onedio
Erkeklerde Cinsel Yönelim 'Genetik'
Illinois kentindeki Kuzeybatı Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırmanın sonuçlarına göre erkeklerde cinsel yönelimin belirlenmesine neden olan iki DNA keşfedildi. Tartışma yaratacak araştırmada bulunan genler, eşcinselliğin bir seçim değil biyolojik bir sonuç olduğu iddiasını taşıyor. 400 eşcinsel erkek üzerinde yapılan araştırmaya göre X kromozomundaki Xq28 adı verilen bölgede bulunan genler erkeklerin cinselliğinde etkili oluyor. Ancak araştırmacılar tam olarak hangi genin etkili olduğunu veya başka kromozomlarda bu anlamda etkili gen olup olmadığını tespit edemedi. 8 kromozomundaki bir başka bölgenin de cinsel yönelimde etkili olduğu belirtiliyor. Uzmanlar erkek eşcinselliğinde rol oynayan bu genlerin aynı zamanda kadınları daha doğurgan hale getirmesi sayesinde evrim sürecinde hayatta kalabildiklerini söylüyor. Bu tezlerini de, X kromozomundaki Xq28 geninin erkeklere anneden geçmesiyle açıklıyorlar. Bu çalışmanın 1993'te yapılan benzer ama daha küçük ölçekli bir araştırmanın sonuçlarını doğruladığı da vurgulanıyor.veteknoloji
2 Bin Yıllık Pil Bulundu
Dünya'nın ilk pili karşınızda!Bugün kullandığınız tüm pilleri unutun... İşte, Milattan Önce 200'lü yıllardan kalan ilk pil!Irak'ın Bağdat şehri yakınlarındaki arkeolojik kazılarda 1936 yılında bulunan çömlekler, hala gizemini koruyor. Bilim insanlarının, 'pil' olarak kullanıldığını tespit ettiği bu çömleklerin yaşları ise ürkütücü. Milattan önce 200'lü yıllara tarihlenen çömlekler, tam anlamıyla, bugün bildiğimiz pillerin büyük boyutlu halleri.İçlerine dökülen asitli sıvıyla etkileşime giren kapaktaki metal çubuk sayesinde elektrik akımı üreten pillerin neden kullanıldığı ise merak ediliyor. Ancak bir cevap bulunmuş değil. Mısır piramitlerindeki figürlerde yer alan ve kölelerin tuttuğu, ışık yayan dev ampulleri anımsatan garip cihazlara güç vermek için kullanıldığını düşünenler de var, kendine ait bir heykel yaptıran hükumdarın, heykele dokunanların parmaklarının çarpılmasını sağlamak için bu pilleri kullandığını ve bu sayede halkına kutsal olduğunu iddia ettiğini söyleyen bilim insanları da var.Elbette bugünkü Alkali pillerin çok azı kadar güç üretebilen bu piller insanlara zarar vermiyorlardı ancak dönemin 'büyücüleri' tarafından halkı etkilemek için kullanıldığı ve bu yüzden sırlarının geniş kitlelere açıklanmadığı; bu pillerin hükümdarlar ve büyücüler tarafından sır olarak saklanmış olabileceği düşünülüyor. Bu iddialar doğruysa elektrik kavramı, milattan önce keşfedilmiş ve hatta kullanılmaya başlanmıştı ancak bu bilgi sadece bir avuç insan tarafından biliniyordu. Bağdat Pili olarak bilinen bu çömlek piller de bu gerçeğin ispatı olarak karşımızda duruyor.veteknoloji
Naziler Sivrisinekleri Biyolojik Silah Olarak Kullanmış
Nazilerin II. Dünya Savaşı’nda sivrisinekleri biyolojik silah olarak kullanmak için gizli araştırmalar yaptıkları ortaya çıktı. Hastalık taşıyan sivrisinekler çoğaltılıp düşman bölgelere bırakılmış. Pek çok kan donduran kitle imha silahlarının mucidi olan Nazileri’in sivri sinekleri de biyolojik silah olarak kullanmak istedikleri öne sürüldü. Tübingen Üniversitesi’nden biyolog Klaus Reinhardt, Endeavour adlı bilimsel dergiye yazdığı makalede konunun detaylarını gün ışığına taşıdı. Alman araştırmacının tespit ettiği bilgilere göre, Naziler tifüs, sıtma gibi çeşitli hastalıkları taşıyan sivri sinekleri çoğaltıp düşman bölgelere taşımak istemiş. Bu konuda çok gizli deneyler yapıldığını belirten Reinhardt, özellikle Nazilerin önde gelen isimlerinden Heinrich Himmler’in sineklere karşı olan fobisinin buna neden olduğunu belirtti. Bunun için 1941 yılında Dachau’da bir araştırma tesisi kuran Naziler, askerlerinin biyolojik saldırılara karşı korunması konusunda da çalışma yürütmüş.Ancak asıl hedefin sivrisinekleri biyolojik silaha çevirmek olduğunu belirten Alman biyolog, araştırmanın tam olarak nasıl sonuçlandığına dair net bilgelere ulaşamadığını da ifade etti. Dachau’daki toplama kampı savaş sona erince Amerikan ordusu tarafından dağıtılmış ancak buradaki belgelerin büyük kısmı Naziler tarafından daha önce imha edilmiş, kalanların çok azı ise Sovyetler Birliği’ne götürülmüştü.CNN TÜRK
Amerikan Ordusu Iron Man Zırhını Denemeye Hazırlanıyor
Terminator, Avatar, Matrix, Iron Man gibi filmlerde yer alan teknolojilerin yavaş yavaş gerçeğe dönüştüğüne dair bilgiler zaten dolaşıyordu. Son zamanlarda Iron Man suitine benzer bir teknolojinin geliştirildiğini de sizlerle paylaşmıştık . TALOS (Tactical Assault Light Operator Suits) isimli bu suite dair şimdi daha yeni bilgiler var. Amerika Özel Harekat Komutanlığı 'ndan yapılan açıklamaya göre TALOS, şu an montaj aşamasına geldi ve suitin tamamlanılması için uğraşılıyor. Bu ayından itibaren de suitin testleri başlayacak. itibarıyla da hazır modellerin elde edilmesi planlanıyor. Amerikan ordusu, akıllı silahları test ediyor İlk olarak özel operasyonlara odaklı bir şekilde kullanılması beklenilen suitte güçlü bir zırh ve zorlu şartlarda karşı askerlerin imkanlarını kolaylaştıracak durum farkındalığı, dış iskelet gücü gibi birçok özellik bulunuyor. Bu proje için 56 şirket, 16 devlet kurumu, 13 üniversite ve 10 ulusal laboratuvar çalışıyorTeknokulis
Adım Adım Günlük Cilt Bakımı
Cildinizin her saat başka ihtiyaçları var. Peki saat kaçta, nasıl bir cilt bakımı uygulamak gerekiyor?Bilim adamları cildin her saatte farklı bir bakıma ihtiyaç duyduğunu açıkladılar. Görünen o ki, cilt bakımını saate göre ayarlamak, bakımdan daha fazla verim almayı sağlıyor.Peki saat kaçta, nasıl bir cilt bakımı uygulamak gerekiyor?İşte Adım adım günlük cilt bakımı07.00 – Su içmeliSabahları vücdumuz su kaybetmiş şekilde uyanırız, bu nedenle ilk yapmamız gereken bir bardak su içmek. Dermatolog Dr. Nicholas Perricone, hücrelerimizin susuz kaldığında düzgün işlev görmediğini söylüyor. Susuz kalmış bir cilt, parlak ve yumuşak olamaz.07.30 – Ciltteki yağı temizlemeliEğer uyandığınızda cildinizin yağlı olduğunu hissediyorsanız, cildin kendi ürettiği sebum denilen yağı cildinizden temizlemeniz gerekiyor. Dermatolog Dr. Sam Bunting, ciltteki yağ temizlenmeden uygulanan kremlerin işe yaramayacağını belirtiyor. Ayrıca temizleme işleminden sonra cilde bir antioksidan serum uygulamayı öneriyor.07.45 – Güneş kremi sürmeliBulutlu sonbahar ve kış günlerinde bile farkında olmasanızda zararlı güneş ışınları cildimize etki ediyor. Cildin yaşlanmaması için güneş koruyucuyu önemsemek gerekiyor.12.00 – Yağlanmaya karşı pudralamalıCilt, öğlenleri normalden daha fazla sebum üretiyor. Yağlı görünüme karşı alın ve burun bölgesini pudralamalıyız.13.00 – Vitamini almalıHastalıklardan korunmak ve cildi taze tutmak için gerekli vitamin takviyesini yapmayı unutmamak gerekiyor.16.00 – Buz takviyesiAkşam üzeri saat 4′de vücut ısısı normalin biraz üzerine çıkabilir. Böyle durumlarda yüzünüzün kızardığını hissettiğinizde, bir küp buz emebilirsiniz.18.00 – Makyaj temizliğiMakyajla kesinlikle uyumamamız gerketiğini biliyoruz. Yine de, yatana kadar makyajı temizlemeyi ertelememize de gerek yok. Cildiniz ne kadar erken nefes almaya başlarsa, o kadar iyi…21.30 – Nemlendirici uygulamalıCildiniz akşamları %25 daha fazla nem kaybeder. Hiyalüronik asit içeren kremler ve parafin veya lanolin barındıran ürünler daha etkili olacaktır.22.00 – Retinoid içeren krem uygulamalıHücre yenilemede etkili olan retoid kremler yaşlanmayı engellemek için bire bir.kadın & kadın
Reklam
Şefkat Tepe'ye Diyanet Tepkisi
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurul Üyesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Bünyamin Erul , 'Bu ve benzer filmler geçmiş yıllarda çeşitli velilerle ilgili yapılan filmlerde hep veliler gösteriliyordu. Son zamanlarda peygamberlerin ışık huzmesi şeklinde de olsa gösterilmesi yanlıştır. Bunun nereye kadar gidebileceğini de kestirmek zordur' dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurul Üyesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Erul, özel bir televizyon kanalında yayınlanan dizide bir ışık huzmesi şeklinde peygamber sahnesinin yer almasıyla ilgili açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Erul, asrımızda görsel malzeme ön plana çıktığı için kutsala dair her şeyin medyada yer almasının sıkıntılara yol açtığını belirterek, 'Kutsallara saygı Kur'an-ı Kerim'in temel emirlerinden bir tanesidir. Hz. Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa'ya, Kur'an-ı Kerim'e, Kabe'ye, meleklere saygı ve bunlarla ilgili konuşurken yazarken, bunlarla ilgili görsel bir malzemeyi teşhir ederken çok dikkatli olunması gerekiyor. İhmal edilen bir husus bu alanda ilahiyatçılardan, alan uzmanlarından mutlaka bilimsel destek alınması gerekiyor. Bu ihmal edildiği için biraz da fazla emek verilmediği için çeşitli kısa filmlerde de benzer şeyler karşımıza çıkabiliyor' diye konuştu. PEYGAMBERİMİZ ROL MODELİMİZ ROL OYUNCUMUZ DEĞİL! Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Erul, konunun çok titiz olduğunu belirterek şöyle devam etti: 'Peygamber efendimiz bizim her şeyden önce rol modelimizdir. Ama asla rol oyuncumuz değildir, rol oyuncusu olamaz. Buradaki yanlış, bizim İslamdaki peygamber anlayışımızın yeniden sorgulanması gerekiyor. Kur'an-ı Kerim'e göre Peygamber efendimizin Mekke'de Medine'de yaşadığı siret gerçekliğine göre doğru bir peygamber anlayışına sahip çıkmamız gerekiyor. Bu ve benzer filmler geçmiş yıllarda çeşitli velilerle ilgili yapılan filmlerde hep veliler gösteriliyordu. Son zamanlarda peygamberlerin ışık huzmesi şeklinde de olsa gösterilmesi yanlıştır. Bunun nereye kadar gidebileceğini de kestirmek zordur. BAŞKA ÜLKEDE OLSA SOKAĞA DÖKÜLÜRLERDİ Aslında böylesi bir görüntü bir başka ülkede olsa, bir Pakistan'da, Endonezya'da, Malezya'da olsa belki kitleler sokağa dökülebilirdi. Bu tür şeylere meydan vermemek lazım. Bu tür filmler daha çok Hristiyan kültüründeki Hz. İsa'yı gökten indirme sahnelerini çağrıştırıyor. Bizdeki peygamber anlayışı çok daha ulvi çok daha nezihtir. Peygamberimizden bahsederken, peygamberimizi anlatırken, filmlere dizilere konu edinirken çok daha dikkatli olmamız gerekiyor.' İster bir rüyayı anlatsın ister bir film olsun günümüz insanının bilgilerini eğer görsel malzemeler oluşturuyorsa bunun bir imaj sorunu olduğunu kaydeden Erul, 'Peygamber imajını sıradanlaştıran, basitleştiren hatta bir ruh çağırmayı andıran bir sahne bir senaryo asla Peygamberimizin yüceliğine, onun şanına, onun kutsallığına yakışan bir sahne değildir. Peygamberimizin doğru anlaşılmasının tekrar altını çizmek istiyorum. Elbette salih rüya, sadık rüya haktır. İnsanlar rüyalarında peygamberimizi de pek ala görebilirler ama bunlar çok özel anlardır. Bir çok insan böyle bir rüya görmüşse, bunları paylaşmaz. Hele hele kamuyla, diziyle, filmle paylaşılması da doğru değildir' diye konuştu. ONU KENDİMİZE ÇAĞIRMAK YERİNE ONA GİTMEYE ÇALIŞIRDIK İslamın erken asırlarında peygamberimiz hakkında hadisler uydurulduğunu anlatan Erul, günümüzde de zaman zaman rüyalar uydurulabilmekte olduğunu kaydederek, 'Kasıtlı olarak yapılmasa bile böyle bir yanlışlık alay unsuru olabilmektedir. Ağır ifadeler var bunlar meydan vermemek gerekiyor. Peygamberimiz üsve-i hasenemizdir, rol modelimizdir ve o bütün siretini, sünnetini, ilkelerini ortaya koymuştur. Bizim onu asrımıza çağırmaya kalkışmamız doğru değildir. Eski adabımız çok daha iyidir, 'dahilek ya rasulallah'; 'sana kavuşabilsem ey Allah'ın Rasülü' derdik. Onu kendimize çağırmak yerine, kendimiz ona layık olabilmek için çabalar ona gitmeye çalışırdık, bu hassasiyeti korumamız gerekiyor' açıklamasında bulundu. ÇOCUKLAR PEYGAMBERİMİZİ IŞIKMIŞ GİBİ ALGILAYABİLİR İslam geleneğinde Peygamber efendimizin her hangi bir şekilde resminin çizilmediğini kaydeden Erul, 'Onun şeklini, şemalini, mübarek vücudunu anlatan şemaller var ama her hangi bir çizim yok. Görsel malzemelerde bir ışık huzmesi dahi yanıltıcıdır özellikle çocuklar peygamberimizi bir ışıkmış gibi algılayabilir. Gerek peygamberimiz, gerek büyük sahabilerin görüntülerinin gösterilmemesi daha idealdir' dedi. Allah Rasülü'ne iman etmek ve o inancın gereğini yerine getirmenin önemli olduğunu, 'Aslında insan rüyasında görmek isteyebilir. Ama Allahu Teala'nın bizden istediği onun çizgisine, sünnetlerine uymaktır. Asıl olan onun istediği ümmetinden olabilmektir. Müslümanlar dinlerinde ahlaklarında özen göstermeliler' diye konuştu. Erul, bilim adamlarının destekleri olmadan bu tür görsel malzemelerde yanlışlıkların olacağını, bilimsel desteğin şart olduğunu söyledi. Sansürsüz Medya
‘Kardeş Payı'na İlkler Düştü
Türk izleyicisi, her zaman farklı ve özgün olana ilgi göstermiştir. Onun içindir ki yeni başlayacak bir dizinin ekibi, ‘Mevcutlarından farkı ne olacak?’ sorusuna muhatap olur. Star TV’de yarın 22.45’te başlayacak ‘Kardeş Payı’ bu anlamda rakiplerinden şanslı görünüyor. ‘İşler Güçler’ gibi ‘absürt komedi’yi izleyiciye sevdiren ekipten de sıradan bir dizi beklemek büyük haksızlık olurdu. Onlar da bunun farkında olacaklar ki, Çengelköy’de önceki gün yapılan tanıtım toplantısında dizinin izleyiciye pek çok ‘ilki’ yaşatacağının altını özellikle çizdiler. Oyuncu ve teknik ekibin tam kadro katıldığı basın toplantısında senarist ve yönetmen Selçuk Aydemir’in ‘Kardeş Payı’nın ‘türü’ üzerine yaptığı değerlendirmeye Ahmet Kural (Metin) ve Murat Cemcir de (Ali) katılınca ortaya ilginç, bir o kadar da komik tartışma çıktı! Bilim kurgu, ilim kurgu komedi, drama, aksiyon gibi pek çok türün adı geçse de, ‘Sıcak bir mahalle dizisi..’ cümlesiyle top Murat Cemcir’de kalmış oldu! Bunların içinden hangisinin olacağını ise izleyip göreceğiz... YUSUF BÜLBÜL | Zaman
Reklam
Bilimle Uğraşmayı Herkese Tavsiye Etmem!
ABDULKERİM BEDİR HABERLER AksiyonAhmet Yıldız, Amerika’da parmakla gösterilen genç akademisyenlerden. Araştırmalarıyla bilim tarihine adını yazdırmayı başardı. Son olarak ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’yle onurlandırıldı.ABD’nin Kaliforniya Üniversite-si’nde Fizik ve Moleküler Biyoloji bölümlerinde yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren Ahmet Yıldız, önemli bir başarıya imza attı. ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’ne layık görüldü. Genç bilim adamı, prestijli ödülü önümüzdeki günlerde Beyaz Saray’da Obama’nın elinden alacak.Ahmet Yıldız’ın öğrenim hayatı tahmin edileceği üzere başarılarla dolu. Sakarya’nın Arifiye Beldesi’nden, emekli bir ailenin çocuğu olan Yıldız, İstanbul Fen Lisesi’ni 1996’da bitirdikten sonra fizikçi olmaya karar verdi. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden 2001’de mezun oldu. Kazandığı özel bursla bilimsel çalışmalarına ABD’de devam etti. Illinois Üniversitesi’nde ‘Bir Nanometre Doğrulukta Işıma Okuması’ metodunu geliştirdi ve proteinlerin nasıl hareket ettiğini bilim tarihinde ilk defa deneysel olarak ispatladı. 2003’te de Foresight Enstitüsü’nce her sene verilen Seçkin Öğrenci Ödülü’nü kazandı. Ayrıca Feynman Nano Teknoloji Ödülü ve Gregory Weber Uluslararası Ödülü’ne layık görüldü. California Üniversitesi’nde, insan hücresindeki motor proteinlerin nasıl yürüdüğüyle alakalı tezi ile doktor oldu. Bu çalışması sayesinde dünyanın prestijli bilim dergisi Science tarafından ‘2005 Yılının Genç Bilim Adamı’ seçildi ve dergiye kapak oldu. Bu ödülü alan ilk Türk olarak tarihe geçti. Doktoranın ardından çalışmalarını Kaliforniya Üniversitesi San Francisco Kampusu’nda devam ettirdi. Hâlen aynı okulun Berkeley Kampusu’nda Fizik ve Moleküler Hücre Biyolojisi bölümlerinde araştırmalarını sürdürüyor. İlgisini tüm insanlığı alakadar eden körlük, sağırlık, felç, Alzheimer ve kanser gibi hastalıkların tedavisi üzerine yoğunlaştırmış durumda. California’da eşi ve iki çocuğuyla yaşayan Yıldız, en son dershanelerin kapatılması tartışmalarında gündeme gelmişti. Üniversiteye FEM Dershaneleri’nde hazırlanan Yıldız, bu kurumların kapatılmaması için hazırlanan reklam filminde rol almıştı. Yıldız, dershanelerle ilgili de “Testlerden kurtulmamız lazım. Dershaneler o zaman kendiliğinden dönüşecektir.” demişti.ABD Başkanı Barack Obama tarafından Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Başkanlık Kariyer Ödülü’yle onurlandırıldınız. Bu prestijli ödülü Obama’nın elinden alacaksınız. Neler hissediyorsunuz?PECASE, Amerika’da genç bilim insanlarına ve mühendislere devlet tarafından verilen en prestijli ödül. Bizzat başkan tarafından veriliyor. Böyle bir ödüle layık görülmek kendi adıma ciddi bir mutluluk vesilesi oldu. Aynı zamanda daha çok çalışmam ve büyük projeler pesinde koşmam için önemli bir teşvik olarak görüyorum. Bu ödülün genç akademisyenlerimiz için hedef büyütmek manası taşıdığını da düşünüyorum.Kendinize nasıl bir hedef koydunuz? Lise sıralarındayken bugünleri hayal eder miydiniz?İki hedefim var. Birincisi; kendi bilimsel alanımda dünyada söz sahibi üç-beş kişiden biri olmak. İkincisi; ileride insan sağlığı ve biyoteknoloji uygulamalarında önemli gelişmelere sebep olabilecek çalışmalar yapmak ve alanımdaki temel sorulara cevap bulabilmek. Bunlara ulaşabilmek için de bir ömür boyu hedeften sapmadan yüksek tempoda çalışmak ve sürekli yenilenmek gerekiyor. Umarım bu hedefler hayalde kalmaz. Lise yıllarında bilim adamı olmayı aklıma koymuştum, fakat bugünleri görmem mümkün değildi. Belki de bunun en önemli etkeni çevremde o zaman örnek alabileceğim bilim insanlarının olmayışı veya bu kişilere kolay ulaşmamın mümkün olmayışıydı. Bu sebeple, Türkiye’ye her geldiğimde elimden geldiği kadar üniversite ve lise öğrencileri ile ilgili programlara katılmaya, onlarla tecrübelerimi paylaşmaya çalışıyorum.Tamamladığınız veya şu an üzerinde çalıştığınız projelerinizden biraz bahsedebilir misiniz?Doktoraya başladığım yıllarda, hücre içerisinde yol vazifesi gören filamentler üzerinde yürüyen proteinlerin bunu nasıl başardıklarını çalıştım. Bu proteinler, kendilerinden katbekat büyüklükteki kargoları (mesela organeller, vezikuller, proteinler) hücrenin bir köşesinden öteki köşesine kısa zamanda taşıyabiliyor. Özellikle sinir hücrelerindeki bu proteinler 1 metreden daha uzun olabilir. Bu taşımacılık görevi çok önemli; çünkü mesafeler uzak olduğundan kargoların başka şekilde hedeflerine zamanında ulaşma imkânı yok. Bu sebeple, motor proteinlerle alakalı bozukluklar ve problemler, özellikle motor nöron dejenerasyonu ve Alzheimer gibi sinir sistemi ile ilgili hastalıklara sebep veriyor.Biraz daha açabilir miyiz?Motor proteinlerin yapısı insanınkine benziyor: İki ayakları, iki bacakları, bir gövdesi ve iki elleri var. Elleri ile kargolara, ayakları ile filamentlere bağlanıyorlar. Bacaklar yürümeyi sağlıyor, ama nasıl? Bunu gözlemlemek için biz laboratuvarda bu proteinlerin bir ayağına sarı ışık yayan, diğer ayağına kırmızı ışık yayan boya molekülü yapıştırdık. Önce, bu boyaların pozisyonunu 1 nanometre (metrenin milyarda biri) çözünürlükte gözlemleyen bir metot geliştirdik. Daha sonra proteinler yürürken boyaların porsiyonlarının nasıl değiştiğini anladık. Bu deney, karanlıkta göremediğimiz bir insanın ayaklarını takip etmek için bir ayağına sarı, diğer ayağına kırmızı lamba bağlayıp lambaların hareketinden kişinin nasıl yürüdüğünü anlamak gibi.Deneyin sonucunda, motor proteinlerin insanlar gibi sağ-sol adımlar attığını gördük. Daha sonraki yıllarda çok çalışılmamış olan dynein proteinin nasıl yürüdüğü, niçin diğer proteinlerin tersi istikamette gittiği, adımları atmak için güç ve enerjiyi nasıl sağladığı soruları üzerine yoğunlaştım. Son zamanlarda kromozomların ucunda hücreyi kanser ve yaşlanmaya karşı koruyan telomer DNA’sı üzerine çalışmaya başladım. Bu DNA parçasının ne şekilde korunduğu ve nasıl sentezlendiğinin mekanizmasını anlamaya çalışıyorum.Gelecekte sizin ilgi alanlarınızdan hayatımızı değiştiren ne gibi yenilikler göreceğiz?Bu alanlardaki önemli gelişmelerin ileride kanser, yaşlanma ve norolojik hastalıkların tedavisinde daha etkin ilaçlar geliştirme konusunda yardımcı olacaklarını düşünüyorum. Günümüzde birçok hastalığın sebebinin bir proteine, hatta bazen proteindeki bir amino asidin mutasyonuna bağlı olduğu anlaşılıyor. Bizim amacımız hücre içinde proteinlerin ve DNA’nın bu harika fonksiyonları nasıl yerine getirdiklerini anlamak. Bunların anlaşılması tedavi yöntemlerini daha spesifik, daha etkin ve zararsız kılabilir.Üniversite sınavında yüksek puan aldınız. Daha popüler bir bölüm okumak yerine niçin bilim adamı olmayı seçtiniz?Fizik bölümünü birinci tercih olarak yazmaya karar verdiğimde ailemden ve çevremden ciddi tepkilerle karşılaştım. Haksız da sayılmazlardı, çünkü fizik bölümünden mezun olan birisinin Türkiye’de piyasada iş bulması kolay değil. Üniversitede akademik pozisyona geçmeleri sonu belli olmayan uzun bir maraton. Bugün bu mantık daha fazla ağırlığını hissettirmiş gibi; çünkü temel bilim bölümleri Türkiye’de tercih sıralarında sonlarda. Bilkent, Boğaziçi gibi üniversiteler dahi çok düşük tercih sırasında öğrenci alıyor bu bölümlere. Acaba memleketimizde en iyi öğrencilerin hepsi gerçekten doktor mu olmak istiyor, yoksa bu meslekte daha kolay para kazanabileceklerini mi düşünüyorlar? Bu işin içinden çıkamıyorum. Öğrenciler belki de geçmişteki bazı acı tecrübelerden dolayı kolaycılığı ve sağlamcılığı tercih ediyor. Oysa olması gereken, herkesin kendi ilgisine uygun meslek seçmesidir; yüksek puanlı popüler bolümler neyse ona göre sıralama yapması değil.Ama bizim yüksek puanlı tıp, mühendislik, hukuk gibi bölümlerden mezunlara da ihtiyacımız var.Elbette, bizim bilim insanlarının sayısından daha çok doktora ve mühendise ihtiyacımız var ama kaliteli bilim insanlarına da ihtiyacımız var. Ben ilgimin bilimsel araştırma olduğuna inanıp kendime güvenerek bu riski aldım. Çevremdeki insanların uyarılarını umursamadan hayatta istediğim şeyi yaptığıma inanıyorum. Hiç de pişman değilim. Bu arada bilimle iştigal etmeyi herkese tavsiye etmiyorum. Bir alanda fazlasıyla yoğunlaşmak ve soyutlanmaktan gocunmayan, sürekli analitik düşünüp kendini yenilemekten usanmayan, ömür boyu yüksek tempoda çalışıp rekabetten çekinmeyen ve bunun neticesinde de çok yüksek bir gelir beklemeyen maceraperest insanların işidir bilim. Rekabette ezilebilecek kişiler için akademik hayatı tavsiye etmiyorum. Amerika’da, sadece en iyi performansı gösterebilen öğrenciler akademisyen olabilir. Doktora programına 50 öğrenci girer, ortalama iki üç kişi hoca olur.Master ve doktora çalışması için neden yurtdışını tercih ettiniz?Bu iş en üst seviyede yurtdışında yapıldığı için. Akademik çalışma yapmak isteyen herkese tavsiyem yurtdışı tecrübesi edinmeleri. İngilizcelerini akıcı bir üslupla konuşacak ve yazacak hâle getirmeliler. Sadece ülkemiz için değil, Almanya ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde de doktora öğrencileri ve post doktora yapanlar için yurtdışı tecrübesi genellikle birinci tercihtir. 2001’de ekonomik krizin olduğu günlerde üniversiteden mezun oldum. Türkiye’de bilimsel araştırma fonları komik denilebilecek rakamlardı. Sadece birkaç yerde saygıdeğer dergilerde yayınlar çıkıyordu. Şimdilerde daha iyi durumdayız. Araştırma fonları çok daha yüksek, beş altı ayrı üniversiteden güzel yayınlar çıkıyor. Bu da bizleri sevindiren, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan gelişmeler.Çalışmalarınızı Türkiye’de sürdürme imkânı var mı? Türkiye’de Ar-Ge için sağlanan sosyal ve mali ortamı nasıl buluyorsunuz?Akademik çalışmalar ve üniversitenin niteliği ve imkânları ile alakalı son 10 yılda oldukça önemli gelişmeler yaşandığı doğru. Fakat Türkiye’deki araştırma fonları geçmişe göre çok daha iyi olsa da Avrupa ve Amerika’nın hâlen çok gerisinde. Birçok genç araştırmacı verilen ödüllerle ülkeye geri kazandırılsa da uzun dönem çalışmaları besleyecek oturmuş bir fonlama sistemi yok. Ayrıca ırk, din, görüş ve arkadaşlık bağları gözetilmeden, objektif olarak önüne gelen projeyi değerlendirme kültürünün yerleşmiş olduğunu kaç kişi iddia edebilir? Türkiye’ye kesin dönüş yapan arkadaşlar en büyük zorluğu üniversitedeki sistemle ve kişisel ilişkilerde yaşıyor. Daha çok özgürlüklerinin bölüm başkanları ve dekanlar tarafından tahakküm altında tutulduğundan, ders yükünün fazla olmasından dolayı araştırma yapmaya vakit bulmadıklarından, hizipçiliğin ve adam kayırmanın yaygın olmasından, hocaların dünya görüşüne göre değerlendirmesinden, akademisyenlerin birbirleriyle ortak proje yapmak yerine kutuplaşması neticesinde kavgalı olmasından şikâyet ediyor. Türkiye’de bilimsel araştırma yapacak gerekli niteliklere sahip öğrenci bulmak ve uygun şartları taşıyanları burada tutmak da çok kolay değil. Bu ancak sürekli üstüne koyarak, imkânları ve bilimsel atmosferi geliştirerek mümkün olabilir.Sizin çalıştığınız üniversitede bu türden sorunlar yaşanıyor mu?Bu tip problemlere bazen burada da rastlıyoruz; fakat burada sistem uzun yıllar öncesinden oturtulmuş. Herkese kendi işine bakması, yöneticilere de altındaki çalışanları mutlu etmesi öğretilmiş. Ben mesela kendi üniversitemde mesai saatlerinde politika, din, futbol, siyaset ve dedikodu konuşulduğuna fazla rastlamadım. Ne zaman bu mevzuları aşarsak gerçek başarının onun akabinde geleceğine inanıyorum.ABD’de durum nasıl? Ne gibi teşvik edici veya tam tersi işinizi zorlaştıracak kişi ve uygulamalarla karşılaştınız?Mesela, ben Amerika’nın en saygın üniversitelerinden birinde çalışıyorum. Buradaki ortam araştırma yapmak için çok uygun. İyi öğrenci bulmakta zorluk yaşamıyorum. Bu öğrenciler özgüveni, genel bilgisi, bağımsız düşünebilme ve kendini ifade edebilme yönüyle Türk öğrencilerinden genelde daha iyi eğitim almışlar. Bizden de çok iyi öğrenciler çıkıyor ama içindeki cevheri ortaya çıkarmak için saçlarınızın bir kısmından feragat etmek zorunda kalabilirsiniz. Bu da eğitim sistemimizin hâlen ezberciliğe, sınava ve teste dönük olmasından; eleştiriye, sunuma, projeye, aktiviteye Batı ülkeleri seviyesinde yer vermemesinden kaynaklanıyor. Burada sistem oturmuş, dönemde maksimum üç saat ders veriyorum, geri kalan vaktimi öğrencilerime ve araştırmalarıma adıyorum. Kimse benim Türk olmama, Müslüman olmama, İngilizceyi aksanlı konuşmama vesaire takmış gibi gözükmüyor. İşimi yapmak için idarecilerle ve üniversite sistemi ile mücadele etmeme gerek kalmıyor. Açıkçası zihin olarak rahatım ve başarılı olamazsam bunun tek sorumlusu benim. Bu duygu da beni mutlu ediyor ve çalışmamak ve tembellik yapmak için bahane üretemiyorum.Amerika’da hiç mi zorluk yok?Engeller yok mu, elbette var. Mesela bir yabancı olarak Amerikalılarla çok sıcak ilişkiler geliştirmek veya bazı kişilerin kurduğu arkadaşlık ortamına dâhil olmak kolay olmuyor. Çevre edinmek için ekstra gayret göstermek gerekiyor. Bazı öğrenciler kendi kültürüne daha yakın olduğundan yerli hocaları tercih edebiliyor. Bir de burada yerli yabancı herkesi ilgilendiren zorluklar var. Mesela, üst seviyede araştırma yapmaya çalışan kişiler arasında rekabet bazen dayanılması zor bir hâle gelebiliyor. Öndeki kişiler sürekli değişebiliyor ve sadece sürekli iyi iş üretebilen kişiler ayakta kalabiliyor. Ayrıca, son birkaç yılda bütçe kesintileri sonucu araştırma fonları çok düştü. Eskiden yüzde 20’lik kesim rahattı. Bugün bu oran yüzde 4 seviyelerinde. Geri kalanı ise ‘Araştırmalarımı devam ettirebilir miyim?’ endişesi yaşıyor.Bir gün memlekete dönmeyi düşünüyor musunuz?Neden olmasın? Memleketimde yaşasam çok daha mutlu olacağım. Sosyal hayatımın şimdikinden katbekat daha aktif olacağına eminim. Benim için Türkiye’nin yemekleri, tarihi, kültürü, aileme yakın olmak, futbol maçlarını akşam saatlerinde televizyondan seyredebilmek gibi sayısız avantajları var. Fakat hâlen üniversite sistemindeki sorunlar, temel bilimlere karşı ilgisizlik ve memleketteki siyasi belirsizlikler –ki her şey eninde sonunda buna bağlı– burada kalmamın şu an daha mantıklı olduğunu hatıra getiriyor.Dünyadaki yaygın kapitalizm bilimsel çalışmaları bir yönden teşvik edici gözükürken diğer yandan para ve kâr ile ölçerek fren görevi görmüyor mu? Bu konuda devletin teşvik edici görevi hakkında neler söylersiniz?Elbette! Özellikle küçük ülkeler bilimsel çalışmalara pragmatik yaklaşıyor. Verilen paranın üç sene sonunda 10 katıyla geri gelmesi hayallerini kuruyor. O sebeple teknoloji desteklenirken temel bilim atıl kalıyor. Fakat teknolojik araştırmalar temel bilimden beslendiğinden ülkede bu konuda yeterli birikim yoksa 10 sene sonra nefes kesiliyor. Maratona devam edemiyorsunuz. Ayrıca, sürekli o ülke ile alakalı sorunları çözücü araştırmalar yapılıyor. Mesela bizde Kırım-Kongo kenesi veya sadece ülkemizde bitkilerde görülen özel bir hastalığın çaresi gibi. Bu araştırmaların çoğu başkalarını fazla ilgilendirmediğinden dünya çapında fazla ilgi göremeyebiliyor. Doğru olanı, teknoloji, sanayi, sağlık ve tarım problemlerimizi çözmeye çalıştığımız gibi meseleyi bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. Mesela ilaç sanayiinin memleketimizde özgün bir ilaç üretebilmesi için öncelikle hayvanlar üzerinde ilaç test edebilen akredite sahibi laboratuvara ihtiyaç var. Ayrıca o kurumda çalışabilecek nitelikte biyolog yetiştirebilecek altyapı lazım. Biri olmadan diğer basamağa zıplayamazsınız.Türkiye’deki üniversitelerin istenilen yere varmasının önündeki en büyük engel nedir?Konunun uzmanı olduğuma inanmıyorum. Mevzunun televizyon kanallarında hatta TBMM’de enine boyuna tartışılması gerektiğine inanıyorum. Kendi dar anlayışımla, en önemli sorun bence sistem eksikliği. Mesela burada post doktorasını tamamlayıp tüm enerjisi ile Türkiye’ye yardımcı doçent olarak dönenler şunları söylüyor: “Haftada 10-20 saat derse giriyorum, bırak makale yazmayı konuşacak hâlim kalmıyor. Dersin asistanı yok, haftada 200 sınav kâğıdı okuyorum. Bölümlerde finansal, yönetimsel ve lojistik yardım sunabilecek sekreterler yok. Her şeyi hocaların kendisinin yapması bekleniyor. Yeni gelen her bölüm başkanı bölümü krallıkla yönetmeye kalkıyor. Kendi yönetimsel fantezilerini hayata geçiriyor. Mesela her hocaya gelirken ve çıkarken kâğıt imzalattıran bile var.” Vakıf üniversitelerine, Boğaziçi ve İTÜ gibi okullara gidenler daha iyi bir ortamla karşılaşıyor. Fakat bu okullar üzerlerine düşen liderlik vazifesini ne kadar yerine getiriyor? Ne kadar ses getiren bilimsel çalışma yayımlayabiliyor? Doktora yapacak nitelikli öğrenci bulamamanın, fonların kısıtlı olmasının, ders yükü yoğunluğunun, politik ve kişisel ayrışmaların buralarda da geçerli sorunlar olduğuna inanıyorum. Aslında keşke buradaki birçok araştırmacı ile kapsamlı bir araştırma yapılsa. En temel mevzulara YÖK ve TÜBİTAK çare arasa, belki bir kısım sorunları kısa zamanda aşabiliriz.MAKALE SAYISI PATLADI AMA ATIF SAYISI YERLERDETürkiye’de nasıl bir sistemle bilimsel gelişmenin önündeki engeller kalkar?Aciliyeti olan meseleler var. Araştırma fonlarını artırmak, üniversite sayısını artırmak, üniversitelerde kadro açmak, ders yükünü limitlemek, gelişen alanlara yatırım yapıp, geçerliliği kalmamış bölümleri azaltmak, eğitim teknolojilerine kaynak yatırmak gibi. Bir de bazı temel sorunlar var ki bunları kâğıt üzerinde çözmek o kadar kolay değil. Bir kere insanımızı çalışarak ve alanında başarılı olarak hak ettiği yerlere gelebileceğine ikna etmemiz lazım. Sürekli başarıyı ödüllendirmek, teşvik etmek ve imkânları ilk başta bu kişilere sunmak lazım. Başarıyı ödüllendirme sisteminin boşluklara meydan vermeden oluşturulması, boşluklardan fayda sağlamak isteyebileceklere fırsat tanınmaması lazım. Mesela, TÜBİTAK makale başına para vermeye başladı. Türkiye’de çıkan makale sayısı İsrail’dekini geçti. Fakat makale başı atıf sayısı yerlerde geziyor. Demek ki makalenin niceliği değil, niteliği önemli. Uluslararası konferansa katılanlara teşvik amaçlı para önerildi. Bu sefer Bulgaristan’da Azerbaycan’daki adı sanı duyulmamış konferanslara gidişler arttı. Alınan her fon başına hocalar kendilerine ekstra maaş yazabiliyor. Bu sefer iş ticarete döner oldu. Tabii ki başarılı olan akademisyenler daha çok kazanmalı. Ama diğerlerinden beş on kat daha fazla değil. Ayrıca insan kayırmanın, fişlemenin, ahbap çavuş ilişkisinin, torpilin olduğu bir ortamda bu dediklerim olmaz. Mesela burada rektörler ve dekanların çoğunluğu tartışılamayacak derecede başarılı isimlerdir. Ödüller üç aşağı beş yukarı hak edene verilir. Böylelikle insanlar bütün gün başkalarını ve yapılan haksızlıkları konuşmaz, işlerine bakar. Son olarak, tartışmaya açık bir önerim var; Türkiye’deki akademik ortamın bir adımda düzelmesi mümkün değil. Bunun yerine beş on tane pilot üniversite belirlenip onların 10 sene içerisinde dünya standartlarına çekilmesi ve diğer kurumlara örnek olmaları daha isabetli bir strateji olabilir. Her üniversitenin doktora programı açmasına gerek yoktur. Bir kısmı öğretim, bir kısmı araştırma üniversitesi olarak ayrılır, imkânlar gereksizce dağıtılmamış olur. Dünyanın birçok ülkesinde üniversiteler arası farklı kategoriler vardır. Bizdeki gibi her şey tek elden, merkezî yönetilmeye çalışılmaz.
Yazılımcıların Garip Halleri - 3
Daha önceki galerilerde de (Yazılımcıların Garip Halleri - 1  Yazılımcıların Garip Halleri - 2) yazılım geliştiricilerin bir yazılımı geliştiriken karşılaştıkları tuhaf , mantıksız ya da sıkıcı olan durumlara verdiği tepkileri yansıtmaya çalışmıştım.Şİmdi serinin son galerisi ile devam ediyoruz. Hadi inceleyelim.
Reklam
Trafo Gibi Bir Adam
Sırp asıllı Slavisa Pajkic’in görenleri hayrete düşüren bir özelliği var. Sırbistan’ın Pozeravac şehrinde yaşayan Slavisa Pajkic yüksek voltaja hiçbir yara almadan dayanabiliyor. Sıradışı bu özelliğini 17 yaşında keşfeden Slavisa Pajkic bir insan için 50 voltluk bir lektrik bile tehlikeli olabilirken hiç gözünü kırpmadan elektrik prizine elini sokabiliyor, ampülleri yakıp bir sosisi küle bile çevirebiliyor… Slavisa 1983′te 20 bin voltluk akımı alarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girerken 2003′te ise rekorunu bir suyu 1 dakika 37 saniye içinde 97 dereceye kadar ısıtarak yenilemiş.Bilimadamlarının vücudunda gelişen olayları tam olarak açıklayamadığı Slavisa’nın iletken bir yapıya sahip olduğu söyleniyor. Üzerinde yapılan araştırmaya göre akımların vücudunun içinden geçmeyerek sadece derisinden aktarıldığını bulmuşlar. Dünya üzerinde birçok şova konuk olan Slavisa, gönüllü olarak insanların migren, sinüzit ve sırt problemlerini çözmeyide başarmış.
Evrendeki En Eski Yıldız Bulundu
Avustralyalı astronomlar, dünyadan 6 bin ışık yılı uzaklıkta, 13,7 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlamadan hemen sonra oluşmuş bir yıldız keşfetti.Avustralya Ulusal Üniversitesine (ANU) ait düşük yoğunlukta demir barındıran yıldızları, renklerine bakarak saptama yeteneğine sahip SkyMapper teleskopu yardımıyla yapılan keşif, astronomlara ilk kez en eski yıldızların yapısını inceleme imkanı verdi. ANU Astronomi ve Astrofizik Araştırma Okulundan Dr. Stefan Keller başkanlığındaki ekibin keşfi, Nature dergisi ile ANU internet sitesinde bilim dünyasına tanıtıldı. Keller, yaptığı açıklamada, keşfin, oluşum aşamasındayken evrenin neye benzediği konusunda bilim dünyasına ışık tutacağını belirterek, 'İlk kez tartışmaya yer bırakmayacak şekilde evrenin oluşum aşamasında ortaya çıkan bir ilk yıldızın kimyasal izini bulduk' Yıldız nasıl bulundu? Keşif, güney yarım kürede gökyüzünün dijital haritasını çıkarmayı amaçlayan bilimsel bir projeye ev sahipliği yapan, Avustralya’daki Warrumbungle Dağları üzerinde kurulu Siding Spring Gözlemevi'ndeki çalışmalar sonucu yapıldı. Keşif, Şili’deki Magellan teleskobu ile yapılan gözlemlerle de doğrulandı. Yıldızın yapısını inceleyen araştırmacılar, evrende bilinen en eski yıldızın güneşten 60 kat daha büyük bir kütleye sahip, başlangıç evresindeki bir yıldızın bir 'süpernova' sonucu parçalanmasının ardından oluştuğunu saptadı. Muhabir: Alp Ertunga Karaca | AA
Google 'Sansürsüz İnternet'in Beta Versiyonunu Duyurdu
Google, Washington Üniversitesi ve Brave New Software, kullanıcılara dünyanın neresinden olursa olursun sansürsüz internete girme imkanı sağlayan 'UProxy'nin beta versiyonunu duyurdu. Chrome ve Firefox ile birlikte çalışacak olan UProxy sayesinde tüm internet kullanıcıları ABD ya da İngiltere gibi daha özgür internet yasalarına sahip ülkelerdeki arkadaşlarının internet sunucularına bağlanıp interneti sanki bu ülkelerdeymiş gibi kullanabilecek. Uygulama sayesinde sadece güvendikleri, arkadaş listelerinde olan bağlantılarının internetini kullanacak olan kişiler devletin gözetlemesinden de kurtulmuş olacak. Henüz deneme aşamasında olan UProxy’nin yaratıcıları Washington Üniversitesi bilim insanları ve Brave New Software şirketi, uygulamanın beta versiyonunu denemekte olduklarını açıkladı. Google bu uygulamayı genel kullanıma açtıklarında devletlerin sansür uygulamalarını aşmak için herhangi bir teknik bilgiye ihtiyaç olmayacağını, UProxy uygulamasının herkesin anlayabileceği, kullanıcı dostu bir şekilde tasarlandığını belirtti. CNN Türk
Reklam
8 Adımda Muhteşem Zekasını Kanıtlayan Karga
Masallarda bize aptal ve kendini beğenmiş olarak anlatılan karganın aslında hayvanlar aleminin en parlak zekalarından birine sahip olduğunu biliyor muydunuz? Siyah rengi, kötü sesi ve çirkin görünüşüyle kargalar pek çok kişinin hoşuna gitmez ve uğursuz sayılır. Ancak karga en zeki hayvanların başında gelmektedir. Kargaların normalde en zeki hayvanlar olarak bilinen şempanze ve yunuslara yakın bir zeka oranı bulunmaktadır. Karga beyni ile kuş beyni birbirinden çok farklıdır. Karga beyni ile insan beyni birbirine benzer özellikler taşımaktadır. Yüksek zekayı sağlayan ön beyin insanlardaki gibi beynin en geniş bölgesidir. Ayrıca kargalar inanılmaz bir şekilde araç-gereç kullanabiliyor. Kendi aralarında şakalaşıyor ve farklı gruplardan kargalarla özel bir dille konuşabiliyorlar. BBC belgesel kanalında yayınlanan bir belgesel de kargaların zekasını ve alet kullanabilme becerisini gözler önüne serdi. Kargalar üzerine araştırma yapan Dr. Alex Taylor, bu hayvanların zekalarını bir bulmaca üzerinde gösterdi. Dr. Alex Taylor’ın hazırladığı 8 adımlık karmaşık bulmacayı ’007′ isimli karga zorlanmadan kısa bir sürede çözdü. Dr. Taylor karganın deneyde kullanılan nesneleri daha önce gördüğünü ancak onlarla bu düzende ilk defa karşılaştığını vurguladı. Bu arada kargalardan bu kadar çok bahsettikten sonra bu müthiş hayvanların ömürleriyle ilgili çok bilinen bir yanlışı da düzeltmek gerekiyor. Pek çok medeniyette uzun ömürlü olmayı sembolize eden kargaların ömrü türlerine göre değişiklik göstermektedir. Ama ortalama karga ömrü incelendiğinde 40 yıl olduğu görülmüştür. Doğa koşulları, avlanma durumu ve benzeri faktörler karga ömrünün değişiklik göstermesine neden olmaktadır. Ancak kuzgun denilen karga türü 200 ile 400 yıla kadar yaşayabilmektedir.
Bilim Kurgu Filmlerini Andıran, Fantastik Sovyet Eserleri
Bu anıtların bir çoğu bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibiler fakat aslında bu eserlerin hepsi Sovyet Rusya'sı döneminde yapılan heykeller.  Bu garip eserler soğuk savaş döneminde bazı şehir efsanelerine sebep olmuştur. Şimdilerde anlıyoruz ki birçok turistin ilgi odağı olan bu eserler aslında sadece sanat eserleriymiş.  Ghent Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi mezunu Jan Kempenaers tarafından çekilen fotoğraflar sayesinde bu ilginç eserlere yakından bakalım.
Reklam
Stresli Erkekler İçin Kilolu Kadınlar Daha Cazip
Erkekler stresli olduklarında, kilolu kadınlar onlar için daha cazip geliyor.Westminster üniversitesi bilim adamlarından Viren Swami’nin başkanlığında yürütülen ve sonuçları PLoS One’da yayımlanan araştırmada, Avrupa ülkelerinden gelen denekler iki gruba ayrıldı.Bir gruptan, stres ortamı oluşturabilmek için jüri önünde konuşma yapmaları ve matematik soruları çözmeleri istendi. Kısa bir aradan sonra deneklere zayıf ve kilolu kadınlara ait fotoğraflar gösterilerek, deneklerden ideal vücudu, ayrıca en çekici kadın fotoğrafını seçmeleri talep edildi.Kontrol grubuna ise fotoğraflar, stres ortamı olmadan gösterildi.Stres altındaki erkekler, diğer gruptan daha fazla, kilolu kadınları beğendiklerini belirtti. En çekici olarak da kiloluları seçti.Deneklerin seçiminde rol oynayabilecek yaş, kilo, açlık gibi faktörleri en aza indirgeyen bilim adamları, tercihte stres durumunun etkili olduğunu bildirdi.Bilim adamları, insanların stres altındayken güvende olma ihtiyacının arttığını, kilolu kadınlar ın yeterli gıdaya ulaşımı, sağlığı ve üremeyi sembolize ettiği için tercih edildiğini belirtti.
Sigara İçmek, Yaşam Süresini 10 Yıl Kısaltıyor
Zararları içilen miktara bağlı olarak artan sigara nedeniyle, her yıl ortalama 100 bin insan hayatını kaybediyorT24Sigara bağımlılığı, akciğer, ağız, boğaz, mide, pankreas gibi çok sayıda kanserin en önemli nedeni olarak yaşam süresini 10 yıl azaltıyor.Geçtiğimiz yüzyılda dünyada yaklaşık 100 milyon kişi sigaraya bağlı nedenlerle yaşamını yitirdi. Araştırmacıların tahmini; içme oranları böyle devam ederse bulunduğumuz yüzyılda aynı nedenden 1 milyar ölüm olacağı yönünde.Tülay Karabağ ’ın ntvmsnbc.com’da yer alan haberine göre, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü nedeniyle sigaranın zararlarına dikkat çeken İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tunçalp Demir , ülkemizde ise sigara karşıtı çalışmalar hız kazanmış olsa da; yaklaşık her 3 kişiden birinin sigara içtiğini ve her yıl 100 binden fazla insanın sigaraya kurban verildiğini söylüyor.Sigaranın vücuttaki ilk etkileri damarlar üzerinde oluyor, bunden de tüm organlar etkileniyor. Etki ilk sigara içimiyle başlıyor. Prof. Demir, uzun dönemde hücrelerin genetik yapısını bozan sigaranın vücuttaki seyri hakkında şunları aktarıyor: “Başta akciğer olmak üzere, ağız, boğaz, dil, yemek borusu, mide, pankreas, mesane gibi birçok kanserin oluşumuna yol açar. Ayrıca solunum sisteminin savunma mekanizmasını bozar, enfeksiyonlara, solunum kapasitesinde azalmaya ve KOAH'a neden olur.'Cinsel fonksiyonları da bozuyorSigara içenlerde akciğer kanseri ve KOAH, içmeyenlere oranla 20 kat fazla görülüyor. Sigara hem kadınlarda hem de erkeklerde cinsel fonksiyonları da olumsuz etkiliyor ve kısırlığın önemli nedenleri arasında gösteriliyor.Sigaranın bağımlılık yapıcı etkisinden sorumlu olan ise nikotin. Nikotinin beyindeki nucleus accumbens bölgesindeki keyif merkezini uyararak dopamin salgılattığını kaydeden Demir, “Nikotin, alınmadığında yani sigara bırakıldığında ‘yoksunluk belirtileri’ görülür. Bunlar; şiddetli sigara içme arzusu, sinirlilik, huzursuzluk, gerginlik, mutsuz hissetme, konsantrasyonda azalma, iştah artışı şeklindedir ve sigarayı bırakmayı zorlaştıran en önemli etkenlerdir” diye konuşuyor.“Sigarayı bırakmak zordur ama imkansız değildir” diyen Demir’in bu süreçte izlenecek yol hakkındaki önerileri şöyle: “Kendi kendinize bırakmayı denediğinizde zorlanıyorsanız, bir hekime danışarak etkinliği kanıtlanmış tıbbi tedavi yöntemlerinden yararlanabilirsiniz. Bu sürece dair şüpheleriniz olabilir ancak yılmayın, aynı kararlılık ile devam edin. Her deneme, bırakmaya giden yoldaki bir adımdır. Bir sigara yakmak istediğinizde sigara bırakma nedeninizi hatırlayın, çocuklarınızı, sevdiklerinizi veya sigarasız hayatın keyifli yönlerini düşünün.”Sigarayı bırakmak için 3 önemli adım1. Doktorunuza danışın.2. Sigarayı bırakma günü belirleyin.3. Sigara bırakma tedavilerinden yararlanın: Doktorunuzun önereceği tedaviler özellikle yoksunluk belirtilerini azaltarak sigarayı bırakmanıza yardımcı olabilir ve bırakma sürecini kolaylaştırabilir. Tedavide kullanılan ilaçlar da genellikle sigara gibi beyindeki keyif merkezleri üzerinden etkilerini gösterir.Zarar, içilen miktarla doğru orantılıSigaranın bırakılmasının ardından vücuttaki etkilerinin belirli bir süre sonra ortadan kalktığına yönelik bir kanı var. Bu bağlamda; sigara bırakıldıktan sonra vücuttaki etkileri ne kadar sürede tamamen yok oluyor? Demir'in cevabı: “Zararlı etkiler içilen sigara miktarı ile doğru orantılıdır. İçilen sigara miktarı da paketin yıl ile çarpılmasıyla hesaplanır. Özetle; içilen sigara miktarı ne kadar azsa, bıraktıktan sonra zararlı etkilerinin kaybolması o kadar kısa sürede olur.”Sigaranın ömrü 10 yıl azalttığını söyleyen Prof. Demir, “Yaşamınızı uzatacak en önemli etkenin sigara içmemek, içiyorsak da bırakmak olduğunu bilmeliyiz. Sigarayı ne kadar erken bırakırsak, yaşam süremizin o kadar çok uzayacağını da unutmayalım” diyor.
Sigara Nasıl Bırakılır?
İşte sigarayı bıraktıracak çok özel püf noktaları...Dünya Sigarayı Bırakma Günü için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tunçalp Demir, sigarayı 'neden bırakamıyoruz?' ve 'nasıl bırakacağız' sorularını cevapladı. “Sigara bu hastalıkların büyük kısmında önemli bir risk faktörü olduğu için bu mücadelede en önemli adımın, yaygın sigara bırakma mücadelesi olması gerekiyor yorumunda bulundu. 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü’nde hem kendimize hem de sevdiklerimize bir iyilik yapalım ve sigarayı bırakalım” diyen Prof.Dr. Demir “Yaşamınızı uzatacak en önemli etkenin sigara içmemek, içiyorsak da sigarayı bırakmak olduğunu bilmeliyiz. Sigarayı ne kadar erken bırakırsak, yaşam süremizin o kadar çok uzayacağını da unutmayalım” şeklinde konuştu. 'Neden bırakamıyoruz' sorusunun sebeplerini anlatan ve 'nasıl bırakacağız'ı yöntemleriyle anlatan Prof.Dr. Demir o sorulara şöyle yanıt verdi: NEDEN BIRAKAMIYORSUNUZ? Sigaranın bağımlılık yapan bir madde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tunçalp Demir, “Sigaranın bağımlılık yapıcı etkisinden sorumlu olan nikotindir. Düzenli alımda keyif verici etkisi de olan nikotin, alınmadığında yani sigara bırakıldığında ‘yoksunluk belirtileri’ne yol açar. Bu yoksunluk belirtileri ise şiddetli sigara içme arzusu, sinirlilik, huzursuzluk, gerginlik, kendini mutsuz hissetmek, konsantrasyonda azalma, iştah artışıdır. Bunlar sigarayı bırakmayı zorlaştıran en önemli etkenlerdir”Haberin devamı için: Sigara Nasıl Bırakılır? | SAĞLIKLI YAŞAM - COSMOTURK
Türk Bilim Adamı Yeni Böcek Türleri Tespit Etti
MSKÜ Fethiye Ali Sıtkı Mefharet Koçman Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Memiş Kesdek tarafından Muğla'da 2 yeni böcek türü tespit edildi.Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi (MSKÜ) Fethiye Ali Sıtkı Mefharet Koçman Meslek Yüksekokulu Çevre Koruma Teknolojileri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Memiş Kesdek, Muğla'da bulunan iki yeni böcek türüne bölgenin isminden esinlenerek 'Archicarabus wiedemanni sekiensis' ve 'Procrustes coriacus muglaensis' adını verdiklerini bildirdi. Kesdek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yeni tespit edilen böcek türlerinden birinin Seydikemer ilçesine bağlı Seki beldesinde, diğerinin ise il merkezinde tespit edildiğini anlattı. Yaptığı çalışmayla yeni böcek türlerinin bilim dünyasına kazandırıldığını ifade eden Kesdek, böceklerin ait olduğu grubun isminin Yunanca Carabidae olan boynuzlu böcek' anlamına geldiğini, İngilizce'sinin 'Ground Beetles', Türkçe'de de 'toprak böcekleri' veya 'yer böcekleri' olarak adlandırıldığını söyledi. Kesdek, bugüne kadar yaptığı araştırmalarda Türkiye'de Carabidae familyasına ait ve daha önce tanımlanmış çok sayıda türü makale olarak yayınladıklarını belirterek, 'Bunlardan 2'si dünya için ilk defa bilim dünyasına kazandırıldı. Dünyada ilk kez tespit edilen bu 2 böcek ve özellikleri, Fransa'da bilim dergisi 'Coléoptéres' Dr. Thierry Deuve' katkılarıyla dünyaya duyuruldu. Keşfedilen böceklere bulundukları yerlerin isimleri 'Archicarabus wiedemanni sekiensis' ve 'Procrustes coriacus muglaensis' verildi' dedi. Yabancı bilim adamları ülkemizdeki türleri yurt dışına taşıyor iddiası Kesdek, Türkiye'de böcek gruplarında özellikle yerli araştırmacılar tarafından yapılan faunistik ve sistematik çalışmaların sayısının çok az olduğunun altını çizerek, şunları söyledi: 'Sınırlı olan bu çalışmalar ise daha çok yabancı araştırıcılar tarafından yapılmış, çok sayıda yeni türler tanımlanmıştır. Özellikle turistik amaçla ülkemize gelen pek çok yabancı bilim adam, turistik gezintileri veya yürüyüşleri bahane ederek farklı bölgelerden veya lokalitelerinden birçok canlı türü ülkelerine götürmekte ve yeni olarak kaydetmektedir. Yeni buldukları böceklere veya hayvanlara telaffuz edemeyeceğimiz isimler vermektedirler. Hatta üzülerek belirteyim ki Doğu Anadolu'dan buldukları böceklere 'ermenicus', Karadeniz bölgesinden buldukları yeni türe ise 'ponticus' gibi isimler verdikleri görülmektedir. Bunlar bizi üzmektedir.” Yrd. Doç. Dr. Kesdek, yürütülen çalışmalarda vatandaşların da kendilerine destek vermelerini istedi.AA
Reklam