Özgürlük Armağan Olarak Verilmez

5 dakikada okuyabilirsiniz

Özgürlük Armağan Olarak Verilmez

Özgürlük Armağan Olarak Verilmez

Çağdaş sanatın önde gelen temsilcilerinden biri olan, kırk yıldır çalışmalarını Berlin’de sürdüren Azade Köker, son yıllarda ağırlıklı olarak kent üzerine düşünen ve düşündüren yapıtlar üretiyor. Aynı zamanda başarılı bir akademisyen olan sanatçı Braunschweig Teknik Üniversitesi’nde de ders veriyor. Köker’le CDA Project’te başlayan yeni sergisi sırasında yapıtlarından İstanbul’da yeni yeni dallanıp budaklanan kentlilik bilincine uzanan zihin açıcı bir sohbet yaptık.

Resim, enstalasyon ve videolardan oluşan son serginizin adı ‘Moving Spaces/ Hareketli Mekânlar’a kent gözlemleri diyebilir miyiz? Doğrudan kent gözleminin konumlanması diyemeyiz belki. Kent fenomenini bir perspektifle anlatmak zaten mümkün olamazdı. Benim de böyle bir amacım yoktu. Somut konumlandırmak istediğim sorun farklı atmosferlerdi. Berlin’de bir park videosu ve herkesin tanıdığı İstiklal Caddesi’nin gerçek zamanlı çekimi.

Kentlerdeki değişim ve dönüşüm bireyleri nasıl etkiliyor sizce? Kentsel dönüşüm projelerinde sivil iradenin katılımına izin verilmediği ya da sivil iradenin kararının projenin gerçekleşmesine ters düştüğü durumlarda her zaman sosyal patlama olmuştur. Buna en iyi örnek Stuttgart 21 projesi ve tabii ki Gezi Parkı eylemidir. Böyle eylemlerin yaşanmasını siyaset istemez. Onun için uzlaşmanın sağlanmasına yönelik siyaset ile sivil kurumlar arasında uzun tartışma ve sürtüşme süreçleri yaşanır. Zaman uzadıkça halkoylaması sayıları da artar. Mesela Stuttgart’ta tünel-gar projesi için bu 10 senelik bir tartışma süreci oldu.

‘City Trailer/Şehir Fragmanı’ adlı çalışmanızda Berlin’de bir park ve İstiklal Caddesi’nden gerçek zamanlı bir akış yan yana, iki kültür arasındaki farkı mı yansıtmak istediniz? İstiklal Caddesi’nde her an gelip geçen insanların yarattığı bir atmosfer var. Bu cadde ve çevresi kentin en çok iletişim kurulan yerlerinden biridir, bu bakımdan özeldir. Burada olan her şey seyirci tarafından hissedilir. Günün ve gecenin ışığı iklim, rüzgâr, günün hangi saatte olduğu ve kentin her yerinden panayıra gider gibi geçen insanlar ve turistler, dükkânlar alışveriş yerleri, kafeler. Burada yalnız ‘şeyler’i kavramak değil, aynı zamanda kentlilerin birbirleriyle olan ilişkisi de algılanır.

Böylelikle bir kent kesitinin atmosferi sosyal ve ekonomik farklı yörelerden gelen insan kalabalığı hakkında bize bir duygu verebilir. İstanbul kentinin her köşesi metrolarla bağlanabilse bile bölge sınırlarında yaşayanlarla bölge içinde yaşayanları İstiklal Caddesi kadar birbiriyle kaynaştıramaz. Taksim Meydanı’nın da en önemli özelliği bütün İstanbulluları hatta başka ülkelerden gelen insanları bir araya getiren bir ortam oluşturmasıydı.

Berlin’de çekilmiş video çalışması ise şehrin yerleşim merkezinde, 10.000 hektarlık bir alana yayılmış Charlottenburg bölgesindeki Lietzensee Parkı. Benim en sevdiğim parklardan biridir. Parklar veya yeşil alanlarda aksiyon yoktur ama bunlar atmosferi olan mekânlardır. İnsanlar doğanın dinlendirici atmosferinde parkta koşuyor, oturuyor, piknik yapıyorlar. İki kültürü anlatan bu zıt atmosferik video çalışması bir çelişkiyi de anlatıyor diyebiliriz.

Şehirlerde bu zıtlıklar olmasa, yani her şey rant, tüketim, koşturma çerçevesinde gitse steril bir şehir imajından bahseder olurduk. Belki de kentler yalnız görkemli binaların, köprülerin, yolların alışveriş merkezlerinin sahne almasından ibaret değildir. Kentleri urban yapan faktör aynı zamanda atmosferdir. Atmosfer ise farklılıklardan oluşur. Kimse tekdüze bir kent ve tek renk kalabalık yaratmak istememeli. Böyle bir proje hem tarihe hem de günümüze aykırıdır.

Gezi Parkı protestoları sırasında İstanbul’a geldiniz mi? Ya da olayları izlerken televizyondan neler hissettiniz? Evet, 5 ve 6’ncı günler oradaydım. Berlin’den yeni gelmiştim. Her şeyin mutlulukla ve bayram havasında geçtiğini gerçek kentlilerin bir aradalığını gördüm. Gezi Parkı’nda başlayan ve bütün Türkiye’ye yayılan bu genç direnişte kopya veya bir şeylerin tekrarı olmayan, aksine daha önceki eylemlerden çok farklı, hayal bile edilemeyecek çok yeni bir ifade biçimi vardı. Bunu orada geçirdiğim gün daha iyi anladım. Daha sonra şehirden ayrıldım. Ve bunu takip eden günlerde olayları ve şiddet karşısında koşan, yaralanan genç kentlileri ancak televizyondan izleyebildim. Herkes gibi ben de dehşet içinde kaldım, şimdi de kaygılarım var.

Kentler gün geçtikçe iktidarların oyun alanına mı dönüşüyor?

Avrupa ve Asya ülkelerinde farklı anlayışla kentler biçimlendiriliyor. Avrupa’da kentler gün geçtikçe iktidarın etki alanından uzaklaşıyorlar. Tabii ki hiçbir özgürlük Avrupa’da da armağan olarak sivil kurumlara havadan verilmedi. Mesela Berlin’de bu zihniyetin sağlanması için kentliler 70’lerden itibaren uğraş verdiler. Bunlar, çok angaje Hardt-Walther Hämer gibi kent planlayıcıları ve onların şehir projeleri sayesinde oldu. Onlar siyasetle, spekülatörlerle, hatta meslektaşlarıyla savaşarak bölge sakinlerinin bölgesel yapılandırmadaki kararlarda söz hakkı ve kararlarda katılım kazanımı sağladılar. Bu sayede siyasete ve spekülatörlere rağmen tarihi değeri olan mahalle ve binaların onarılmasını başardılar.

Her şeye rağmen Avrupa kentlerinde de henüz kent gelişmesi ve kalitesi tamamlanmış değil. Bugün Avrupa’da siyasetler kentsel projelerin araştırılması ve gerçekleşmesi için uğraşıyor. Üniversitelere ve enstitülere özel olarak bütçeden ödenek ayrılıyor. Amaç kentin damgalanmış, dışlanmış ve izole olmuş mahallelerinde ciddi toplumsal uyuşmazlıkları önlemek.

Kentlilere düşen sorumluluklar ne? Kurumlaşmak çok önemli. Her bölge için düşünce üreten ve bu düşünce için bilgili her yaştan uğraş veren bireylere ihtiyaç var. Demokrasi bu küçük ‘salon’ toplantılarıyla başlar ve büyür. Amaç herkesin geçici bir işaret ve bir imge olsa da özgür olma hevesiyle yolları, merdivenleri boyaması değil. Ortak kararlarla tartışma kentlilik bilincinin gelişmesi için en temel süreçtir. Bu süreçte bilinçlenmenin yayılmasına çalışmak, değişik fikirler üretmek, bilgiyi yaymak, çevre ve doğa için uğraş vermek gerekir düşüncesindeyim. Düşünce ayrılığına rağmen farklı yaşamlardaki kentliler arası iletişim kurma gayretleri her şeye rağmen mümkün olabilir.

Doğa-kent ilişkisi nasıl bir dönüşüm geçiriyor?

Ormanların içinden geçen otobanlar bir kentle diğerini bağlıyor. Orman içinde kuş seslerinden daha güçlü olan hızla geçen araba sesleri hâkimdir. Doğanın kaybolması yaşamın kaybolması demek. Yeşil alanlarla yerleşim alanları bir bütün içinde algılanmalı, birbirine karşı değil.

Sergi 26 Ekim’e kadar CDA’da.

**Kamuyu kamu yapan bilinçlenmedir




Stuttgart 21 projesi neydi?

Stuttgart kentinde 90’ların ortasında planlanmış tren garı planı projesidir. O zaman mimarlık bölümü profesörü şehri gezerken hararetle ve heyecanla bize bu projenin ne denli görkemli bir proje olacağını anlatmıştı. 2007 kadar halk oylamaları proje için olumlu giderken ilk olarak dört kişilik bir grup karşı eylemde bulundu. Katılımcı sayısı yavaş yavaş arttı. Eylemlerin en büyük nedeni 4 milyara mal olacağı ilan edilen projenin 10 milyarı bulacağı söylentisiydi. Kamu ödeneklerinden ayrılacak böyle bir bütçenin bu projeye ayrılmasını kentliler kabul etmedi. Diğer en büyük neden yan tarafındaki sarayın parkında ağaçların bu projeyle yok edilmesiydi. 2009’da artık halkın yüzde 40’ı bu projeye karşı çıkmıştı. Her pazartesi yapılan yürüyüşler gittikçe artıyor ve polisin gazlı su bombalarıyla karşılık vermesi üzerine 2010 Ekimi’nde 60 bin kişi, bir ay sonra da 150 bin kişi direnişe geçti. Bu tarihte yapılan halkoylamasında halkın yüzde 60’ı projeye karşı çıktı. Siyaset bugün hâlâ projede direniyor, halk ve arkasındaki yeşiller de direnme sürecini bugüne kadar hiç gevşetmediler.

Direnişler, kargaşa ve derin uyuşmazlıklar hemen sona ermez, azalmaz. Kamuyu kamu yapan, ‘bilinçlenme’dir. Kamuyu ilgilendiren kararlara kendisinin de katılımı için her zaman ısrarlı olacaktır.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Gezi Parkıİstanbuloyun
Görüş Bildir