article/comments
article/share
Haberler
James Bond: Kötü Adamların Kısa Siyasi Tarihi

etiket James Bond: Kötü Adamların Kısa Siyasi Tarihi

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Baba ile başladık, Kara Şövalye ile devam ettik, şimdi sıra smokinli bir adamda. Son haftalarda eski James Bond filmlerini üst üste izliyorum ve bir yerden sonra tuhaf bir şey fark ettim. Bu filmleri birbirinden ayıran şey aslında Bond değil. Martini hep aynı, smokin hep aynı, o tehlikeli gülümseme hep aynı. Değişen tek şey, masanın karşısındaki adam. Yani kötü adam. Ve her on yılda bir yenilenen o kötü adam, aslında o on yılın korku haritasını sessizce önümüze seriyor.

Çünkü bir toplumun en derininde neyden korktuğunu anlamak istiyorsanız, kahramanına bakmayın. Kötüsüne bakın. Kahraman hep aynı kalır, cesur ve yakışıklı. Değişen, düşmandır. Ve düşman bulunmaz, icat edilir. Carl Schmitt daha bir asır önce söylemişti: siyaset en yalın hâliyle dostu düşmandan ayırmaktır, bir topluluk ancak karşısına bir düşman koyduğunda kendini tanır. Umberto Eco bunu bir adım ileri taşır: her çağ ihtiyaç duyduğu düşmanı kendi eliyle yaratır. Bond’un altmış yıllık kötü adam geçidi de işte bu icadın kayıt defteri. Ve bu defter baştan sona tek bir hikâye anlatıyor, düşmanın yavaş yavaş yüzünü, bayrağını ve adresini kaybedişini. Gelin bu defteri birlikte, sayfa sayfa açalım.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Yüzü olmayan düşman

Yüzü olmayan düşman

Bond ilk sahneye çıktığında düşman belliydi. Soğuk Savaş’ın tam ortasındaydık ve Ian Fleming’in romanlarında kötüler ya doğrudan Sovyetlerdi ya da Moskova’nın gönderdiği adamlar. SMERSH, gerçek bir Sovyet biriminden devşirilmiş, adı “casuslara ölüm” anlamına gelen bir suikast makinesiydi. Ama Fleming kurnaz bir yazardı. Soğuk Savaş’ın bir gün biteceğini, o gün geldiğinde günün siyasi düşmanına yaslanmış kitaplarının tarihe karışacağını gördü. Ve oturup, hiçbir devlete, hiçbir ideolojiye bağlı olmayan bir şey icat etti. SPECTRE.

SPECTRE dahiyane bir buluştu. Üyelerini Gestapo’dan, Sovyet SMERSH’inden, Mafya’dan, hatta bir Türk eroin şebekesinden devşiren, bayrağı olmayan, vatanı olmayan, yalnızca kâra ve güce tapan küresel bir gölge. İki süper gücü birbirine kırdırıp ikisi de tükendiğinde araya girmeyi bekleyen sabırlı bir örgüt. Sonra Soğuk Savaş bitti, Sovyet düşmanı bir gecede eskidi. Ama SPECTRE eskimedi. Çünkü o en baştan beri bir ideolojinin değil, bir korkunun adıydı. Devletin artık koruyamadığı, sınırların artık durduramadığı o yeni, yüzü olmayan tehdidin adıydı.

Bond serisinde ilk siyasi çatlak burada açılır. Schmitt’in dost-düşman ayrımında düşmanın bir devleti, bir bayrağı vardır. SPECTRE ise vatansız. Düşman artık bir devlet değil, bir şebeke olabilirdi. Umberto Eco’nun deyişiyle çağ kendine yeni bir düşman icat etmişti, ama bu kez adresi belirsiz bir düşman.

Altına tapan adam

Altına tapan adam

1964’e geldiğimizde düşman kılık değiştirir. Auric Goldfinger ne casustur ne ideolog. O sadece altını sever. Deli gibi, hastalıklı bir tutkuyla sever. Planı da bir devleti yıkmak değil, doğrudan parayı vurmaktır. Amerika’nın altın deposu Fort Knox’a küçük bir nükleer aygıt yerleştirip bütün rezervi radyasyonla zehirlemeyi, onlarca yıl kullanılamaz hale getirmeyi planlar. Böylece kendi kasasındaki altının değeri katlanacak, dünya ekonomisi ise dizlerinin üstüne çökecektir.

Bond, bu planın yol açacağı binlerce ölümü hatırlattığında Goldfinger kılını kıpırdatmaz. Soğuk bir tavırla omuz silker. Amerikalı sürücüler her iki yılda bir o kadar insanı zaten öldürüyor, der. İşte o tek cümlede yeni bir kötülük türü doğar. Hesapçı, duygusuz, sadece kâr-zarar tablosuna bakan bir kötülük. Goldfinger bir ideoloji taşımaz, bir bilanço taşır. O, sermayenin smokin giymiş, gülümseyen ve kimseyi umursamayan yüzüdür.

Düşman bir kez daha adres değiştirir. Goldfinger’ın ne bayrağı ne de inancı vardır, yalnızca bir bilançosu. Schmitt’in siyasal düşmanı, yerini sessizce ekonomik bir canavara bırakır. İcat edilen yeni düşman artık ideolojik değil, ticaridir.

Dünyayı baştan kuracak adam

Dünyayı baştan kuracak adam

Yetmişlere gelindiğinde düşman büyür, hatta tanrılaşmaya soyunur. Artık ne casus ne hırsız, doğrudan bir kıyamet mühendisi. The Spy Who Loved Me’nin Karl Stromberg’i denizci bir milyarderdir ve kara üstündeki bütün medeniyeti çürümüş, kurtarılamaz bulur. Planı sapkın bir sadelikte. İki süper güce birbirine karşı nükleer savaşa sokup yeryüzü yanarken kendisi su altındaki krallığında bekleyecektir. Sonra küller dağıldığında seçtiği insanlarla tertemiz, yepyeni bir uygarlık kuracaktır. Moonraker’ın Hugo Drax’ı aynı rüyayı uzaya taşır, zehirli gazla insanlığı silip yerine kusursuz bir ırk koymayı düşler.

Bu adamların ortak yanı insanı kurtarmak istemeleri değil, insandan kurtulmak istemeleri. Mevcut dünyayı tamir edilemez görüp baştan yazmaya kalkışırlar. Ve yirminci yüzyıl bu rüyanın gerçek hayattaki versiyonlarını fazlasıyla gördü. Her şeyi yıkıp sıfırdan, mühendis titizliğiyle kuracak o kusursuz toplum vaadi, neredeyse her seferinde kusursuz bir toplu mezarlıkla sonuçlandı.

Burada düşman büsbütün soyutlaşır. Bir yanda bütün insanlık, öbür yanda tek bir megaloman kalır. Schmitt’in sınırlı, somut düşmanı yerini insanlığın bütününü hedef alan mutlak düşmana (the absolute enemy) bırakır. İcat edilen düşman, bir kıyamet fikrine dönüşmüştür.

Haberi yazan, savaşı da çıkaran

Haberi yazan, savaşı da çıkaran

1997, Tomorrow Never Dies. Düşman artık ne tank ne füze, bir matbaa. Daha doğrusu koca bir medya imparatorluğu. Elliot Carver küresel bir basın patronudur ve istediği şey dünyayı fethetmek değil, manşeti ele geçirmektir. Çin pazarındaki yayın haklarını kapmak uğruna İngiltere ile Çin arasında bir savaş çıkarmayı tasarlar. Çünkü en büyük haber, kendi çıkardığın haberdir. Sahte bir krizi üretip onu canlı yayınlayan adam hem yangını çıkarır hem de söndürme görüntüsünü en yüksek fiyata satar.

Carver, çıktığı dönemde biraz fazla abartılı bulunmuştu. Bugün izlediğimizde gerçek olma ihtimali içimizi ürpertiyor. Olmayan bir gerçeği üretip milyonlara gerçek diye yutturmak, bir savaşın fitilini tek bir haber bülteniyle ateşlemek artık bilim kurgu değil. Bond’un yumruk attığı o adam, bizim her sabah telefonda başparmağımızla durmadan kaydırdığımız o akışın atasıdır.

Eco düşmanın icat edildiğini söylemişti. Carver bunu harfi harfine sahneye koyar. Kendi krizini, kendi savaşını, kendi haberini bizzat üretir. Artık yalnızca düşman icat edilmiyor, düşman da kendi gerçekliğini kurgulayıp pazarlıyor, aklımızla oynuyor.

Dahili Bedhah

Dahili Bedhah

2012, Skyfall. Bu kez düşman dışarıdan gelmez. Raoul Silva bir zamanlar MI6’nın kendi adamıydı, en parlak ajanlarından biri. Teşkilatın onu bir pazarlık uğruna gözden çıkardığını öğrenince bütün öfkesini kendisini yetiştiren kuruma çevirir. Silahı da artık tabanca değil, klavyedir. Sistemleri ele geçirir, kimlikleri sızdırır, koca teşkilatı tek bir dizüstü bilgisayarla dize getirir. Filmin asıl sahnesi bir kovalamacada değil, M’in bir parlamento komisyonu önünde hesap verdiği o salonda geçer. Gölgelerde iş gören bir teşkilata bu şeffaflık çağında hâlâ ihtiyaç var mıdır?

Silva ürkütücüdür, çünkü bir harici düşman bir yabancı değildir. Sistemin kendi eliyle yetiştirip sonra sırtını döndüğü bir evladıdır. Bir imparatorluğun kendi elleriyle beslediği canavarın dönüp efendisini ısırması yeni bir hikâye değil. Ama Bond evreninde şimdiye kadar düşman hep dışarıdaydı, hep bir ötekiydi. Silva ile oklar içeriye doğru kıvrılır. Carl Schmitt’in dışarıya çizdiği sınır, ilk kez içeriden, bir iç düşman çizgisinden geçer.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Sıradaki tehdit

Sıradaki tehdit

Ve geliyoruz en son filme, 2021 tarihli No Time to Die’a. Lyutsifer Safin’in elindeki silah ne bomba ne salgın, nanobot. Belirli DNA dizilerini hedefleyebilen, yani teorik olarak tek bir insanı ya da bütün bir soyu seçip yok edebilen mikroskobik bir ölüm. Üstelik Safin bunu bir bayrak için istemiyor. Satmak istiyor. En yüksek teklifi verene. Ölüm, artık tezgâhta sergilenen bir ürün.

Bu, korkunun geldiği son durağı gösteriyor. Düşman artık ne bir devlet ne bir ideoloji ne de bir patron. Düşman, kontrolden çıkmış teknolojinin ta kendisi. Kimsenin tam sahip olmadığı, herkesin satın alabileceği, bir kez şişeden çıkınca bir daha geri konamayan bir güç. Söylentiye göre sıradaki Bond filminin kötüsü yapay zekâ olacakmış. Hiç şaşırtıcı değil. Her çağ, kendi en taze kâbusunu Bond’un karşısına dikiyor.

Geldiğimiz aşamada, düşman artık ne bir devlet ne bir sınıf ne de içerideki hain. Sahipsiz, adressiz, satılık bir teknoloji. Oysa Schmitt’in siyaseti, karşısında konumu belli bir düşmanı gerektiriyordu. Burada görülecek bir yüz kalmaz.

Son söz

Son söz

Altmış yıl, yirmiyi aşkın film ve bir o kadar kötü adam. Sovyet ajanından altın delisine, deniz altı peygamberinden medya patronuna, küskün ajandan nanobot tüccarına. Bütün bu geçit aslında bize Bond’u değil, kendimizi anlatıyor. On yılda bir aynaya bakıp en çok neyden korktuğumuzu Bond filmlerinde yansıtmışız. Yani kötü adam hiçbir zaman tam anlamıyla “öteki” değildi. Hep biraz bizden biriydi. En karanlık ihtimalimizdi.

Bir de şu var. Bütün bu durmadan değişen kâbuslara karşı sahneye hep aynı adam çıkıyor. Aynı smokin, aynı soğukkanlılık, dünyayı tek başına kurtaracağına dair aynı sakin söz. Dünya ne kadar tanınmaz hâle gelirse gelsin, onu hâlâ tek bir centilmenin düzeltebileceği fikri. Güzel bir yalan. Tıpkı Gotham’ın yalanı gibi, en azından bir sonraki filme kadar işe yarıyor.

Uzun lafın kısası, Schmitt’in dediği gibi siyaset bir düşman ister ve Eco’nun dediği gibi de o düşman icat edilir. Ama Bond’un altmış yılı, icat edilen düşmanın giderek yüzsüzleştiğini gösteriyor, devletten sermayeye, içerideki hainden sahipsiz bir teknolojiye. Konumu belli bir düşman yoksa, siyasalın (the political) kendisi de dayanağını yitiriyor. Düşmanın adresi belirsizleştikçe, kendimizi onun karşısında tanımlamak da zorlaşıyor. Bond hâlâ seyrediliyorsa, belki biraz da bu yüzden. Hiç değilse beyaz perdede, düşmanın hâlâ yumruk atılabilecek bir yüzü var.

Meraklısına

Umberto Eco, Düşman Yaratmak (Doğan Kitap). Türkçesi mevcut. Her toplumun kendine nasıl bir düşman icat ettiğini anlatan denemeler, bu yazının asıl omurgası. Bond kötülerini anlamak isteyen önce buradan başlasın.

Jeremy Black, The Politics of James Bond (University of Nebraska Press, 2005). Bond’u doğrudan dönemin dış politikası ve siyasi kaygıları üzerinden okuyan temel akademik çalışma. Filmlerin hangi korkuyu hangi yıl sahneye koyduğunu tek tek izler.

Carl Schmitt, The Concept of the Political (1932). Bu yazının dayandığı dost-düşman ayrımının kaynağı. İnce ama sert bir metin, siyasetin neden bir düşmana ihtiyaç duyduğunu anlatır.

Twitter

LinkedIn

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam