Ece Temelkuran Haberleri

Ece Temelkuran ile ilgili tüm haberler, içerikler, galeriler, testler ve videolar Onedio’da. Ece Temelkuran ile ilgili son dakika haberleri ve gelişmelerini, yeni içerikleri de bu sayfa üzerinden takip edebilirsiniz.

trend-arrow

Popüler İçerikler

Ece Temelkuran'ın Berkin İsyanı: 'Bu Çocukları Ölmeden Tanımak İstiyorum'
Berkin Elvan'in hayatını kaybetmesinden sonra Türkiye'nin dört bir yanında eylem vardı. Sokaklarda Berkin Elvan'ı anmak isteyen binlerce kişi ağladı, ellerindeki dövizlerde, pankartlardaki mesajlarla ağlattı. Can Dündar'ın sunduğu Canlı Gaste programına bağlanan gazeteci Ece Temelkuran, canlı yayında isyan etti. ' AĞLAMADAN KÜFRETMEDEN NE SÖYLEYEBİLİRİM' ' Yayına bağlanmadan önce ağlamadan ve küfretmeden ne söyleyebilirim diye düşündüm. Çok özür dilerim çok kötüyüm.' diyen Temelkuran 'Bu parti tutucu, muhafazakar olabilir, ama her ilde sevilen saygı duyan insanları bünyesine kattılar. AKP'nin taraftarları ne bekliyor. Elbette içimiz yandı ve bu ilk değil. Söylenecek hiç bir şey kalmadı yani. Bu ülkenin zalimlikle yönetilmesine izin veremeyiz. Bu ülkede bir çocuğun ölmesine dayanamayan insanlar yaşıyor. ' şeklinde konuştu. 'BEN BU ÇOCUKLARI ÖLMEDEN ÖNCE TANIMAK İSTİYORUM' AKP'ye oy verenlere seslenen Temelkuran, 'Artık bu lideri destekleyenler kendilerine gelsinler ve insanlığa geri dönsünler. Hiç değilse bugün ve yarın için. Yarın cenaze töreni var ve çok korkuyorum. Kimsenin bir ölü çocuk daha taşıyacak sabrı kalmadı. Ben bu çocukları ölmeden önce görmek istiyorum ölmeden önce sevmek istiyorum. Bugün sokağa çıkan ve acısını bizlerle paylaşanların alınlarından öpüyorum.' dedi. HALKIN POLİSİ OLDUKLARINI UNUTMASINLAR Temelkuran şunları söyledi; 'Polislerin içinde sesleri çıkmasa da namuslu insanların da olduğunu biliyorum. Çocukların ölüm emrini verenlerin değil halkın polisi olduklarını unutmasınlar. Bir gün bu polisler çocukları öldürdükleri için değil çocuklarının yüzüne bakamayacak duruma gelebilirler. ' Artı 1
CHP'li Nazlıaka'nın Ayakkabı Çıkışına Sosyal Medyadan Destek
CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, dün TBMM Genel Kurulu'ndaki konuşmasında, kadınlara yönelik şiddeti ve bunun engellenememesini eleştirmiş, yaptığı konuşma sırasında kendisine sözlü müdahalede bulunan AK Partililer'e 'Valla şeytan diyor ki, çıkar şu ayakkabını fırlat, ama bir ayakkabıma bakıyorum, bir de sizlere. Değmez diyorum açıkçası” demişti.  Yaşanan bu olay ardından gazeteci-yazar Ece Temelkuran'ın, Nazlıaka'ya destek olmak için başlattığı sosyal medya kampanyası çığ gibi büyüdü. Twitter'da 'geliyor terlik' hashtag'i ile yüzlerce mesaj paylaşıldı.
“Kamyon” Yola Çıktı: “Hatalıysak Aramızda Kalsın”
Arka kapağında Metin Kaçan portresi ve Met-Üst’ün Kaçan’ı anlatan birkaç kelamıyla yayın hayatına başlayan Kamyon, bundan sonra her ay raflarda olacak.Ankara’dan bir dergi çıktı yola, ismi Kamyon.  İlk sayısı 1 Eylül Dünya Barış Gününe ithaf edilen dergi; sol şeridi ihlal ede ede, arada bir hatalı sollama yapa yapa ilerliyor. İçerisinde mizahtan politikaya, edebiyattan sinemaya pek çok alanda yazıların, şiirlerin, söyleşilerin bulunduğu dergi; Birol Tezcan’dan, Ertekin Akpınar’a, Mahir Ünsal Eriş’ten, Ece Temelkuran’a  pek çok ismin desteği ve cesaretlendirmesiyle raflarda yerini aldı.Derginin ismi ise Metin Kaçan’a dayanıyor: “(…)Leman, Öküz gibi bir dergi çıkaracaktık. Adı da Kamyon olacaktı. Elbette şoför koltuğunda da Metin Kaçan. Artık günlerimiz Kamyon’u hayal etmekle geçiyordu; kim direksiyon olacak, kim kasa. Elbette ciddiyetimden ve sürekli “Ama Adnan abi bu dergi yetişmeyecek” diye bağırışlarımdan ötürü benden olsa olsa fren oluyordu! Üstelik bir türlü ilham da gelmiyordu. Sonunda Metin bunun nedenini buldu; ofis yanlıştı. Kamyon, garaj gibi bir yerde çıkmalıydı. Ancak öyle bir yerde havaya girebildik. Hal böyle olunca bir süre Cağaloğlu’nda garaj aradık ya da arar gibi yaptık sonra başka bir performansa geçtik.”İlk sayı acemiliğini “Hatalıysak aramızda kalsın” sloganına taşıyan Kamyon, bundan sonra her ay raflarda yerini alacak.Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kamyon-yola-cikti-hataliysak-aramizda-kalsin/
Ece Temelkuran Kamyon Dergi'de Yazdı: Yalnızlık Mavisi
'Bir nefes sesi bari olsa evde.'Bir nefes sesi için kimlere gider insan, kimlere ikram eder kendini. Işıklı bir bardak su ikram eder gibi karanlık ve kıymet bilmez ağızlara, çiğnenmek üzere. Hatta kimi kez iki yalnız böyle gecelerin sabahında rastlarlar birbirlerine. Hiç konuşmadan, hiç kurcalamadan sarılırlar birbirlerine, bir daha hiç birbirlerinin ellerini bırakmamak üzere. Her iki yalnız da bir nefes peşinde olduğundan, her ikisi de bir tene, bir sese kanaat ettiğinden yürür giderler hayatın içinde. Teslim olmuş askerlerin kederi vardır yüzlerinde, yetinmenin sessizliği. Er ya da geç, ama mutlaka bir gün ya da zalim bir gecede gelip sarılan bir beladır yalnız yaşayanın başına. İçinin en titreyen sesiyle söylersin kendine. Bu söylediğini duyunca, bazen, ağlarsın bile kendine: Başlangıçtaki yetinme kavlini bozmazsa birinden biri, beraber ihtiyarlayacaklardır artık. Ne zaman birinden birinin aklına gelse başka hayatlar kurulabileceği, bir sıkıntı olacaktır evin içinde. Ama mutlaka diğeri hatırlatacaktır ona, yalnızlığın karşısında diz çökülen o geceyi. Eğer kimse tamah etmezse 'daha iyisine', yaptıkları çocuklara bakacaklardır oturma odalarında. Bir ömür de böyle geçecektir işte.Bazen de, sanki merhametli bir tanrı görmüş gibi yalnız olanın halini, birbirlerinin yoluna çıkarır ışıklı iki ruhu. Tereyağından kıl çeker gibi olup biter her şey, bir çiçeğin yanından yürür gibi kurulur ilişki. Su gibi akar iki insan birbirine, birbirinde birikir iki kişi. İyidir. Çok iyidir böylesi. Akarlar birbirine… Küçük kavgalar edilir, sonra çaylar koyulur. Daha yarısına gelmeden bardağın, iki gövde birbirine dolanır, dolaşır. Bir çok şey konuşulmadan hallolur, iki insan birbirinde bir şahane film gibi kaydolur. Biri diğerinin yatakta kalan kokusuna sarılır, öteki berikinin çamaşırlarına yüzünü bastırır. Gün içinde aklına gelir biri diğerinin, diğeri ötekinin sesini duymak için bahaneler yaratır. Fakat… Ama… Ne olsa da işte… Niyeyse… İnsanın ancak yalnızken yapabileceği şeyler vardır. En pamuk şekeri aşkta bile insanın, sanki terk ettiği tek kişilik evinde, eski iç evinde özlediği bir şeyler kalır. Ve bu özlenenler içerisinde en içe işleyeni yalnızlık laciverdidir. Sabah gelen o 'hayret vakti'!Bazen yolculukta olur bu mavi. Sabaha kadar süren yolculukta, buğulu camda, yol yol akan camda, gün aydınlanır. Gece öyle bir döner ki sabaha, bir çocuk hayretiyle kalakalırsın. ‘Hayret vakti’ Bazen evde olur bu mavi. Sabaha kadar oturursun. Saat sana aittir nasılsa, kimse yoktur. Niyeyse oturmuşsundur sabaha karşı, evin ışıkları açıktır. 'Artık yatsam mı?' dersin, sıkıla sıkıla. Kalkarsın, evin ışıklarını söndürürsün ve…Evin içi kararınca, işte o anda camların dışı aydınlanır. Ne sabahtır o an ne de artık gece seni saklamaktadır. Camı açarsın, bir yalnızlık fotoğrafı olursun. Kederli gibi olursun, neşeli gibi ve sanki her şeyi anlar ve her şeyi içine sindirirsin. Sokağa bakarsın, tepende uçan sabah kuşlarına. Hayret edersin. Bu maviyi ne zaman görsen sanki ilk kez görüyor gibi hayret edersin… Sabah bu kadar mı güzel olur, her seferinde kendine bunu dersin. Biri varsa hayatında işte o maviyi niyeyse pek görmezsin. Yalnız insanlarındır o mavi, rahat bırak! Sen git yat ısıtılmış yatağa, sevdiğin ayaklarını ısıtsın. Bırak bari bu sabah mavisi yalnızlara kalsın. Yalnızlara kalsın…Ece TemelkuranTwitter: https://twitter.com/KamyonDergiFacebook: https://www.facebook.com/KamyonDergiE-mail: kamyondergi@gmail.comWeb: http://kamyon.co/
Ece Temelkuran'dan Yeni Roman: Devir
Gazeteci - yazar Ece Temelkuran'ın yeni kitabı 'Devir' Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Ankara’da, 1980 Mayıs’ının son günlerinde başlayan romanın arka kapağından: 'Ben artık susmak istemiyorum. Çünkü insan belki hiç konuşamaz bir kere susarsa. Kuğu gibi dili dışarıda kalır, ses çıkmaz. Ben artık hep konuşacağım.'Bu bir devir romanı. Herkesin zamanı bir başkasına devrettiği hayatta, Ali ve Ayşe'nin beraber kurdukları gizli bir dünya var içinde. Sadece o iki çocuğun gördüğü ve bir tek dilsiz kuğuların bildiği bir yer. O dünyada bugün yaşadıklarımıza asıl biçimini verenler, yani unuttuğumuzu hatırlamadığımız şeyler var... Ece Temelkuran, yalnızca çocuk gözümüzle bakınca hatırlayacaklarımızı anlatıyor. Dilsiz kuğuların dün söylediklerini yarına devrediyor...
Ece Temelkuran: '12 Eylül'ün Başarısı Kendini Bile Unutturması'
Ece Temelkuran yeni romanı ‘Devir’ ile, Türkiye'yi 12 Eylül 1980 darbesine götüren olayları iki çocuğun gözünden anlatıyor.Ebeveynleri, kimlikleri, siyasi inançlarıyla varoluş mücadelesi verirken, bu iki çocuk, Ankara’nın Kuğulu Park’ındaki kuğuları kurtarma gayretiyle, onlara sunulan gerçekler ve kurgular arasında kendi doğrularının peşinden gidiyor.Roman, 80 darbesi dönemi için bir politik hafıza tazeleme çalışması yaparken, aslında bir yandan da Türkiye’nin şimdiki politik hafızasının nasıl oluştuğuna dair soru işaretleri doğuruyor.Neleri biliyoruz, neleri bilmemiz istenmiyor, bizden ne saklanıyor? Ya da bizden sonrakilere biz ne devredeceğiz?Ece Temelkuran  BBC Türkçe'ye anlattı:Bu kitap 12 Eylül'ü yaşamamış birine ne söylemiş olacak?Ben hafızanın yaşanan şeylerle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bir şeyi hatırlamak illa o olayları yaşamayı gerektirmiyor. Yaşamış olmak da doğru hatırlamayı da gerektirmiyor. Dolayısıyla bugünün insanlarına o dönemin ne kadar bu dönem olduğunu, o günleri yaşayanların da eksik aktardıklarını hatırlatmak istedim. O günler aslında bugünler biraz da, o yüzden “Devir”in zamanı gelmişti.Peki o döneme dair eksik anlatılanlar neydi?Kitabın sloganı 'Unutulmayacak olanlar kalır ama ya hatırlamayacaklarımız?' bir kelime oyunu değil, bu ülkenin temel meselesi. Bugün de o gün de, o günlerden çok öncesinde de hep aynı şey oldu. Ölümlerle işaretlenmiş, insanların eksilmesiyle çentik atılmış bir tarih bu. Hepsi için “Unutulmayacaklar” diye bağırdık, bizden öncesi nesiller de bağırdı. Evet unutulmadılar, onların hepsinin ismini biliyoruz, ölümlerini unutmuyoruz ama hatırlamak sadece hesap sormak hıncıyla gerçekleşebilecek bir hedef değil. O gün sokakta süren başka bir hayat vardı ve o hayat aslında Türkiye’deki o dönemin siyasi atmosferini, ruhunu yaratıyordu. Tıpkı bugün başat olaylar dışındaki birçok şeyin, dönemin ruhunu atmosferini yaratması gibi. Hikayemizin tamamlanması için hatırlamaya değer bulmadığımız hayatın kendisine geri dönmemiz gerekiyor. İsimsiz ölülerin isimsiz hayatlarına.Kitapta döneme devrimcilerin açısından bakıyorsun, onların hafızalarına gitmişsin. Peki o dönemi yaşayan milliyetçilerin hafızaları, o taraf eksik değil mi?O da eksik kalsın. Benim yazarlığımla ziyaret etmek istediğim bir trajedi değil onlarınki. Kalbî bir mesele sonuçta. O kadar da soğukkanlı bir romancı, öyle bir insan değilim ben. Öyle bir insan değilken öyleymiş gibi yapmak samimi olmazdı.'İsimsiz ölüler var' dedin... Ölülerin 'isimsizleştirilmeleri' veya sıradanlaştırılmalarını iktidarların bilinçli bir politikası olarak mı görüyorsun?Türkiye’deki en önemli kırılma noktasının herhalde yakın tarihte Denizlerin öldürüldüğü zaman, 1971 darbesi olduğunu tahmin ediyorum. İlk kez saygı duyulan, öğrenci denilen genç insanların herkesin gözü önünde göz göre göre engellenemez bir şekilde asılması diye bir şey yaşandı.Sanıyorum o zaman Türkiye’nin muhayyilesinde iyinin ve güzelin gözler önünde katledilmesiyle ilgili bir dönüm noktası oldu o. Ondan sonra, 1971’den, özellikle 75’ten sonraki dönem bütün ölümlerin giderek anlamsızlaştığı, giderek sıradanlaştığı bir dönem.Sonra zaten 80’lerde ve esasen 90’larda Kürt meselesi sebebiyle ölümün sıradanlaştırıldığı, “düşmanın” insanlık dışı ilan edildiği dönem. Üç öğrenci öldürüldü diye bir ülke ayağa kalkıyor 71’de ama bugün bir öğretmen öldürülüyor, adamın teki gevşek gevşek “Allah rahmet eylesin” diyor. Ben de “Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” diye soruyorum. Bu soru insanların aklında kalıyor. Lafın müthişliğinden değil, herkesin hissettiği bu çünkü, o yüzden. Bu siyasi dönemin temel meselesini anlatıyor: Zalimlik ve zalimliğin karşısında nutku tutulan kitleler. Herkes şimdi merak ediyor, bu işler nasıl buraya geldi? E işte o seller bu çamurları getirdi. Gözümüzün önünde on yıllarca insanlar katledildi ve biz sanki ölenler insan değilmiş gibi hissetmeyi öğrendik.Türkiye’nin tarihi kimliği oluşturulurken de böyle bir dağılmadan söz edilebilir mi? Örneğin yakın tarihteki Kürt meselesi ve çözüm süreci...Ermenilerle de, Kürtlerle de ilgili Türkiye’de unutturma sorunu yok bana sorarsan. Daha ziyade bir bellek imalatı var. Yalanlardan, belki de kitlelerin inanarak rahatladığı yalanlardan kurulu bir bellek imalatı. Öte yandan şimdi tarihsel bir süreç yaşıyoruz Kürt meselesiyle ilgili ve fakat kimse bilmiyor ne olup bittiğini. Bunu söylediğim için çok kızanlar olmuştu vaktiyle ama şimdi örneğin Selahattin Demirtaş da bu soruna değiniyor. Şeffaflık meselesi. Bir savaş yanlış bir bellekle beslendi. Peki ya barış olacaksa o nasıl bir bellekle beslenecek? Biz hangi cümlelerin üzerine barışa varmış olacağız? Bilmiyoruz. Bir sabah kalkacağız ve “Bitti mi?” diyecekler. Bu cümle nasıl olacak da bir sabah kalkıp duyduğumuz şey “Kürtler bölücüdür” cümlesinden daha sağlam olacak?Peki bu çözüm sürecinde ülkenin doğusu ile batısı arasında farklı bellekler var denebilir mi? Mesela çözüm süreci, Türk ve Kürt hafızalarında nasıl şekilleniyor?Doğu’nun bu konuda bambaşka bir belleği var, Batı'nın bambaşka bir belleği var. Doğu durmadan hayret ediyor “Nasıl bilmezler” diye. Zira Diyarbakır’da çocukların bile bildiği tarihi, burada siyasi analistim diyen adam bilmiyor, bilmek istemiyor. Bunu doğuya ilk kez giden ve gerçekten oradaki insanlarla konuşan herkes görecektir ki, orada bir zaferler, mağlubiyetler tarihi, tepelerin kendi içinde bir savaş tarihi, destanlar, kahramanlar... Bu savaş etrafında oluşturulmuş başka bir tarih var ve batıdaki insanların bundan azıcık bile haberi yok. Dolayısıyla bu çözüm sürecinin biraz da zora gireceğini düşünmemin nedeni o. Bu iki tarihi birleştirmediğimiz sürece, en azından biraz olsun birbirinden haberdar etmediğimiz sürece, bugün konuşulan hiçbir sözcüğün iki tarafta aynı karşılığı vereceğini, aynı şekilde tınlayacağını düşünmüyorum ben.Peki o zaman Doğu ile Batı’nın ortak belleği nasıl oluşturulacak?İnsanların hikayelerini anlatmaları gerekiyor. Ben Ermeni meselesiyle ilgilenirken, kitap yazmaya çalıştığım dönemde bunu gördüm. Hikayeleri anlatmak gerekiyor, ismini koymadan. O hikayeler anlatıldığı zaman bir ortaklaşmaya gidilebiliyor. Benim söylediklerim elbette reel politiğin dışında, insani bir mesele ama bu insani meselenin de o anlaşmazlık duvarında bir çatlak oluşturacağını düşünüyorum.O dönem solda aktif olanlar “Yeni solcular, Kürt meselesiyle eski solcuların hiç ilgilenmediğini düşünür” diyorlar. Ve bu algının yanlış olduğunu da 70'lerdeki siyasi pozisyonları, yazıp çizdikleriyle gösteriyorlar. Kendi ifadeleriyle de bu hafıza yeni nesil solculara aktarılmamış. Peki neden?Bu konularda ahkam kesmek pek iyi değil. Hem bana düşmez hem de mesele hala kavgalıdır, sulh olmamıştır. Ama Sol öyle bir işkence tezgâhından geçti ki, hikayelerini birleştirip tek bir hikayede anlaşacak zamanları olmadı. Bir de tabii üzerinde anlaşılmış bir ortak Sol tarih yok gibi bir şey. Anlatmak istemiyorlar. İşin garip tarafı yenilgileri, zaafları, hataları kolay kabul ediyorlar da iş zaferleri, yaptıkları işleri anlatmaya gelince çekiniyorlar. Sol terbiyedendir herhalde, övünmek istemiyorlar. Ama neler yapılabileceğini tekrar ve soğukkanlılıkla anlatmalılar bana sorarsanız. Bu konuda “Tarihle Söyleşiler” kitabını öneririm. Yeni bir dizi , devam ediyor.Ama sonuçta şunu da unutmamalı: 12 Eylül hakikaten modern tarihin en başarılı siyasal projelerinden bir tanesi. Bir darbe olarak kendi varlığını bile unutturmuş bir siyasal proje. Öyle ki insanlar darbeyi kendilerinin seçtiğine bile inandılar epey bir süre. Hatta o kadar başarılı ki bugün sergilenen “darbeyle yüzleşme” adlı komediyi bile aslında hala darbenin kendisi yönetebiliyor! O kadar ki darbenin esas mağdurlarını bu komedide figüran haline getirebiliyor.Kitabında Fatsa olaylarına da sık sık atıf yapıyorsun. O dönemlerde çok güçlü bir sol damarı olan Karadeniz, Fatsa deneyiminin yaşandığı Karadeniz, şimdi AKP’nin en güçlü olduğu bölgelerden biri. Ne oldu Karadeniz’in o sol hafızasına? Darbeler sonrası bilinçli politik tercihlerden dolayı hafızaların silinmesinden söz edilebilir mi?O dönemde çok büyük şeyler yaşanıyor. Başka bir hayata ilişkin çok büyük deneyler de yaşanıyor. Topu topu 8 ay sürmesine rağmen Türkiye siyasi tarihinde çok önemli yeri var Fatsa deneyiminin. Tıpkı Yeni Çeltek gibi. İnsanlar gerçek anlamda kendi kendilerini yönetmeye başlıyor. Faşizmin de en korktuğu şey başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilen bu tür deneyler.Darbeden sonra, başka bir hayatın mümkün olduğunun kanıtlanabildiğini gösterdikleri için Fatsalılara özel muamele yapılıyor. Neredeyse birer birer insanlar yerlerine yenileri konarak sürülüyor Fatsa’dan. Çünkü o hayatın hatırlanmasından çok korkuluyor. Hala da öyle.Türkiye tarihinin yakın döneminde, özellikle son 10-15 yılda sol kesim içinde aydın dediğimiz kişiler, hafızaların yok edilmesinde nasıl bir rol oynadı sence? Entelektüeller geçmişte yaşananların canlı tutulması için çaba göstermediler mi?Hannah Arendt’in bir kavramı var. Türkçe’ye ‘hizalanma’ olarak çevriliyor. Bu toprakların münevver sınıfına dair böyle bir geleneği var. Sanıyorum hayatta kalmak için “hizalanıyorlar”. Daha kolay hizalanıyorlar. Ya da hizalananlar daha çok sesleri duyulduğu için biz onları duyuyoruz belki de. Hizalanmayı reddedenler, yani siyasi iktidarın çizgisinde hizalanmayı reddedenler o kadar yok ediliyorlar ki onları hiç duymuyoruz.Dolayısıyla elimizde, AKP’nin Türkiye’ye demokrasi getirdiğini bas bas bağıran ve buna var gücüyle entelektüel mühimmat sağlayan ve kendilerine aydın diyen insanlar bulunuyor. Gezi bu konuda çok iyi bir turnusol kağıdıydı. Hem iktidara, hem de bu tür bir elit sınıfta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapan aydın sınıfına bir cevaptı. Yani onları da moral olarak alaşağı eden bir eylemlilikti.Gezi nasıl hatırlanacak ileride?Gezi bizim açımızdan yakın zaman olduğu için bir sürü güzel, komik ayrıntısıyla hatırlıyoruz. Ama muhtemelen Gezi’yi Berkin'le, Ali İsmail Korkmaz’la ve diğer öldürülen çocuklarla hatırlayacak insanlar. 80 de biraz böyle. İşkenceyle, ölümle hatırlanıyor ama o dönemde gerçek bir hayat var. Tıpkı bizim şu an yaşadığımız gibi. Bu gündelik hayatın hafifliği, bayağılığı veya komedisi de var. Gezi’de de böyleydi. Bu hikayenin tamamı anlatılabilecek mi, ben de merak ediyorum.Romanda da çocuk karakterlerden Ali de Alevi bir aileden geliyor ve romanın bazı kısımlarında uçurtmaya, uçurtma ipine atıf var. Okurken benim aklıma Berkin Elvan geldi.. Peki sen bu karakteri yazarken Berkin Elvan ne kadar aklındaydı?Herkes gibi Berkin’in ölümü beni çok etkiledi. Ve doğal olarak girdi kitaba. Ama “Bu Berkin Elvan’dı” demem, ayıp olacağı için öyle demem. Ama kitabın yazılışını anlattığım bir pano yaptım. Yazılı ve resimli, Berkin orada epey var. Zaten bu kitabın ismini Devir koymamın bir nedeni de o oldu.Aynı günlerde, Taylan Özgür’ün fotoğraflarına bakıyordum. Berkin’in fotoğrafıyla Taylan Özgür’ün fotoğrafını yan yana koydum. “Ne kadar benziyorlar” dedim, hem gülüşleri, hem kaşları... Bir an dedim ki “Hep aynı çocuklar ölüyor”, hep devrediyor hikaye...Bu kitabı Gezi için yazmadım, ama Gezi olmasaydı ben asla yazmazdım. Çünkü bir önceki neslin bir sonraki nesle devredeceği bir şey olsa bile devredecek insanlar orada mı bilemezdim. Gezi olunca bir şeyleri hatırlamanın ve anlatmanın hala bir anlamı var diye düşündüm.Gezi’dekiler nasıl bir bellek oluşturdular bu dönemde?Gezi’ye katılan gençler arasında 1980 darbesinin de ne olduğunu bilmeyenler vardı. Onlar -bu gerçek bir hikayedir- Kuğulu Park’taki kuğuları gazdan kurtarmaya çalıştılar. Tıpkı kitaptaki Ali ile Ayşe’nin Kuğulu Park’tan kurtarmaya çalışması gibi. Dolayısıyla içimizde, zamana bağlı olmayan ve devreden bir şey mi var acaba? Bunu bir soru olarak ortaya atıyorum ve eğer varsa devredilecek bir şey, devir alacak olanlar geldi gibi geliyor bana.Ama devir alacak olanları iktidarlar belirliyor, şekillendiriyor olabilir mi? Siyasal İslam’ı odağına alan ve kendisini ‘Evlad-ı Osmanlı’ olarak tanımlayan yeni genç bir kuşak da şimdi Yeni Osmanlıcılık hafızasını tazeleyerek kendilerine kendi iradeleriyle kendilerini tanımlıyor.1923’te Batı’ya bakan, yönü Batı’ya çevrilmiş bir devlet kuruldu. Devlet zoruyla bir modernizm seferberliği başlatıldı. Bu da bu ülkenin kimliğinde, muhayyilesinde ciddi rahatsızlıklar yarattı.Birincisi Türkiye bir yer midir? Bize hep “Türkiye Doğu ile Batı arasında bir köprüdür” diye anlatıldı. O zaman biz hep köprüde yaşıyoruz. Köprü nereye göre tarif edilir? Hangi ayağına göre tarif edilir? Cumhuriyet bunu Batı ayağına göre tarif etmeyi tercih etti. Tanzimat’la başlayan dönemden itibaren de böyleydi. Fakat bu yeni dönemde, Yeni Osmanlıcılık ve Osmanlı referanslarıyla birlikte köprüyü Doğu ayağıyla tarif etmenin bu ülkeye daha iyi geleceğine dair bir kanaat oluştu. Ben Türkiye’nin kurulduğundan beri böyle varoluşsal vakum içinde olduğunu düşünüyorum. Aynı anda Doğu ve Batı’dan, iki taraftan birden çekiliyor. Ama bu iktidar, vakumdaki bu insanların Batı’nın karşısında kendini aşağılanmış hissetmesini başka bir hastalıklı duyguyla tedavi etmeye karar verdi.Doğu’nun karşısında kendini büyük görme hastalığıyla. Ülke kimliğinin Osmanlı referanslarını yeniden icat edilmesi, hatta yeniden imal etmesi bir hastalığın başka bir hastalıkla tedaviye çalışılması gibi bir şey.Üstelik zaten Osmanlı'yla, geçmişle hafıza ilişkimiz çok şizofrenikti. Hem Osmanlının torunlarıyız hem de değiliz. “Osmanlı çok kötüdür, onlar zevke sefaya düşkündü, kaplumbağalar üstünde mumlar yakılıyordu, sonra Atatürk geldi bizi kurtardı şimdi çok çalışacağız Batılılar gibi olacağız.” Karikatürize edersek böyledir muhayyilenin kuruluşu. Ama aynı muhayyilede Osmanlı ihtişamı, aldığı topraklar vesaire bulunur. “Biz Osmanlı’nın nesi oluyoruz?” meselesi Türkiye’nin muhayyilesinde hep sorunluydu zaten.Şimdi yeni bir kimlik mi yaratılıyor?Evet, yeni bir kimlik yaratılıyor. Ve bu kimlik için eksiltilmiş ve arzuya göre abartılmış bir takım terkiplerle yeni bir Osmanlı yarattılar. Ve yeniden keşfettikleri bu geleneğe bağlılıklarını ilan ettiler.Ama büyük bir destek de görüyor bu.Peki Türkiye’nin bu dönemine baktığında, ileriye ne devredilmesini istersin?Ben bundan sonra sözsüz bir isyanın olabileceğini düşünüyorum. Çünkü insanlar Gezi’de söze dair bütün imkanlarını kullanarak bütün dertlerini anlattılar. Gerçekten akıl almaz bir kelime haznesiyle, bir ifade zenginliğiyle her şeyi söylediler. Bunun üzerine söylenecek, yeni söylenecek, 'Eksik kaldı şunu da söyleyelim' denecek pek bir şey olduğunu zannetmiyorum.Gezi’nin şiddetinden şikayet edenler bence Gezi’deki insanları mumla arayacaklar. Çünkü tıpkı 1980’de olduğu gibi bu ülke sözcüklerini hızla unutmaya devam ediyor. Sözcüklerini unuttuğu için de düşünmeyi unutmaya devam ediyor.Ben bundan sonra gelecek isyanın sözsüz öfkeyle, nefretle dolu, öfkesinin nedeninin açıklamayı reddeden bir isyan olacağından korkuyorum. Pazarlık etmeyecek olan bir isyana dair endişelerim var.Çağıl Kasapoğlu | BBC Türkçe
Can Dündar: 'Fezleke Yazılarıyla Halkın Bilgilenme Hakkını Savundum'
Cumhurbaşkanı Erdoğan, oğlu Bilal Erdoğan ve yakın iş çevrelerinin hapis istemiyle mahkemeye verdiği Cumhuriyet gazetesi yazarı Can Dündar, 17 ve 15 Aralık 2013 yolsuzluk iddialarını ele alan fezlekeleri gündeme getirdiği için mahkeme karşısına çıktı.İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde bugün (26 Aralık) görülen iki ceza davasında Dündar’ın avukatları, savcılık iddianamelerinin usule aykırı düzenlendiğini savundu.Avukatlardan Akın Atalay , iddianamede, “yazarın niyetinin düşünce açıklamak, bilgi vermek (…) olmadığı” şeklindeki ifadeyi, AK Parti Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşcu’nun , sosyal medyada yaptığı “Osmanlı İmparatorluğu'nun 90 yıllık reklam arası sona erdi” yorumuna da gönderme yaparak eleştirdi: “Eğer 90 yıllık Cumhuriyet hukukunun da bir son verme niyeti yoksa o zaman müvekkilimizin niyeti değil fiilleri yargılanmalıdır”.Dündar hakkında görülen ilk dava, 1 Temmuz 2014 tarihli “Erdoğan’ın yumuşak karnı”, 18 Temmuz 2014 tarihli “Fezlekeleri okumak hakkımız” başlıklı yazılarla ilgiliydi.
Sanatçı, Akademisyen ve Yazarlardan HDP'ye Destek Çağrısı
Aralarında Murathan Mungan, Nur Sürer, Nejat İşler, Vedat Türkali’nin de bulunduğu sanatçı, akademisyen, sendikacı, politikacı ve yazarlar 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde HDP ile dayanışmak için çağrı metni yayımladı.Birçok yazar, sanatçı, akademisyen, sendikacı, politikacı ve yazar tarafından imzalanan metin şöyle:“Bu kez sıradan bir seçimle karşı karşıya değiliz. Bu kez ciddi biçimde Türkiye’nin geleceği oylanıyor. Bu kez her seferkinden daha sorumluyuz” denilen çağrı metninde, “Biz aşağıda imzası olanlar, 7 Haziran seçimlerinde HDP ile etkin bağımsız bir dayanışma çalışması yürütmek gerektiğini düşünüyoruz. Seçimlere sayılı günler kala, açık ve net bir politik tutum almaya ve bunu hayata geçirmeye ihtiyacımız var. Bugüne dek mücadele yürütülen tüm alanlarda olduğu gibi, sandıkta da AKP’yi geriletmek gerekiyor.2015 seçimlerinde vereceğimiz oyu düşünürken; Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun tarihsel bir dönemeçten geçtiği koşullarda gerçekleştiğini, seçim sonucunda oluşacak yeni TBMM’nin ve kurulacak yeni hükümetin, Türkiye’nin yakın ve orta vadedeki geleceğinin biçimlendirilmesinde gerekli olan siyasal ve yasal düzenlemelerin tek kaynağı olacağını, Türkiye’deki tüm siyasal, toplumsal güçler açısından seçimlerin hâlâ önemli bir siyasal mecra olarak önümüzde durduğunu en başa koymalıyız. Bu nedenle bize göre, AKP’yi geriletebilmek, Erdoğan’ın başkanlık hesaplarını bozmak, Türkiye’de ve Ortadoğu’da barışın önünü açmak için HDP seçim barajını geçmelidir.Türkiye’nin geleceğine ilişkin kaygılar taşıyan her sorumlu yurttaşı desteğe çağırıyoruz. Tüm Türkiye halklarının, emekçilerin, Alevilerin, laiklik mücadelesini vazgeçilmez gören yurttaşların, aydınların, sanatçıların, bilim insanlarının, sendikaların, demokratik kuruluşların, kadın örgütlerinin, doğa/çevre hareketlerinin, LGBTİ topluluklarının ve sivil inisiyatiflerin, Gezi’de olduğu gibi geniş bir dayanışma ve direniş koalisyonu ile yan yana gelmesine ihtiyaç duyuyoruz.Dayanışma çalışmasının, AKP’yi geriletme hedefinin en başına konularak, kamucu, laikliği savunan, özgürlükçü bir bakış açısıyla sürdürülmesini önemli buluyoruz. Böylece HDP’ye verilecek desteğin genişlemesine, açıkça görülen kimi kararsızlıkların giderilmesine olumlu bir katkısı olacağını düşünüyoruz. Böylesi bir zemin, seçim sonrasında kurulacak, geliştirilecek ilişkiler açısından da önemlidir.Biz aşağıda imzası olanlar, AKP diktasına karşı mücadele etmek ve HDP’ye omuz vermek için gönüllü olmak ve bu amaçla bağımsız bir seçim çalışması yürütmek isteyen herkesi, birlikte neler yapabileceğimizi konuşmak üzere 29 Mart’ta TTMOB Karaköy Mimarlar Odası’nda düzenlenecek toplantıya çağırıyoruz.İmzacılarAbdurrahman Atalay, Adnan Saatçi, Ahmet Haluk Ünal, Ahmet Tonak, Ahmet Ümit, Akif Burak Atlar, Akif Kara, Ali Mert, Ali Şimşek, Anıl Güler, Arman Yılmaz, Aslı Baran Kaya, Aslı Filiz, A. Mücella Yapıcı, Başar Toros, Behçet Çelik, Bingöl Erdumlu, Burhan Sönmez, Bülent Akbay, Bülent Aslanhan, Bülent Çoşkungür, Bülent Öz, Can Atalay, Can Ersoy, Cansu Yapıcı, Cem Kaptanoğlu, Cemal Polat, Cenk Cihangir, Cenk Dik, Cenk Gündoğdu, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Çetin Ali Nergis, Çoşkun Adalı, D.Özlem Bilgili, Doğan Halis, Ebru Sorgun, Ece Temelkuran, Eda Derya Toper, Edvar Aksakal, Elif Refiğ, Emre Öztürk, Enbiya Kırali, Ender Özkahraman, Enis Riza Sakızlı, Ercan Yavuz, Erge Yeksan, Eriş Bilaloğlu, Ertuğrul Mavioğlu, Ersin Tosun, Esra Türkekul, Evren İşler, F. Naciye Biten, Feridun Koç, Fırat Yücel, Fuat Ercan, F. Serkan Acar, Gaye Boralıoğlu, Gökhan Dinçer, Gönül Kıvılcım, Güçlü Gözüaydın, Gülgün Nergis, Gülsüm Kav, Gün Zileli, Günseli Andaç Atalay, Hakan Güneş, Hakan Koçak, Hakan Öztürk, Hakan Tanıttıran, Haldun Açıksözlü, Haluk Yurtsever, Hamdi Özyurt, Harun Balcıoğlu, Hasan Ali Sönmez, Hasan Efe Uyar, Haydar Karataş, Hayri Erdoğan, Hayri Erol, Hüseyin Erdoğan, Hüseyin Eroğlu, Hüseyin Karabey, Hüseyin Sezer, Hüseyin Terzioğlu, Hüsnü Arkan, İbrahim Sinan Ege, İhsan Hacıbektaşoğlu, İlknur Birol, İsmet Aktaş, İnan Temelkuran, Kaan Müjdeci, Kemal Tanışan, Koray Türkay, Kubilay Kartal, Latife Tekin, Mahir Ünsal Eriş, Masis Kürkçügil, Mehmet Çevik, Mehmet Özgen, Mehmet Türkay, Meliha İnce, Metin Cihan, Metin Solmaz, Metin Yeğin, Mithat Ercan, Moray Morgül, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Mustafa Atalay, Muzaffer Tekin, Mübarek Berkyürek, N. Çiğdem Atalay, Nadir Öperli, Nazır Kapusuz, Nejat İşler, Nermin Yıldırım, Neslihan Önderoğlu, Nezih Kazankaya, Nur Sürer, Onur Keşt, Orhan Eskici, Osman Akınhay, Oylum Yılmaz, Ozan N. Kaya, Ömer Kamil Kartal, Özge Akman, Özgür Altın, Özgür Ay, Özgür Barış Akbayır, Özgür Doğan, Özgür Karaduman, Pelin Buket Olcay, Pertev Aksakal, Recep Yılbaşı, Reis Çelik, Rezzan Yeşilbaş, Rıfat Karadağ, Rıza Gezici, Sabri Kuşkonmaz, Sanem Deniz Kural, Sedat Biten, Sedat Yılmaz, Sema Kaygusuz, Sema Günaydın Solaklı, Seray Şahiner, Serdar Yazıcı, Seren Yüce, Serkan Öngel, Seyhan Kaya, Seyhan Şahin Ay, Suzan Geridönmez, Şevkat Bahar Özvarış, Tayfun Budak, Tevfik Güneş, Tuğrul Eryılmaz, Tursun Baydar, Vedat Türkali, Yasemin Zeytinoğlu, Yeşim Dinçer, Zafer Aydın, Zafer Kıraç, Zeyyat Usalp, Ziynet Özçelik.”Zete
400 Aydından Can Dündar'a Destek
Durdurulan MİT TIR'larına ait olduğu iddia edilen görüntüleri yayınladığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Cumhuriyet gazetesi ve Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar'a destek için 'biz yurttaşlar' başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bildiriye, aralarında Prof. Dr. Ali Nesin, Prof.Dr. Baskın Oran, Ataol Behramoğlu, Nuri Çolakoğlu ve Selda Bağcan gibi isimlerin bulunduğu 400 akademisyen, hukukçu, yazar ve sanatçı imza attı.Bildiri metninde şu ifadelere yer verildi: