iklim değişikliği Haberleri

iklim değişikliği ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. iklim değişikliği ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Türkiye de Tehlike Altındaki Ülkelerden: Avrupa'daki Orman Yangınları İçin Yeni Risk Haritası Yayınlandı
Avrupa genelinde yaşanan yıkıcı orman yangınlarının ardından yayımlanan yeni bir risk haritası, asıl felaketin henüz yaşanmamış olabileceğini gözler önüne seriyor. Uzmanlar önümüzdeki günlerde kıta genelinde yangın tehlikesinin zirveye ulaşmasını beklerken, İngiltere ve İspanya artan bu felaketleri resmi olarak bir 'ulusal güvenlik tehdidi' ilan etti.
Arıların Ölümü Neyin Habercisi?
Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Aslı Özkırım, 2006 yılında dünyanın bazı ülkelerinde ve Türkiye’de de yaşanan toplu arı ölümlerinin bu yıl da beklendiğini ifade etti. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Aslı Özkırım, 2006 yılında dünyanın bazı ülkelerinde ve Türkiye’de de yaşanan toplu arı ölümlerinin bu yıl da beklendiğini ifade etti. Doç. Dr. Aslı Özkırım, son yıllarda meydana gelen arı ölümlerinin hem Türkiye’de hem dünyada kamuoyunun dikkatini çektiğini, bal üretimi yanında çiçeklerdeki döllenmeyi sağlayarak meyve ve sebze oluşumunda verimi yüzde 75 artırması nedeniyle önemli olduğunu belirterek, “Arılar bizim için çok önemli çünkü tozlaşarak meyvelerin ve sebzelerin oluşmasını sağlıyorlar. Çiçekten çiçeğe polen dediğimiz çiçek tozlarını taşıyarak onların döllenmesini, böylelikle meyve ve sebzelerin oluşumunu sağlıyorlar. İki seçeneğimiz var ya hormon kullanarak meyvelerin ve sebzelerin oluşmasını sağlayacağız ya da biyolojik canlıları kullanarak oluşmasını sağlayacağız. Arılar sadece bal yaparak değil, bu polenleri taşıyarak da bizim kıtlığa girmemizi engellemiş oluyorlar. Verimi yüzde 75 artırıyorlar. Albert Einstein’ın dediği gibi; ‘Dünyadan arılar yok olursa insanlığın 4 yıl ömrü kalmış demektir.’ Aslında bu bağlamda söylenmiş bir söz. Çünkü dünya büyük bir kıtlığa girecektir. Bu kıtlık sonucu da insanlık yok olacaktır. Sadece bal arıları değil, kastedilen tüm arılar için geçerlidir” şeklinde konuştu. Türkiye’nin dünyada bal arısı zenginliği ve bal üretimi bakımından ikinci sırada yer aldığını ifade eden Özkırım, şunları kaydetti: “Birinci sırada ise Çin yer alıyor. İkinci sırada olmamız çok önemli çünkü Türkiye dört mevsimi yaşayan, dünyadaki birçok bitkinin sadece kendisinde bulunduğu büyük bir ülke. Bal arısı, arıcılık için çok önemlidir. Arıcılığı en çok sekteye uğratan şeyler; arı hastalıkları, arı içerisinde yaşayan patojenler, bakteriler ve virüslerdir.” Mikrobiyoloji laboratuvarlarında, biyolojik mücadele ve hastalanmadan önce arıları korumak olduğunu belirten Özkırım, “İlaç araştırması yapmak veteriner hekimliği alandır. Bizim amacımız biyolojik mücadele ve hastalanmadan önce arıyı korumak. Bizim sloganımız ‘arı sağlığı, arı hastalığı değil’ bu amaçla bütün patojenlerin sevdiği şeyler, yaşama koşulları, nasıl bulaşıyorlar bunları araştırıp önünü keserek hastalığın gelmesini engellemeye çalışıyoruz. Laboratuvarda, besi yerlerinde bakteriler besleniyor, büyüyor ve onların çeşitli özelliklerini inceleyerek acaba arıyı nasıl öldürüyorlar bu konuda araştırma yapıyoruz. Laboratuvarda özel bir virüs bölümü var. Virüs, bakterilerden daha küçük ve maalesef onları öldürmek için ilaç ve yöntem yok. Virüsler fırsatçı, virüs çalışacağımız zaman karantina altına alınmış özel bir bölümde, özel aletlerle onların DNA veya RNA dediğimiz, hepimizde bulunan genleri çoğaltarak o virüslerin de çoğalmasını önleyebiliriz konusunda araştırmalar yapıyoruz” dedi. Arıcıların, çok iyi eğitimli, profesyonel ve bilinçli olması gerektiğini vurgulayan Özkırım, şöyle devam etti: 'Doğadaki yaşayan yabani arıların farkında bile değiliz. Bal arıları, arıcılara sığınmış durumda. Arıcılar onlara güzel bakım yaparak, normalde bir bal arısının sadece arazide kendi başına olsa üreteceği balı iki, üç katına çıkarıyor. Arıcılar, arılara ev ve bakım sağlıyor. Aynı zamanda arıcı, bu işi yaparken iyi niyetle kötü uygulamalarda bulunursa arıya yeterince kendi balını bırakmazsa, arı soğukta kalırsa hastalıklara yakalanma şansı artıyor. Arıcılarımızın çok iyi eğitimli, profesyonel ve bilinçli olması gerekiyor. Balı üreten arı, arı giderse bal olmaz. Bizde çiçek olursa arı çalışır. Dolayısıyla arının azlığı değil çiçeğin çokluğu da bal üretimini etkiler. İlkbaharda bol yağmur bekliyoruz.' 'BU YIL DA ARI ÖLÜMLERİ BEKLİYORUZ' Dünyada arılar öldüğü zaman ‘Arı Ölümlerini Araştırma Grubu’ kurulduğu belirten Özkırım, “52 ülkeden 300 üyesi var. Topluluğun yönetim kurulu üyesiyim. Dünyadaki arı ölümleri ile yapılmış olan çalışmaları, Türkiye adına orada yönlendiren altı kişiden biriyim. Türkiye’nin söz sahibi olmasını gerektiriyor. Uluslararası projeler var. Türkiye’de neden arılar ölüyor, İspanya’da neden ölüyor ve Türkiye ile İspanya arasında ne gibi farklılık var ne oluyor da ölüyor diye. Vardığımız sonuç, her ölümün farklı bir nedeni var. Bir sihirli değnek dokundu ve arılar öldü diye bir şey yok. En büyük etken çevresel etmenler ve yanlış arıcılık uygulamaları... Bunu eğitimle çözmeye çalışıyoruz. Çevresel etmenleri de iklim değişikliği, kışın kış gibi geçmemesi, yazın yaz gibi geçmemesi arıları çok etkiliyor. Arılar, çevrede nasıl bir olumsuzluk varsa arılardan öğrenebilirsiniz çünkü en çok dolaşan onlar. İlk 2006 yılında etkilendiler ve öldüler. Bu yılda arı ölümleri bekliyoruz. Kış mevsimi kurak geçiyor ve tam soğuk olmadığı için güneş gördüğü için uçuşa geçiyor arı ve ondan sonra dışarıda soğuktan dönüp ölüyor. Bu tip etkenlerden dolayı ölümler meydana geliyor. Ülkemiz bu konuda şanslı, çeşitliliğimiz çok fazla, melez gücümüz var. Bu da arıların ayakta durmasını sağladı” diye konuştu. ARILARI SEVDİRMEK İÇİN MASAL KİTABI YAZDI ‘Arılar Şatosu’ adında arıları anlatan masal kitabının, İspanya, Fransa, Yunanistan, Sırbistan gibi ülkelerde çocuklara arıları sevdirdiğini söyleyen Özkırım, şunları söyledi: “Geleceğimiz olan çocuklara arıları sevdirmek ve arılar neler üretiyor? Neden bizim için önemli? Bunu göstermek istiyoruz. Bu amaçla 3 yıl önce ‘Arılar Şatosu’ adında bir masal kitabı yazdım. İçinde dokuz tane hikaye yer alıyor. Büyükler okuduğunda ilgisini çekiyor çünkü arılar hakkında insanların bilmediği birçok şey var. Mesela bal yapan arıların dişi olduğu, birçok arı filminde izlerseniz hep erkektir. Bu yanlış bilgilendirmelerin önüne geçmek için bu masal kitabını yazdım. TÜBİTAK’tan birçok kurulda geçti. Pedagoglar, eğitimciler herkes inceledi. İngiltere’deki yayınevi de masal kitabı ile çok ilgilendi ve İngilizcesini istedi. İngiltere ve bu yayınevinin dağıtım yaptığı İspanya, Fransa, Yunanistan, Sırbistan gibi ülkelerde çocuklara bu kitap satılıyor. Bu da Türkiye’nin arıcılıktaki varlığını göstermek adına güzel bir faaliyet oldu.” (İHA) 
İlk Yok Oluşun Sorumlusu Yanardağlar
Avustralya'da antik yanardağ patlamalarının geçmişini inceleyen bilim insanları, Dünya'daki ilk kitlesel yok oluşun 510 milyon yıl önce yaşanan patlamalar sonucu gerçekleştiğini belirledi. Bilim insanları dünya tarihindeki ilk kitlesel yok oluşun tarihini belirledi. Volkanik Kalkarindji bölgesinde radyoaktif tarihleme yöntemleri gerçekleştiren araştırmacılar, canlıların kitlesel ölümüne neden olan yanardağ patlamalarının 510 milyon yıl önce gerçekleştiğini belirledi.Geology dergisinde yayımlanan araştırmada, Curtin Üniversitesi'nden Fred Jourdan'ın başını çektiği araştırma ekibi Kuzey ve Batı Avustralya'da toplam 2 milyon kilometrekare alana yayılan antik lav oluşumunu inceledi. Radyoaktif tarihleme yöntemleri, 510-511 milyon yıl önce Kambriya döneminde yaşanan ve çok hücreli canlıların ilk kitlesel ölümüne tanık olan dönemde, Kalkarindji'da büyük volkanik faaliyetler yaşandığını ortaya koydu. Böylece, Kalkarindji bölgesinde yaşanan volkanik faaliyetlerin neden olduğu iklim değişikliğiyle ilk kitlesel ölüm arasında bağlantı kuruldu. Dr. Jourdan, 'Dünya üzerindeki canlıların yüzde 50'sini yok eden bu değişim, iklim değişikliği ve okyanuslardaki oksijenin azalmasıyla bağlantılıydı. Ancak bu değişimlerin nedeni kesin olarak bilinmiyordu' ifadesini kullandı. Jourdan, 'Kambryia dönemindeki kitlesel ölümle Kalkarindji'deki volkanik patlamaların aynı zamanda gerçekleştiğini ortaya çıkarmakla kalmadıklarını, aynı zamanda gereken kanıtı da bulduklarını' söyledi. Bölgedeki volkanik kayalarda sülfür dioksitin azaldığının anlaşılması, patlamalarda atmosefere sülfür yayıldığını ortaya koydu. Yanardağlar iklim değişikliğini harekete geçirebiliyor Jourdan, yanardağlarının bahsettikleri kitlesel ölüm kadar büyük etkileri olabileceğine dair, Filipinler'deki Pinabuto yanardağının 1991'de patlamasını örnek verdi. Atmosfere çok büyük miktarda sülfür dioksit saçan yanardağ, birkaç yıl sonra ortalama küresel hava sıcaklığının bir derecenin yaklaşık 10'da 1'i kadar artmasına neden olmuştu. Araştırmacılar, Pinabuto'nun tek başına yaptığı etki göz önüne alındığında, Batı Avustralya kadar bir alandaki patlamaların kitlesel ölüme yol açabileceğini belirtti. Jourdon, son 550 milyon yıl içinde yaşanan volkanik patlamalar ile iklim değişiklikleri arasındaki bağlantıyı çok titiz bir şekilde incelediklerini ve yaptıkları hesabın sadece 20 milyarda 1 ihtimalle tesadüf olabileceğine dikkat çekti. Volkanik patlamaların birçok canlı türü için kısa sürede adapte olması zor şartlar doğurduğunu belirten Jourdan, bu nedenle canlıların ölümden kaçamadığını belirtti. Araştırmacılar, yanardağların atmosfere saçacağı büyük orandaki gazların okyanus, iklim ve ekosistemler üzerindeki etkisini anlamak için geçmişin daha iyi incelenmesi gerektiğini ifade etti. Al Jazeera
Tesla Patentlerini Paylaşıma Açtı
Dünyanın önde gelen elektrikli otomobil üreticilerinden Tesla, patentlerinin tümünü paylaşıma açtığını duyurarak açık kaynaklı bir firma haline geldi. Tesla'nın bu hamleyle giderek güçlenen elektrikli araç piyasasında işbirliği planladığı düşünülüyor.Teknoloji milyarderi Elon Musk'ın sahibi olduğu Tesla Motors, sahibi olduğu yüzlerce patenti açık kaynaklı hale getirdiğini duyurdu. Musk, firmanın web sitesinden yaptığı açıklamada, 'Artık firmamızın teknolojisini kullanmak isteyenlere telif hakkı davaları açmayacağız' ifadesini kullandı. Tesla Motors'un patentlerini rakiplerine ve elektrikli araç piyasasına girmek isteyen tüm firmalara açması, küresel otomotiv piyasasında benzinli araç üretimine olan ilginin azalmasına hızlandırabilir. Ayrıca, Tesla'nın elektrikli otomobil alanındaki faaliyetlerini artıran BMW ile de uzun süreli bir ortaklık kurabileceği öne sürülüyor. Küçük elektrikli otomobili i3'ü satışa sunan ve hibrit i8'in üzerinde çalışan BMW'nin, oldukça hafif karbon fiber mateyal teknolojisinin patentini Tesla ile paylaşması bekleniyor. BMW, Tesla'nın patent açıklamasından kısa bir süre önce California merkezli şirket ile görüştüklerini doğrulamış ancak görüşmeler hakkında detay vermemişti. Tesla Model S ile ABD'de büyük başarı yakalayan ve geçtiğimiz hafta İngiltere piyasasına da giren Tesla Motors, buna rağmen son derece yüksek bütçeli otomobilleriyle otomotiv sektöründe yer edinmekte çok zorlanıyor. BMW ortaklığının yanı sıra, Musk'ın asıl amacının insanların ilgisini elektrikli araçlara çekmek olduğu öne çıkıyor. Musk katıldığı bir konferansta, 'insanların iklim değişikliği ve küresel ısınma ile bağlantılı değişimlere fazla dikkat etmediğini ve gerçekten bir şeyler yapmaları gerektiğini' söylemişti. Musk, patentlerini açık kaynaklı hale getirerek bir risk almadıklarını da belirtti. En önemli hususun sürekli yenilik yapmak olduğunu belirten Musk, 'Tesla'nın eski patentlerini yenileriyle değersiz kılacağını ve teknolojisinin sınırlarını sürekli zorlamaya devam edeceğini' ifade etti. Tesla Motors, 2015 yılında Model X adlı elektrikli otomobilini piyasaya sürmeye hazırlanıyor. Al Jazeera
Amasra'da Termik Santrale Rekor İtiraz
Amasra'da kurulmak istenen termik santrale karşı uzun süredir mücadele eden halk, santral için askıya çıkan ÇED raporuna karşı yaklaşık 40 bin itiraz dilekçesi iletti. Bu ekoloji mücadelesi için en yüksek katılımlı itirazlardan biri. Şimdi gözler Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kararında. Küre Dağları Milli Parkı'nın yer aldığı ve kalesiyle UNESCO Geçici Miras listesine giren Bartın'ın Amasra ilçesinin Gömü Köyü'ne Hattat Holding 1320 megawatlık termik santral kurmak istiyor.ÇED onaylanırsa dava açacaklar Halkın itirazlarına rağmen 11 Haziran'da Çevre Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) askıya çıktı. Bartın Platformu, santrale karşı, tarım, turizm, ev değerinin düşmesi, hava kirliği, küresel iklim değişikliği, deniz ve ormanın yok olması konularını işleyen 20 farklı itiraz dilekçe hazırladı. 180 bin nufüsa sahip Bartın'ın beşte biri, yaklaşık 40 bin kişi istediği dilekçeyi imzaladı. Çevre ve Şehircilik Bakanı, ya bu itirazları dikkate alarak ÇED'e onay vermeyecek. Onay verirse de halk ÇED raporunu iptali için dava açacak. Bartın Barosu ve Türkiye Barolar Birliği de destek veriyor. Hema Entegre Termik Santrali; yaklaşık 33 hektarlık termik santral alanı,  200 hektarlık kalker ve kırma eleme tesis alanları, 150 hektarlık kül ve alçı taşı depolama alanlarıyla, toplam 380 hektarlık doğal orman alanları üzerine kurulmak isteniyor. İnsan sağlığı, ekoloji ve ekonomiye etkisi Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi'nden Prof. Dr. Erdoğan Atmış, santralle ilgili şu itirazlarda bulunuyor: Enversiyon: Amasra'da deniz ve kara yüzeyleri arasındaki sıcaklık farkı nedeniyle hava yükselemiyor. Sis tabakası iniyor ve dağ varsa bu havada sabit kalıyor. Böyle bir yerde havaya karbondioksit ya da kükürt salarsanız atmosfere karışarak yere çöker. Bu çok ciddi ölümcül bir tehlike. Ekonomik yıkım: Termik santral yöredeki turizm etkinlikleri sona erdirecek, balıkçılık, çilek, fındık vb. tarımsal etkinlikler ve orman ürünleri zarar görecek. Balıkçılık zarar görecek. Ekolojik yıkım: Soğutma suyunun deniz ekosistemine ciddi zararlar vereceği çok açık. . Kömür madenciliği nedeniyle “Kavşak Suyu Havzası” zarar görecek, nüfusun bedava temin ettiği içme suyu tehlikeye girecek. Yöredeki endemik ve nesli tehlike altında bulunan bitki ve hayvan türleri hakkında yeterince çalışma yok. 'Bakanlık bu itirazı dikkate almalı' Ekoloji avukatı Arif Ali Cangı, uluslararası sözleşmelerde imzası bulunan Türkiye'nin ÇED için mutlaka halkın onayını alması gerektiğini hatırlattı. 'Daha önce birçok yerde halk ÇED toplantılarını protesto etti. Ancak bu durum ÇED raporuna 'toplantı yapılamadı' diye işlendi. Ancak Bartın'da şu ana kadarki en büyük ÇED itirazlarından biri var. Halkın onaylamadığı bir işletmeyi Bakanlığın onaylamaması gerekiyor. İptal davasında da bu itirazlar delildir.' Nilay Vardar | Bianet
10 Soru 10 Cevap: Türkiye'de Kuraklığın Sebepleri
Türkiye'de artık yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı değil. Meteoroloji mühendisi Kadıoğlu'na göre her iki mevsim de kurak geçiyor. Kadıoğlu, olası su kıtlığının sebebi olarak da plansızlığı görüyor. 2013 yılının mayıs ayında yüzde 82 oranında dolu olan İstanbul barajlarının bu yılın haziran ayı için doluluk oranı sadece yüzde 26. Rakamlar İstanbul’dan ancak kuraklık Türkiye geneli için geçerli. Kent merkezlerinde sele neden olan yağışlara rağmen barajlar dolmuyor. Meteoroloji mühendisi Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu’na göre herkesin bildiği Türkiye’nin iklimine dair o tekerleme de bozuldu. Türkiye, “Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı” değil artık. Artık Türkiye’de kışlar “ılık ve kurak.” İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ( Meteoroloji Mühendisliği Bölümü ve Afet Yönetim Merkezi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Miktad Kadıoğlu Al Jazeera'den Umay Aktaş Salman'a anlattı. İşte 10 soru ile kuraklığın ve su kıtlığının sebeplerini ve sonuçları...1 - Kuraklık nedir ve kaç evreden oluşuyor? Kuraklık önce meteorolojik olarak başlıyor, yani yağış eksikliğiyle. Sonra bu yağış eksikliği belli bir zaman sonra yer altı suları, barajlar ve göllerde kendini gösteriyor. Buna da hidrolojik kuraklık diyoruz. Tarlaları ekip biçmek için suya ihtiyaç olduğu zaman, rezerv alanında da suyu bulamayınca toprak da kuru oluyor, o zaman da üçüncü evre olan tarımsal kuraklık gerçekleşiyor. Bu hidrolojik ve tarımsal kuraklık, belli bir zaman sonra tarım ürünlerini ve enerji üretimini aksatmaya başlıyor. Tarım ürünlerinde fiyat artışları, zamlar, enerji kesintileri veya enerjinin daha pahalı kaynaklardan temin edilmesi gerçekleşiyor. O zaman buna da sosyo-ekonomik kuraklık deniyor. 2 - Türkiye kaçıncı evrede şu an ? Son aşama olan sosyo-ekonomik kuraklığa gelme evresindeyiz. Bu yıl yine bir önceki yılın yağışları fazlaydı, oradan idare ettik. Eğer 1 Ekim 2015’te başlayacak su yılı da kötü giderse seneye daha şiddetli kuraklık hissedeceğiz 3 - O zamana nasıl bir senaryo ortaya çıkar ? O zaman su kesintileri, tarımsal rekolte düşüşleri olacak. Daha fazla orman yangını, daha çok kene, çekirge, daha çok haşere olacak demek. 4 - Yağan yağışlara rağmen barajlar neden dolmuyor? Baharda yağan yağışlar sağanak gök gürültülü yağışlar. Kar gibi bölgesel yağışlar değil. Bakıyorsunuz her tarafı sel götürüyor ama barajdaki su seviyesi yüzde bir bile artmamış. Bizim için önemli olan o soğuk havada, buharlaşmanın az olduğu zamanda kar yağması ve sürekli yağması. Bunlar net kazanç oluyor. Yeraltı sularını da besliyor. Bir iki saatlik yağış önemli değil. Ekim, kasım, aralık, ocak, şubat, mart çok önemli. Bu aylarda esas yağış alıyoruz. Bu aylardaki gidişat neyse ona göre tedbir almak gerekiyor. 5 - Nasıl tedbirler alınması gerekiyor ? Çiftçi baktı ki kurak, daha az su ihtiyacı olan bitkileri dikmesi lazım. Kuraklığa rağmen hala şeker pancarı, pirinç dikilecek derseniz olmaz. Tarımın kuraklığa göre daha kolay manevra edilebilir olması lazım. Bunun bir politika ve eğitim haline gelmesi lazım. 6 - Sizce Türkiye’nin kuraklıkla mücadele planı yok mu ? Türkiye’deki problem şu; meteorolojik kuraklığı bir bakanlık, hidrolojik kuraklığı başka bir bakanlık, tarımsal kuraklığı başka bir bakanlık izliyor. Biri kuraklık var diyor, biri yok diyor. Herkesin parametreleri farklı. Oysa kuraklığı tek elden incelemek lazım. Biz gelecek yağışlara bel bağlayarak gidiyoruz. Dünyada ülkelerin, şehirlerin kuraklıkla mücadele eylem planları var. Bu planda aşama aşama hangi tedbirler alınacağı, halka anlatılacak önlemler, bilincin artırılması için kampanyalar vardır. Nasıl ki yılbaşında mali bütçeler devreye girer, 1 Ekim olan su yılının başında da su bütçeleri devreye girmeli. Su bütçeyle yönetilmiyor. 7 - Kuraklığın ve su kıtlığının sebebi sadece iklim değişikliği mi ? Hayır değil. Yağmur az yağıyor, siz masraf yapıp arıtıyorsunuz, elektrik harcıyorsunuz. Ancak şehirlerde suyun büyük kısmı şebekeden toprağa sızıyor. Bazı illerde yüzde 45’lere kadar çıkıyor bu oran. Yağışlar azaldı ama az yağan yağmurları da hasat edemiyorsunuz. Bakıyorsunuz Ömerli Barajı’nın havzasında kocaman bir ilçe kurulmuş. Eskiden yağan yağmurlar toprağa, topraktan sızarak göle gidiyordu. Su havzalarında kurulan şehirler yüzünden yağan yağmurlar çatılarda toplanıyor, oradan kanalizasyona oradan da denize gidiyor. Yağmur yağdı diye seviniliyor ama ancak yağmur barajın üzerine yağarsa baraja gidiyor. Suyu toplama konusunda eksiğimiz var. Suyu tüketmeye yönelik ise aşırı bir gidişat var. Havuzlar, kanallar, yapay boğazlar ters yönde gidiyoruz. Su kıtlığının son nedeni kuraklık. Su kıtlığının belli başlı nedeni aşırı nüfus ve sanayinin bir yerde toplanarak aşırı talep yaratması. Çoğu yerde erozyon ve çölleşmeye neden olduk, su havzalarını yerleşime açtık. Suyu kirlettik, doğru kullanmadık. Bunlar kuraklıktan önceki nedenler. 8 - Su havzaları dikkate alınmıyor mu planlamalarda ? Hayır dikkate alınmıyor. Yurt dışında bir şehir yapılacağı zaman su havzaları ne kadar, ne kadar kişiyi besler diye bakılıp ona göre kuruluyor şehir. Türkiye’de hiç bakılmadan bütün nüfus, sanayi bir yerde toplanabiliyor. Sonra su ihtiyacını karşılamak için diğer bölgelerden su taşıyarak karşılamaya çalışıyoruz. 9 - Su taşımaktan öte neler yapılmalı ? Türkiye’nin iyi bir arazi planlaması yapması lazım. Neresi tarım alanı, neresi su havzası, neresi fabrika alanı diye bilmek gerekiyor. Adapazarı Ovası’nı fabrika ile doldurmak, su havzalarını yerleşime açmak doğru değil. Bunlar belirlendikten sonra tarım alanlarını ve su havzalarını çok iyi korumak lazım. Mesela İstanbul’da Elmalı Barajı devre dışı. Aşırı kirlenmiş durumda. Ömerli Barajı’nın etrafında Sultanbeyli gibi büyük ilçe var. Büyükçekmece ve Küçükçekmece etrafında çimento fabrikaları var. Sazlıdere Barajı da Kanal İstanbul yapılırsa iptal olacak. İstanbul içindeki barajların önemi yok. Nasılsa suyu pompalarla bir yerden getiriyoruz diye düşünülüyor ve depo olarak kullanılıyor. Yer altı suları kirleniyor ve aşırı tüketiliyor. Yeraltı suları stratejiktir. Normal zamanda kullanılmaz. Türkiye’de su doğuda, nüfus ve sanayi batıda yerleşmiş, bu ikisi problem yaratıyor. Türkiye’nin değişik yerlerinde yeni kentler, cazibe merkezlerinin kurulması lazım. 10 - Peki sizce gelecekteki planlamalar yapılırken iklim değişikliği hesaba katılıyor mu ? İklim değiştiği zaman nerede mısır, fındık, pamuk yetiştirilecek? Bunlar da değişiyor. Diyelim ki ileride öyle bir bölge var ki pamuk yetiştirilebilecek. Siz orayı bugünden yerleşime açarsanız ileride pamuk yetiştirme şansını kaybediyorsunuz. Gelecekteki iklim şartlarına göre bir alt yapı kurmuyoruz. Su ihtiyacı da sadece nüfusa göre hesap ediliyor. 1990’larda yıllık kişi başına düşen su miktarı 3 bin metreküptü , 2050’de artan nüfusla birlikte 1250 metreküpe düşecek. İklim değişikliği de hesaba katılınca bu 700 metreküpe düşüyor. İklim değişikliğini Türkiye’ye konduramıyor bizim millet. İklim değişikliğini gündelik hayatımızda, devlet politikamızda, mühendislikte benimsemiş değiliz. Ne baraj yaparken, ne fabrika seçerken, ne bir yere teşvik verirken iklim değişikliğini hesaba katmıyoruz.Umay Aktaş salman | Al Jazeera
Dev Girdaplar Hava Olaylarını Tetikliyor
Bilim insanlarına göre genişliği 500 km'ye ulaşabilen girdapların küresel iklim üzerinde etkili oluyor. Dev girdaplar okyanus akımları kadar su ve ısı taşıyor. Yeni araştırmalar, okyanuslardaki devasa girdapların küresel iklim üzerinde sanılandan daha fazla etkisi olduğunu gösterdi. Orta ölçekli anafor olarak adlandırılan ve genişlikleri 100 ile 500 km arasında değişen girdaplar, ada gibi suyun düzenini bozan etkenler nedeniyle ortaya çıkıyor. Okyanuslar boyunca çok büyük su kütlesi eşliğinde ısı taşıyan girdapların ortadan kalkması aylar sürebiliyor. Girdaplar, etraflarını saran suların etkisiyle yeniden güçlenebiliyor. Bilim insanları, girdapların taşıdığı ısının okyanusların dört bir yanına dağılarak yok olduğunu düşünüyordu. Ancak ilk kez yapılan ölçümler ısının iklim değişikliği üzerinde etki gösterdiğini ortaya koydu. Saniyede 30 milyon ton su Hawaii Üniversitesi'nden Bo Qiu'nun başında yer aldığı ekip, 1992-2010 yılları arasındaki uydu görüntülerini kullanarak girdapların şekli, hacmi ve sahip olduğu ısı hakkında veriler çıkardı. Science dergisinde yayınlanan araştırma, dev girdapların neredeyse okyanus akımları kadar büyük miktarda su taşıdığını gösterdi. Girdapların, Dünya'nın hareketiyle ağırlıklı olarak batıya hareket ettiği ve sonuç olarak her saniye kıtaların doğu kıyılarına 30 milyon ton ulaştığı belirtildi. Girdapların taşıyabildiği su miktarının kendileri için büyük bir sürpriz olduğunu söyleyen Qiu, 'kesin olarak bilmeseler de girdapların hava olayları üzerinde etkisi bulunduğunu' ifade etti. El Nino güney salınımları gibi iklimi etkileyen büyük olayların okyanuslarda ilerleyen ısıyla kaynaklandığına dikkat çeken Qiu, girdapların da benzer etkisi olabileceğini ifade etti. Qiu, girdaplar üzerindeki araştırmalarla iklim değişikliğinin bölgesel etkilerini daha iyi anlayabileceklerini söyledi. Avustralya'nın ulusal bilim kurumu CSIRO'dan Wnju Cai, Kuroshio akımıyla taşınan suların Japonya çevresinde olağanüstü hava koşullarına neden olduğuna inandıklarını belirtti. New Scientist'e yorumda bulunan Cai, girdapların gelecekte havaları nasıl etkileyeceğini anlamak için iklim değişikliğinin etkilerini analiz etmeleri gerektiğini not düştü. Kaynak: Al Jazeera
Avrupa'nın Çevreyi En Çok Kirleten 30 Santrali
Avrupa’nın En Kirli 30’u adlı rapor ile Avrupa Birliği enerji sektöründeki sera gazı salınımının en yüksek olduğu 30 enerji santralinin listesi açıklandı. 2013 verilerini temel alan raporun oluşumunda İklim Hareketi Ağı, Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Avrupa Çevre Bürosu gibi birçok organizasyon bulunuyor. Listenin başında Polonya’nın Belchatow kömür yakıtlı enerji santrali bulunurken ikinci ve üçüncü sırada Almanya’nın kuzeyinde bulunan iki santral yer alıyor. Rapora göre, Avrupa Birliği uzun zamandır iklim değişikliği ile mücadelede lider olarak görülse de son yıllarda kömür santrallerindeki emisyonlar artış gösteriyor. 1990’lı yıllar ile kıyaslandığında kömürden enerji üretiminde anlamlı bir düşüş gözlense de son yıllarda Avrupa enerji sektöründe kömür tüketiminde artış görülüyor. Ekonomik faktörlerin, artan gaz fiyatlarının, düşük kömür ve düşük karbon fiyatlarının etkisi birliğin iklim politikalarında esnemeye neden olurken 2009’dan beri elektriğin kömürden elde edilmesinde artışı beraberinde getiriyor. Petrol ya da gaza oranla görece düşük kömür fiyatları nedeniyle Avrupa’daki kömür yakıtlı santraller tam kapasite ya da tam kapasiteye yakın çalışıyor. Avrupa’da ayrıca büyük miktarlarda kömür ihracatı da yapılıyor, özellikle enerji üreticilerinin kömür yerine kaya gazına geçtiği ABD’den. Rapor yazarları son yıllarda Avrupa’nın kömür yakıtlı enerji santrallerindeki emisyon yükselişini yeni santrallerin eklenmesinden değil varolanların tam kapasite çalıştırılmasına bağlıyor. Bu santrallerin bazılarının aşamalı olarak üretiminin durdurulması planlanmasına rağmen tam kapasite çalışmaya devam ediyor. Almanya ve İngiltere kirlilikte başı çekiyor Almanya ve İngiltere her ne kadar kendilerini Avrupa’nın iklim şampiyonu olarak ilan etse de listede her iki ülkenin yüzlerce ton seragazı salımı yapan 9’ar santrali bulunuyor. Listedeki en büyük kirlilik yaratan ilk 5 santralden 4’ü Almanya’da. Kömürün gerçek maliyeti ‘En Kirli 30′ raporuna göre, kömür yakıtlı enerji santralleri tek başına en büyük sera gazı salınımı kaynağıdır. Kömür en kirli yakıt ve dünyadaki kömür revervleri potansiyel olarak en büyük C02 kaynağını oluşturmaktadır. Kömür yakıtlı santraller dünya enerji üretimini %40’ını oluştursa da enerji sektöründeki sera gazı salınımlarının %70’inden fazlasından sorumlu. Kömürün yarattığı kirliliğin insan sağlığına ve çevreye negatif etkisi vardır. Kardiyovasküler ve solunum hastalıkları başta akciğer kanseri Avrupa’da önde gelen kronik rahatsızlıklar olmakla beraber bu hastalıkların tedavisi ise sağlık harcamalarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Tüm bu hastalık gruplarının hava kirliliği ile ve özellikle havadaki partikül parça miktarı ile açık bir bağlantısı vardır. Rapora göre kömürden elde edilen elektriğe ödenen fiyat iklime, havaya ve insan sağlığına yönelik yarattığı zararı karşılayamıyor. Azot oksit ve sülfür dioksit benzeri kirletenler nedenli hastalıkların Avrupa’ya yıllık maliyeti 26-71 milyar Avro’dur. En kirli 30 santral listesindeki santraller, enerji sektörünün sağlık maliyetlerinin %20’sine neden olurken tüm endüstri kollarındaki sağlık maliyetlerinin %14’ünü oluşturmaktadır. Avrupanın iklim hedefleri tehlikede Araştırma, eğer Avrupa 2030’a kadar emisyonlarını 1990 seviyesinin %40 altına indirme planını gerçekleştirmek istiyorsa bu santrallerin kapatılmasının hayati önemde olduğunu belirtiyor. Ancak, kısa vadeli ekonomik hedeflerin iklim değişikliğinin kontrolünün uzun dönemli hedeflerinin önüne geçtiği aşikardır. Raporun sonucunda da belirtildiği gibi; “Avrupa’nın enerji ve iklim politikasındaki gelişmeler kömür santrallerini teşvik edip sürelerini uzatırken Avrupa’nın kendi iklim hedefleri ile çelişki yaratmaktadır” (Yeşil Gazete)
Kitlesel Yok Oluş Süreci Başlamış Olabilir
Bilim insanları Dünya'nın tanık olacağı altıncı kitlesel ölüm sürecinin başlamış olabileceğini belirtti. Bitki ve hayvan türlerindeki hızlı azalmanın kitlesel ölüme işaret edebileceği ifade edildi. Dünya bugüne kadar beş defa tanık olduğu ve yeryüzündeki tüm bitki ve hayvan türlerinin sonunu getiren kitlesel yok oluşa yeniden tanık olabilir. Uluslararası bir araştırma ekibi, dünyanın altıncı kitlesel ölüm sürecinin başlangıcında yer aldığını düşünüyor. Science dergisinde yayımlanan araştırmada, 1500 yılından bu yana karada yaşayan 320'den fazla omurgalı hayvanın yok olduğuna dikkat çeken bilim insanları, omurgalı hayvan türlerinin yüzde 25 azaldığını belirtti. Araştırmada kabuklular, solucanlar, kelebekler ve daha birçok omurgasız canlı türünün sayılarının da azaldığına dikkat çekildi. ABD'nin Stanford Üniversitesi'nden Biyolog Rodolfo Dirzo, 65 milyon yıl önce dünyaya hükmeden dinozorlarla birlikte kitlesel ölüme neden olan meteor çarpmasının aksine, altıncı kitlesel ölümün insan kaynaklı olacağını vurguladı. Nature dergisinde Mart 2011'de yayımlanan ve fosil kayıtlarıyla modern gözlemlere dayanan eski bir araştırma, yeni kitlesel yok oluşun 300 ila 2000 yıl arasında yaşanabileceğini öngörmüştü. Hayvanların nesli hızla tükeniyor Bilim insanları, hayvan türlerinin üçte birinin yok olma tehlikesi yaşadığını ve başta filler, gergedanlar ve kutup ayıları olmak üzere büyük hayvanların en fazla risk altında olduğunu belirtti. Zebra, zürafa ve fil gibi hayvanların arınması halinde toprakların yabani otlar ve kemirgenlerle dolacağını belirten araştırmacılar, bu durumun insanlar için çok ağır sonuçlar doğuracağını belirtti. Kemirgenlerin istila edeceği bir dünya, salgınların da kısa sürede tüm insanlığa bulaşmasına neden olabilir. Araştırmanın başında yer alan Biyolog Dirzo, 'bitki örtüsünün azalması çok ciddi sonuçlara yol açan bir döngü başlatabilir' ifadesini kullandı. Araştırmalar, son 50 yıl içinde insan nüfusu iki katına çıkarken, omurgasız hayvanların oranının yüzde 45 azaldığını gösterdi. Bu azalmanın en büyük nedenleri, iklim değişikliği ve yaşam alanlarının daralması. Duke Üniversitesi'nden Biyolog Stuart Primm'in mayıs ayında yaptığı araştırma, insan etkisi nedeniyle hayvanların yok olma hızının neredeyse 1000 kat arttığına işaret etmişti. Dirzo, altıncı kitlesel ölümü yavaşlatmanın birlikte çalışma gerektirecek uzun bir zaman alacağını ifade ederek, hayvanlara ait temel yaşam alanlarının korunması gerektiğini belirtti. Kaynak: Al Jazeera