Kuru Kuyudan Su Beklemek
Yaz aylarının o en ağır, havada yaprak kımıldamayan sıcaklarından biri. Boğazınız kurumuş, sıcaktan bunalmışsınız. Tek bir isteğiniz var: Şöyle serin bir su bulmak, elinizi yüzünü yıkamak, o yakıcı harareti biraz olsun dindirmek. Tam o sırada ileride bir kuyu görüyorsunuz. Umutla koşuyor, kovayı bağlayıp karanlığa doğru sallıyorsunuz.
Yeterince derine indiğini düşündüğünüzde kovayı yukarı çekiyorsunuz ve sonuç: Bomboş. İçinde sadece birkaç damla çamurlu toz…
Normalde ne yaparsınız?
Kuyunun kurak olduğunu kabul eder, yönünüzü değiştirir ve başka bir kaynak ararsınız, değil mi? Ama insan ilişkilerinde ya da iş hayatında çoğumuz böyle yapmıyoruz. O kovayı daha büyük bir hırsla, bu kez kuyuyu ya da kaderi cezalandırmak ister gibi tekrar aşağı fırlatıyoruz. Çekiyoruz, yine boş. Öfke yükseliyor; kovayı yere vurmaya, kuyuya bağırmaya, en nihayetinde o kurak alanda bu kadar zaman kaybettiğimiz için kendimizi hırpalamaya başlıyoruz. Kovayı defalarca daldırıyor, her seferinde daha çok yoruluyoruz ama o kuyudan su çıkmayacağı gerçeğini bir türlü sineye çekemiyoruz.
Bu döngü size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
Aslında hayatta çoğumuz bu tehlikeli yanılsamanın, yani 'potansiyel' tuzağının esiri oluyoruz. İş yerinde sorumluluk almayan bir ortaktan, vizyonsuz bir yöneticiden ya da hayatı sürekli erteleyen yakınlarımızdan ısrarla bizi ferahlatacak bir adım bekliyoruz. 'Aslında çok zeki ama kullanmıyor', 'Biraz daha destek verirsem bu işi toparlar', 'Ben onun işini kolaylaştırırsam o da sorumluluk almayı öğrenir' cümleleri, kovayı o kuru kuyuya fırlatırken kendimize söylediğimiz sahte ninnilerden başka bir şey değil. Karşı tarafı değiştirebileceğimiz, onu kendisinden bile koruyabileceğimiz yönündeki o iyi niyetli ama yorucu inanç, günün sonunda bizi o kuyunun başında susuzluktan tüketen asıl nedene dönüşüyor.
Çünkü bir kuyunun kurak olduğunu kabul etmek, sadece karşı tarafın yetersizliğiyle yüzleşmek demek değildir.
Asıl acı veren, oraya yatırdığımız emeğin, zamanın ve duygunun boşa gittiğini kabul etmektir. 'Bu kadar zaman verdim, şimdi bırakırsam hepsi boşa gidecek' korkusu, bizi zararda olduğumuz ilişkileri ve projeleri sürdürmeye zorlar.
İşin en ilginç tarafı ise şu: Biz o kuyunun başında didişip enerjimizi tüketirken, aslında kendi masamızda duran, yaratmamız gereken asıl büyük işlerden, almamız gereken radikal kararlardan ve kendi dönüşümümüzden kaçıyoruz. Başkalarının krizleri ve kuraklıkları, kendi sorumluluklarımızla yüzleşmemek için en konforlu sığınağımız haline geliyor. Başkasını kurtarmaya çalışırken, kendimizi ertelemeyi meşrulaştırıyoruz.
Eğer o kuyudan su çıkmıyorsa, kuyuya küsmek ya da kovayı parçalamak susuzluğumuzu gidermez. Yapılması gereken tek bir şey var: Gerçeği olduğu gibi kabul etmek. O insan, o iş ya da o dinamik bir kuru kuyu. Bu bir suçlama değil, sadece bir durum tespiti.
Bu tespiti yaptığınız an, sitem etmeyi, laf sokmayı, hesap sormayı bırakırsınız. İletişimi tamamen net, mesafeli ve işlevsel bir çizgiye çeker; o ağır kovayı elinizden bırakır ve enerjinizi tamamen kendi vahanızı inşa etmeye yönlendirirsiniz.
Bu sıcakta daha fazla serap görmek ve tükenmek istemiyorsanız, ilk önce elinizdeki o hırpalanmış kovayı yavaşça yere bırakın. Aradığınız kaynak orada değil.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

