Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Levent Uysal Yazio: Eğitim Sistemini ‘Öğrenme’ Kurtaracak!

21PAYLAŞIM
Yazio Banner

Eğitimin en önemli ayaklarından biri okullardır, uzun yıllardır hayatımızın bir parçası oldukları düşünülse de aslında oldukça yeni kavramlardır. Eğer okulların şu anda ne olduğunu ve nasıl olup da hâlâ mükemmelin bulunamadığını anlamak istiyorsak, okulların aslında mantık ve bilimsel anlayışla değil de, tarihsel bir süreçte, tarihsel bir ürün olarak oluştuğunu anlamamız gerekir.

Başlangıçta öğrenme, çocukların keşif ve oyunlarla kendini eğitmesiyle gerçekleşiyordu.

Bu durum yüz yıllarca böyle devam etti. Avcı-toplayıcı toplumların yaşayış tarzları bu durumu destekler nitelikteydi, bu yaşam tarzı çocuklara oyun ve keşif için sınırsız bir özgürlük veriyor ve bu şekilde eğitimin doğru ve doğal olan olduğunu düşünüyorlardı. Bu tarz toplumlarda yeti ve öğreti odaklı bir süreç işliyordu. Uzun saatler süren zorunlu çalışmalar yoktu.

Tarım toplumlarının oluşmasıyla birlikte, kişiler işçi haline geldi ve çocukların özgürlükleri kısıtlandı, artık oyun ve keşif eğitime temel oluşturamazdı. Toplumun temelini işçi ve işçi olma süreci oluşturuyordu. İnsanlar artık basitçe doğanın sunduklarını toplamıyor, kendileri bölgelerini belirliyor ve ürün yetiştiriyordu. Bu da daha fazla kaynak demekti, sonucunda da çocuk sayısında artış gözlendi. Tüm bu işleri yapmak iş gücü ve zaman gerektirdiğinden de çocuklar bu düzenin çalışanı haline geldi.

Bu tarz toplumun kaçınılmaz bir unsuru olarak sınıf farklılıkları oluştu, artık mülk sahibiyle, hiçbir şeye sahip olmayan kişiler aynı olamazdı. Zaman içerisinde bu farklılıklar arttı ve ilerleyen dönemlerde de sistemlerin temelini oluşturan unsurlardan biri olmaya devam etti. Orta Çağ döneminde asillerin 7-8 yaşlarındaki bir oğlan çocuğunu köle olarak alması öğütlenir ve bu durum, zenginliği gösterirdi.

Endüstrideki gelişmeler ve burjuvazinin artışı da duruma büyük farklılıklar getirmedi. İş ve toprak sahibi olanların ucuz iş gücüne duydukları ihtiyaç sebebiyle çocukları ve gençleri, ağır şartlarda çalıştırması durumu söz konusu oldu. Ağır çalışma koşulları sebebiyle her yıl pek çok çocuk hastalanıyor, uzun çalışma saatlerine dayanamıyor ve karşılığında aldıkları ücretin de hiçbir şeye yetmemesi sonucu hayatını kaybediyordu. 19. yüzyılda İngiltere’de, çocuk işçileri sınırlandıran yasa düzenlemeleri yapılana dek bu böyle devam etti, ki bu yasalar çocuk işçiyi yasaklamıyor sadece çalışmalarını belli koşullara bağlıyordu. Örneğin 1883 yılında, tekstil fabrikalarında 9 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasını yasaklandı, 10-12 yaş aralığının haftada 48, 13-17 yaş aralığının ise haftada 69 saat çalıştırılmasına izin verildi.

Kısacası avcılık-toplayıcılık döneminin ardından, eğitimin odağı verimli işçi yetiştirebilmek oldu.

İyi çocuk olmak, boyun eğmek, sorgulamamak, eğlenmeye yönelik isteğini dizginlemek, işverenlerinin veya köleler için sahiplerinin buyruklarını yerine getirmek demekti. Elbette bu tarz bir eğitimin başarılı olabilme şansı yoktu, bireylerin keşfetme içgüdüleri ağır basıyordu, bu sebeple eğitimde değişimlere gidilmesi ve bu sistemin yumuşatılması kaçınılmazdı. Tabi bu yumuşamanın dereceleri ve başarılı olup olmadığı tartışmaya açık bir konu. Hâlâ çocuklara verilen özgürlüğün kısıtlı olduğunu ve verilen eğitimin, o sistemin gerektirdiği şekilde işçiler yaratmaya yönelik olduğunu görebiliyoruz.

Bu yüzyılda zorunlu eğitim fikrinin de geliştiğini, ilk okulların açıldığını, ilk başlarda çocuğunun dini kurumlara bağlı olduğunu, sonrasında ise Rönesans ve Reform hareketleriyle bağımsız hale gelmeye başladığını görüyoruz.

19. ve 20. yüzyıl içinde, okullar yavaş yavaş bugün bildiğimiz haline doğru evirilmeye başladı. Disiplin metotları daha insancıl, dersler daha seküler hale geldi, eğitim verilen konular genişledi, zorunlu eğitimin süresi arttı. Zaman içinde, nasıl yetişkinler meslekleriyle kendilerini tanımlıyorlarsa, çocuklar da kendilerini okudukları okul ve sınıflarıyla tanımlar hale geldi. Çünkü nasıl yetişkinler günde 8 saat mesai yapıyorlarsa, öğrenciler de 6-8 saatlerini okulda geçiyor, üzerine ödevlerle veya farklı kurslarla günlerine devam ediyor.

Günümüzde okullar eskisine göre daha yumuşak ama eğitimle ilgili bazı anlayışlar henüz değişmiş değil. Hâlâ öğrenmenin zorluğu konusunda otoriteler hem fikir, bu yüzden öğrencinin öğrenme için zorlanması, öğrenmenin doğal yollarla, kendi kendine gelişmeyeceği düşüncesi hâkim. Öğrenmenin zamana ve mekâna bağlı olduğu görüşü geçerliliğini koruyor ve ölçme-değerlendirme hâlâ efektif ve gerçekçi değil. Bu sebeple ödevler, kurslar, sınavlar aktif rol oynuyor eğitimde. Öğretilecek konular profesyonel eğitimcilerle belirleniyor, çocukların tercihleri ve zevkleri gözetilmiyor, herkes için aynı müfredat ve öğretme yöntemi uygulanıyor.

Günümüzde okullar eskisine göre daha yumuşak ama eğitimle ilgili bazı anlayışlar henüz değişmiş değil.

Hâlâ öğrenmenin zorluğu konusunda otoriteler hem fikir, bu yüzden öğrencinin öğrenme için zorlanması, öğrenmenin doğal yollarla, kendi kendine gelişmeyeceği düşüncesi hâkim. Öğrenmenin zamana ve mekâna bağlı olduğu görüşü geçerliliğini koruyor ve ölçme-değerlendirme hâlâ efektif ve gerçekçi değil. Bu sebeple ödevler, kurslar, sınavlar aktif rol oynuyor eğitimde. Öğretilecek konular profesyonel eğitimcilerle belirleniyor, çocukların tercihleri ve zevkleri gözetilmiyor, herkes için aynı müfredat ve öğretme yöntemi uygulanıyor.

Sistemin içinden sıyrılmaya çalışan bazı eğitimciler, ellerinden geldiğince kendi öğrencileri için sistemi esnetmeye, çocukların daha aktif öğrenme gerçekleştirebilecekleri bir düzen yaratmaya, merak ve keyif duygusuna hitap etmeye çalışsa da sistemin kendisi revize edilmediği sürece tüm bu uğraşların sığ kalması kaçınılmaz olacaktır. 

Doğru ölçüm yöntemleri kullanılamayan sınavlar hayatlarımızı belirlemeye devam ettikçe, öğretmen ve öğrenci istese de, sistem zaten bireyin olmak istediği kişi olmasına engel oluyor. Bireyler, üretim bandından çıkmış gibi, her biri aynı… Birbirinden değerli ve özel yetenekleri, algıları ve öğrenme biçimlerini kendi elimize yok ediyoruz. Zaten öğreticinin sınıf ortamını değiştirme çabaları oyun-iş farklılığı algısını yok edemiyor. Avcı-toplayıcı toplumda asla hissedilmemiş olan bu fark, belki de kişilerin işlerini daha severek ve doğru yapmalarını sağlıyordu. 

Oysa şimdi önce ders sonra oyun algısı yüzünden, çocuklar keyif aldıkları uğraşları meslekleri haline getirmek yerine, keyif aldıkları uğraşlara daha fazla zaman ayırmayı umarak, daha fazla maddi getirisi olan, daha az vakit alma ihtimali olan herhangi bir meslek seçmeye itiliyor. Çalışmak ve seçilen meslekler zorunluluk haline geliyor; keyif alınan, kişinin değiştirip geliştireceği ve kendisini de ilerletebileceği, yeteneklerinin olduğu alanlar ise boş zaman uğraşları haline geliyor. Tabi boş zaman kalırsa…

Instagram

Twitter

Web

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!

ONEDİO ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın
Görüş Bildir