Taraf'tan Akit ve Miroğlu İçin Suç Duyurusu ve Dava

 > -

Orhan Miroğlu Taraf'tan Ayrıldı

Orhan Miroğlu Taraf'tan Ayrıldı

Bugün son yazısının gazetede yayınlanmadığını belirten Miroğlu; “Taraf’ın benim için miadı doldu” dedi.

Miroğlu şöyle konuştu:

“Bugün gazetede yazım kullanılmadı. Beş yıldır Taraf’ta yazıyorum. Yazılarım Taraf’ta 5.000 vuruşun üzerinde kullanıldı. Editörlerim de alıştı ben de alıştım buna. Zaman zaman 5000’i geçmesin diye uyarıldığım oluyordu. Yazımı Pazar günü gönderdim, “Vur kendini dağlara”…

İçinde bulunduğumuz psikolojik harekât dedim ben buna, devlet bundan vazgeçti şimdi PKK şimdi bunu yapmak istiyor dedim ve bunu eleştirdim. 5, 600 civarında idi vuruşu. Bu benim normalde kullandığım vuruşun çok ötesinde değil. Editörüm yazıyı aldığı için aradı teşekkür etti. Sonra telefonla aradı. Ben bugün gazetede yokum Orhan Bey, arkadaşlar Ahmet Altan’ın talimatıyla yazınızı 4.000 vuruşa düşürmenizi istediler dedi. Zaman zaman böyle uyarılar geliyordu, ben de düşürüyordum yazımı. Ama Ahmet Bey’in Davutoğlu ve Başbakan ile ilgili yazdığı yazılardan ötürü bir eleştiri yönelttim, 1paragraflık.

Taraf’ın bir formatı var, o gün yazı yazan tüm yazarların, isimleri ve yazılarının başlıkları birinci sayfada yer alıyor. Ondan sonra benim yazılarım, 1-1, 5 aydır hiçbir yazım orada kullanılmadı. Ben gazeteye ayda 12 yazı yazıyorum. Editörüm Tamer Bey bana bunu söyleyince Ahmet Bey’e benden de şunu söyleyin” Ben bunu düşürmeyeceğim” dedim. Düşürmememin sebebi de şu bana farklı bir muamele yapılıyor o gazetede. Ben daha önce Ahmet Bey’e mesaj da çektim “sizi eleştirdim diye 1 aydır hiçbir yazımı 1. sayfadan vermediniz. Bu doğru bir şey değil" dedim.

Bugün baktım yazımı gazetede kullanmamışlar, ama internet sitesine koymuşlar. Aradım Tamer Bey’i kullanmadığınız bir yazıyı internete koymanız doğru değil. Gazetede yer almayan yazının internette yer almasının bir anlamı yok. Böyle bir yol ayrımına geldik. Ben zaten dışarıdan yazan biriyim. Bu mantalite ve bu fikirlerle yazdığım her yazı Taraf gazetesinin başyazarının tırnak içerisinde onu tenzih ederek söylüyorum panzehiri gibi. Benim yazılarım ile onun yazıları arasında %100 örtüşmeyen çok şey var. Onun da benim de yürüttüğümüz yazı tarzlarımız sistemli. Dolayısıyla burada ısrar etmenin bir anlamı yok. Taraf Gazetesi benim için çok değerli bir mazi olarak kalır. Ben bugünkü Taraf’ın yazmaya başladığım Taraf olduğu kanaatinde değilim…. Taraf’ın benim için miadı doldu”

Haberin Tamamı İçin:

Taraf'tan Kürt aydın Orhan Miroğlu'nun PKK'yı eleştiren yazısına sansür

Taraf'tan Kürt aydın Orhan Miroğlu'nun PKK'yı eleştiren yazısına sansür

Kürt aydın Orhan Miroğlu yazısını sansürleyen Taraf Gazetesi ile yollarını ayırdı... Taraf'ın sansürlediği o yazıyı yayınlıyoruz...

Orhan Miroğlu, Taraf gazetesine gönderdiği, ‘Vur kendini dağlara’ adlı son yazısının gazetede yer almadığını söyledi. Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan tarafından yazısının kısaltılmak istendiğini dile getiren Miroğlu, “Taraf’ın benim için miadı doldu” dedi.

Miroğlu, sansüre giden süreci ise şöyle anlattı: 'Ahmet (Altan) Bey’in, Davutoğlu ve Başbakan ile ilgili yazdığı yazılardan ötürü bir eleştiri yönelttim, 1 paragraflık. Taraf’ın bir formatı var, o gün yazı yazan tüm yazarların, isimleri ve yazılarının başlıkları birinci sayfada yer alıyor. Ondan sonra benim yazılarım, 1-1,5 aydır hiç orada kullanılmadı.”

İŞTE ORHAN MİROĞLU'NUN TARAF'TA SANSÜRLENEN YAZISI

VUR KENDİNİ DAĞLARA!VUR KENDİNİ MAXMUR’A!

Türkiye nüfusunun önemli bir bölümü bence artık realitelerden iyice koptu,derin bir ulusal huşu içinde yaşıyoruz, yas bitmiyor, acılar tükenmiyor, nereye baksan sıra sıra tabutlar, ağıt yakan kadınlar var.

Bu tablo içerisinde Türkler bana biraz daha makul görünüyor.

Kürtler ise suskunluk,endişe ve psikolojik harp arasında bir araftalar.

Düz ovada siyaset yapmak onları bunaltıyor artık.

Onlar da kendilerini dağlara vuruyorlar, ellerindeki muazzam siyasi imkanlara değil, dağdakilerin ellerinde tutuğu silaha ve psikolojik harbe güveniyorlar.

Bir yanda devlet, bir yanda PKK.

İlki yavaş yavaş hakikate yaklaşırken, diğeri yani PKK geleceğini psikolojik harbe bağlamış görünüyor.

Devletin geçmişte yürüttüğü psikolojik harp metotlarından uzaklaşıp, gerçeğe dönmesi kolay olmadı.

Türkiye neredeyse 2000’li yıllara kadar, sanki sanal bir mücadelenin içindeymiş gibi, sanki 20 yıl ülkenin belli bir bölgesinde adeta iç savaşı andıran bir çatışma yokmuş gibi gösterildi.

Oysa o tarihe kadar çatışma sadece dağlarda değil, şehirlerde de sürmüş, sivillere karşı binlerce faili meçhul cinayet işlenmiş, köyler boşaltılmış, Türkiye’nin tarihindeki en büyük iç göç hareketi meydana gelmiş ve resmi açıklamalara göre 28 bini PKK’li olmak üzere 35 bin insan hayatını kaybetmişti.

Bu iç çatışma manzarası, ‘düşük yoğunluklu savaş olarak’ tanımlandı.

Nihayet 1999 yılında Öcalan yakalanıp Türkiye’ye getirildiğinde, artık ortada üstü örtülecek bir şey kalmamıştı.

PKK liderinin, mahkemeye sunduğu ve gerek yazılı, gerekse sözlü olarak yaptığı savunmalar aslında bütün gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Öcalan artık İmralı’daydı, ama aynı yıl yapılan yerel seçimlerde HADEP büyük bir başarı sağlamış ve aralarında Diyarbakır’ın da olduğu beş büyük şehrin belediye başkanlığını kazanmıştı.

1999 Türkler’in ve Kürtler’in, Kürt sorununda gerçeklerle yüzleşmeye başladığı yıl olarak görülebilir.

Türkiye bu yıl itibariyle mücadele ettiği bu örgütün artık siyasallaşmış bir örgüt, dağdaki birkaç militandan ibaret bir örgüt olmadığını anlamıştı.

Ama PKK’de savaşın miadının dolduğunu bizzat Öcalan’ın ifadeleri ve açıklamalarıyla kabul etmiş görünüyordu. Mücadele artık silahsız ve hak temelli bir mücadele olarak sürebilirdi.

Bu tarihe gelinceye kadar, siyaset kurumu, alanı tamamen askerlere terk etmiş ve siyasetin gerçeği halktan gizleyen psikolojik harp metotlarının gönüllü savunucusu olmaktan başka bir işlevi kalmamıştı.

Sivil-asker ilişkileri o yıllardan başlayarak, son on yılda büyük bir değişim geçirdi.

Türkiye kendi Kürt sorununda ve bu sorunun bir parçası haline gelen, iç içe geçen PKK’yle mücadele stratejisinde artık psikolojik harbi esas alan bir yerde durmuyor.

Tabular bir bir yıkıldı ve bu ülke Oslo gibi bir süreci yaşadı.

İzlenen politika geçmişte PKK’yi askeri ve siyasi manada yok edeceğine inananların hayata geçirdiği politikalardı, ama sonuç vermedi.

Şimdi artık PKK’yi yok etmekten bahseden kimse kalmadı. Ya da böyle birileri kaldıysa da, onlar süreci belirleyen bir konumda değiller artık.

Devlet bir yandan PKK’yle mücadele ederken bir yandan da demokratik reformların devam etmesini yeni bir anayasa yapılmasını ve siyasi partilerin bu konuda uzlaşmasını istiyor.

Hükümet Kürt sorununda hakikatleri gizleyen bir konumdan, bu hakikatleri milliyetçi hezeyanlara kapılmadan, etnik hınç ve öfke barındıracak söylemlerden önemli oranda kaçınarak kamuoyuyla paylaşmayı benimseyen bir konuma geçti.

O kadar ki, Antep’te aralarında dört de çocuğun bulunduğu ve 9 kişinin hayatını kaybettiği saldırıdan sonra bile, Başbakan Erdoğan, kapılarını çözüm için çalacak herkese açık tuttuklarını ifade etti. Geçmişte yaşanan saldırılar karşısında da tutumu farklı değildi.

Şehit cenazelerinin kaldırıldığı günlerde dahi, PKK’nin silahı bırakması halinde her şeyi konuşabileceklerini açıklamıştı.

Dolayısıyla, ortalığı kızıştırmak için ortaya atılan ve özellikle BDP çevrelerinin dillendirdiği ‘bu hükümet Sri-Lanka modelini esas aldı, dağdaki Kürt gençlerini imha edecek ‘ yollu propagandanın kısa sürede, PKK’nin yürüttüğü ‘psikolojik harpten’ başka bir şey olmadığı ortaya çıktı.

PKK, Şemdinli baskınlarından sonra ‘psikolojik harbe’ dört elle sarılmış bulunuyor.

Devleti de psikolojik harp günlerine geri dönmeye zorluyor.

PKK’nin psikolojik harbini siyaset alanına ve kamuoyuna da, maalesef BDP’ li liderler ve şiddet meselesine, bugün artık hiçbir geçerliliği kalmamış, mağduriyet teorileriyle yaklaşan ve PKK’nin devrimci savaş stratejisine başından beri tolerans gösterenler taşıyor.

Peki, bu manzara içinde BDP’nin dağdakilerle buluşmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Perşembeye devam edelim.

Orda bir kamp var uzakta, gitmesek de görmesek de o kamp bizim kampımızdır ve adı Maxmur’dur!

CHP, ziyaret etmek isteyip giremediği Hatay’daki kampı ziyaret edecek olan Meclis-İHK’na üye vermeyecek.

Gerekçe de, CHP’nin kampta saklandığına inandığı birtakım silahların ve delillerin ortadan kaldırılması!

Ne diyelim, sağlık olsun! Ama ben CHP’lilere yine bu ülkenin en yakıcı sorunu olan Kürt sorunu nedeniyle oluşmuş bir kampı ziyaret etmelerini öneriyorum. İnanın bu daha faydalı olur hatta artık yazılması yılan hikayesine dönen Kürt Raporu’na da katkı sağlar. Apaydın kampı bugün var, yarın olmayacak. Ama Maxmur yirmi yıldır var. Kampta yaşayanların tümü bu ülkenin vatandaşı. Vize yok, kampa girmek, geceyi orada geçirmek serbest. Diyarbakır CHP il Başkanlığına seçilen değerli politikacı ve sevgili dostum Haşim Özkoyuncu’ya program hazırlaması için bir telefon yeterli.

Hadi CHP, vur kendini Maxmur’a ve Kürt sorunuyla yüzleş!

BU DA MİROĞLU'NUN TARAF GAZETESİ'NDE PERŞEMBE GÜNÜ YAYINLANMAK ÜZERE KALEME ALDIĞI ANCAK ÖNCEKİ YAZISININ SANSÜRE UĞRAMASI SONUCU TARAF'TA YAYINLANMAYACAK OLAN YAZISI...

DAĞA VE BAYRAĞA DAİR..

Borsada değeri giderek artan hisse senedi gibi dağ mistifikasyonu sanki her geçen gün daha bir değer kazanıyor.

Gece PKK’liler dağlara bayrak asıyor, gündüz olunca bu sefer de askerler aynı bölgeye kocaman bayrakları götürüp dikiyor.

PKK, son zamanlarda Şemdinli üzerinden ilginç bir pskolojik harp uyguluyor, ve BDP bu psikolojik harbin tam ortasında yer alıyor.

Siyasi temsil bakımından Meclisin dördüncü büyük partisi olan bir partinin, umudunu ve geleceğini PKK’nin önüne koyduğu psikolojik harbe bağlaması, başta bu partiye oy veren Kürt seçmenler olmak üzere, bütün Türkiye için bir kayıptır.

Sayın Demirtaş Şemdinli hadiselerinden sonra ortaya bir iddia attı.

Buna göre hükümet gerçeği halktan gizliyor çünkü Şemdinli kırsalı ve 400 kilometrekarelik bir alana yayılan bir toprak parçasını, devlet değil artık PKK kontrol ediyor.

Hem de 700 kişiyle..

Bence ortada PKK’nin ve onun isteği üzerine de BDP’nin realitelerden koptuğu bir durum söz konusudur

Keşke PKK daha fazla geç kalmadan gerçeğe uyanabilse..

Bunun olabilmesini en çok arzu edenlerdenim.

Ama nafile bir temenni ve nafile bir arzu bu; öyle görülüyor ki, Türkiye’nin siyasi zemini, ve bu zeminin giderek demokrasi yönünde güçlenecek olması hiçbir şekilde PKK’yi tatmin etmeyecek ve PKK, demokrasi güçlendikçe silahın ve şiddetin önde olduğu psikolojik harp yöntemlerine dört elle sarılmaya devam edecek.

Bir hayli hazin ve bir o kadar da ironik bir durumla karşı karşıyayız.

Çünkü devletin PKK’ye karşı mücadelede psikolojik harbi terk ettiği ve hakikate dönmeye başladığı bir dönemde, PKK filmi tekrar başa sarıyor ve ‘kurtarılmış bölge’ hayalleriyle hem kendini hem Kürt siyasetini, hem de kendisine inananları reel siyasi bir zeminde değil, sadece ulusal hissiyattan, dahası etnik hınç ve öfkeden beslenen psikolojik bir zeminde tutmaya çalışıyor.

Devletin Kürt sorununda tamamen güvenlik eksenli bir politikayı cumhuriyetten bu yana sürdürüyor olmasının maliyetini nasıl ki bu halk ödediyse, PKK’nin ‘savaş stratejisinin’ maliyetini de bugün, hiç kuşku yok ki 15-16 yaşlarında savaşa sürülen Kürt gençleri ve halkın kendisi ödüyor.

Demirtaş, ‘Şemdinli’yi PKK ele geçirdi, PKK başka toprakları ele geçirmeden gelin onunla anlaşın’ demeye gelen çağrılar yaptı.

Yani, Türkiye cumhuriyeti tarihinde bir ilkin gerçekleşmiş olduğunu ve ‘devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmının devletin egemenliğinden çıktığını’ açıkladı.

Açıkçası ‘devrimci savaş stratejisinin’ sonuç verdiğini ilan etti.

Sanki kimsenin farkında olmadığı bir gerçeğe dikkatlerimizi çeker gibi yaptı, ama yaptığı şey psikolojik harpten başka bir şey değildi. Çünkü o da böyle bir durumun söz konusu olmadığını biliyordu, nitekim daha sonra bir araya geldiği medya mensuplarına söylediklerinin yanlış anlaşıldığını ifade etti.( Ezgi Başaran, Radikal2 Eylül.)

Sayın Demirtaş’ın açıklamasını baştan sona okudum. Eğer ben de bu açıklamadan psikolojik harp sezmiş ve bu yazı bana iki yazı yazdırmışsa, sıradan vatandaşı artık varın siz düşünün.

PKK uzun zamandır bu psikolojik harbi, BDP ve gönüllü medya üzerinden sürdürüyor.

Önce CHP Milletvekili Hüseyin Aygün kaçırılıyor, ardından, BDP’nin öncülüğünde PKK’lilerle bir mizansen buluşma gerçekleşiyor.

Sonra internete gece karanlığında dağların tepesine bayrak asmaya çalışan bir PKK’ linin görüntüleri düşüyor..

Devlet de geçmişte o bölgede dağa taşa ‘Ne mutlu Türküm diyene’ vecizesini bembeyaz taşlarla veya kireçle yazdırır, Ertürk Yöndemlere ‘Anadolu’dan Görünüm’ programları yaptırır, Türkçe bile bilmeyen Kürt ağalarını TRT’ye çıkartarak, psikolojik üstünlük sağlamaya çalışırdı.

Bugün artık, böyle şeylere itibar etmeyen ve geçmişten ders çıkaran bir devlet ve hükümet var.

Psikolojik harbi devlet terk etti, şimdi PKK sürdürüyor.

Psikolojik harp senaryosunun buraya kadar olan kısmını anlamak zor değil ve ben bunu anlayabilecek durumdayım.

Anlamadığım şey Taraf gazetesinin bu psikolojik harbe bir takım haberlerle ve manşetlerle katkıda bulunmasıdır.

Felaketi haber verir gibi atılan ve Suriye’de, ‘ ikinci Kürt devletinin kurulduğunu ‘ispatlayan’ manşetlerden sonra, Şemdinli için atılan manşetler barışa ve yumuşamaya değil, PKK’nin psikolojik harbine hizmet ediyor.

Psikolojik harbin her türlüsü çok kötüdür ve hiçbir şekilde meşru değildir.

Bir ülkenin, bir halkın hakikatten kopuşu, psikolojik harbe inanmakla ve ona başvuranların haklı olduğunu kabul etmekle başlar.

Kürtler ve Türkler otuz yıl boyunca devletin psikolojik harbine yenik düştü.

Şimdi PKK’nin psikolojik harbiyle karşı karşıyayız.

Daha birincisinin yol açtığı vahamet ve acı bitmeden, Türkiye bir psikolojik harbe ikinci kez yenilmemelidir.

Haberin Tamamı İçin:

Orhan Miroğlu: Kürtler'e Referandum Yapılsın

Taraf gazetesiyle yaşadığı sorunlar nedeniyle gazeteden ayrılan Orhan Miroğlu, Habertürk'te Fatih Altaylı'nın sunduğu Teketek programına katıldı.

Orhan Miroğlu, Fatih Altaylı'nın Türkiye'deki Kürt sorununa yönelik Sri Lanka modeli sorusunu "hepimiz için felaket olur" şeklinde yorumladı. Miroğlu, bunun dışında Kürtler'e ayrılmak isteyip istemediklerine yönelik bir "referandum" yapılabileceğini de ekledi.

Haberin Tamamı İçin:

Ahmet Altan'dan Miroğlu'na Yalanlama

Ahmet Altan, "Taraf'ta sansür var" diyerek gazeteden ayrılan Orhan Miroğlu'na köşesinden yanıt verdi.

İşte o yazı:

TARAF VE SANSÜR

"Daha önceleri merkez medya yapardı bunu...

Şimdilerde Başbakan'ın medyası yapıyor.

Herkesin kendileri gibi yasakçı, sansürcü, baskıcı olduğunu, başkalarının da kendileri kadar dürüstlükten uzaklaştığını görmek istiyorlar.

Galiba kendilerine benzemesini en çok istedikleri gazete de Taraf.

Biz onlara istesek de benzeyemeyiz.

Başka bir geçmişten, başka bir gelenekten, başka bir ahlaki damardan geliyoruz.

İktidar sahiplerinin karşısında sebilhane bardağı gibi dizilip kırıtmak yok bizim geleneğimizde, iktidarda olanların gözüne girebilmek için gerçekleri saptırmak, saklamak yok, güçlü olandan bir ikbal beklemek yok.

Bir tek düsturumuz var bizim, doğru bildiğimizi her şartta söylemek.

Doğruyu söyleme gücünün sağladığı özgürlük, yeryüzündeki bütün iktidarlardan daha çekici bizim için.

Bundan vazgeçmeyiz.

Çok namuslu olduğumuzdan değil, bundan daha eğlenceli, bundan daha tatminkâr hiç bir şey bulmadığımızdan.

Doğru olduğuna inandığımızı söyleriz, bu yüzden karşı fikirler bizi korkutmaz, birisi bizimle aynı fikirde olmadığında görüşlerimiz çökecek diye bir endişemiz olmaz, karşımızdakinin doğrusunun bizim doğrumuzdan daha geçerli olduğunu anladığımızda o doğruyu savunuruz.

Haklı çıkmaya çalışmayız, haklı olmaya çalışırız.

O yüzden bu gazetede fikirler üstünde bir yasak, bir kısıtlama yoktur, kendi aramızda da bazen kıran kırana tartışırız.

Hiç bir yazarın tek kelimesine bile dokunulmaz.

Hatta zaman zaman okuyucularımızdan gelen ve gazeteyi eleştiren yazıları da basarız.

Bu gazetede çalışıp da yazılarının yasaklandığını, engellendiğini söyleyebilecek hiç kimseyi bulamazsınız.

Ama bulmak isteyenler, bulmak için çırpınanlar vardır.

Son olarak bir Orhan Miroğlu olayı yaşadık.

Apaçık ortada olan bir olay için bunca çarpıtma nasıl yapılır hayretle izledik.

Kayıtlara geçsin diye yaşananları bir daha anlatayım.

Bizim gazetede az sayfa, çok yazar var, onun için bir kural koyduk, özel dosyalar ve medya üzerinde yazdığı için geniş bir yere ihtiyacı olan Alper Görmüş'le kültür-sanat sayfaları dışında hepimiz 4000-4500 vuruş arasında yazarız.

Benim yazılarım 4200 vuruşu asla geçmez, en sıkışık zamanlarda bile yazımı kısaltırım.

Elbette bu Allah'ın emri değildir; çok ilginç bir konuda bir yazarımız daha fazla yer istediğinde ona bu yeri açmaya uğraşırız.

Ama normal durumlar için geçerli kuralımız budur.

Önceki gün Miroğlu bir yazı gönderdi.

5700 vuruş.

Gazete terminolojisine yabancı olan okuyucularımız için söyleyeyim, bu boyda bir yazı yarım sayfaya yakın bir yazı demektir, yeryüzünün hiçbir gazetesinde çok özel bir durum yoksa o uzunlukta bir "köşe yazısını" yayımlamazlar.

Yazarlar editörümüz Tamer Kayaş, Miroğlu'nu arayıp yazıyı kısaltmasını istedi.

Miroğlu'nun cevabı aynen şuydu:

"Yazımı kısaltmam, eğer yazımı basmazsanız yarın bütün internet sitelerine o yazıyı veririm."

Başkalarını bilmem ama biz burada böyle tehdit ve şantaj cümleleriyle kurallarımızdan vazgeçmiyoruz.

Yazıyı basmadık ama yer sorunu olmadığı için internet sitemize koyduk.

Ertesi gün Miroğlu telefon edip o yazının internet sitemizden kaldırılmasını istediği için yazıyı kaldırdık.

Yazının içeriğiyle ilgili tek kelime bile konuşulmadı.

Eğer bir yazıyı sansür edecek olsaydık biz Miroğlu'nun Şerafettin Elçi için yazdığı yazıyı sansür ederdik, bu gazetenin tarihinde beni ve yazı işlerini belki de en çok utandıran yazı odur, biz o yazıyı bile sırf "yazı özgürlüğü" hatırına içimiz acıyarak bastık.

Ben bunları yazarken beni çok şaşırtan başka bir gerçeği öğrendim.

Miroğlu bize gönderdiği yazıya "bir paragraf ekleyip" dağıtmış sitelere.

Bunu niye yaptığını bilmiyorum.

Gazeteye gönderdiği "orijinal" yazının metni gazetenin "mail kutusunda" duruyor.

Bu yaptığının bir adı var elbette ama beş yıl birlikte çalıştık, şimdi ayrılırken bu yaptığının ne olduğunu bir daha altını çizerek söylemeyeceğim.

Keşke yapmasaydı.

Onun adına üzüldüm.

Bunca badireden geçtikten sonra değmezdi bunlara.

"Yazısı sansürlenecek kadar önemli ve etkili biri olabilme" isteği belki de anlaşılır bir istek ama bunu da böyle derin bir zaafa döndürmemek gerekir bence.

Ülke olarak zor zamanlardan geçiyoruz.

Kitleleri birarada tutacak ümit kaybolduğunda, insanların sarılacağı toplumsal direkler çatırdadığında bir dağınıklık ortaya çıkar, herkes bir anlamda kendi başına, kendi değerleriyle kalır, son zamanlarda medyada rastladığımız utandırıcı görüntüler de bu dağınıklıktan kaynaklanıyor sanırım.

Ben sorunların gittikçe büyüyeceğinden endişeliyim, iktidarın ülkeyi ürkütücü bir geleceğe sürüklediğini düşünüyorum, bizim işimiz böyle bir geleceği önleyebilmek için gücümüz yettiğince bağırmak, uyarmaya çalışmak.

Türkiye içinden geçtiği sarsıntıyı atlatana kadar çok acı çekip, çok çirkinliklerle karşılaşacağız.

Bu fırtınada biz dürüstlüğe sarılacağız.

Ondan başka bir güvencemiz yok çünkü.

Haberin Tamamı İçin:

Taraf'tan Akit ve Miroğlu İçin Suç Duyurusu ve Dava

Taraf gazetesi, Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Sanem Altan’ı açıkça hedef gösteren haberi nedeniyle Yeni Akit gazetesi, habervaktim sitesi ve habere konu olan demecin sahibi Orhan Miroğlu hakkında, TCK’nın altı ayrı maddesini ihlalden suç duyurusunda bulundu ve dava açtı.

Taraf gazetesinden yapılan açıklama şöyle:

Son günlerde gazetecilere yönelik başlattığı karalama kampanyasında sınır tanımayan Yeni Akit gazetesi dün Taraf gazetesini, Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ı ve ailesini asılsız iddialarla hedef gösterdi. Taraf gazetesi ve Altan ailesi, gazete ile Orhan Miroğlu hakkında “iftira”, “hakaret”, “suç işlemeye teşvik” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen teşvik”ten Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Yeni Akit, Orhan Miroğlu’nun habervaktim.com adlı siteye verdiği demeci dün “Altan ailesi PKK’ya hizmet ediyor” başlığıyla sürmanşetten verdi. Gazete, Ahmet Altan, kardeşi Prof. Dr. Mehmet Altan ve Vatan gazetesi yazarı kızı Sanem Altan’ı asılsız iddialarla hedef gösterdi. Haber üzerine Avukat Veysel Ok, Taraf gazetesi, Ahmet Altan ve kızı Sanem Altan adına, Yeni Akit’in sahibi Ramazan Fatih Uğurlu, Yazı İşleri Müdürü Ali İhsan Karahasanoğlu, haberde imzası bulunan muhabir Yiğit Doğaner, habervaktim.com sitesi ve Orhan Miroğlu hakkında TCK’nın 106, 123, 125, 134, 214, 216, 267 maddelerinde yer alan “iftira”, “hakaret”, “suç işlemeye teşvik”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen teşvik”, “özel hayatın gizliliğini ihlal” ve “kişilerin huzurunu ve sükûnunu bozma”dan suç duyurusunda bulundu.

Taraf’ın Türkiye’nin saygın gazetelerinden olduğunun anımsatıldığı dilekçede, “Müvekkillerim bugüne kadar toplumu yakından ilgilendiren önemli konularda haberler yaparak ve yazılar yazarak kamuoyunu bilgilendirmişlerdir. Bu nedenle de bazı siyasi/gizli odakların yıpratılması gereken birer hedefi haline getirilmiştir” dendi.

Yeni Akit’in Ahmet Altan ve ailesini hedef gösterdiğine ve kamuoyu önünde yıpratmak istediğine dikkat çekilen dilekçede, özetle şunlar kaydedildi: “habervaktim.com adlı internet sitesinin, yazar Orhan Miroğlu ile yaptığı mülakatta Miroğlu, müvekkillerimi PKK örgütü ile ilişkilendirmiş, örgütün hiyerarşik yapısında yer aldıkları ve örgütten talimat aldıkları şeklinde yalan, iftira ve hakaretlerde bulunmuştur. Yeni Akit gazetesinden Yiğit Doğaner ise bu mülakatı gazetesinde yayınlamıştır... Şüpheliler müvekkillerimi tüm hukuk kaideleri ve basın etiğini yok sayarak Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı savaşan silahlı bir örgütün üyesi, hatta bu örgütün medyatik aygıtı ve Türkiye’de 30 yıldır devam eden iç savaşın taraflarından biri olan PKK’nın medya ayağı olarak lanse etmişlerdir. Müvekkillerime yönelik isnatlar tamamen gerçek dışıdır, hakaret teşkil etmektedir ve iftira niteliğindedir. Malumunuz olduğu üzere, Türkiye tarihinde birçok aydın ve yazar çeşitli güç odaklarının hedefi haline gelmiş, toplumun farklı kesimlerine hedef gösterilmiştir. Bunun neticesi olarak da; dünyada sahip olduğumuz birinciliklerden biri de faili meçhul cinayetlerdir. Hrant Dink’i, Musa Anter’i ve daha birçok aydının yaşam öyküsünü hatırlatmakta fayda görmekteyiz. Trabzonlu bir yoksul gencin İstanbul’a gelip Hrant Dink’i öldürme hikâyesinde, basında çıkan hedef gösterici, yalan, yanlış yayınların katkısı olduğunu biliyoruz.

Bu suç duyurusunun amacı elbette ki Türkiye’nin bu kötü geleneğini yıkmaktır. Türkiye’nin vicdanı olan yazarlarını, aydınlarını hedef gösteren Yeni Akit ’in yayın çizgisinin bizim vicdanlarımızda mahkûm olduğu kadar, hukukta da mahkûm olmasını sağlamaktır. Türkiye’nin içinde bulunduğu sıcak gündemde, her gün ölüm haberleri ile toplumun tansiyonunun yükseldiği şu günlerde, müvekkillerimin fotoğraflarını yayınlayarak ve asılsız iftiralarda bulunularak, bu haberle adeta hedef yapılmak istenircesine, toplumun bir kesimini kasıtlı olarak yönlendirmek amaçlanmaktadır. ‘Altan ailesi PKK’ya hizmet ediyor’ başlıklı haber ile müvekkillerim kamuoyuna örgüt üyesi gibi sunularak, bazı kitleler tarafından müvekkillerimin hedef alınması sağlanmakta, basın meslek ilkeleriyle bağdaşmayan bu gerçek dışı haber nedeniyle müvekkiller ve yakınlarının can güvenliği kasıtlı olarak tehlikeye sokulmaktadır.”

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve yazar Prof. Dr. Mehmet Altan da avukatı Ergin Cinmen aracılığıyla Yeni Akit gazetesi hakkında suç duyurusunda bulunacak. Avukat Cinmen, “Çıkan haberlerle, Altan ailesi terör örgütlerine hedef gösteriliyor. Açacağımız davada, herhangi bir yalanlama yapmadığına göre doğal olarak Orhan Miroğlu da sanık olarak yer alacak” dedi.

T24

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Abdullah ÖcalanAhmet AltanAhmet DavutoğluAydınBarış ve Demokrasi PartisiBaşbakanCumhuriyet Halk PartisiDiyarbakırFatih AltaylıİstanbulSavaşŞehitTaraf GazetesiTerörkadınlarolay
Görüş Bildir