
Taşlaşmak ya da Ağaç Olmak: Gülistan Kaya'nın Kadınları
Bir kanvasın önünde durup da geometri defterinden çıkma bir disiplinle fırça tutan biri var mı diye sorsanız, cevap Gülistan Kaya olur sanırım. Harita mühendisliği eğitiminden güzel sanatlara uzanan yolculuğu, ilk bakışta alışıldık bir 'hobi tutkuya dönüştü' hikâyesi gibi görünse de aslında iki ayrı disiplinin aynı zihinde nasıl uzlaştığının şaşırtıcı bir örneği. Oran, orantı, perspektif — mühendisliğin analitik dili, tuvallerindeki o simetrik, neredeyse mimari kompozisyon disiplinine sessizce sızmış.Kaya'nın resimleri, ilk bakışta masalsı bir dünyaya davet eder izleyiciyi: Vasilisa'nın gölgeli salonu, Alice'in çay saati, Küçük Deniz Kızı'nın pembe göğü... Ama bu tatlılığın hemen altında bir diken, bir damla kan, bir bıçak ucu belirir. Sanatçı, çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz masalların, efsanelerin toplumsal roller üzerindeki sessiz baskısını sorguluyor; Daphne ile Medusa'yı aynı diptiğe yerleştirirken, mitolojinin kadın figürlerini nasıl canavarlaştırıp cezalandırdığını hatırlatıyor bize.Genç ressamların tanınması, bilinmesi ve resimlerinin koleksiyonerlerce alınması için fırsat buldukça röportajlar yaparak onları desteklemeye çalışıyorum; Gülistan Kaya da bu genç ressamlardan biri, üstelik kendi koleksiyonumda da en çok yer verdiğim isimler genç sanatçılar oluyor. Şimdi sözü ona bırakıyorum.




















