"Çocuk Savaşın Teorisini Bilmez, Soğuğu Bilir"
Fuardan çıktığım akşam körfezin üzerine erkenden bir karanlık çökmüştü. Kollarımda kitap dolu poşetler, kulaklarımda hâlâ anonsların ve imza masalarının uğultusu vardı. Arabaya doğru yürürken nedense başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Şehrin ışıklarına inat, birkaç yıldız seçiliyordu. İşte tam o an, bu yılki 16. Uluslararası Kocaeli Kitap Fuarı'nın en merak ettiğim konuklarından birinin kitap adı geldi aklıma: Kurşunların Rengini Yıldızlarla Değiştirdim.
Amina Şeçeroviç, Saraybosna kuşatmasını yedi yaşında bir çocuk olarak yaşadı. Savaşın ortasından Türkiye'ye uzanan yolu, burada geçen iki yıllık mültecilik günlerini, ardından İstanbul'da aldığı gazetecilik eğitimini ve Stav dergisindeki uzun yıllarını düşündüğümde, onun hikâyesinin bir daire gibi kapanmadığını, bir sarmal gibi genişlediğini görüyorum. Bir zamanlar sığınmak için geldiği topraklara bugün kitaplarıyla, bir yazar olarak dönüyor.
Bana göre kitap fuarlarının en az konuşulan mucizesi tam da budur: Bir ülkenin hafızasıyla bir insanın hafızasını aynı masaya oturtabilmek. Kocaeli'deki kalabalığın arasında dolaşırken Bosna'yı yürekten seven ama onu ne kadar az tanıdığını belki hiç düşünmemiş okurları düşündüm. Şeçeroviç'in Şubat 2026'da yayımlanan Bosna Hersek Hakkında Konuşmadıklarımız kitabı, tam da bu boşluğa parmak basıyor: Sevginin her zaman bilgiyle örtüşmediği o hassas yere.
Buradan şunu çıkarıyorum: Savaşı anlamanın yolu, büyük tarih anlatılarından çok küçük ayrıntılardan geçiyor. Şeçeroviç de savaşı rakamlarla değil; renklerle, seslerle, soğukla, ekmeğin kokusuyla hatırlıyor. Kurşunların bile bir rengi olduğunu söyleyen bir kalemle konuşmak, bu yüzden benim için bir söyleşiden fazlasıydı.
Bu satırları, fuardaki söyleşilerinden aldığım notlarıma bakarak yazıyorum. Defterimin kenarına düştüğüm kısa cümleler, o akşam gökyüzünde gördüğüm birkaç yıldızla birleşince zihnimde yeni sorular belirdi; onları da kendisine yönelttim. Şimdi sözü, hem kurşunun hem yıldızın rengini bilen bu yazara bırakıyorum.
Saraybosna kuşatmasını yedi yaşında bir çocuk olarak yaşadınız ve Kurşunların da Rengi Var'da bu yılları bir çocuğun gözünden anlattınız. Yıllar sonra o çocukluk hafızasına yetişkin bir yazar olarak geri dönmek nasıl bir deneyimdi? Anlatırken çocuğun sesini korumak mı, yoksa yetişkinin bakışıyla yorumlamak mı daha zordu?
Geri dönmek kolay değildi. İnsan o yaşlara bakarken ister istemez kendini korumaya alıyor. Ama yazarken kendime tek bir söz verdim: O yedi yaşındaki Amina’ya müdahale etmeyecektim. Çocuk ne gördüyse, ne hissettiyse pürüzsüzce kâğıda dökülsün istedim. Yetişkin aklım araya girip 'ama savaş şöyle politik bir şeydi' desin istemedim. Çünkü çocuk savaşın teorisini bilmez. Soğuğu bilir. Korkuyu hisseder. Ekmeğin kokusunu hatırlar. Yetişkin bakışını kenarda tutmak en zor kısmıydı aslında. Çocuğun saf sesini korumak için kendimle bayağı mücadele ettim.
Kitabınızın adında kurşunların bir 'rengi' var. Savaşı renkler, sesler ve küçük gündelik ayrıntılar üzerinden hatırlamak, büyük tarih anlatılarının gösteremediği neyi görünür kılıyor?
Tarih kitapları sayıları sever. Kaç bomba düştü, kaç kişi öldü, antlaşma ne zaman imzalandı... Hepsi rakamlardan ibaret kalır. İnsan bunu okuyunca mesafeli bakıyor. Oysa kurşunun sesi var. Kokusu var. Gri bir gökyüzü var. Annemin sobaya attığı son odun parçası var. İşte o küçük ayrıntılar insanı yakalar. Savaş büyük nutuklardan oluşmuyor. Evin içinde sessizce beklemekten oluşuyor. Rengi de var o yüzden, gri, karanlık, tozlu bir renk. İnsanların gerçek hikâyesini ancak bu ayrıntılarla anlatabilirsiniz.
Türkiye’de geçirdiğiniz o iki yıl, savaşın gölgesinde geçen bir bekleyişten zamanla yeni bir yuvanın temellerine dönüştü. Saraybosna’ya dönme umuduyla başlayan bu yolculukta, Türkiye size neler kattı? Kurşunların Rengini Yıldızlarla Değiştirdim başlığındaki yıldızlar, o karanlık günlerde sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?
İlk başta tam bir bekleme odasıydı. Bir gün evimize, Saraybosna’ya döneceğiz umuduyla günleri sayıyorduk. Sonra zaman geçtikçe, insanların sıcaklığını hissettikçe bir sığınağa dönüştü. Bugün geriye bakınca anlıyorum ki aslında ikinci yurdumun temelleri o günlerde atılmış. Yıldızlar ise karanlığın içindeki umuttu benim için. Başınızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda savaşı görmüyordunuz. Bombalar yoktu orada. Sadece parlayan ışıklar vardı. Bana hayatta kalabileceğimi hatırlatan şeydi o yıldızlar.
Gazetecilik size olaylara dışarıdan bakmayı ve duyguların içinde kaybolmadan gerçeği görmeyi öğretti. Ancak edebiyatta yalnızca gerçeği anlatmak değil, o gerçeğin insanda bıraktığı duyguyu da okura geçirmek gerekiyor. Yaşadıklarınızı kaleme alırken gazetecinin mesafesiyle yazarın duygusu arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Aslında her ikisi de oldu. Gazetecilik bana olaylara dışarıdan bakmayı öğretti. O duygusal fırtınanın içinde boğulmadan durabilmeyi öğrendim. Olayı net görmemi sağladı. Ama edebiyat başka bir şey. Sadece gerçeği aktarmak yetmiyor. Hissi de vermeniz lazım. Gazetecilik bazen duygunun önüne set çekiyor, sizi fazla soğukkanlı olmaya zorluyor. Yazarken o sınırları zorlamam gerekti. Mesafeyi korudum ama kalbimi de metne koydum.
Şubat 2026'da yayımlanan Bosna Hersek Hakkında Konuşmadıklarımız'da ilk iki kitabınızdaki "Ben ne yaşadım?" sorusundan "Bosna'yı nasıl anlamalıyız?" sorusuna geçiyorsunuz. Bu dönüşümü ne tetikledi?
Zaman geçtikçe kendi kişisel hikâyenizin ötesine geçmek istiyorsunuz. Yıllarca insanlar bana hep ne yaşadığımı sordu. Anlattım. Ama bir yerden sonra fark ettim ki kimse bugünkü Bosna’yı gerçekten konuşmuyor. Herkes geçmişte takılı kalmış. Ülkemin bugün ne hissettiğini, insanlarının neyle mücadele ettiğini anlatma ihtiyacı duydum. Bireysel hafızadan toplumsal gerçekliğe geçiş böyle oldu. Artık kişisel hikâyemin ötesinde bir sorumluluk hissettim.
Bir zamanlar savaşın gölgesinden kaçarak sığındığınız Türkiye’ye, bugün bir yazar olarak dönüp, 3–11 Ekim 2026 tarihleri arasında düzenlenen 16. Kocaeli Kitap Fuarı'na uluslararası konuk olarak katılıyorsunuz ve okurlarınızla buluşuyorsunuz. Bu yolculuğun sizin için taşıdığı anlamı merak ediyorum.
Çok derin bir duygu bu. Yıllar önce bir çocuk olarak sığındığınız topraklara, yıllar sonra kelimelerinizle dönüyorsunuz. Tarifsiz bir gurur ve şükran var içimde. Kocaeli’de okurların gözünün içine bakıp samimiyetle konuşmak istiyorum. Yaraların nasıl iyileştiğini, kelimelerin insanları nasıl birbirine bağladığını paylaşmak tek arzum.
Sizce Kocaeli Kitap Fuarı gibi buluşmalar, Türkiye ile Balkanlar arasındaki kültürel bağı nasıl güçlendirebilir? Fuarlarda Bosnalı ve Balkan yazarlarının daha görünür olması, Bosna edebiyatının Türkçeye daha fazla çevrilmesi için neler yapılmalı?
Bu fuarlar sadece kitap satılan yerler değil. Birer karşılaşma alanı. İnsanlar yan yana geliyor, göz göze bakıyor. Balkan yazarlarının daha çok çevrilmesi şart. Sadece tarihi veya savaş romanlarını değil, güncel edebiyatımızı da Türkçede görmeliyiz. Yayıncıların daha cesur adımlar atması gerek. Karşılıklı çeviri projeleri artmalı. Birbirimizi sadece geçmişimizle değil, bugünkü hikâyelerimizle de tanımalıyız.
* * *
Söyleşi bittiğinde zihnimde en uzun yankılanan cümle şu oldu: “Çocuk savaşın teorisini bilmez. Soğuğu bilir.”
Bu kısa cümle, ciltler dolusu tarih kitabının anlatamadığını tek nefeste söylüyor.
Bütün bunları yan yana koyduğumda, Amina Şeçeroviç’in yazarlığında bir yolculuğun üç durağını görüyorum: Önce “Ben ne yaşadım?” sorusu, sonra karanlığın içinde umut olan yıldızlar, en sonunda da yaşadıklarını kelimeler aracılığıyla başkalarına ulaştırma sorumluluğu.
Kocaeli Kitap Fuarı bu karşılaşma için bir kapı araladı. O kapıyı açık tutmak artık yayıncılara, çevirmenlere ve biz okurlara düşüyor. Bir dahaki sefere Balkanlar’dan bir kitabı elimize aldığımızda, yalnızca geçmişin acısını değil, bugünün hikâyesini de aramayı unutmayalım. Çünkü Şeçeroviç’in dediği gibi, birbirimizi sadece geçmişimizle değil, bugünkü hikâyelerimizle de tanımalıyız.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

