article/comments
article/share
Haberler
Manifest’in Wembley Sahnesi Bize Unuttuğumuz Birini Hatırlattı: İçimizdeki Çocuğu

etiket Manifest’in Wembley Sahnesi Bize Unuttuğumuz Birini Hatırlattı: İçimizdeki Çocuğu

google-g-white cross-white onedio-o-white
Onedio’yu Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin plus-blue

Manifest’in Londra konserinde “Story of My Life” şarkısı eşliğinde ekrana yansıyan çocukluk fotoğrafları, bir konser performansının ötesinde hepimizin kendi geçmişine dönüp bakmasına neden oldu. Peki, büyürken geride bıraktığımızı sandığımız o çocukla bugün nasıl bir ilişkimiz var?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

16 Ekim gecesi Manifest’in Londra’daki Wembley konserinden bir görüntüye denk geldim.

16 Ekim gecesi Manifest’in Londra’daki Wembley konserinden bir görüntüye denk geldim.

Grup üyeleri “Story of My Life” şarkısını söylerken sahnenin arkasındaki dev ekranda çocukluk fotoğrafları beliriyordu. Bir tarafta bugün binlerce insanın karşısında sahneye çıkan genç kadınlar, diğer tarafta yıllar önce fotoğraf makinesine gülümseyen küçük kız çocukları.

O an salonda oluşan hissi çok iyi anlıyorum. Çünkü insan yalnızca sahnede ışıklar altındaki kadınları görmüyor. Evde aynanın karşısına geçip saç fırçasını mikrofon yapan, belki sesi biraz fazla çıkınca susturulan, belki de hayalleri fazla büyük bulunan o küçük kızları da düşünüyor.

İzlerken aklıma ilk gelen şey başarıları olmadı. Daha çok, o fotoğrafların çekildiği günlerde kendileri hakkında neler düşündüklerini merak ettim. Nasıl çocuklardı? Nelerden korkuyorlardı? Kim olmak istiyorlardı? Bugün bulundukları yere geleceklerini hayal edebiliyorlar mıydı?

Bir de tabii, o küçük kızların bugünkü hâllerini görseler ne hissedeceklerini düşündüm.

Şarkı seçimi de bu karşılaşmayı daha anlamlı kılıyordu. One Direction’ın 2013 yılında yayımladığı “Story of My Life”ın video klibinde grup üyelerinin çocukluk fotoğrafları ve aileleri yer alıyordu. Yıllar sonra Manifest’in aynı şarkıyı kendi çocukluk görüntüleriyle sahneye taşıması, iki farklı kuşağın benzer bir duyguda buluşmasını sağladı.

Bence burada yalnızca nostalji yok. İnsan kendi hayatına dönüp baktığında bugünkü kimliğinin ne kadar uzun bir hikâyenin sonucu olduğunu da fark ediyor. Bazen çoktan unuttuğunu sandığı bir çocukluk anısının, yıllar sonra verdiği bir kararla ilişkili olduğunu görebiliyor.

Belki de bu yüzden böyle görüntüler karşısında kolayca duygulanıyoruz. Zihnimizde kendi eski fotoğraf albümümüz açılıyor. Bayram sabahı yeni ayakkabılarıyla yatağın kenarında oturan, doğum günü pastasındaki mumları üflerken gözleri parlayan ya da okulun ilk günü önlüğünün içinde kaybolmuş o çocuk geliyor gözümüzün önüne.

Ve insan ister istemez merak ediyor. O çocuk bugün bizi görse ne düşünürdü?

Çocukluğumuz gerçekten geride mi kalıyor?

Çocukluğumuz gerçekten geride mi kalıyor?

Psikolojide sıkça karşılaştığımız bir kavram var: İç çocuk.

Özellikle popüler psikoloji içeriklerinde çok kullanılan, hatta zaman zaman anlamı fazlasıyla genişletilen bir kavram bu. İçimizde kelimenin gerçek anlamıyla yaşayan küçük bir çocuktan söz etmiyoruz elbette. Daha çok, çocukluk dönemindeki duygusal deneyimlerimizin, öğrendiğimiz ilişki biçimlerinin ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançların yetişkinlikteki izlerini anlatmak için kullanılan bir metafor.

Çünkü çocuklukta öğrendiğimiz her şey, büyüdüğümüzde kendiliğinden geçerliliğini kaybetmiyor. Örneğin sürekli eleştirildiğimiz bir ortamda büyüdüysek yetişkinliğimizde hata yapmaya karşı daha hassas olabiliriz. Duygularımızın önemsenmediği bir çocukluk geçirdiysek ihtiyaçlarımızı dile getirmekte zorlanabiliriz. Başarılı olduğumuzda takdir gördüysek sevilmekle başarılı olmak arasında güçlü bir ilişki kurmuş olabiliriz.

Elbette bunlar herkes için geçerli, değişmez sonuçlar değil. İnsan gelişimi çocukluk deneyimlerinden çok daha karmaşık. Mizacımız, sonraki ilişkilerimiz ve içinde yaşadığımız kültür de kim olduğumuzu şekillendiriyor. Yine de çocukluğun kendimizle kurduğumuz ilişkideki etkisini görmezden gelemeyiz.

Çocukluğumuzda bize söylenen bazı cümleler, zamanla kendi iç sesimize dönüşebiliyor. Bir zamanlar bize “Abartma” dendiyse bugün canımız yandığında ilk biz küçümseyebiliyoruz kendi duygularımızı. Hayallerimize gülündüyse yıllar sonra onları kimse fark etmeden bir kenara kaldıran yine biz olabiliyoruz. Çocukken fazla konuştuğumuz için uyarıldıysak yetişkinliğimizde fikirlerimizi paylaşmadan önce defalarca düşünebiliyoruz.

İlginç olan, bazen bu davranışların nereden geldiğini bile hatırlamamamız. Kendimizi hep böyle biri sanıyoruz. Oysa kişiliğimizin değişmez bir parçası olarak gördüğümüz bazı özellikler, bir zamanlar içinde bulunduğumuz koşullara uyum sağlamak için geliştirdiğimiz davranışlar olabiliyor.

Büyüdük, diplomalar aldık, işe başladık, faturalar ödedik. Çocukluğumuzu da bütün bunların gerisinde bıraktığımızı düşündük. Fakat yetişkin olmak, çocuklukta edindiğimiz bütün düşünce ve davranış kalıplarından kurtulduğumuz anlamına gelmiyor.

Büyümek, kendimize nasıl davrandığımızı yeniden öğrenmek

Büyümek, kendimize nasıl davrandığımızı yeniden öğrenmek

İçimizdeki çocuk kavramının bana en anlamlı gelen tarafı, geçmişte yaşadıklarımızı bugünkü bilgimizle yeniden değerlendirme imkânı sunması.

Çünkü yetişkin olduğumuzda çocukluğumuzdaki olaylara artık başka bir yerden bakabiliyoruz. O zamanlar anlamlandıramadığımız bazı davranışların nedenlerini görebiliyor, kendimize yüklediğimiz sorumlulukların aslında bize ait olmadığını fark edebiliyoruz.

Örneğin çocukken sürekli uslu olmak zorunda hisseden biri, yıllar sonra kendi ihtiyaçlarını geri plana atmasının nedenlerinden birini anlayabiliyor. Herkesi memnun etmeye çalışan bir yetişkin, belki de çocukluğunda kabul görmenin yolunu böyle öğrendiğini fark ediyor.

Bu farkındalık geçmişi değiştirmiyor ama geçmişte yaşadıklarımızı bugün nasıl yorumladığımızı değiştirebiliyor.

Burada öz şefkat kavramı önem kazanıyor. Psikolog Kristin Neff’in çalışmalarıyla da yakından tanıdığımız öz şefkat, kişinin zorlandığı anlarda kendisine anlayışla yaklaşabilmesini, yaşadığı güçlükleri insan olmanın ortak deneyiminin bir parçası olarak 

Bugün kendimize söylediğimiz şeyleri, çocukluğumuzdaki hâlimize de söyler miydik? Bir hata yaptığımızda kendimize ne kadar sert davranıyoruz? Bir şeyleri başaramadığımızda ne kadar çabuk yetersiz olduğumuza karar veriyoruz? Yorulduğumuzda dinlenmeyi hak etmek için neden önce bütün işlerimizi bitirmemiz gerektiğini düşünüyoruz? Bazen geçmişteki kendimize anlayış göstermek, bugünkü kendimize karşı kullandığımız dili de sorgulamamızı sağlıyor. Üstelik bunun için çocukluğumuzu bütünüyle güzel hatırlamamız gerekmiyor. Herkesin çocukluğu özlemle dönüp bakacağı bir dönem değil. Bazı insanlar için çocukluk fotoğrafları neşeden çok hüzün, kayıp veya kırgınlık çağrıştırabiliyor.

Dolayısıyla içimizdeki çocuğu onurlandırmak, geçmişi kusursuz bir masal gibi yeniden yazmak ya da bütün kırgınlıklarımızı yok saymak anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca o günlerde neden korktuğumuzu, neye ihtiyaç duyduğumuzu ve elimizden gelenin aslında ne kadar sınırlı olduğunu anlayabilmek bile önemli.

Belki o zamanlar kendimize söyleyemediğimiz bir şeyi bugün söyleyebiliriz. “Çok korkmuştun, biliyorum. Olanların hepsini anlaman mümkün değildi. Bazı şeyler senin sorumluluğun değildi.”

Peki ya o çocuk bizimle gurur duymuyorsa?

Peki ya o çocuk bizimle gurur duymuyorsa?

Manifest’in sahnesine dönersek, performansın en etkileyici taraflarından biri çocukluk fotoğraflarının bugünkü başarılarla yan yana gelmesiydi. Çünkü biz genellikle insanların ulaştıkları noktayı görüyoruz. Sahnedeki özgüvenlerini, başarılarını, alkışları, kalabalıkları... Oysa bütün bunların öncesinde sıradan günler, başarısız denemeler, korkular, vazgeçme ihtimalleri ve belirsizlikler var. Bir insanın bugünkü hâlini çocukluk fotoğrafıyla yan yana görmek, aradaki yılları da düşünmemize neden oluyor.

Fakat burada üzerinde durmak istediğim başka bir mesele var. Sosyal medyada sıkça karşılaştığımız “Küçük hâlin seni görse gurur duyardı” cümlesini biraz eksik buluyorum. Güzel bir niyet taşıyor ama çocukluğumuzdaki kendimizle ilişkimizi yine bugünkü başarılarımız üzerinden kurma tehlikesi var.

Peki ya hayal ettiğimiz yerde değilsek? Bazı şeyleri hâlâ başaramadıysak? Çocukken kurduğumuz hayallerin bir kısmından vazgeçtiysek?

O zaman geçmişteki kendimize karşı mahcup mu olmalıyız? Bence hayır.

Çocukluğumuzdaki hâlimize verebileceğimiz en değerli şey, her hayalini gerçekleştirmiş bir yetişkin olmak zorunda değil. Belki de kendisine daha anlayışlı davranmayı öğrenmiş, hata yapmaktan eskisi kadar korkmayan, ihtiyaçlarını ifade edebilen bir yetişkin olmak çok daha anlamlı. Çünkü kendimizi yalnızca ulaştığımız hedeflerle değerlendirdiğimizde çocukluğumuzda üzerimizde hissettiğimiz bazı beklentileri yetişkinliğimizde de sürdürmüş oluyoruz. Bu kez bizi eleştiren bir öğretmen, ebeveyn veya başka biri olmasa bile o değerlendirmeyi kendi kendimize yapmaya devam edebiliyoruz.

Eski bir fotoğrafın düşündürdükleri

Eski bir fotoğrafın düşündürdükleri

Manifest’in Wembley sahnesindeki o görüntüler bana bir süredir üzerinde düşündüğüm başka bir meseleyi de hatırlattı. Yetişkinlikte kendimizle kurduğumuz ilişkiyi ne kadar bilinçli seçiyoruz?

Çocukken öğrendiğimiz bazı davranışları, bize iyi gelip gelmediklerini sorgulamadan sürdürebiliyoruz. Her şeyi kontrol etmeye çalışmak, herkesi memnun etmek, sürekli üretken olmak zorunda hissetmek veya dinlenirken suçluluk duymak bunlardan yalnızca birkaçı. Bunları fark etmek her zaman kolay değil. Çünkü yıllardır bizimle olan bir düşünce biçimini, düşünce biçimi olarak değil, gerçekliğin kendisi olarak algılayabiliyoruz.

Belki bu hafta eski bir fotoğraf albümünü açmak için güzel bir fırsattır. Fotoğraftaki çocuğa bakıp mutlaka duygulanmak, ağlamak ya da kendimizle ilgili büyük bir keşif yapmak zorunda değiliz. Sadece biraz merakla bakabiliriz. O yıllarda en çok ne yapmaktan hoşlanıyorduk? Hangi konularda cesurduk? Nelerden çekiniyorduk? Hangi özelliklerimizi zamanla saklamayı öğrendik? Bugün hâlâ bize ait olan ama uzun zamandır ilgilenmediğimiz neler var?

Ben böyle soruların geçmişe dönmekten çok bugünü anlamakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Büyümek çoğu zaman çocukluğu geride bırakmak, eski alışkanlıklarımızdan sıyrılıp yeni bir kimlik edinmek gibi anlatılıyor. Oysa yetişkinlikte kim olduğumuzu anlamaya çalışırken çocukluğumuzun izleriyle de karşılaşıyoruz. Bazen o izlerden bazılarını değiştirmek, bazen de yıllardır sakladığımız bir yönümüzü yeniden keşfetmek istiyoruz.

Manifest’in sahnesinde gördüğümüz çocukluk fotoğrafları birkaç dakika sonra ekrandan kayboldu. Şarkı bitti, konser devam etti. Ama benim aklımda sahnedeki başarıdan çok, o fotoğraflardaki çocukların yıllar içinde neler yaşadığı sorusu kaldı.

Bir de kendi çocukluk fotoğraflarım. Çünkü geçmişteki kendimize bakarken yalnızca gerçekleştiremediğimiz hayalleri, yaptığımız hataları veya eksiklerimizi görmek zorunda değiliz. O yıllarda ne kadar az şey bildiğimizi, buna rağmen nasıl öğrenmeye, denemeye ve hayatı anlamaya çalıştığımızı da hatırlayabiliriz.

Çocukken anlamlandıramadığımız bazı şeyleri bugün anlayabilecek, o zamanlar kendimize gösteremediğimiz anlayışı şimdi gösterebilecek yaşa gelmiş olmak… Benim için büyümek bu. 

Ben şimdi kendi çocukluk fotoğrafıma baktığımda o küçük kızın benimle gurur duyup duymayacağından çok bugün ona nasıl davrandığımı düşünmek istiyorum.

Peki, siz çocukluğunuzdaki hâlinizle karşılıklı oturabilseydiniz ona ne söylemek isterdiniz?

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Instagram

X

LinkedIn

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
0
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam