” artık altın kaplarda hazırlanmıyor.

Laboratuvarda sentezleniyor.

Moleküler düzeyde tasarlanıyor.

Reseptörlere bağlanıyor.

Hücrelere mesaj gönderiyor.

Ve bu yeni biyolojik mesajların önemli bir kısmına peptit diyoruz.

Peptitler aslında vücudumuzun kendi dilinin küçük cümleleri gibi.

Birkaç aminoasitten oluşan bu moleküller, hücrelere ne yapmaları gerektiğini söyleyebiliyor.

Açlık, tokluk, büyüme, onarım, bağışıklık, inflamasyon, metabolizma...

Bunların hepsinde peptitlerin bir rolü var.

Yani bir anlamda bedenimizin iç haberleşme sistemi peptitlerle çalışıyor.

Son yıllarda zayıflama iğneleriyle birlikte herkes bu alanı daha fazla konuşmaya başladı.

GLP-1 agonistleri, tirzepatid, semaglutid...

İsimleri biraz teknik gelebilir.

Ama yaptıkları şey çok insani bir meseleyi hedef alıyor:

İştah.

Tokluk.

Metabolizma.

Yani insanın kendi bedeniyle kurduğu en eski ilişkiyi.

Bir zamanlar irade meselesi sandığımız birçok şeyin aslında hormonlarla, reseptörlerle, bağırsak-beyin aksıyla ve metabolik sinyallerle ilişkili olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Belki de bu yüzden bu ilaçlar bu kadar ilgi çekti.

Çünkü sadece kilo verdirmediler.

İnsanın kendisiyle ilgili eski bir suçluluk duygusunu da sarstılar.

“Ben neden doyamıyorum?”

“Ben neden sürekli yiyorum?”

“Ben neden kilo veremiyorum?”

Bu soruların cevabının yalnızca karakterde değil, biyolojide de olduğunu gösterdiler.

Ama burada durup yine eski hikâyeleri hatırlamak gerekiyor.

Gılgamış bitkiyi buldu ama elinde tutamadı.

Qin Shi Huang iksiri aradı ama belki de o iksir ona zarar verdi.

Tithonus ölümsüz oldu ama genç kalamadı.

Gençlik pınarı ise hep biraz uzakta kaldı.

O zaman modern tıpta da aynı soruyu sormalıyız:

Bir molekül bize ne vaat ediyor?

Ve bilim bu vaadin ne kadarını gerçekten destekliyor?

Çünkü her yeni tedavi bir umut taşır.

Ama her umut tedavi değildir.

Peptitler modern tıbbın en heyecan verici alanlarından biri.

Peptitler modern tıbbın en heyecan verici alanlarından biri.

Bazıları gerçekten güçlü klinik verilere sahip.

Bazıları ise hâlâ araştırma aşamasında.

Bazıları metabolik hastalıklarda oyunu değiştirdi.

Bazıları longevity dünyasında şimdilik daha çok soru işareti taşıyor.

Bu yüzden mesele peptitleri kutsamak ya da küçümsemek değil.

Mesele onları doğru yere koymak.

Ne mucize diye sarılmak.

Ne de bilmeden reddetmek.

Belki de bugün ölümsüzlük kelimesini biraz değiştirmemiz gerekiyor.

Çünkü gerçekçi soru artık “Hiç ölmeyecek miyiz?” değil.

Daha doğru soru şu:

Daha uzun süre sağlıklı kalabilir miyiz?

Kaslarımızı koruyabilir miyiz?

Zihnimizi berrak tutabilir miyiz?

Bağışıklık sistemimizi dengede tutabilir miyiz?

Yaşlanmayı tamamen durduramasak bile, onun hızını ve şeklini etkileyebilir miyiz?

İşte peptitler, zayıflama iğneleri ve yeni nesil biyolojik tedaviler tam da bu soruların etrafında dönüyor.

Yani insanlığın eski ölümsüzlük arayışı bugün laboratuvar önlüğü giymiş durumda.

Ama içindeki arzu aynı:

Biraz daha zaman.

Biraz daha sağlık.

Biraz daha gençlik.

Ve belki de en önemlisi...

Zamana karşı biraz daha bilinçli bir yaşam.

Bitirirken Orhan Veli’ye kulak verelim mi;

Bitirirken Orhan Veli’ye kulak verelim mi;

Biliyorum, kolay değil yaşamak, 

Gönül verip türkü söylemek yar üstüne; 

Yıldız ışığında dolaşıp geceleri, 

Gündüzleri gün ışığında ısınmak; 

Şöyle bir fırsat bulup yarım gün, 

Yan gelebilmek Çamlıca tepesine... 

-Bin türlü mavi akar Boğaz'dan- 

Her şeyi unutabilmek maviler içinde. 

Biliyorum, kolay değil yaşamak; 

Ama işte 

Bir ölünün hala yatağı sıcak, 

Birinin saati işliyor kolunda. 

Yaşamak kolay değil ya kardeşler, 

Ölmek de değil; 

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak. 

OrhanVeli Kanık

Instagram

Linkedln

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam