Kıtmir Aşkına! İki Roman, İki Senaryo

-
5 dakikada okuyabilirsiniz

Kıtmir Aşkına! İki Roman, İki Senaryo

Kıtmir Aşkına! İki Roman, İki Senaryo

**Kıtmir... Bu sevimli köpecik, iki romanda karşımıza çıktı.

İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün'ünde ve Akif Kurtuluş'un ilk romanı Mihman'da**

İyi bir hikâye gibisi yoktur. Romanlar gibi, ama romanlardan çok daha önce, kutsal kitaplar hep iyi hikâyeler anlatır; cezalar, ödüller, kehanetler, felaket ve ibretler iyi hikâyelerin kalıplarına döküldükçe kulaktan kulağa sonraki kuşaklara kalırlar.

İyi hikâyeler aslında basittir. Ne kadar basit olursa, o kadar şaşırtıcı olur ve ne kadar şaşırtıcı olursa o kadar takipçi bulur.

Yaratılış örneğin böyle güçlü bir hikâyedir; Allah kâinatı bir ‘ol’ sözüyle, Arapça kaf harfi nun’a ulaşana dek olan sürede yaratmıştır. Dünyanın tekvin ve tezyini yedi gün sürmüştür; yedinci gün tatil ilan edilmiştir. İbrahimî dinlerde yedinci gün tatildir; Yahudilikte cumartesi (yani şabat günü, batıda akademi üyelerinin yedi yılda bir izinli sayıldığı ‘sabbatical’ deyimi oradan gelir), Hıristiyanlıkta Pazar ve Müslümanlık’ta Cuma, dinlenme ve şükür günü kabul edilir. İbrahimi dinlerin kutsal kitaplarındaki yaratılış bölümlerinde anlatılır.

Tufan mesela harika bir başka hikâyedir. Hazreti Nuh’un, İbrahim’in, Lut ve Salih’in, Yunus’un, Eyüb’ün hep iyi hikâyeleri vardır.

Yedi Uyurlar da müthiş bir hikâyedir. Büşrevi, yani İncil kaynaklı bir hikâyedir, ama Kuran’da anlatılışı çok daha ayrıntılı olmuştur. Roma İmparatoru Decius döneminde hidayete erip karşı tarafa geçerek kaçağa düşen Efesli yedi saray görevlisinin bir mağaraya sığınıp 309 yıl sonra tahminen Theodosius zamanında ortaya çıkıvermesini anlatır. O kadar yıl özel bir hikmetle (siz teknoloji de diyebilirsiniz) uyutulmuşlar mıdır, yoksa zaman içinde kabul görecekleri bir çağa mı gönderilmişlerdir? Cevabı sizin hayal gücünüze bağlıdır.

Yedi Uyurlar’ın insan ömrüyle üç asır küsur süren mağara kardeşliği Kuran’da, Kehf (mağara) suresinin 9 ila 26’ıncı ayetlerinde anlatılır. Bunların bir de köpeği vardır; ama eski ve yeni Ahit’e göre, yani Yahudi ve Hıristiyanlığın ortak tarihinde bundan söz edilmez, o kutsal bekçi köpeğinden yalnız Kuran’a söz edilir. Adı Kıtmir’dir.

Kıtmir, bu sevimli köpecik, geçen ay yayımlanan iki romanda da karşımıza çıktı.

İhsan Oktay Anar’ın beş yıldır beklenen altıncı romanı Yedinci Gün’de, hikâyenin artık çözülme aşamasına geldiği sırada Kıtmir havlamaya başlıyor; doğrusu biz bir süredir orada duran köpeğin Kıtmir olduğunu, oradaki sekizinciye havlamaya başlamasıyla gelen “Sus” komutundan anlıyoruz.

Lisan ziyafeti

Edebiyat çevrelerinde daha çok şiirleriyle tanınan Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da da Kıtmir, yine hikâyenin çözümüne doğru, PKK militanlarının romanın kahramanı Memet Fuat’ı kaçırıp sakladığı mağarada, bir korucu köyünden yanlarına takılıp gelen köpek olarak karşımıza çıkıyor.

Yalnız Anar’ın hikâyesindeki Kıtmir, Kuran’daki uyarıcı-bekçi rolüne, Kurtuluş’un hikâyesindeki “solak” oyun arkadaşından daha uygun.

Bunda Anar’ın hikâyesinin esinlendiği, belki de doğaçlama yorumladığı yaratılış hikâyesine omurgasında sadık, Kurtuluş’un hikâyesinin ise kendi omurgasına sahip, ama ödünç alınmış simgelerle süslenip zenginleştirilmiş olmasının payı vardır.

Doğrusu Türk roman okuru tarafından uzun süre beklenmiş vahalardan sayılan İhsan Oktay Anar 1995’te çıkardığı Puslu Kıtalar Atlası’ndan sonra, Kitab-ül Hiyel (1996), Efrasiyab’ın Hikayeleri (1998), Amat (2005) ve Suskunlar’da (2007) hep özgün, güçlü ve giderek daha güçlü örgüye sahip romanlarla Yedinci Gün’e dair beklenti çıtasını yükseltmişti. Yedinci Gün de Anar’ın kalem kıvraklığını ve bilgi derinliğini konuşturduğu bir lisan ziyafeti niteliğinde.

Ancak kendi hikâyesini anlatmadığından mıdır, önceki romanlarında malumatfuruşluk olarak durmayan bilgi derinliği ve genişliği, Yedinci Gün’de sanki yirminci yüzyılın başında o yılların İstanbul üniversitelerinde okutulmuş ders kitaplarının, jurnallerinin iyi sahaflardan edinilmiş değerli nüshalarından özenle seçilmiş ayrıntılar toplamı izlenimi veriyor. Yine etkileyici, ama sanki o yükseltilmiş beklentiyi karşılamıyor.

Gerçi Abdülhamit döneminde geçmesine karşın zaman sıçramaları içinde anlatılan Anar’ın hikâyesi tekdüzelik taşımıyor, heyecan yoksunu değil; romanın kahramanı İhsan Sait kâh Yakup Kadri’nin Yaban’ındakine benzer tiradlar atıyor, kâh H.G. Wells’in 1895’de yazışından bu yana pek çok türevi çıkmış Zaman Makinesi, kah ondan yüz yıl sonra Terry Gilliam’ın çekip Bruce Willis , Brad Pitt ’in oynadığı 12 Maymun tadında serüvenlerine taşıyor okuru. İhsan Sait ile Ali İhsan’ın karşılaşmalarında geri dönüşlerin okura bırakılması ustalık isteyen ayrıntılar; ya da geleceğe ait Prenses ‘Döjira’ gibi…

Anar’ın sadakası

Sonunda dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, altı günlük uğraşıdan sonra yarın dinleneceğinin beyanı oluyor. Yani Almanca’da çok kullanılmayan bir kelime oyunuyla aslında İhsan Sait’in zaman içindeki yolculuğunda kullandığı Ali İhsan’ın isminden bozma, şabat, tatil günü ilanı.

Bu güzel; yani Yedinci Gün, Anar’ın önceki beş romanındaki konu özgünlüğü, içerik-biçim örtüşmesinden farklı olsa da okumaya değer. Ancak yazarın kitabın sonunda kurduğu şu cümleyi nasıl anlamak gerektiği açık değil: “Yazdırırken muhterisleri de düşündü ve bu kitabındaki kusurları, rastlayınca sevinip tatmin olsunlar diye onlara sadaka olarak verdi.” Allah kabul etsin demeyi de ihmal etmeden kurulmuş bu cümle acaba yazarın okura tepeden bakmasını, belki kibrini açığa vurmuyorsa ne anlama geliyor?

Yani kitabı okurken adeta gözümüzün içine giren bazı hataları Anar’ın sadakası hatırına görmezden gelmek mi gerekecek? Anılan teknolojilerin geçen tarihlerle örtüşmesi sorununa takılmamak gerekiyor; Anar’ın romanlarında fantazm her zaman hoş bir özellik olmuştur. Ya da mesela yazarın orijinal lisanında okunduğu gibi yazma kuralına uymayan, Rusça’da “Zabut” diye yazılıp, “Zavut” diye okunan isim sözcüğünün bir kalem sürçmesine kurban gittiğini varsayalım. Ama şöyle bir cümle var mesela: “Bu yüzden Aman Baba, kısrak gördüğü için dört seyis tarafından zor zaptedilen bir aygırın, nazar deymesin diye mavi boncuk asılı mâlum uzvuna konmuş pembe ve nârin bir kelebek gibi masasında oturan Paşaoğlu’nu fark etmemesi imkânsızdı.” Cümle düşük, “Aman Baba’nın” olacaktı.

Anar finaldeki o sadaka cümlesini kurmamış olsa, düzeltme hatası deyip üzerinde bile durmayacağımız bir konuyu mecburen parmağa dolatıyor. İki ihtimal var. Ya İletişim Yayınları artık kendilerine mal edilmesi riskine karşın bu tür basit gramer hatalarını görmezden geliyor, ya da Anar biz “muhteris” okurlarına “sadaka” lütfediyor. Okurlarının yazara sadakati nasıl onun zekâsına saygıdan kaynaklanıyorsa, yazar da okurlarının zekâsına saygı durmayı bilmeli. Anar, okur gözündeki itibarını daha itinalı kullanabilecek kıymette bir yazar oysa. Şurası gerçek ki, hem Anar’ın, hem Kurtuluş’un romanları adeta bir senariste teslim edilip kısa sürede filme çekilebilecek kadar görsel yazılmış metinler.

Anar’ın Yedinci Gün’ü geniş film platoları, yüksek animasyon teknolojisi ve yapım bütçesi gerektirecek şekilde Hint asıllı Holywood yönetmeni Manoj (Night) Shyamalan’a teslim edilebilir örneğin. Kurtuluş’un Mihman’ı ise Holywood’da Oliver Stone, Yeşilçam’da Çağan Irmak’a teslim edilebilecek bir metin.

Bir senaryo çalışması olarak düşünüldüğünde Kurtuluş’un karakterlerinin daha az tasvir edilseler de üstlendikleri rolü daha iyi canlandırdığını söylemek mümkün. Bunda Mihman’da anlatılan hikâyenin belki de çok fazla bugüne ait olmasının payı var.

Mihman bir polisiye ama bir yanıyla Kürt meselesinin, diğer yandan birbiri içine fazlasıyla girmiş aşk acılarının yakıcılığı ile sarmaş dolaş ilerliyor. Fazla bugüne ait olmanın getirdiği dezavantajlar göze çarpıyor; Nezir’in sözünün kesilmesine izin vermeyen monoloğu buna örnek; Delila’nınki de öyle. Ama romanı fazla didaktik bulacağınız satırların hemen ardından o satırların adeta yırtılıp üzerine sifon çekilerek yok edildiğini görüyorsunuz. Belki Kurtuluş böylece Kürt meselesine ait ‘temizleyeceksin bitecek’ ya da ‘müzakere edilse bitecek’ türü kolaycı yaklaşımların üzerine de sifon çekmiş oluyor; ibret dozu bir tık az olsa da olurmuş.

Haberin Tamamı İçin:

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Brad PittİstanbulMaymunaşkoyuntatil
Görüş Bildir