Tiyatroda Oynayarak Ev Geçindiren Çok Arkadaşımız Var

-

Tiyatroda Oynayarak Ev Geçindiren Çok Arkadaşımız Var

Tiyatroda Oynayarak Ev Geçindiren Çok Arkadaşımız Var

Tiyatro sezonu tüm hazırlıklarını bitirmiş perde demeyi beklerken, tiyatroya çocuk oyunları yazarak başlayan ve bu tutkusuyla kurduğu Tiyatrokare ile 22 yıldır çalışmalarını sürdüren Nedim Saban ile 4. Sezonuna hazırlanan “Leyla’nın Evi” oyununun provalarında konuştuk.

Tiyatrokare yıllardır oynadığı oyunları gündeme taşıyarak birçok başarıya imza attı. Tiyatro adına çok önemli ödüller aldı. Bir tiyatro tutkunu olarak kurduğunuz Tiyatrokare’nin başarısındaki sırlarından bahseder misiniz? Öncelikle Nedim Saban Tiyatrosu değil, Tiyatrokare’yiz, bu nedenle Nedim Saban markasını öne çıkarma derdimiz yok. Ben bazı prodüksiyonlarda oynuyorum, bazılarını yönetiyor, bazılarının sadece yapımcılığını üstleniyorum. Bir oyun prodüksiyonu neyi gerektiriyorsa onu yapıyoruz, seyirciyi kimlerle buluşturacağımıza oyunun kendisi, konusu izin veriyor. O oyuna en çok yakışan oyuncu ve sanat gruplarıyla çalışıyoruz. Yeni oyuncularımıza fırsat verdiğimiz kadar, ustalarımıza da kendilerini yeniden ifade etme olanağı tanıyoruz. Şu dönemde ekip ruhu yaratmak zor, çünkü televizyon piyasasının hareketliliği sanatçıların algılarının dağınık olmasına neden oluyor. Ancak biz ekip ruhunu provalarda beraber arayarak, araştırarak, turnelerde koca bir sofraya hep beraber oturarak, beraber seyahat ederek ve tabi ki sahne ahlağını yediden yediye tüm aile bireylerimizle paylaşarak yaratıyoruz.

Tiyatroya olan tutkunuz çocuk sayılacak bir yaşta başladı. On iki yaşındaki bir çocuğun tiyatroya olan aşkını anlatabilir misiniz? Bugün başarılı olmanızdaki sebeplerden biri bu işi aşkla, severek yapmanız. Bu aşk nasıl doğdu, nasıl gelişti?

Şimdi TRT binası olan, uzun süre otopark olarak kalan Tepebaşı Deneme Sahnesi’nde başladı benim aşkım. Tarihi tiyatro yanmıştı, ama yangından kurtarılan terzihaneyi minik bir tiyatroya çevirdiler. Türk Tiyatrosu’nun doğumuna şahitlik eden bu binada, hem müthiş tiyatro geleneğini yaşıyor, hem de yeni şeyler deneyebiliyordunuz. Âşık olunmayacak gibi mi? Sahne yoktu, oyuncular ortada oynuyordu, şimdiki deneme tiyatrolarının biçemi yakalanmıştı. Sabah çocuk oyunu, akşam Marat Sade seyredebilen şanslı bir çocuktum. “Birlikte Oynayalım” oyununu izledim, oyuna katılmak için bir bilmece sorulmuştu seyircilere. Onu bilemedim, ama cevabı öğrendim. Ertesi sabah oyundan iki saat önce yeniden tiyatrodaydım, bu kez Birlikte oynamaya hazırdım çünkü bilmecenin cevabını biliyordum. Bir daha da inmedim o sahneden.

Tiyatroyu diğer sanat dallarından ayıran özelliklerinden biri, “daha muhalif bir tavır sergilemesidir” diyebilir miyiz? Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Muhalif demeyelim, insancıl diyelim. Tiyatro insanı insanla anlatır, insana ait olan şeylerden söz etmek için insan malzemesini kullanır. Bu nedenle oyuncunun bedeninde yalan, dolan barındıramaz. İyiyle kötünün çatışmasıdır tiyatro. İyi de kazansa, kötü de kazansa, iki tarafa da söz hakkı verir, bu nedenle sahne demokrasinin en yoğun olduğu yerdir. Dünyanın en kötü karakterini de oynasanız, onu seyirciye kabul ettirmek için haklı yanlarını bulmalı, savunmalısınız, onu yargılamadan sunmalısınız. En adil mahkemedir tiyatro.

Birçok oyun sahneye koydunuz. Son dönemde seyircinin tiyatroya olan ilgilisini düşünerek “Leyla’nın Evi” oyununun bu kadar çok seyirciyle buluşmasındaki sebebi ne bağlıyorsunuz?

Öncelikle çok sıcak bir hikaye, iki kadının dostluğunu çok güzel anlatmış Zülfü Livaneli. Bence seyirciyi en çok bu yakınlaşma çekiyor. Öte yandan özellikle genç kızlarımızın başucu romanı olmuş bir eser, maça bir sıfır galip başlıyorsunuz yani. Ancak büyük de bir risk bu aynı zamanda. Seyirci, çok sevdiği, bildiği öykünün tiyatro sahnesindeki biçemi ve anlatımını beğenmeyebilir, reddedebilirdi. Leyla, yaşlı ve ayrıksı bir kişi, ama onlarca seyirci kulise gelip, “biz Leyla’yız” demişler. Bu da oyuncuların inandırıcılığı, sıcaklığını gösteriyor. Oyunu empati kurarak izliyorlar, ve çok ağlıyorlar.

Gezi Parkı sürecinden sonra öykü yepyeni bir boyut da kazandı…. Zorla evi elinden alınan bir kadın, restore edilme bahanesiyle çirkinleştirilen bir yalı, kesilen ağaçlar, kaybolan değerler arasında dik duruş sergileyen insanlar. Sanırım bu yıl izleyenler, oyuna bu gözle de bakacak. Tarihe tanıklığımız sanat yapıtlarındaki algı ve beğenimizi de değiştiriyor çünkü doğal olarak.

“Leyla’nın Evi” ile ilgili birçok şey yazıldı, ama oyunda yaşanan yasak aşklardan bahsedilmedi. Oyunda yaşanan aşkları anlatır mısınız? Ve günümüzdeki aşk anlayışıyla karşılaştırırsak neler söylersiniz?

Oyunda yasak olmayan aşk yok zaten. Leyla, bir yasak aşkla doğmuş ve yaşam boyu bu ezikliği his etmiş, babasını tanımıyor, sadece savaş zamanında İstanbul’a gelen bir İngiliz subayı olduğunu biliyor. Roxy, gelenekçi aile yapısı nedeniyle Almanya’da dilediğince özgür yaşayamamış bir gurbetçi çocuğu. Aşkı İstanbul’da buluyor, ancak tuhaf bir biçimde Leyla’nın da aynı evde yaşamaya başlamasıyla, o da aşkını yaşayamaz hale geliyor. Yalıyı satın alan kişiler, her zaman toplum ve baba baskısı altında yaşamışlar. Cinselliği yalının satın alınmasına ertelemişler ama onlara da kısmet olmuyor. Çok boyutlu aşklar var… Televizyon dizilerinde aşk ve entrika sözcükleri yan yana kullanılıyor, o onun sevgilisi, ötekisi başkasının sevgilisiyle filan oluyor ama buna yasak aşk değil, entrika demek gerek. Oyunda ise çok daha soluksuz yaşanıyor aşklar.

“Leyla’nın Evi” ilgili başka yapmak istediğiniz bir çalışma var mı? Dizi yada sinema filmi olarak gündeme taşınmasını ister misiniz?

Nilgün Öneş ile çok uzun süre üzerinde çalıştık, bence heyecan verici bir senaryo ortaya çıktı. Televizyon, farklı bir mecra ve öykü, pek çok farklı konuyu içinde barındıracak kadar zengin. Biz de bu zenginlikleri bulmaya çalıştık, ucuzluğa düşmeden. Geçtiğimiz yıl Star TV ile anlaşmıştık, bazı görüş ayrılıkları yaşandı, projeyi durdurduk. Şimdi tabi ki doğru yer ve zamanda hayata geçmesini bekliyoruz.

Tiyatroda yaşanan zorluklar nedeniyle birçok tiyatro oyuncusu dizilerde oynamayı tercih ettiklerini dile getiriyorlar. Diziler de popüler kültürün bir parçası olarak, oyuncuların kimliklerini daha ön plana çıkarıyor ve tiyatro oyunu yerine dizileri seçebiliyorlar. Bu durumda Tiyatro oyunlarınızda oyuncu bulmakta zorluklar yaşıyor musunuz?

Mesele sadece oyuncunun dolu olması, ya da uzun saatler çekim yapması değil, kafasının da çok dağınık olması. Dizi kalktı mı, çekim uzadı mı, şehir dışında sete yetişmek için uçağı kaçıracak mı, çekeceği sahne için kostüm, aksesuarı tamam mı filan derken, tiyatroda üretmek neredeyse imkânsız hale geliyor. Oyuncular, sektörün yerine tam anlamıyla oturmamış olmasından dolayı gereksiz stresler yaşıyorlar, bu da sanatsal üretimi engelliyor. Öte yandan, bir oyuncu tiyatrodan beslenir, kendisini ancak bu sanatla geliştirip, ayakta tutabilir. Al Pacino, Meryl Streep gibi oyuncular film başına 2, 3 milyon dolar alırken, neden haftada 2000 dolar karşılığında tiyatroda oynar, hiç düşündünüz mü? Fransa’da tiyatro yapmayan dizi oyuncusu yok gibidir, öte yandan Amerika’da sadece dizilerde oynayan oyuncular Los Angeles’te yaşar, ancak o kadar zayıftırlar ki, tiyatroda zaten esemeleri okunmaz. Bu işte ideal olan, tiyatroda beslenerek, televizyonda imza atmak ve para kazanmaktır. Kaldı ki, oyuncuların tiyatrodan para kazanmadıklarını söylemek, sadece bizi değersizleştirmek için kullanılan bir söylem. Tiyatroda oynayarak ev geçindiren pek çok arkadaşımız var. Arkaik bir iş yapmıyoruz, modası geçmiş bir iş de yapmıyoruz. Bal gibi bir meslektir tiyatro, üstelik hayatta bir mesleği bir kere yapar, ölür gidersiniz. Tiyatrocuysanız, her yıl farklı bir meslek dalı oynar, başka biri olarak yaşarsınız. Bundan büyük zenginlik var mı?

Tiyatrokare bu yıl yeni bir oyun sahneleyecek mi? Tiyatr0kare’nin bu yıl ki çalışmalarını öğrenebilir miyiz? Hangi oyunlar ne zaman ve nerede sahnelenecekler?

İlk turda 22 yıl önce sahnelediğimiz “Müziksiz Evin Konukları” oyunun sahneleyeceğiz. Bu oyun sayesinde tiyatroya geri dönen Macide Tanır anısına oynanacak. Macide Hanım’ı bu yıl kaybettik ve şimdiden çok özledik, onunla yaşadığımız 22 yılın tatlı anıları bu oyuna sığabilse keşke! Kasım’da başlıyoruz.

“Leyla’nın Evi”, dördüncü yılına girdi. On dokuzuncu kez İzmir’e gidiyoruz, Ayvalık’ta 3000 kişi izledi ve ayakta alkışlandı. Yurtdışı festivallerinden pek çok çağrı alıyor, İstanbul’da da hala talep var. Sanırım uzun süre devam eder.

Geçtiğimiz yıl oynadığımız “Aşka 103 Adım” da çok sevildi. Suna Keskin bu oyunla pek çok ödüle aday gösterildi, bazılarını reddetti… En büyük ödül seyircinin alkışıdır. Bu oyun da çok alkışlanıyor. Özge Özberk, Bülent Seyran, Umran Ertok, Koray Kurt ve Suna Keskin, bu romantik komedide harikalar yaratıyorlar.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AlmanyaAşkFransaGezi ParkıİngiltereİstanbulİzmirSavaşSinemaStar tvTRTTercihTiyatroaşkdizioyuntatlı
Görüş Bildir