Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Titreyin Zalimler! İlahi Adalet Var! - Behice Tezçakar Özdemir

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

Titreyin Zalimler! İlahi Adalet Var!

Titreyin Zalimler! İlahi Adalet Var!

Tarihi romanın usta kalemi; Alevilik ve Bektaşilik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan, İsmail , Yeniçeri , Selahaddin El Kürdi gibi pek çok unutulmayan kurgunun yazarı Reha Çamuroğlu’nun zulüm gören kadınlara adadığı son kitabı Nazar “cadı avlarını” masaya yatıran konusuyla merak uyandırıyor.

Nazar arapça “bakış” anlamına gelen bir kelime. Romanın bu şarklı ismi sizi yanıltmasın hikâye orientte değil oksidentte,1532 yılının Avrupası’nda geçiyor. Zaten kitabın doğu kültürüne ait tek öğesi de kapakta görseli olan Hz. Fatma’nın eli imgesi. Romanda Türklerin Viyana’ya yürüdüğü, Kanuni Sultan Süleyman zamanının doğu dünyasından çok farklı bir Ortaçağ Avrupası, feodal sistemin tüm aktörleriyle karşımıza çıkıyor. Bir yanda veba, kuraklık ve kıtlık yüzünden köy meydanlarında açlıktan ölen insanlar diğer yanda depoları tıkabasa dolu manastırlar, şatolar.

Fransisken, Dominiken rahipleri, şeytan ve cadılarla kafayı bozmuş engizisyon cellatları, cadı olduğu iddiasıyla peşine düşülen, işkenceyle öldürülen şifacı kadınlar. Sadece devre dair bir tasvir değil, olup bitenin saikleri de sayfalarda. Sürüye korku salma ve eski düşmanlıkları hatırlatıp, kıskançlıkları düşmanlığa çevirerek parçalama gibi yöntemlerle yönetme metodları ve daha kötücülük mesleğinin pek çok hilesi de satırlara dökülmüş. Kitap yer yer iktidarı kötüye kullanma kılavuzu gibi. Çamuroğlu’nun aslında “nazar” ettiği kötülük ve iyilik. Yazar bu kavramların peşine düşüyor. Kötü nedir diye sorgulayan Çamuroğlu’nun cevabının “kilisenin kötü dediği” olmadığı açık. Romancı kimliğini besleyen tarihçi ve siyasetçi yanlarını göz önüne alarak Reha Bey’in kitabı metaforlarla doldurduğuna inandık ve büyük resmi görebilmek, satır aralarını okuyabilmek için onunla söyleştik.

Bu roman bir eleştiri sanki, peki neyin?

Evet bir bakıma öyle. Bunca acımasızlığın bütün naif kurbanlarının sesine katkı belki de. Kendilerine niçin böyle davranıldığını, yok edilmeleri için niçin bu kadar büyük güçlerin acımasızca ve son derece örgütlü olarak harekete geçtiğini anlamlandıramayanların öyküsü bir bakıma da. Bir sabah penceresinden bakıp da binlerce zebani tarafından kuşatıldığını hayretle fark edenlerin, o anda kendisinin niçin bu kadar önemli olduğunu bir türlü çözemeyenlerin öyküsü. Bütün bunları ciddiyetle yapan tahakküm öznelerinin ne kadar da trajikomik olduklarının, onların da tahakkümün nesneleri kadar durumlarını anlamlandıramadıklarının anlatısı. Bu anlamlandırma çabalarının eleştirisi. Giderek anlamdan uzaklaşan, uzaklaştıkça komik ve acıklı hale gelen sözde “dava”larının eleştirisi.

Peki derdiniz Ortaçağ Avrupası mı yoksa genel bir iktidar, soyluluk ve sınıf sorgulaması mı yaptınız?

Ortaçağ asla sadece “ortaçağ” değildir. Hiçbir “çağ” sadece kendisi değildir. “Dindar nesil yetiştirmek”ten bahsedilen bir ülkede yaşıyoruz. Kim diyebilir ki “toplum mühendisliği” Jakobenlerle başladı diye. Bunu söyleyenler bir zahmet Eflatun’a kadar uzanıversinler, orada “fikir babalarını” hemen teşhis edeceklerdir. Bana bazen bütün mihenk taşları değişmeyen kısır bir döngünün içinde yuvarlanıp gidiyoruz gibi geliyor. Çok kötü oyuncular, yüzyıllardır, çok kötü senaryoları oynayıp duruyoruz. Bunlardan bıkmayacak kadar da sefiliz üstelik.

Yüz binlerce kadının infazından bahsediliyor. Cadı avı meselesinin altında başka hesaplar mı vardı?

Cadı avları sırasında kaç insanın öldürüldüğüne dair rivayet muhtelif. On binden iki yüz elli bine kadar çıkıyor rakamlar. Her halükârda dönemin Avrupa nüfusu düşünüldüğünde korkunç rakamlar bunlar. Daha da korkuncu bunlar tamamen “meşru” otoriteler eliyle soğukkanlılıkla yapılan işkence ve idamlar. En önde gelen kurban ve şüpheliler ise şifacı kadınlar ve ebeler. “Acısız doğum” yaptırma çabaları ve şifacılık bir tür “Tanrı’ya isyan” olarak görülüyor, çünkü Tanrı Tevrat’ta kadının “acı içinde doğurması”nı emretmiş. Erkek ve sistem içi hekimlerin de bu kadınlarla yoğun bir mesleki çekişmesi var. Yani işin bir de ekonomik tarafından söz edebiliriz. Elbette daha önemlisi erkeğin konumunun tehdit altında hissedilmesi.

Neden batı kültürü büyü kavramına bu kadar takık?

Şeytana ve ilk günah düşüncesine “takık” olan her kültür zorunlu olarak büyüye takar. Büyü onlar için ancak şeytanın işbirliği ile icra edilebilecek bir iştir. Şeytan da ilk günahın teşvikçisidir. Çocuk yapmayı, cinselliği bir “günah” icrası olarak gördüğünüzde böyle büyük bir suçluluğun hayat boyu sizi takip etmesi kaçınılmaz olacaktır. Sonuç; her yerde şeytan ve her yerde büyü görürsünüz. Her gün işlemekten, üstelik zevk alarak işlemekten usanmadığınız bir “günah”ınız var düşünsenize.

Batı’daki cadı avlarını anlatıyorsunuz, peki Doğu kültüründe cadı yok mu?

Pek çok örnek var “Doğu” kültürlerinde de. Sarı Saltuk bol bol cadılarla dövüşür mesela. Onun cadıları genellikle erkektir ama. 1838’de bugünkü Bulgaristan topraklarında Tırnava’da cadı avı dolayısıyla iki yeniçeri zabitinin mezarları açılır, cesetleri çıkarılır ve ortalık yerde törenle yakılır. Yakanların içlerindeki kötülük ise belki bu güç gösterisiyle daha da bir pekişmiştir. Rusya’da da genellikle erkektir cadılar; “Baba Yaga” gibi. Ama bir hezeyan halinde büyük ölçekli cadı avları “Batı”ya özgü kalmıştır. Haçlı Seferleri tükendikten sonra bu yolla adeta kendine yeni bir “düşman” bulmuştur kilise ve kendi onarımını bu süreçte tamamlamaya çalışmıştır. Bildiğiniz gibi “birlik ve beraberlik” sağlamanın en kolay yollarından biri de budur. “Güçlü ve çok kötü düşmanlar” yaratmak!

Alevi kadınları da büyücülükle suçlandı mı hiç?

Alevi kadınlarının cadılıkla suçlandığına ilişkin bir kayıt yok. Alevilerin çocuk yediklerine dair pek çok rivayet, zamanında Anadolu’da yaygındı, bu da “Batı”da cadılara yakıştırılan suçların başında gelir. Yahudiler ve çingeneler de aynı suçlamalardan bolca nasiplenmişlerdir. Suçlananlardan çok suçlayanların zihin dünyasına ilişkin korkunç bir ipucudur bu.

Kapakta ve romanda yer alan islami figür ‘‘Fatma’nın Eli’’Avrupa’ya nasıl girmiş?

“Fatıma’nın Eli” Ortaçağ Avrupası’na Endülüs ve Sicilya Müslümanları aracılığıyla girmiş bir simgedir. Cadıları koruduğuna inanılır ve bu nedenle kilise tarafından sıkı sıkı yasaklanmıştır. Öyle ki üzerinizde bulunması korkunç işkenceler ve idam için yeterli olabilir. Halk İslamında ise serbestçe kullanılmıştır ve ulemanın tüm homurdanmalarına karşın hayatiyetini korumuştur. “Kem gözlere şiş!” misali.

Modern insan ezilen halklardan bahsediyor da çağlar boyu değişmeyen tek şey asıl ezilenin kadınlar olduğu gerçeği...

Kadınlar her daim “mazlum”. Bir de çocuklar ve hayvanlar. “Eşref-i mahlukat” olmaktan anladığımız tüm canlıların bizim tasarrufumuzda olduklarından öteye geçemiyor. Çok zavallı bir anlayışsızlık ve durum bu. Hayvanlara, çocuklara, kadınlara yapılanların “şeref”le nasıl bir ilgisi varsa artık. “Halklar” bu hiyerarşik zincirin çok daha üst sıralarındalar. Onların “haddinizi bildirme” kapasiteleri var sonuçta. Zamanla “zalime” dönüşerek anladığınız dilden konuşabiliyorlar. Size benziyorlar, yani “hakim halklara”. Sonra yine başa dönüyoruz, gelsin en alttakiler; kadınlar, çocuklar ve ille de hayvanlar.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AleviİdamKitapRusyakadınlar
Görüş Bildir