article/comments
article/share
Haberler
“Büyüdükçe Çoğalacağımızı Sandık, Meğer Yavaş Yavaş Eksiliyormuşuz”

etiket “Büyüdükçe Çoğalacağımızı Sandık, Meğer Yavaş Yavaş Eksiliyormuşuz”

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

İnsan yaşlandıkça hayat mı küçülüyor, yoksa biz mi yaşamaktan vazgeçiyoruz? Bir zamanlar küçücük şeylerle dolup taşan kalbimiz, nasıl oldu da koca bir dünyaya sığamaz hâle geldi?

Çocukken hayat çok basitti.

Yılbaşı gecesi televizyonda dansöz çıkacak diye heyecanlanmaktı mesela. O gece evde bir bayram sofrası kurulurdu. Tas kebabı, tane tane dökülen pilav, yanında patates püresi… Masanın ortasında özenle dizilmiş meyveler. Portakallar, mandalinalar, elmalar…

Ve en önemlisi, muz.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bugün markette önünden düşünmeden geçtiğimiz o sarı meyve, bir zamanlar başlı başına bir mutluluk sebebiydi.

Bugün markette önünden düşünmeden geçtiğimiz o sarı meyve, bir zamanlar başlı başına bir mutluluk sebebiydi.

Yılbaşının gelmesini beklemek için yeterliydi. Çünkü çocuklukta mutluluğun fiyatı yoktu. Bir muzla, televizyondaki bir dansözle, sofranın etrafında toplanmış birkaç insanla dünyanın en zengin çocuğu olabilirdiniz.

Sonra biraz büyüdük.

Hayat bu kez sevdiğimiz müzik gruplarının tişörtlerini giymek oldu. Üzerimizde biraz bol duran, ama bize dünyanın en doğru insanıymışız hissini veren o tişörtler…

Kadıköy’ün ara sokaklarında dolaşmak, Taksim’in kalabalığında kaybolmak, Beyoğlu’nun merdivenlerinde oturup dünyayı değiştirecekmiş gibi konuşmak…

Cebimizde fazla para yoktu ama içimizde koskoca bir hayat vardı.

Bir şarkının sözlerinde kendimizi bulurduk. Bir grubun dağılmasına üzülür, hiç tanımadığımız bir solistin sesinde kendi yalnızlığımızı keşfederdik.

O zamanlar hayat, bir yerlere ait olmaktı.

Bir müziğe, bir sokağa, bir arkadaş grubuna, bir fikre…

Henüz hiçbir yere yetişmek zorunda değildik. Çünkü zamanın sonsuz olduğuna inanıyorduk.

Sonra biraz daha zaman geçti.

İlk kez birini görünce kalbimizin ritmi değişti.

Bir bakış, bir gülümseme, tesadüfen değen iki el…

Hayat artık birinin bizi sevme ihtimaliydi.

Telefon çalacak mı diye beklemekti. Bir mesajın içindeki noktayı, virgülü, hatta sessizliği bile anlamlandırmaya çalışmaktı. Birinin adını duyunca içimizin ısınması, onunla aynı sokaktan geçebilmek için yolumuzu uzatmaktı.

Bir insanın varlığıyla dünyanın güzelleşebileceğine inanıyorduk.

Sonra ilk hayal kırıklığı geldi.

Ama yine de sevmekten vazgeçmedik. Çünkü o yaşlarda insan, kırılan kalbinin yeniden eskisi gibi olacağına inanır.

Sonra biraz daha büyüdük.

Hayat bu kez kariyer oldu.

İyi bir iş, güzel bir unvan, daha yüksek bir maaş, daha saygın bir konum…

Çocukken muz yiyebilmek için yılbaşını bekleyen insan, artık istediği meyveyi istediği zaman alabiliyordu.

Ama nedense hiçbirinin tadı eskisi gibi değildi.

Daha çok kazandıkça daha çok şey istedi. Daha çok şeye sahip oldukça daha az sevindi.

Bir zamanlar bir şarkıyla bütün gece mutlu olabilen insan, artık elde ettiği başarıların sevincini bile birkaç saatten fazla taşıyamaz olmuştu.

Çünkü hayatın içine bir şey girmişti: Yetişmek.

Bir yerlere, birilerine, bir hedefe, bir beklentiye…

Ve insan, yetişmeye çalışırken kendi hayatına geç kalabileceğini henüz bilmiyordu.

Sonra biraz daha zaman geçti.

Hayat dostluklar oldu.

Uzun sofralar, bitmeyen sohbetler, gecenin bir yarısı edilen telefonlar, birlikte gülmekten ağlanan anlar…

İnsanın seçtiği ailesiydi dostları.

Sonra o dostlukların da bazılarının mevsimlik olduğunu öğrendik.

Kimi evlendi, kimi taşındı, kimi değişti. Kimi hiç değişmediği için uzaklaştı. Kimi bizi hayal kırıklığına uğrattı, kimini biz kırdık.

Bazılarıyla kavga etmedik bile.

Sadece bir gün konuşmayı bıraktık.

Ve yıllarca hayatımızın içinde kocaman yer kaplayan insanlar, bir süre sonra telefon rehberimizdeki eski isimlere dönüştü.

İşte insanın büyüdüğünü anladığı en acı anlardan biri belki de budur:

Bir zamanlar her şeyini anlattığın birinin artık hayatında olup bitenlerden haberi bile yoktur.

Sonra biraz daha zaman geçti.

Bu kez hayat, herkesten uzaklaşmak oldu.

Kalabalık sofraların yerini sessiz akşamlar aldı. Telefon çalmasın istedik. Kimse bir şey sormasın, kimse bir şey beklemesin, kimse kapımızı çalmasın…

Bir zamanlar yalnız kalmaktan korkan insan, artık yalnızlığını korumak için mücadele eder hâle geldi.

Yeni insanlarla tanışmak yorucu gelmeye başladı. Kendini baştan anlatmak, geçmişini açıklamak, neyi sevip neyi sevmediğini söylemek…

Birine alışmak bile zahmet oldu.

Hatta bazen seviştikten sonra bile insanın aklından aynı düşünce geçmeye başladı:

Acaba ne zaman gidecek?

Ne tuhaf değil mi?

Bir zamanlar sevdiğimiz insan biraz daha yanımızda kalsın diye dakikaları uzatmaya çalışırken, şimdi birinin gitmesini bekleyerek saatlere bakıyoruz.

Eskiden birinin yokluğu acıtırdı.

Şimdi bazen varlığı yoruyor.

Peki, ne oldu bize?

Zaman geçtikçe hayat mı sığlaştı, yoksa biz mi zamanı yanlış kullanarak hayatı sığlaştırdık?

Zaman geçtikçe hayat mı sığlaştı, yoksa biz mi zamanı yanlış kullanarak hayatı sığlaştırdık?

Belki de mesele yaşlanmak değil.

Belki de insan yaş aldıkça, her şeyin bir bedeli olduğunu öğreniyor. Her yakınlığın bir sorumluluğu, her sevginin bir kaybetme ihtimali, her dostluğun bir hayal kırıklığı taşıyabileceğini görüyor.

Ve bir süre sonra yaşamaktan çok, kendini korumaya başlıyor.

Daha az seviyor, daha az güveniyor, daha az heyecanlanıyor.

Çünkü daha az hissederse daha az incineceğini sanıyor.

Oysa insan kendini acıdan korurken farkında olmadan mutluluktan da uzaklaştırabiliyor.

Kalbin kapısını üzüntülere kapattığında, sevinçlerin de içeri giremediğini çok sonra anlıyor.

Belki de hayat sığlaşmıyor.

Biz, derinliğinde boğulmaktan korktuğumuz için kıyıda yaşamayı seçiyoruz.

Bir zamanlar bütün dünyayı kucaklamak isteyen insan, yaşlandıkça kendi küçük odasına çekiliyor.

Az eşya, az insan, az beklenti…

Ve mümkünse az hayal kırıklığı.

Ama bütün bu uzaklaşmanın, bütün bu sessizlik arzusunun altında çok daha eski, çok daha ilkel bir özlem yatıyor olabilir.

İnsan, yaşlandıkça sanki yeniden ana rahmine dönmek istiyor.

Kimseye kendini anlatmak zorunda olmadığı, kimseden bir şey beklemediği, hiçbir şeyi ispatlamak zorunda kalmadığı o ilk karanlığa…

Dışarıdaki dünyanın gürültüsünden, insanların beklentilerinden, sevmenin ve sevilmenin ağırlığından uzak, güvenli bir yere…

Çünkü ana rahminde yalnızlık yoktu.

Sessizlik vardı ama terk edilmişlik yoktu.

Karanlık vardı ama korku yoktu.

Tek başınaydık ama yapayalnız değildik.

Belki de insanın ömrü, o ilk güven duygusunu yeniden bulmaya çalışmakla geçiyor.

Çocukken aile sofrasında arıyoruz onu.

Gençken Kadıköy’ün sokaklarında, Taksim’in kalabalığında…

Sonra bir sevgilinin kollarında.

Bir işin başarısında, bir dostun omzunda, bir evin sessizliğinde…

Ve sonunda hiçbirinde bulamadığımızı düşündüğümüzde, herkesten uzaklaşarak kendimize dönmeye çalışıyoruz.

Ama insanın kendine dönmesiyle kendine kapanması aynı şey değil.

Bunu ayırt etmek belki de yaş almanın en zor sınavı.

Herkes için böyle midir, bilmiyorum.

Belki bazı insanlar yaşlandıkça daha çok sever, daha çok güler, daha büyük sofralar kurar. Belki bazılarının içindeki çocuk hiç büyümez. Belki de bütün mesele yılların geçmesi değil, o yılların içimizden neleri alıp götürdüğüdür.

Yine de etrafıma baktığımda, giderek daha çok insanın kendi sessizliğine çekildiğini görüyorum.

Herkes biraz yorgun.

Herkes biraz kırgın.

Herkes, kimseye muhtaç olmamayı bir başarı sanıyor.

Oysa belki de hayatın en büyük yoksulluğu, bir şeye sahip olamamak değil; artık hiçbir şeyi eskisi kadar istememek.

Düşünüyorum da…

Çocukken bir muz yiyebilmek için gün sayan o insanla, bugün evinde tek başına oturup kimsenin aramamasını dileyen insan aynı kişi.

Aradan geçen yıllar ona pek çok şey vermiş.

Para, deneyim, bilgi, başarı, kayıplar, hatıralar…

Ama bir şeyleri de sessizce alıp götürmüş.

Şaşırabilme yeteneğini.

Beklemenin heyecanını.

Küçük şeylerle mutlu olabilmenin o tarifsiz hafifliğini.

Ve belki de en çok, başka bir insanın varlığından koşulsuz sevinç duyabilme hâlini.

Şimdi dönüp geçmişe bakınca anlıyorum ki o yılbaşı sofrasındaki muz, yalnızca bir meyve değildi.

O, hayatın henüz karmaşıklaşmadığı bir zamandı.

Mutluluğun henüz hesap kitap gerektirmediği, kimsenin kimseye kendini kanıtlamak zorunda olmadığı, yarının bugünden daha güzel olacağına inanılan bir çocukluktu.

Belki de özlediğimiz şey çocukluğumuz değil.

Hayatın bizi henüz bu kadar yormadığı, bizim de hayattan henüz bu kadar vazgeçmediğimiz hâlimiz.

Hayatın bizi henüz bu kadar yormadığı, bizim de hayattan henüz bu kadar vazgeçmediğimiz hâlimiz.

Ve belki insan yaşlandıkça ana rahmine dönmek istemiyor aslında.

Sadece bir kez daha, hiçbir şeyden korkmadan yaşayabilmek istiyor.

Birini sevdiğinde gitmesini beklemeden…

Bir dostuyla oturduğunda saate bakmadan…

Bir şarkı duyduğunda geçmişe ağlamadan…

Ve yılbaşı gecesi, masanın ortasında duran bir muzu gördüğünde, yeniden çocuk gibi sevinebilmek istiyor.

Çünkü hayat belki de hiçbir zaman sığlaşmadı.

Biz büyüdükçe mutluluğun büyük şeylerde saklı olduğuna inandık. Ve küçük şeylerin içindeki kocaman hayatı kaybettik.

Şimdi bütün mesele, o hayatı yeniden bulabilmek.

Belki bir şarkıda.

Belki eski bir sokakta.

Belki hiç beklemediğimiz bir insanın gülümsemesinde.

Ya da belki…

Yıllar sonra, bir yılbaşı gecesi, sofranın ortasındaki bir muzda.

Instagram

X

Linkedln

Facebook

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam