article/comments
article/share
Haberler
“Köklerimiz Mirasımızdır”

etiket “Köklerimiz Mirasımızdır”

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Kitap fuarlarında bir süre sonra raflara değil, insanlara bakmaya başlıyorum. Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı’nın koridorlarında da öyle oldu. Bir kitabı eline alıp arka kapağını okuyan, sonra dalıp giden, kitabı bırakıp birkaç adım sonra geri dönen insanlar gördüm. Bana kalırsa insan, bir kitabın karşısında durup kaldığında aslında kendi hikâyesinin bir sayfasıyla karşılaşıyor.

Bu yılki fuarın teması “Romanların ve Hatıratların İzinde”ydi. Tema üzerine düşündükçe aklım hep aynı yere gitti: Romanları yazarlar yazar ama hatıratın ilk müsveddesi çoğu zaman bir mutfak masasında, bir anneannenin, bir dedenin sesinde kalır. Kimse kaydetmez, kimse sormaz. Sonra o seslerin taşıdığı sevinçler de kırgınlıklar da hiç tanımadığımız torunların hayatına sessizce yerleşir.

Dr. Tuna Tüner’le konuşmak istememin nedeni de buydu. Sinema ve televizyon eğitimiyle başlayıp psikolojiyle derinleşen bir yolculuğun ardından, “Köklerimiz mirasımızdır” diyen ve “Yalnızca hakikat iyileştirir” ilkesinin altını çizen bir isim o. Kuantum Drama yaklaşımından aile diziminin tartışmalı yanlarına, ilişkilerdeki denge arayışından Türkiye’de ailenin geleceğine kadar uzanan bu söyleşide sorularımı yanıtladı. Meseleye buradan baktığımda, fuarın temasına bundan daha uygun bir sohbet düşünemiyorum.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

1. “Köklerimiz mirasımızdır” diyorsunuz. Anneannemizden, dedemizden bize geçen ama adını koyamadığımız yükler nelerdir? Bir insan, kendisine ait olmayan bir acıyı taşıdığını nasıl fark eder?

1. “Köklerimiz mirasımızdır” diyorsunuz. Anneannemizden, dedemizden bize geçen ama adını koyamadığımız yükler nelerdir? Bir insan, kendisine ait olmayan bir acıyı taşıdığını nasıl fark eder?

Bir ailede bize kalan miras, tapuda yazanlardan ibaret değil. Kuşaklararası aktarım dediğimiz olgu da yalnızca genetik mirası değil; aile sisteminde çözülememiş, konuşulamamış travmaları ve tamamlanmamış yasları da kapsar. Sevmeyi, korkmayı, susmayı, kaybetmeyi ve yeniden ayağa kalkmayı büyük ölçüde ailemizin içinde öğreniyoruz. Bazen anneannemizin yaşadığı bir kaybın kendisini bilmeyiz ama o kayıptan sonra evin içine yerleşen “Fazla bağlanma, kaybedersin” duygusuyla büyürüz.

Göçler, savaşlar, yoksulluk, iflaslar, erken ölümler, aileden dışlanmış fertler, konuşulamayan yaslar… Bunların izi çocuk yetiştirme biçimlerine, aile içindeki rollere ve dünyayı ne kadar güvenli bulduğumuza yansıyabilir; kimi zaman da bir tür “sistemik sadakat”le torunların hayatında yaşamaya devam eder. Bazen bir çocuk, kimse ondan istemediği hâlde, annesini mutlu etmeyi kendi hayatının görevi hâline getirir; yetişkin olduğunda da kendi mutluluğunu seçerken suçluluk duyar.

Bir insan, hayatında mantıklı bir karşılığı olmayan, tekrar eden yıkıcı döngüler yaşıyorsa —sebepsiz bir suçluluk, kronik bir değersizlik hissi gibi— kendisine ait olmayan bir yük taşıyıp taşımadığını sorgulayabilir. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Açıklayamadığımız her sıkıntı, mutlaka atalarımızdan gelen bir acı anlamına gelmez. Kişinin bugünkü koşullarını, kendi yaşadıklarını ve ruhsal durumunu da anlamak gerekir. “Bu kesinlikle dedenden geliyor” demek, anlamaya çalıştığımız insana yeni bir yük bindirebilir.

Benim önemsediğim soru şu: “Hayatımda bana öğretilmiş olduğu için sürdürdüğüm, fakat artık bana iyi gelmeyen ne var?” Köklerimizi tanımak tam da burada anlam kazanıyor. Ailemizden yalnızca acı gelmez; direnç, mizah, üretme gücü ve sevme kapasitesi de gelir. Mirasımızı tanımak, içinden neyi sürdüreceğimizi seçebilmemize yardım eder.

2. Sinema ve televizyon eğitimiyle başlayan bir yolculuk psikolojiyle devam etti. Kuantum Drama’daki “sahne” fikri bu ilk eğitimden mi besleniyor? Dramanın insanı iyileştiren tarafı nedir?

2. Sinema ve televizyon eğitimiyle başlayan bir yolculuk psikolojiyle devam etti. Kuantum Drama’daki “sahne” fikri bu ilk eğitimden mi besleniyor? Dramanın insanı iyileştiren tarafı nedir?

Kesinlikle evet; o eğitimin bakışımda önemli bir yeri var. Sinema ve drama bana bir hikâyeyi görselleştirmenin ve sahnelemenin gücünü öğretti. Bir de insanı yalnızca söyledikleriyle dinlememeyi… Bir duruş, bir bakış, iki insan arasındaki mesafe bazen uzun bir konuşmadan çok daha fazlasını anlatır.

Kuantum Drama® yöntemindeki sahne düzeni de danışanın iç dünyasındaki ve aile sistemindeki saklı dinamiği görünür kılma çabasıdır. Kişinin anlattığı ilişkiyi, kendi dışından görebileceği bir alana taşırız. İnsan bir meselenin içindeyken çoğu zaman hep aynı yerden bakar. Duygusunu ve ilişkide aldığı konumu temsil yoluyla gördüğünde, daha önce düşünmediği bir ihtimali fark edebilir. Mesela “Ben anneme çok yakınım” diyen biri, bu yakınlığın içinde kendi kararlarını vermekte ne kadar zorlandığını görebilir. Mesele annesinden uzaklaşması değil; yakın kalırken kendisi olabilmesidir.

Dramanın insanı iyileştiren yanı, söze dökülemeyen, zihnin savunma mekanizmalarının ardına saklanan hakikati deneyimlenebilir kılması ve onu “üçüncü bir göz” olarak dışarıdan izleme imkânı sunmasıdır. Yine de sahnede ortaya çıkan her görüntüyü ailenin geçmişine ilişkin kesin bir bilgi gibi kabul edemeyiz. Orası, kişinin duygularını, algılarını ve ilişki deneyimini araştırdığımız bir alan. Bu ayrımı koruduğumuzda çalışma hem daha güvenli hem de daha anlamlı olur.

3. “Yalnızca hakikat iyileştirir” ilkesini sık sık vurguluyorsunuz. Hakikat derken neyi kastediyorsunuz? Bazı aile sırları gün yüzüne çıktığında iyileştirmek yerine yaralayabilir de; bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

3. “Yalnızca hakikat iyileştirir” ilkesini sık sık vurguluyorsunuz. Hakikat derken neyi kastediyorsunuz? Bazı aile sırları gün yüzüne çıktığında iyileştirmek yerine yaralayabilir de; bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Buradaki “hakikat”, magazinel anlamda bir sırrın ifşası değil. Önce insanın kendi yaşantısına dürüstçe bakabilmesini kastediyorum. “Benim çocukluğumda hiçbir sorun yoktu” derken hâlâ korkuyla yaşayan birinin, “Evet, ben o evde çok yalnız kaldım” diyebilmesi mesela… Bazen insanın ihtiyacı, yıllardır küçümsediği acısını ciddiye alabilmektir. Aile sistemi açısından ise hakikat, yaşanmış olanın olduğu gibi kabul edilmesidir: saklanan bir evlat edinme, yok sayılan bir kardeş ya da inkâr edilen bir kayıp…

Bu, aileyi suçlamak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Amaç birilerini yargılamak değil, kim ne yaşadıysa ona hak ettiği yeri ve saygıyı vermektir. Anne babamızı sevebilir, onların da zor bir hayat yaşadığını anlayabilir ve aynı zamanda bazı davranışlarının bizi incittiğini kabul edebiliriz. Bunların hepsi bir arada mümkün.

Aile sırlarına gelince, her şeyi herkese söylemenin kendiliğinden iyileştirici olduğunu düşünmüyorum. Sırların açığa çıkması merakla değil, iyileştirici bir terapötik çerçeve içinde olmalı. Bir bilginin doğruluğu, kime ait olduğu, kişinin onu öğrenmeye hazır olup olmadığı ve sonrasında nasıl destekleneceği önemlidir. Şefkatle söylenen bir gerçek de acıtabilir; ama şefkat, o acıyla karşılaşan insanı yalnız bırakmamaktır. Hakikati yaralayıcı olmaktan çıkaran da budur.

Bir de yaşanmış olanı kabul etmekle onu haklı bulmak arasında fark var. Bir şiddetin yaşandığını kabul etmek, şiddeti mazur görmek değildir. İyileşmek için affetmeye ya da yeniden ilişki kurmaya mecbur değiliz. Bazen insanın hakikati, “Bu oldu ve kendimi korumak için artık bir sınır koymam gerekiyor” cümlesidir.

4. İlişkilerde Denge Oyunu’nda ilişkiyi “iki kişinin de kazanması gereken bir denge oyunu” olarak tarif ediyorsunuz. Bugünün ilişkilerinde bu dengeyi en çok bozan şey ne: sosyal medya mı, beklentiler mi, yoksa geçmişten taşıdıklarımız mı?

4. İlişkilerde Denge Oyunu’nda ilişkiyi “iki kişinin de kazanması gereken bir denge oyunu” olarak tarif ediyorsunuz. Bugünün ilişkilerinde bu dengeyi en çok bozan şey ne: sosyal medya mı, beklentiler mi, yoksa geçmişten taşıdıklarımız mı?

Bunlar çoğu zaman birbirini besliyor; ama temelde yatan dinamik, geçmişten taşıdığımız çocukluk yaraları ve kök ailemizden getirdiğimiz bitmemiş meselelerdir. Sosyal medya ve gerçek dışı beklentiler, var olan yarayı kaşıyan katalizörler gibi çalışır. Geçmişten getirdiğimiz bir yetersizlik duygusu varsa, sosyal medyada gördüğümüz hayatlar o duyguyu büyütür. Sevilmek için sürekli bir şey yapmak gerektiğini öğrendiysek, ilişkide de durmadan veren, karşılığında bir şey istemeye çekinen kişi oluruz.

İnsanlar çoğu zaman farkında olmadan partnerlerinde eş yerine anne ya da babalarını arıyor. Karşımızdaki insanın bugünkü davranışına, geçmişte yaşadığımız bir kırılmanın içinden cevap veriyoruz. Partnerimiz bir süre sessiz kaldığında hemen terk edildiğimizi hissedebiliyoruz; oysa önce ne olduğunu sormaya ihtiyacımız var. Geçmişimizi tanımak, bugünkü insanı daha doğru görebilmemize yardım etmeli.

Dengeden söz ederken her gün her şeyi yarı yarıya bölüşmeyi kastetmiyorum. Birimizin hastalandığı, yorulduğu, daha fazla desteğe ihtiyaç duyduğu dönemler olur. Önemli olan, zaman içinde iki kişinin de ihtiyaçlarının ve emeğinin bir karşılığı olmasıdır. Alma-verme dengesi kalıcı olarak bozulduğunda ve taraflardan biri ötekinin ebeveyni rolüne büründüğünde, ilişki “kazan-kazan” olmaktan çıkar.

İlişkide “ben” de kalabilmeli, “sen” de var olabilmeli ve birlikte bir “biz” kurulabilmeli. Denge bozulduğunda bunu konuşabiliyor muyuz? Birbirimizi incittiğimizde sorumluluk alabiliyor muyuz? Bence ilişkinin geleceğini en çok bu soruların cevabı belirliyor.

5. Türkiye’de Aile Kurumunun Geleceği kitabınızda geleceğe dair nasıl bir tablo çiziyorsunuz? 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinin ardından yalnızlaşma, boşanmalar ve azalan doğurganlık karşısında sizce ilk adım ne olmalı?

5. Türkiye’de Aile Kurumunun Geleceği kitabınızda geleceğe dair nasıl bir tablo çiziyorsunuz? 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinin ardından yalnızlaşma, boşanmalar ve azalan doğurganlık karşısında sizce ilk adım ne olmalı?

Geleneksel aile modelleri dönüştü; ancak yerine henüz sağlıklı bir modern model koyabilmiş değiliz. Ailenin geleceğini düşünürken önce ailede yaşayan insanların nasıl olduğunu sormamız gerektiğine inanıyorum. Aynı evin içinde olmak, her zaman birbirine yakın olmak anlamına gelmiyor; insan bazen kalabalık bir ailede de çok yalnız hissedebiliyor.

Boşanmayı, yalnızlaşmayı ve çocuk sahibi olma kararını tek bir sebeple açıklamak mümkün değil. Bunlar, insanların bağ kurma ve sorumluluk alma konusundaki derin kaygılarıyla doğrudan ilgili; ama duygusal bağ kurma biçimlerimiz kadar geçim koşulları, barınma, çalışma hayatı, bakım yükünün paylaşılması ve geleceğe duyulan güven de bu kararların içinde. İnsanların kaygısını anlamadan onlardan daha fazla sorumluluk almalarını beklemek eksik kalır.

Bu yüzden ilk adım, insanların güvenle bağ kurabildiği koşulları güçlendirmek olmalı. Bunun içinde bireylerin duygusal olgunlaşmasını desteklemek, evlilik öncesi ilişki ve aile bilinci eğitimlerini yaygınlaştırmak, psikolojik desteği erişilebilir kılmak, çocuk bakımını desteklemek ve ev içindeki sorumlulukların adil paylaşılmasını sağlamak var.

Aileyi korumak adına, içindeki kişinin yaşadığı şiddeti ya da mutsuzluğu görmezden gelemeyiz; her evliliğin sürmesi sağlıklı bir sonuç değildir. Aile, bireyin güvende hissettiği, söz söyleyebildiği ve gelişebildiği bir “şifa alanı” olarak yeniden tanımlanmalı. Geleceğe dair umudum da böyle ailelerin çoğalmasında.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

6. Aile dizimi yöntemi bilim çevrelerinden zaman zaman eleştiri alıyor. Bu eleştirilere nasıl cevap veriyorsunuz? Bir okur, sağlıklı bir terapi sürecini güvenilir olmayan uygulamalardan nasıl ayırt edebilir?

6. Aile dizimi yöntemi bilim çevrelerinden zaman zaman eleştiri alıyor. Bu eleştirilere nasıl cevap veriyorsunuz? Bir okur, sağlıklı bir terapi sürecini güvenilir olmayan uygulamalardan nasıl ayırt edebilir?

Eleştiriler son derece doğal ve yöntemlerin niteliğini artırmak adına kıymetli; onları dinlemek gerekiyor. İnsan ruhuyla çalışıyorsanız yaptığınız işi sorgulamaya açık olmalısınız. Bir kişinin çalışmadan etkilenmesi ya da kendisini daha iyi hissetmesi değerlidir; ancak bu, yöntemin bütün açıklamalarının bilimsel olarak doğrulandığı anlamına gelmez.

Aile dizimi, tıbbi ya da psikiyatrik tedavilerin yerine geçen bir alternatif tıp yöntemi değil; sistemik bir farkındalık aracıdır. Etkililiği ve güvenliği konusunda daha güçlü araştırmalara ihtiyaç var. Onu her sorunu çözen, herkes için uygun, kesinleşmiş bir tedavi gibi sunmayı doğru bulmuyorum; kanıta dayalı psikoterapinin ya da gerekli psikiyatrik tedavinin yerine koyamayız. Temsil sırasında hissedilen bir duygudan hareketle, ailede bilinmeyen bir olayın mutlaka yaşandığı sonucuna da varamayız. Asıl sorun, yöntemin ehliyetsiz kişilerce mistikleştirilerek uygulanmasıdır.

Bir danışan, uygulayıcının psikoloji ve klinik alandaki akademik altyapısını ve aldığı eğitimleri mutlaka sorgulamalıdır. Güvenilir bir süreçte uygulayıcı eğitimini, mesleki yetkisini ve çalışmanın sınırlarını açıkça anlatır. Gizlilik, bilgilendirilmiş onam ve kişinin istemediği bir çalışmayı durdurabilmesi temel koşullardır. Akademik unvan önemlidir ama tek başına yeterli güvence değildir; kişinin nasıl çalıştığına da bakmak gerekir.

Kesin mucize vaat eden yaklaşımlardan uzak durulmalı. “Muhakkak iyileşeceksin”, “İlacını bırak”, “Bunu ailene mutlaka söylemelisin” gibi kesin ve yönlendirici ifadeler karşısında dikkatli olunmalı. İyi bir çalışma, insanın kendi kararlarını verebilme gücünü artırır; onu uygulayıcıya bağımlı hâle getirmez.

7. Bu yılki Kocaeli Kitap Fuarı’nın teması “Romanların ve Hatıratların İzinde”. Aile hatıralarını yazıya geçirmek, büyüklerimizin anlattıklarını kaydetmek bir tür iyileşme olabilir mi? Okurlarınıza kendi aile hikâyelerini yazmaları için ne önerirsiniz?

7. Bu yılki Kocaeli Kitap Fuarı’nın teması “Romanların ve Hatıratların İzinde”. Aile hatıralarını yazıya geçirmek, büyüklerimizin anlattıklarını kaydetmek bir tür iyileşme olabilir mi? Okurlarınıza kendi aile hikâyelerini yazmaları için ne önerirsiniz?

Kesinlikle olabilir; hatta çok güçlü bir iyileşme aracıdır. Yazmak, darmadağınık duran hafızaya bir düzen ve anlam kazandırır. Büyüklerin anlattığı hikâyeleri yazıya geçirmek, “aile anlatısını” yeniden inşa etmek demektir. Bazen yıllarca yalnızca “anne” ya da “baba” olarak gördüğümüz kişinin hikâyesini dinleyince, onun da bir zamanlar korkuları, hevesleri ve yarım kalmış hayalleri olan bir çocuk olduğunu fark ederiz. Bu, bakışımızı genişletir; yaşadığımız incinmeleri yok saymadan karşımızdaki insanı daha bütünlüklü görmemize yardım eder.

Başlamak için büyük bir edebiyat yeteneği gerekmiyor. “Çocukken eviniz nasıldı?”, “En çok neye gülerdiniz?”, “Hayatınızın en zor döneminde size kim destek oldu?” diye sormak yeterli. Okurlara önerim, büyükleriyle sohbet ederken yalnızca olayları değil, o olaylar yaşanırken ne hissedildiğini de sormaları. Sadece kayıpları toplamamak gerekir; ailenin neşesini, dayanışmasını, yemeklerini, şakalarını da kaydedelim.

Bir defterde üç ayrı başlık açılabilir: Bildiklerim, bana anlatılanlar ve benim hissettiklerim. Çünkü hatıralar her zaman birbiriyle örtüşmez; aynı evde büyüyen iki kardeşin bile farklı hikâyeleri olabilir.

Kayıt alırken izin istemek, paylaşılmasını istemedikleri şeylere saygı göstermek de önemli; kimse anlatmaya zorlanmamalı. Bütün bunları bir hikâye anlatısına dönüştürmek, torunlara bırakılabilecek en kıymetli mirastır. Bazen geride bırakılan birkaç sayfa bile çok değerlidir: Bir sonraki kuşak, ailesinin yalnızca neler yaşadığını değil, hayatla nasıl baş etmeye çalıştığını da öğrenir.

8. Kocaeli’de okurlarınızla yüz yüze buluştunuz. Fuar söyleşilerinde size en sık sorulan soru ne oluyor? Bir kitap fuarının kalabalığında okurlarınızın yüzünde en çok neyi görüyorsunuz?

8. Kocaeli’de okurlarınızla yüz yüze buluştunuz. Fuar söyleşilerinde size en sık sorulan soru ne oluyor? Bir kitap fuarının kalabalığında okurlarınızın yüzünde en çok neyi görüyorsunuz?

En sık sorulan sorular genellikle “Hayatımdaki bu tekrar eden döngüyü nasıl kırabilirim?” ya da “Ailemden getirdiklerim benim kaderim mi, bunu değiştirebilir miyim?” oluyor. Farklı kelimelerle sorulsa da altında hep şu var: “Benim için başka türlü bir hayat mümkün mü?”

Okurların yüzünde en çok anlaşılma arzusu ve umut görüyorum. O kalabalığın içinde insanlar kendi iç yalnızlıklarına bir cevap, yaralarına dokunacak bir hakikat arıyor. Bazen biri uzun uzun anlatıyor, bazen de yalnızca bir cümlenin altını çizip gösteriyor. Bir yazar olarak o an çok kıymetli; yazdığınız şeyin başka birinin hayatında nereye dokunduğunu görüyorsunuz.

Böyle buluşmalarda önemsediğim bir sorumluluk da var: İnsanları hikâyelerini kalabalığın içinde açmaya zorlamamak. Herkesin sorusuna orada, birkaç dakikada cevap vermek mümkün olmayabilir; ama sorusunu ciddiye almak ve onu duyduğunuzu hissettirmek mümkün.

Vermek istediğim duygu şu: Geçmişimizin üzerimizde etkisi var, fakat geleceğimiz bütünüyle yazılmış değil. Ailemize ait olabilir, onları sevebilir ve kendi hayatımız için farklı seçimler yapabiliriz. Bunun mümkün olduğunu hissetmek bile insan için önemli bir başlangıç.

Söyleşiyi bitirdiğimde aklımda en çok bir cümle kaldı: “Geçmişimizin üzerimizde etkisi var, fakat geleceğimiz bütünüyle yazılmış değil.” Kanaatimce bu cümle hem bir terapi odası hem de bir kitap fuarı için yazılmış gibi. Çünkü ikisinde de insan kendi hikâyesini yeniden okumaya çalışıyor.

Kocaeli’deki o kalabalıktan bana kalan düşünce şu oldu: Belki hepimizin evinde henüz yazılmamış bir hatırat duruyor. Onu kaleme almak için büyük bir yeteneğe gerek yok. Bir büyüğümüzün karşısına oturup “Çocukken eviniz nasıldı?” diye sormak yeterli olabilir. Tam da bu nedenle, bu yazıyı okuyan herkese küçük bir öneri bırakmak istiyorum: Bu hafta bir defter açın ve sorulmamış soruları sormaya başlayın. Köklerimizi tanımak, hangi dallardan yeniden filizleneceğimizi seçmenin ilk adımı.

Instagram 

X

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam