Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

'Kürtçe Edebiyat Artık Sürgünden Ülkeye Dönsün'

-
4 dakikada okuyabilirsiniz

Kürtçe edebiyat artık sürgünden ülkeye dönsün

Kürtçe edebiyat artık sürgünden ülkeye dönsün

İnatçı Bir Bahar: Kürtçe ve Edebiyat

1940’lar ve 1950’ler Kürtlerin ulusal talebi adına yaprağın kıpırdamadığı yıllardır. Olasılıkla bu dil ve edebiyattan yana olanlar gibi asimilasyonun amacına ulaşmasını dört gözle bekleyen CENTO üyesi devletleri ve kalemşorları da artık bitkisel hayata girdiğini düşünüyorlardı.

Dolayısıyla -1898’de çıkarılan Kürdistan gazetesiyle başlayan süreci birincisi sayarsak- XX. yüzyıldaki ikinci kalkışmalarının başlangıcı denilebilir ki 1960’ların ortasındaki politik hareketlerdir. 1980’de yeniden öldürücü darbe almasına karşın PKK hareketi ve diasporadaki aydınların sanatsal ve politik eylemlikleriyle bir ivme kazanır; ama, onlara koşut kimliğin inşasının en önemli gereci olan edebiyatla halk arasında aşılmaz duvarlar vardır.

Asimilasyonun Yarattığı tahribat

Sözü Türkiye örneğiyle sürdürecek olursak birincisi, Kürtçe okurlarının hemen hemen sıfır noktada olması; ikincisi asimilasyonun yarattığı tahribat, üçüncüsü, ulusal duyarlık ve farkındalığın zayıflığı. Dördüncüsü ve en önemlisi dilin ve kimliğin yasaklılığı. Kısacası aydın ve yazarların bunlara rağmen bir edebiyat yaratmaya kalkışması olmayacak duaya amin demektir. Romanın önceliğinin bilinciyle 1980’lerin ortasından başlayarak romanlar yazılırken bir yandan bu elverişsiz koşulları aşmanın olanaklarını tartışırlar.

Tartışmalar iki nedenle umut kırıcıdır. Birincisi yukarıdaki sorunlara boğulurlar; ikincisi tartışılması gereken Kürtçe ve edebiyatının sorunlarına girilemez bir türlü. Vecdi Erbay’ın ‘inatçı Bir Bahar, Kürtçe ve Kürtçe Edebiyat’ adlı derlemesinde de bunu görmek mümkün. Kürt entelektüelleri ve Kürtçe edebiyatın ilgilileri çoğunlukla bunu aşabilmiş görünmüyorlar. Oysa üç yüze yaklaşan roman verimi söz konusu koşullar göz önüne alınırsa azımsanamaz. Modern bir Kürtçe edebiyattan söz etmek için yeter de artar bile.

Ama epistemik aksiyoloji gündemlerinde yok; yazınsal verimlerin estetik ve teknik inceleme derdinde görünmüyorlar; yazın diline dair tartışmanın, en önemlisi de belki yazın eleştirisinin yok denecek kadar az olması. Ancak bu saptamaya olanak veren bir yere gelindiğini gösteriyor ‘inatçı Bir Bahar’. Bu bağlamda Nuri Fırat’ın artık edebiyatın sürgünden ülkeye dönmesi gerektiği savı aynı zamanda verimlerin dolaşıma girmesi, kullanım değeri kazanması gerektiğini de içeren bir önerme olarak anlamlıdır. Vecdi Erbay’ın dikkat çektiği gibi bu, ortak kültürel bilincin ivedilikle oluşturulması, yaşadığımız çağın koşullarının da bir dayatması. Onları tamamlayacak olan Mustafa Aydoğan’ın ‘Zayıf Dil Yok Zayıf Kürt Çok’ yazısı.

Yazınsal dilin gerçeği ne?

Fazıl Ömer’in ‘Kürt Dilinin Standartlaşması’, Salih Akın’ın ‘Kürtçe Sözlük Yazarlığı’, Hoşeng Osê’nin ‘Arap Şiiri ve Kültürünün Kürt Şiiri Üzerindeki Etkisi’, Abdullah Keskin’in ‘Kürtçe Araştırmaların Seyri’ yazıları; artık politik yakınmaların bir yana bırakılıp yazınsal dilin ve gerçekliğin yansıtılış biçiminin tartışılması zamanının geldiğini anımsatması bakımından uyarıcı nitelikte yazılar.

Amir Hassanpour, ‘Apolitik Dilbilimin Politikası: Dilbilim ve Dilkırım’ yazısıyla soruna yeni bir bakış ve ufuk getirenlerden biri. Resmi tutumlara ilişkin “bir dili katletmekle” “bir dili ölüme terk etmek” arasında fark olmadığını “dilkırım politikası Kürtlerin dil haklarını yadsımakla kalmamış (…) dilbilimcilerin akademik özgürlüğünü ciddi biçimde ihlal etmiştir” derken de Kürtçeye sahip çıkmanın yalnız Kürt değil aynı zamanda anadili Kürtçe olmayan aydın, yazar, akademisyen ve entelektüellerin de vicdani sorumluluğu olduğunu gündeme taşıyor. Dillerin kırımı karşısındaki sessizliğin dilbilimin özerkliği ve tarafsızlıkla gizlenemeyecek bir politik tutum olduğunu söyleyen Hassanpour, dilin devletçe yasaklanması veya katledilmesi ile pazarca katledilmesini ayırmakla da herkese yükümlülük getiriyor.

Dünya edebiyatının saygın üyesi

Nuri Fırat’ın dağ ve zindan edebiyatı olarak sınıfladığı Kürtçe romanların önündeki tartışmalardan birini de Mehmet Uzun’un temsil ettiği çizginin Kürt aydını önünde engel oluşturduğu, kanla yazılmış bir edebiyatın ‘Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık’ romanındaki Kevok karakterinin temsil anlamında olumsuzluk yarattığını saptıyor Sarya Baran’ın göndergesiyle. Buradan sözü alıp yaptığı titiz araştırmaların cesaretiyle konuşan Müslüm Yücel’in ‘Türk Edebiyatının Kürt Edebiyatına Etkisi’ konusundaki dili yıkıcı bulunduğu kadar da kışkırtıcı olacak bir eleştirelliğe sahip. Hem tartışmayı hem de girişimde bulunacakları. Bu tür tartışmalar yaşanacaktır; dünya edebiyatının saygın üyesi bir edebiyat ve bu edebiyat halkının onurunu beyan edecekse bir an önce başlamasında da yarar görüyor olmalı.

Burada olası açmaza da dikkat çekiyor Nuri Fırat. Edebiyatçı kimliğin dağdaki kimlikçe kapsandığı düşüncesinin, ötelenmesinin, edebi kimliğin dağın hizmetine koşulmasının, misyoneri kılınıp ona adanmasının edebiyatın edebiyat olarak işlevini kısıtlayacağının farkında ama, silahlı mücadelenin amaçlarına ulaşmasına kadar politik savaşımın amacına uygun davranması gerektiğini belirtmekten de kendini alamıyor. Vecdi Erbay’ın andığı “işi geleceğe bırakamayız, gerçeğin zamanı yaşadığımız andır” uyarı tam burada anımsanacaktır.

Bir edebiyatın kendi olma çabası

Çok yerinde olarak Yücel Tolstoy’un ‘Savaş ve Barışı’ını yardıma çağırıyor ve belki de en son söylenecek olanı söylüyor: “Evet gerçek vardır, ama kurgu gerçeği her zaman bastırır, gerçek kurguya omuz verir yalnızca ve biz okurlar bir roman okuruz yalnızca, bir tarih kitabı okumuş olmayız.”

Devamında çok önemli bir saptamada bulunuyor, edebiyatın kendi olmakla politik misyonu tartışmalarına derinlik kazandıracak bir kapı aralıyor: Prag’ın işgaline karşı göstericilere ateş etmek zorundaki bir askerin ağladığı kesitiyle ilgili olarak “kim bağışlayacak bizi?” diyen Castillo’nun anlatısındaki önermeyle bir özdeşleyim gerçekleştirip sitemini salıyor: “Hâlâ savaş sürüyor ve Türk edebiyatında hâlâ tank üstünde ağlayan bir asker yok.” Buradan başlayacak tartışmanın sorularından biri de şu olabilir: Kürtçe edebiyatta benzerinin olması bu edebiyatın gelişimine ve Kürt kimliğinin inşasına aynı biçimde bir nitelik kazandırmaz mı?

Elbette ki bu, sorulacaklardan yalnızca bir tanesi; anlaşılan o ki ‘inatçı Bir Bahar’la birlikte yeni kapılar açılacak ve tartışılacak bunlar. Hocası öğrencisiyle Kürt Edebiyatı bölümleri üniversitelerin, Kürt Enstitüsü üyeleri, Kürt gazeteciler, yazarlar, şairlerin yanı sıra Hassanpour’un yüklediği sorumluluğu duyan ama Kürtçe bilmeyenlerin de katılabilmesine olanak sağlayacak bu çalışma.

Hayri K. Yetik

edebiyathaber.net (12 Ağustos 2012)

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

AydınDarbePragSavaşaşk
Görüş Bildir