Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

Jîn, Gülîzer'le Konuşuyor

-
4 dakikada okuyabilirsiniz

Jîn, Gülîzer'le Konuşuyor

Sanat hayatı mı taklit ediyor ya da hayat pek mi sönük sanatın yanında? Soruyu şöyle bir yana koyup sadece hikâyeye bakmak istiyorum.

İtiraf edeyim, çoğu kez sadece büyülenmek için okuyorum. Adlı adınca, kendimden geçmek için. Fakat bu kendinden geçiş, kendini kaybediş değil; bilakis, tutunma hali. Tüm dünya çıldırmışken, bir hikâye, basbayağı teberik gibi durur karşımda. Bir hediyeden fazlasıdır her zaman; keramet sahibidir de farkında değildir sanki.

Sanat hayatı mı taklit ediyor ya da hayat pek mi sönük sanatın yanında? Soruyu şöyle bir yana koyup sadece hikâyeye bakmak istiyorum. Tastamam olduğu, yaşandığı gibi anlatılmış ya da ancak öyle yaşanabileceğine yürekten inanılmış bir hikâyeye. Çok garip bir şey oluyor o anda. Bu hikâye gidip, bir başkasını buluyor. Bir kadının anlattığı hikâye, bir erkeğinkini buluyor. Birkaç yıl önce anlatılmış olan, bugünlerde söylenenle buluşuyor. Zihnimde. Zihnimde dilin, daha geniş bir ifadeyle sanatın inşa ettiği bir fikir beliriyor. Bir öykü karakteri, bir film karakteriyle oracıkta akraba oluyor. Onlar zihnimde ana-kız olurlarken ben seviniyorum; onların hakikatini kendi yakıştırmama dayandırdığım için suçlu hissetmek bir yana, sanatın bu oyunundan haz duyuyorum, büyüleniyorum, kendimden geçiyorum. Ama bu, az sonra üzerinden atlayıp gideceğim bir eşik sadece. Çünkü kendimi anlık büyünün etkisine düşüncesiz bir hevesle bırakmış gibi görünsem de, anlamak, anlayabilmek itiraf edemediğim gerçek büyük emelim. Diğerkâmlık, değerli elbette ama hudutları çok geniş değil; insanın başkalarından uzaklaşması, kendinin uzağına düşeceği o sıradan anın hemen akabinde gerçekleşiyor çünkü. Hikâye de işte o zaman, o anda, o nedenle teberik oluyor. Hikâyenin gücüyle tekrar tutunmaya imkân bulduğunda insan, zihninde akrabalıklar kuruluyor. Tıpkı benim zihnimde Jîn ve Gülîzer’in akraba oluvermesi gibi.

Reha Erdem’in Jîn’i, telefonu eline her aldığında dönüp Gülîzer’e baktım. Gülîzer o odadan çıksın, koşup telefonun ahizesini kaldırsın, kulağına götürsün, kulağına çarpacak o alelacele kelimeleri tane tane seslerine bölsün, her bir sesi sarsın sarmalasın. Fakat Jîn’in sözlerini duyunca, o birkaç saniyelik görüşmelerin de Gülîzer’in soluğuna düğüm atacağını, o düğümü kim bilir ne zaman gayretle yutacağını ama düğümün hiç çözülemeyeceğini hatırladım. Çağrışımı bol bir film izledim diye sırf, neleri unutmaya cesaret ettim. Durup da nereye çağrıldığına bir bakmak lazım oysa.

Doğrudur, Jîn, beni Gülîzer’e çağırdı. Birden, Jîn’in aradığı kadının Gülîzer olduğuna inandım; hakkım var mı böyle bir şeye bilmiyorum ama Gülîzer’in çocuğunu görmeye, duymaya öyle ihtiyacı var ki, Jîn, onu arasın istedim –bütün kalbimle. Gülîzer, Ayşegül Devecioğlu’nun “Ziyaret”* isimli öyküsünün kahramanı. Jîn’den ve Gülîzer’den bahsederken film, öykü, kahraman gibi kelimeleri kullanıyor olmanın vebalini, herkesle paylaşıyorum –biz yokken, onlar vardı çünkü. Biz basbayağı ‘yok – kamu’nun kalabalığına karışmışken (ben Adorno’dan alıntıladım; Adorno, Franz Böhm’den alıntılıyor) onlar tek tek, isimleri ve cisimleriyle vardılar. Jîn’le Gülîzer o yüzden buluşuyor, buluşabiliyor. Ben, o buluşmanın izini sürüyorum.

Henüz çocuk yaşta dağa çıkmış, ama şu ya da bu sebeple dağdan inmeye karar vermiş bir kız, Jîn. Filmin masalsı duygusu, fabl etkisi, doğanın ve kadının iç içe geçmişliği / anaçlığı / güvenirliliği, erkeklerin iktidarı / şiddeti üzerine fazladan ekleyecek sözüm yok.

Jîn, film boyunca iki kez, gizli saklı, annesiyle konuşuyor. Her iki konuşma da bütünüyle kaçak. O yüzden kısacak ve doyumsuz. Jîn’in bir annesi var; telefonda hatırı sorulamıyor. Annesinin hatırı değil, Jîn’in hâlâ hayatta oluşu önemli çünkü.

Filmi izlerken öğreniyoruz ki, Jîn’in babası yok; Jîn henüz iki yaşındayken babasını götürmüşler. Kelimeler nasıl da canlı! Babasının götürüldüğünü söylediği ilk anda, onun aslında öldürüldüğünü anlayabiliyoruz. Jîn ilkinde sessiz kalarak, ikincisinde bağırarak babasının öldüğünü anlatıyor. Adalet duygusu yara almış; silahsız babasının alınıp götürülüşüne, öldürülüşüne sanki tanık olmuş gibi, sanki babasını onun iki yaşındaki ellerinin arasından almışlar gibi…

Hikâyeler hep çok tanıdık. Jîn annesini ararken, Gülîzer kızıyla konuşacağı anın hayalini kuruyor. Gülîzer, kızları ve oğulları dağa çıkmış, dağdan çocuklarının cenazesi gelmiş annelerden biri. Köyün, evlatları öldürülmüş anneleri, mezar yerine gidecekler, çocuklarını ziyarete. Öykü, Gülîzer’in ziyarete nasıl hazırlandığını, toprağın altındaki kızını görecek olmanın heyecanıyla ona duyduğu bitimsiz özlemin nasıl kol kola girdiğini anlatırken, Gülîzer’in aklından geçen sorulara da bulaşıyor.

“Saddam’ın kimyasalından sonra da çok ağlamıştı. Kız küçük daha o zaman. Anası ağlarken, döşeğe dizinin dibine oturmuş, onunla birlikte gözyaşı dökmüştü.

“Taa o zaman, gözyaşıyla akıtmış olabilir mi, yüreğindeki zehir gibi acıyı kızınınkine…

“O solgun gülün kokusunu bundan mı duyar bu deli kız. Ah, kendi suçu… Kızının şimdi dizinin dibinde olmayışı kendi suçu… Ocaktan kor alıp bassaydı gözlerine de, kızının yanında gözyaşı dökmeseydi!”

Babası alınıp götürülürken Jîn bebek uykusunda olsa ne yazar, o da diğer bebekler gibi solgun güllerin kokusunu bilerek büyüyecek, çaresiz. Ve ağlamayacak. Kaçak telefon görüşmelerinde kızının sesine dayanamayıp ağlayan annesine “Ağlama,” diyecek. O sahnede işte, sanki Jîn, sanki Gülîzer’i arıyor; Gülîzer’in kızı daha toprağın altına girmemiş, bir fırsatını bulmuş annesini arıyor. Gülîzer, ağlamasını tutmaya çalışıyor.

“…Gözlerinden yağmur gibi yaş akıtmaya başladı. Ağlarken ses çıkarmamaya çalışıyor. Sanki kızı duyacak da, niye ağlıyorsun diye soracak. Suç işlemiş gibi, söylememesi gereken bir şeyi söylemiş gibi, ağzını eliyle sıkı sıkı kapıyor…”

Jîn, sahiden de Gülîzer’in kızı olabilir mi? Dağda ayıyla inini paylaşan, ayıyla yoldaş olan Jîn, şehirde bir erkekle, gören başka gözler olduğu halde yalnız kalamıyor. Bırakmıyorlar.

“… ‘Güzelsin dediklerinde domuz gibi olur bu kız. Güzel değilim ben der, yolar saçını başını…’ Sonra dediler ki ‘Bütün bir tabur, bütün bir tabur üstünden geçmiş senin kızının.’ Öyle dediler. (…)

“Yarın gördüğünde soracak. Sorabilir mi? Her hafta niyet ediyor sormaya da, dili varmıyor. Sorsa cevap alacak mı? ‘Vaayyy ne geldi başıma!’ dese, kızı incinmez mi, gül kızı… Ne geldi başımıza dese, dövünse, yolup atsa saçlarını…”

Sema Aslan -Radikal Kitap

Haberin Tamamı İçin:

Bu içerik Onedio üyesi kullanıcı tarafından üretilmiş, Onedio editör ekibi tarafından müdahale edilmemiştir. Siz de Onedio’da dilediğiniz şekilde içerik üretebilirsiniz.

BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
Helal olsun!
Hoş değil!
Yerim!
Çok acı...
Yok artık!
Çok iyi!
Kızgın!
YORUMLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Başlıklar

Kitap
Görüş Bildir