Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Ruhun Labirentinde - Kadir Aydemir

 > -
5 dakikada okuyabilirsiniz

Ruhun Labirentinde

Ruhun Labirentinde

Mutluluğa inanmayan her yazar gibi Cem Mumcu da sonsuz acıların çevresinde insana, ölüme, cinselliğe, yer yer korkulara dair derin kesikler atıyor kendine.

Cem Mumcu 1001 adet kısa öykü yazma isteğiyle çıktığı edebiyat yolculuğunda 139. “parça”ya ulaştı ve bu ilk toplamı Binbir İnsan Masalları 1-139 adıyla kitaplaştırdı. Bu öyküler, yazarın daha önce çeşitli kitaplarında bir arada bulunan çalışmalarından oluşuyor. Pek alışkın olmadığımız bir üslup ve gerçeklik boyutunda geziniyor yazılanlar. Büyük bir kin, nefret, aşk, kent ve varoluş sancısı ilk sayfadan son sözcüğe dek burada bizimle. Mumcu kısa öykülerin izini sürerken kendiyle ve ruhuyla ilgili çeşitli ipuçları da veren, bunu bazen göstere göstere yapan, bazen de “bilerek” kısacık bir öykünün aklı karışık karakterinin diline gizleyen bir yazar. İlginç kurgular, sıradışı olay örgüleriyle “eksik” bir duygunun süreğen acısı da yer yer hissediliyor kitapta. Mutluluğa inanmayan her yazar gibi o da sonsuz acıların çevresinde insana, ölüme, cinselliğe, yer yer korkulara dair derin kesikler atıyor kendine. Kendine diyorum, çünkü bu öyküleri yazan birisi içten içe “kuşkuda” ve “tedirgin” bir ruh olabilir ancak. Elbette her şeyin farkında aynı zamanda. Yazmak biraz da kendini feda etmekse eğer, Cem Mumcu henüz 139. öyküsüyle hayatındaki birçok şeyi kağıdın dişleri arasına sıkıştırıp esir etmiş bile. Geriye kalan 862 öyküde neler olacak, kim bilebilir bunu? Hiç kimse. Ama benim bu öykülerin tamamından çıkarttığım sonuç, yazma eyleminin kanlı bir mücadele olduğudur.

Yıllar önce ilk iki kitabını okuyup Cem Mumcu ile dönemin etkili dergilerinden, editörlerinden biri olduğum E Dergisi için uzunca bir söyleşi yapmıştım. Ona yazdıklarında, anlattıklarında bıraktığı “boşluklar” ve öykülerindeki “deli”, “absürd”, kazandığını sanan ama “kaybeden” karakterleri nasıl algıladığını, nasıl yakaladığını sormuştum. Öykülerinde canlanan garip yaşamlara dair kurgu ve gerçeklik arasında kalan yanları şöyle dile getirmişti: “Ben çok özel bir şey hissetmiyorum. Sadece bunu hissetmeye kendimi bırakmışlığım var. Dışarıda bırakmaya çalıştığımız bütün rahatsız edicilerimizi, kaçtığımız tüm gerçekleri dışarı çıkarmaya, kendime ve etrafımdakilere göstermeye çalışıyorum. Delilik bizden uzak değil, ölüm, sapkınlık bizden uzak değil, hiçbir kayıp bizden, çıldırmak bizden, kontrolsüzlük bizden uzak değil...”

Daha sert, daha hırçın

İlk öykülerden bugüne, bu özel toplamdaki kitapları tekrar okuduğumda şunu fark ettim ki, Mumcu’nun yıllar önce dile getirdiği kendini bırakmışlık ve hayata sızma hali gelişerek devam etmiş. Daha sert, daha hırçın bir ses hakim bütüne.

Aslına bakarsanız, bir okur olarak bu tür kitap yazılarında bir kitaba dair bir insan ne diyebilir, onun “yaratılmış” iç dünyasını sözcüklerle nasıl şekillendirebilir, bu bana hep karmaşık gelmiştir. Yapay tanıtım yazıları hoşuma gitmiyor, sanırım gerçekten de sevmek, ruhun kör labirentinde hissetmek gerek o metni, hem de bütünüyle. Cem Mumcu’yu kısa öykü dalında başarılı buluyorum, ama onun öykülerinde kafamı kurcalayan, beni rahatsız eden bir şey de yok değil. Bu rahatsızlık hissi negatif anlamda kullanılmadı az önce, tersine, yazarın eseriyle evrene verdiği mesaj tam da edebiyatın yegane amacına paralel bir şey, belki mürekkepten olma bulanık bir çığlık!

Neredeyse tüm yazdıklarında zaman, ölüm ve yok oluş temaları ağır basıyor. Labirentlerle arası iyi de olsa, o bu çıkmazı şöyle tanımlıyordu konuşmamızda: “Boşlukları çok önemsiyorum. Okurun şu an okuyacağı sayfada sözcüklerin arasında ya da görsellerin arasındaki boşluklar olmasaydı, simsiyah bir sayfa olurdu burası. Dolayısıyla, insan yazarken mi yazıyordur yoksa boşluklarda mı gerçekleştiriyordur bu eylemini... Onu bilmiyorum. Çünkü varoluş boşluktan çıkıyor. Varoluşun görünmesi için boşluklar lazım. O zaman şöyle bir yere geliyoruz: ‘Kuluçka!’ diyor kimileri. Bence o da hesaplı bir şey! Benimki öyle değil. Yumurtadan bir şey çıkacak hesabıyla kuluçkaya yatmıyorum.”

Peki ya tuzak kuran tuzağın içindeyse? Tuzağı aşıp şunu detaylandıralım: Yazar neden belalı incir ağaçlarıyla, intihar edenlerle, ölmeden önceki son monologla, şehrin kalbinde sokaklardaki cesetlerle kuruyor yazı evrenini? Binbir İnsan Masalları ’nı okuyunca Hitchcock filmlerinin büyülü gerginliğine yakın bir his yakalıyor sizi. Bir kitap her zaman sorular sorar, tamam, ama bazen doğru cevap hiç yoktur. Hem, yazı eyleminin kendisi kanlı bir hesaplaşma değil mi? Kısa öyküler, uzun ve büyük acıları gizlemek için bir kamuflaj olmasın? Cem Mumcu’nun kelimelerle oyun oynaması bir yana, metni yaratan iç sesin özellikle “ölüm” saplantısı neredeyse her baskın karakterin ipini çekiyor. Mutsuz ve umutsuz insanlarla dolu bu masallar. Kadın bir adım daha atmasa, adamın o kuytu köşede ağzından bir harf daha çıkmamış olsa, o an orada o günah işlenmemiş olsa, her şey değişebilir miydi? Yazılan ölüdür oysa.

Usta bir katil gibi...

Binbir İnsan Masalları ’ndaki “sonlar” için artık çok geç... Bir duvar ya da sırları dökülmüş bir ayna, yakınlarda bir yerde başını ellerinin arasına almış, koyu bir ölümü düşünen ve yaşamındaki son sözleri söyleyen kişi için ne ifade eder ki? Öykünün gücü burada devreye girip 1001 karakterden biri olan bu zavallı için şiirsel bir son hazırlayabilir tabii ki. İncecik duvar her şeyin dilsiz şahidi, ayna ise birkaç dakika sonra kimsenin inanmayacağı bir ölümün tek ipucu olabilir. Yarattığı atmosferle okurunu içine çeken karanlık öykülerinden geriye, gün ışıdıktan sonra yazara sorulması gereken birçok soru kalıyor. Cem Mumcu bunu bilerek yapıyor. Bu kitapla ilgili ipuçlarını birleştirdiğimizde, Mumcu’nun usta bir katil gibi, yaratıp ölüme sürüklediği tüm karakterleri için geceleri İstanbul’un mezarlıklarını dolaştığını düşünmek bile olası.

Gölgeler arasında bir yerde, kitabında da bahsettiği gibi, neden bu hallere düştüğünü fısıldayacağına eminim: “Yazacağım, yazmak istediğim en iyi öykünün susmak olduğunu ve oraya henüz gelmemiş olmanın aczini bile bile...” diyor bir yerde. İşte bu sözler onu ele veriyor. Kim bilir, kağıdın teninde gezinen, ondan kopan biri belki de öç almak için “sonraki öyküde dirilmeyi” bekliyordur. Unutmamalı, maskeler çıksa bile yanıltabilir, geceyse ve göz gözü görmüyorsa eğer...

Sözün özü, oldukça tehlikeli ve bir o kadar da cesur öyküler bunlar, kahramanları yazarının peşinde gibi!

“Keşke giderken yükselen ruhuna takılabilsem. Keşke ayaklarına tutunsam...

Dans... Uyum içinde dans. Kolumu beline doladım. Giderayak bir ruhun beline doladım kendimi.

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

İntiharİstanbulKatilKitapaşkolayoyun
Görüş Bildir